• 420 syf.
    Ne güzel; bu kitabı benden başka okuyan olmamış. Şiddetle muhtemel ki olmayacak da. Zira Danielle Steel'in bu kitabı Türkçe'ye de çevrilmemiş. Dolayısıyla başka okuyan yok, Türkçesi yok. O zaman spoiler vereceğim diye korkmaya da gerek yok. Sanırım kopya vermişim derdi olmadan yazabileceğim bir durum oluştu şu an:)

    Gelelim bu kitabın hikayesine. Eğer biri bu kitabı bir gün Türkçe'ye çevirir ve 300 sayfasını atarsa, geriye kalan 120 sayfalık kitap gerçekten muhteşem olacak buna zerre şüphem yok. Buradaki kastım kitaplar kısa olsun değil elbette ki. Fakat kitabın başındaki süper giriş, ortalara gelmeden sizi yakalayan ve merakla sonuna gitmenizi sağlayan sorunlar ve hoş bir dokuyla işlenmiş iç içe geçmiş iki hikaye (belki de 2 buçuk demek daha doğru) gerçekten çok güzel.

    Fakat sanki birisi sevgili yazarımıza 'hikaye çok güzel ama roman olmak için kısa, 400 sayfayı geçmelisin' demiş ve bu şahane öykü bu hale gelmiş. Belirli yerlerde farklı bölümler (soru şeklinde genelde) farklı kelime ve cümleler kullanarak aynı mânâya gelen yinelemelere dönüşmüş. İnanın bu bölümleri yeniden yeniden okumak Çin İşkencesi'nden farksızdı. Lakin paradoksun başladığı yerde burası. Konu çok sürükleyici ve çok güzel. Ama farklı cümlelerle aynı yerleri tekrar tekrar okuyunca, Acun Ilıcalı'nın program sunarken heyecan kasacak ya da süreyi uzatacak diye aynı şeyleri defalarca tekrar edip izleyiciyi insanlıktan soğutmasına benzemiş.

    Ben de daha fazla uzatmadan bu, güzel hikayeden size de bahsedeyim:)

    Baş kahramanımız başarılı mimar Charles, avukatlık şirketinde çalışacak olan yavuklusu Carole ile Amerika'dan Londra'ya, taşınıyor. Carole çok fıstık bir kadın. Çok iyi ve başarılı. Tek kötü huyu var, şirketin patronuyla kırıştırıyor. Üstelik o da evli. 50'li yaşlarındaki patron 3. karısını boşayıp Charles'in çok iyi huylu ve güzel olan karısını kendisine avrat yapıyor. {(neresi iyi huyluysa:)) Carole'nin iyi bir kadın olduğu kitapta tekrarlanıp duruyor. Böyle iyi düşman başına:) Onu çok seven ve asla ondan başkasına bakmamış bir adamı 10 yıllık evliliğinin son döneminde boynuzlarıyla rengeyiğine çevirmiş bir kadın nasıl iyi karakterli oluyor bunu yazara sormak isterdim doğrusu}

    Tabii Charles yıkık ve dağılmış bir şekilde sokak sokak Carole diye ağlarken şirketi onu Amerika'ya yolluyor (geri postalıyor demek daha doğru:)) Zira doğru düzgün çalışmayanlara aşk acısı çekiyor da olsa kimse acımaz Avrupa'da. Adamın oturma organına basarlar tekmeyi:))

    Charles, Amerika'da, aklı sıra ayrılık acısıyla cebelleşirken çocukluğunun geçtiği yerlerde takılıp, kayak yapmak için dağlara doğru yol alıyor. Tipinin etkisiyle bir yerden sonra ilerleyemiyor ve oradaki motel tarzı bir yerin kapısını çalıyor. Yaşlı bir teyzeciğimiz işletiyor orayı. Fakat kışın kimsenin uğramadığı bu yere müşteri gelmesi onu da şaşırtıyor. Önce sapık sanıyor ve tokat manyağı yapmayı planlarken, bakıyor ki iyi çocuk, bir oda açıveriyor, sonuçta parasıyla değil mi:)

    Motel sahibi teyzeciğimiz çok çekmiş acılı bir kadın (çok Türk filmi izlemenin bende yaptığı bir deformasyon:)). Anglo-Sakson ırkının dibi olan Danielle ablamızın (yazar) hikayesini Emrah filmine çevirdim:)) Neyse; teyzeciğimiz oğlu, torunu ve gelininin uçak kazasından mütevellit ahirete göçmesinin akabinde, bu acılara dayanamayan kocasını da kaybediyor. Birbirlerine acılarını anlatan ikili arasında bir acı kardeşliği oluşuyor. Charles acılı, teyze acılı:) (Güldür Güldür'deki acılı showa döndü)

    Teyzenin evinin biraz ilerisinde 200 yıl kadar önce yapılmış ahşap bir ev var. Orası merhum oğlunun evi. Fakat vefatından beri teyze oraya gitmemeyi tercih ediyor. Charles, kabaran mimarlık güdüsünün de dürtüklemesiyle oraya gidiyor. Teyze uyarıyor, bak Charles iyisin hoşsun ama orada hayalet var. Ben bir kere gördüm ödüm patladı, sen de gidip oraya delikanlılığı delik teşik etme diyor:) Ama Charles dinlemiyor. Bana bu evi kirala diyor ve orada yaşamaya başlıyor. Charles, gecenin bir anı bir bakıyor karşısında bir kadın. Nereden girdi bu kadın içeriye demesine kalmıyor, kadın kayboluyor. Ben okurken bir anlık yusuf yusuf etkisi göstermeme rağmen Charles kormuyor ve arkasından gidiyor. Bakıyor kimse yok. Fakat kadının güzelliği aklında kalıyor. Erkek milleti işte; hayalet bile olsa tek dertleri kadın güzel mi:)

    Sonraki günlerde çatıdan sesler geldiğini fark ediyor. Çıkıyor bakmaya, bir beşik buluyor. Yanında minik bir sandık. Kilitli ama 200 senede hoşafı çıkmış. Bir karate darbesiyle kilidi parçalıyor ve içinden mücehver çıkar diye hayal kurarken karşısına bir sürü mektup tarzı yazılmış kağıtlar çıkıyor. Hayal kırıklığını atlatıp okumaya başlıyor. Daha önce gördüğü güzel kadın 'Sarah' yani hayaletin el yazmalarını bulduğunu anlıyor.

    Sarah da acıların kadını:) O da çok çekmiş. Genç yaşta evlendirilmiş. Gerçi o dönemlerde 18 geç bile sayılabilir:) Erol Taş misali kötü kalpli bir kontla:) Zalimlerin padişahı kontumuzun tek derdi bir varis. Bu nedenle Sarah'ı yumurtlama makinası gibi kullanıyor. Fakat çocukların hepsi ölüyor. Kimisi doğar doğmaz. Altıncı çocuktan sonra Sarah artık çocuklarının yaşamadığına ikna oluyor. Ama çakma Erol Taşımız zalim kont, aynı fikirde değil. Bir yandan Sarah'ı ezilmiş patates kıvamına getirene kadar döverken bir yandan da av partileri, kumar, kadın ve içkiyle kendini ödüllendirmeye devam ediyor. Kontun üvey kardeşi bile bu duruma dayanamaz oluyor. Gel diyor Sarah, seninle Amerika'ya kaçalım. Orada bizi bulamaz bu herif. Sarah, kabul etmiyor. Sen benim kayınbiraderimsin, tövbe diyor olmaz öyle şey.

    Bir av partisinde kont fena yaralanıyor. Şatodaki herkes umutla gebersin it diye beklerken yine canlanıyor:) Sarah bakıyor ki hakkaten kötüye bir şey olmuyor, gemiyle Amerika'ya kaçmaya karar veriryor. En fazla yolda ölürüm diyor, bundan daha iyidir. 7 haftalık bir yolculuktan sonra Boston'a varıyor. Kendine çiftlik arıyor etraflarda. Tabii millet garipsiyor. O zaman ki Amerika şimdiki gibi kimin eli kimin cebinde belli değil olmamış henüz. Yalnız başına bir kadın ne arıyor diyorlar buralarda. Üstelik kadın fıstık. Sarah, dulum diyor. 'Kocamı kaybettim. Artık beni Londra'ya bağlayan bir şey yok. Dedim Amerika hoş memleket. Gelem de bi çiftlik alam, kendim ekem, kendim biçem, kendim yiyem'.

    Bu kadar:) Hepsini de anlatacak değilim:)
  • 65 syf.
    Yazarın okuduğum 3. Kitabı .. sanırım en sevdiğim kitabı olacak. Nedeni şöyle açıklayacağım öncelikle öykü kitabı değil. Başlıklar altında yazarın yaşam anekdotları ve üstünde bıraktığı düşünce ve duygu... Duygu öyle vıcık vıcık duygular değil. Yazarın kendi anlamlandırmaları somutlamalarıyla bir kaç kelime veyahut cümlede betimlediği o bakış açısında sürekli varolan duygularını sadece gerçekçi bir dille ifade şekli. Öykü kitaplarını sevmiyorum ama bu tarz kitapları seviyorum hissediş ( daha doğrusu yazarın hissedemeyişini) oldukça beğendim. 73 yaşında yazarımız hasta ama çocukluğuna dönüyor, gençlik dönemlerine, bir arkadaşıyla, hastanede ki halleri..vs vs 20 başlık altında :) hepsi birbirinden güzel anlatımlar.. kısa, net çarpıcı :) büyük cümleleri yok, kendine dair yermeleri bol. Hayatın içinde ki küçük kesitler.. Okurken hüzünlendiğim bazı bölümlerde ( hüznümü açıklamak isterim- hüzünlendim- içinde acıma barındırmayan, saygı uyandıran, bakış açısı, gerçeklikten kopmayan, abartmayan, yüceltmeyen, yaşanmışlıkları trajedi haline getirmeyen, melankolinin içinde bile o gerçekçiliğin elini bırakmayan sahicilik ) çok beğendim.. hiç bu kadar keyif alacağımı umut etmiyordum.. her başlığı kendi içinde özel anlatımlar .. okunmalı.
  • 400 syf.
    ·20 günde·8/10
    "Oysa uzun bir kışın siyah günleri, Aşk-ı Memnu için hep vardı."

    Dizisinden ötürü çok popüler olunca yıllardır bir türlü elim gitmedi kitaba, okurken aklıma dizi karakterleri gelir çekincesiyle. Halbuki ne diziyi baştan sona izlemişliğim vardır ne de dizinin büyük bir hayramıyımdır, hatta arada denk geldiğimde izlediğim bölümlerden diziyi pek de sevememiştim. Neyse, kitap zaten temelde diziden oldukça farklı. Doğrusu ben bu kadar derin bir roman beklemiyordum bile. Okurken biraz zorlandım çünkü Everest Yayınları'nın özgün metin baskısını almıştım ve maalesef kitapta dipnot veya sözlük yoktu. Bu yüzden elimde telefonla, sürekli bilmediğim kelimeleri sözlükten aratarak okudum kitabı. Yine de özgün metniyle okuduğuma pişman değilim. Ha, bir de okuduğum baskının sonunda Selim İleri'nin "Aşk-ı Memnu Ya Da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri" adlı 100 sayfalık bir incelemesi var, o da ayrı bir güzellikti benim için.

    Kitaba adını veren Behlül ve Bihter arasındaki yasak aşk gibi görünse de ben bu kitabı, ana karakteri Bihter'miş gibi okumadım, hatta bahsedilen yasak aşkın bile Bihter ve Behlül'ünki olmadığını düşündüm yer yer. Selim İleri'nin de belirttiği gibi "Halid Ziya'nın yapıtında herkesin aşkı birbirine yasaktır." Halid Ziya her karaktere belli bir derinlik katmışsa da bana göre bu kitabın ana karakterleri Nihal, Firdevs, Bihter ve Behlül'dür. Özellikle üç kadını oldukça detaylı okuyoruz ve en çok onları anlıyor, en çok onlara kızıyor veya en çok onları seviyoruz.

    Bihter'in hem Adnan ile evliliğinin hem de Behlül ile yaşadıklarının neticesinde farkına vardığı o muazzam yanılmışlığı ve yanılmışlığın verdiği pişmanlığı, mutsuzluğu çok üzücü buldum. Behlül'e gerçekten aşık olduğunu düşünmedim hiçbir zaman. Adnan'la evliliklerinde yaşadığı cinsel tatminsizliği fark ettiği an Behlül'le odada yalnız kalışı ve aralarında aniden gelişen bir cinsel çekim; sonrasında o an yaşadıklarının basit bir cinsel çekim olmasını kendine yediremediği için bunu aşkla temizleme isteği (ki buna benzer bir tasviri Halid Ziya da yapıyor romanda) ve dolayısıyla bence kendini Behlül'e aşık olduğuna inandırmasından ibaretti aralarındaki ilişki. Sonrasında ise bu "aşk" Bihter'in hayatındaki tek gerçek olmaya başladı. Özellikle Behlül kendisinden uzaklaştıkça gururu da baskın çıktı Bihter'in ve bu ilişkinin devam etmesini hayat memat meselesi haline getirdi. Nitekim; hayatının tek gerçeği zannettiği (yani yine yanıldığı) bu aşk ortaya çıktıktan sonra yaşadığı utanç ile, odadan dışarıya adımını attığı andan itibaren yaşayacağı hayatın, toplumda göreceği muamelenin korkunçluğunu ölümden daha kötü buldu. Ve o odadan çıkmaya cesaret edemedi...

    Behlül ise hiçbir zaman Bihter'e aşık değildi. Bihter onun ilgisini bile çekmemişti. Peyker'le ilgileniyordu aslında. Hatta dizideki Behlül'ün Bihter'e söylediği meşhur repliklerin birçoğunu kitapta Peyker'e söylediğini gördüğümde epey şaşırmıştım. Bihter'le yaşadığı ilişki Behlül için önceleri yepyeni, daha önce aklına bile getirmediği bir heyecan, "herkesin önünde kimsenin haberi olmadan birlikte olmak" fikrinin karşı konulamaz çekiciliği, sonraları ise sıkıldığı ve artık devam ettirmek istemediği alalade bir maceraydı. Başta yıllardır süregelen "çapkın" hayatına son verecek son aşk olduğunu düşündü, öyle olsun istedi fakat sonradan bu aradığı aşkın Nihal olduğunu fark etti (Ya da yine öyle zannetti?). Ben kitaptaki; Bihter ve Behlül arasında tersten işleyen vicdan muhasebesini çok sevdim. İlk etapta Behlül'de hiçbir pişmanlık uyandırmayan Bihter'i ise vicdanen rahatsız eden bu ilişki, ilerleyen süreçte Behlül için vicdan azabına, Bihter için ise bitmesini istemediği bir takıntıya dönüştü. Behlül Nihal ile birlikte eski çarpık yaşamından arınmak isterken Bihter vazgeçilen kişinin kendisi olmasından ve aslında yıllardır kaçtığı "Firdevs Hanım'ın kızı olma" yaftasından intikam almak istedi.

    Nihal ise sanırım kitapta beni en çok düşündüren, etkileyen karakterdi. Annesiz büyümüş, babasıyla arasında bazen rahatsız edici bir boyuta taşınan "özel bir bağ" olan, aşırı sahiplenici, kendi içinde duygularını ve düşüncelerini hırçınca yaşasa da dışarıya karşı hep olgun, sakin görünen ve bu yüzden de fazla kırılgan, nahif bir genç kız. Bihter'i hiçbir zaman sevmedi, bu Bihter'in kendisiyle alakalı da değildi üstelik. Babasının evlendiği kadın olması yetmişti onun Bihter'den nefret etmesine. Evde olup biten, onu mutsuz eden her şeyi Bihter'e bağlayıp onu adeta bir takıntı haline getirdi Nihal. Bu takıntısı ve kuruntuları onu adım adım yalnızlığa, mutsuzluğa sürüklerken Behlül'ün aşk itirafı Nihal için yalnızlıktan kaçıştı aslında. Onu da seven birinin olduğu düşüncesi yeniden hayata bağlamıştı Nihal'i adeta. Behlül'ü sevmiyordu aslında, kendisinin de defalarca belirttiği gibi. Tüm bu olanlar görünürde Nihal'i çok etkilemişse de sonunda babasıyla birlikte tıpkı eskiden olduğu gibi küçük, kendilerine ait o dünyaya döndü Nihal.

    Sonuç olarak; gerçekten çok severek okuduğum, bütün karakterlerini ayrı ayrı sevdiğim (evet, Behlül'ü bile ) bir romandı. İyi ki okumuşum.
  • Mavi apache
    Mavi apache Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    223 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Bazı sözler bir kitap okutur. Sanırım Palto hikayesini de bize okutturan daha doğrusu keşfetmemizi sağlayan Dostoyevski nin hepimiz Nikolay Vasilyeviç Gogol un Paltosundan çıktık sözü. Bu sözü duyduğumda içim bir karıncalanmaya başladı. Suç ve Ceza'da Raskolnikov karakterini o kadar ustalıkla oluşturan hani polis memuru karşısında gülümseyerek patavatsızca ve ustaca suçunu itiraf edip şüphe bile uyandırmadan çekip giden. Bu yüzden Palto hikayesini sonda olmamasına rağmen en son okumayı tercih ettim ağızda güzel bir tat kalması adına.
    Bu kitapta nelerle karşılaşacağımı bilmeden başladım ve arkadaşımın Ruslar karamsardır edebiyatta sözünün öncülük ettiği ön yargıyla.
    Neva bulvarı gülümsetti kimi yerlerinde kara mizah ve espri yapan bir Gogol düşünmemiştim daha ciddi ağır abi takılıyor diye düşünüyordum hani. Edebiyat öğretmenlerinin sözcüklerle resim yapma sanatı dediklerinden tabi Gogol resim yapmıyor film çekiyor. Burun yer yer yine gülümsemelerin eşlik edebileceği ilginç bir öykü. Portre ürkütsede biraz hayranlık uyandıran bir tarafı da var ya da nesnelere çok mu anlam yüklüyüyoruz? Bir delinin hatıra defteri kimi yerleri gülümsetti yine ve bizim sıradan delilerin her şeyi mantığa oturma kıyafet diker gibi bir olayı düşünce kalıbına oturma alışkanlığımız. Hatta bazen kendimizi kaptırıp başkaları yerine düşünüp dünyanın en akıllı insanı olma çabalarımız....Tabi günlük hayatımda bir yakınımdan duyduğum bir deli gerçeği olan ve karşısındakine bana bak şimdi ve üçe kadar say bu esnada buhar olup kapının altından geçip arkasında tekrar birleşeceğim sözü aklıma geldi. Bazen bizim gerçeklerimiz karşımızdakine böyle delice gelebiliyor. Hâlbuki herkesin gerçeği bixim gibi yorumlaması gerektiği yanlışına sarılırız hatta bazen kızarız neden kimse bunu görmüyor neden böyle düşünemiyor diye. Ama bir şeyi düşünmeyiz biz de ya anlık delilik yaşıyorsak?
    Fayton diğerlerine göre biraz daha ışığı az ama kötü değil. -Sonra taşlarlar bizi-
    Ve Palto tuhaf bir şekilde bir yerinde Küçük Prens'in gezdiği gezegenlerden birinde miyim acaba diye etrafıma baktım ve Kürk Mantolu Madonna daki Raif Efendi ve pis kokular hani insanın içini çürüten kokuşmuşluk bazı yerlerinde evrensel lağım suları... Kitap biterken aklımda bir soru :Acaba Fransızlar ve bizler de mi farkında olmadan Palto'dan çıktık.
  • 400 syf.
    ·11 günde
    "Para, ün ve iktidar hırsının gözleri bürüdüğü, üç kuruş gasp ederiz diye gencecik bir flütçünün acımasız ellerle boğulduğu, ortaçağ karanlığının her gün biraz daha koyulaştığı, köylerin, kasabaların, kentlerin etnik boğuşmalarla kan gölüne döndürüldüğü, gerçeğin mafya liderlerinden sorulduğu, hapishanelerde yazarların, bilim adamlarının çürütüldüğü, devletin ve halkın iliklerine kadar soyulduğu, soygunun soyana kâr kaldığı, goygoycuların minareye kılıf hazırladığı, eğitimin ve yönetimin şeriatçılara teslim edildiği, politikacıların çoğunun iktidar labirentlerinde kaybolduğu ya da çıkar peşine düştüğü, erdemin, dürüstlüğün, onurun unutulduğu, kültürün kültürfizikle karıştırıldığı bu şiddet, soygun ve ikiyüzlülük toplumunda birçok kişi, tıpkı benim gibi, herkesin ‘şıkıdım şıkıdım’ oynamadığının farkında.Ama acaba reklam rekabeti, ün ve çıkar hırsı ile gözleri kararmış olanlar yeterince farkında mı?
    Böyle bir toplumda ‘kültür’ün yeri ne?
    Soru bu..."

    "Onat Kutlar, Ase'nin Ölümü"

    Onat Kutlar 30 Aralık 1994 tarihinde Cafe Marmara'da Arkeolog Yasemin Cebenoyan ile birlikte oturuyorlarken
    terör örgütü tarafından bombalı saldırı düzenlendi. Olay yerinde Yasemin Cebenoyan https://imgyukle.com/i/VpAnVG
    hayatını kayberken Onat Kutlar ağır yaralandı kaldırıldığı hastanede 11 Ocak 1995 tarihinde hayatını kaybetti. "aydın" insanlarımızdandı onlar, aydın diyorum zira bu kelime şuan ayaklar altına alınmış olsa da bu ülkede bir avuç aydın da var, ve onları unutturmamak adına da uğraş vermeye devam edeceğiz...


    Ahmet Cemal'de Onat Kutlar'ı sık sık anar ve bu durumu şöyle dile getirir:
    "Onat Kutlar'ı yitirişimiz gibi, yitirdiğimiz her gerçek aydının yokluğuyla birlikte bir darbe daha yiyoruz!.."

    Diğer insanları pek bilmiyorum ama kaybedilen her gerçek aydından sonra bu ülkede biraz daha yalnız ve biraz daha eksik hissetmemek elde değil, zaten bir avuç olan bu insanların yerine de kimseler yetişmiyor Onat Kutlar'ın dediği gibi "para, ün ve iktidar hırsının göz bürüdüğü" bu sözde ve sahte aydınlara insanın kendini yakın hissetmesine imkan var mı?

    Aydın yetiştirebilme bağlamında özürlü olan bu toplumun niteliklerini Onat Kutlar 7 Kasım 1993 tarihindeki yazısında şöyle açıklıyor:

    "Nasıl bir toplum olduk? Nasıl bir gençlik yetiştiriyoruz?.. Okullarından mantık derslerini kaldırmış, değerli öğretmen ve eğitimcilerini ya dışlamış ya da küstürmüş, tam bir çürüme ile kirlenmiş, kısa yoldan köşe dönmeye koşullanmış, tüm medyasında bir bayağılaşma yarışına girmiş, eleştirel bakışı da, belleği de, moral değerleri de yitirmiş bir toplumun küçüklerinden de büyüklerinden de ne bekliyoruz?..

    Onat Kutlar'a "Gündemdeki Konu" kitabına İlhan Selçuk'un yazdığı önsözden bir bölüm ile şimdilik veda edelim;

    "Onat Kutlar omurgalıbir yazardı, belkemiğinden yoksun sürüngenlerden değildi. İnsan eliyle enlem ve boylamları çizilmiş dünyamızda doğrultusu hiç şaşmadı. Kolay gibi görünen bu erdemi koruyabilmek, sanıldığından çok güçtür. Yaşadığımız yıllarda pusulasını şaşırmış aydınlar öylesine çok ki elini sallasan ellisi, saçını sallasan tellisi... Onat, çağdaş Türkiye'nin bir 'önsöz'üdür; çünkü sanatın, yazının uygarlığın 'sonsöz'ü yoktur; üstelik,biliyorum ki bu kısacık 'önsöz' , Onat için hiç mi hiç yeterli değildir.Yaşasaydı, daha neler yazabileceğini düşündükçe yitirdiğimizin ne olduğunu çok daha çarpıcı biçimde duyumsuyorum.Ne var ki bu yazıyı bir ölünün değil, bir dirinin kitabına önsöz gibi yazdığımı da söylemeliyim.Onat yaşarken diriydi, öldükten sonra da diri kalacak."

    Ahmet Cemal benim şimdiye kadar en çok içselleştirdiğim yazardır, yaşanmışlıkların bize kattığı olgunlukları destekleyen yazarlar ayrı bir öneme sahip oluyor o yüzden tesadüf eseri bir kitabına denk gelişimin ardından bu okuduğum dördüncü kitabı ve elimde beş kitabı daha mevcut bir yazarın tüm kitaplarını alma gibi bir takıntım hiç olmadı ama ilk kez bir yazarın tüm kitaplarına baş köşemde yer veriyorum bir kitabı daha kaldı onu da yakın bir zamanda getirteceğim...

    Ahmet Cemal üzerine daha çok söz söyleme ve söyletme amacımın altında yatan sebebi Ahmet Cemal'den dinleyin:
    "Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

    Yüzlerce deneme yazdı bu yankıyı oluşturmak adına onlarca çeviri yaptı, bir ömür boyu kiralık bir apartman dairesinde yaşadı para ve pulu reddederek yardıma muhtaç olan insanlara onlardan habersiz yardım etti. Öğrencilerine hep sevgiyi aşıladı bu nefret çağını sevgiyle aşabilecek olduğumuza inandı ve en önemlisi düşünmeyi öğretmek adına çaba sarf etti bunun da geri dönüşüne yurtdışında okuyan bir öğrencisinin yıllar sonra yolladığı bir kartta "konular önemli değil ben sizden düşünmeyi öğrendim hocam" diyordu, bir öğretmenin bu hayattaki en büyük kazancı da bu değilmi..?

    "Hayatı boyunca çevirdiği ve o zamanlar sayısı kırka yaklaşan kitaplar, yazdığı kitaplar ve sayısını bilmediği onca yazı, gerek yönettiği gerekse yayımlanmasına katkıda bulunduğu onca dergi, evinin hemen hemen bütün duvarlarını kaplayan kitaplığı, yetiştirdiği ve yetiştirmeye, birlikte bir şeyler üretmeye çalıştığı onca öğrenci -hayır, bunların hiçbirine, ama hiçbirine yer yoktu. Bütün bunları herhangi bir "resmi" bildirim formunda "varlığım" diye gösterebilmesi mümkün değildi."



    Bu durumundan ben daha önce bahsettim tekrar tekrar bahsedeceğim bu alıntıyı bankadan kredi talebinde bulunmak için gittiğinde yazmıştı, bu ülkenin gerçek sanatçı ve aydınına verdiği değerin azlığını ya da yokluğunu ifade etmek için bu alıntıyı daima kullanacağım. Ahmet Cemal'i bu olay çok etkiler çok trajik bir konudur milyonlarca kişinin çevirdiği kitapları okuduğu bu ülkede banka memurunun maddi bir varlık gösteremediği için ve maaşını yeterli görmediği için vermediği kredinin talep formunda oluşan maddi boşluğunu ifade ediyor bize Ahmet Cemal...

    "Hep küçücük azınlık olan bizler kendi kuytuluklarımızda burası için, bu ülkenin insanları için bir şeyler üretmeyi hep sürdürdük. Adlarımızı, adlarımızın kalıcılığını, yüzlerimizin sonradan hatırlanıp hatırlanmayacağını bir an bile düşünmeksizin, hiçbir alacalı rengin peşinden koşmaksızın, hep bir sepia tonunun silik soyluluğuyla yetinerek, çalışmayı sürdürdük."


    Tahmin edeceğiniz üzere burada mevcut olan sahte aydınlara bir sitem mevcut. Gazetede köşeyazarı olan Ahmet Cemal'in gündemdeki bir olaydan yola çıkıp yazdığı bir eleştiri metni bu, topluma hiçbir katkı sağlamadan tabiri caizse sürekli ağlayan, sürekli yakınan "sözde aydınlara" verdiği bir cevap bu günümüze bakarak yorumlarsak ne kadar haklı olduğunu görüyoruz çünkü Ahmet Cemal adının kalıcılığının yok olması pahasına gündemdeki her konuda halkını uyardı o da diğer gerçek aydınlar gibi unutlmanın kurbanı oldu kendi yazdığı kitapları okunmuyor sözleri unutuluyor lakin o sahte aydınlar hâlâ en ön safta Siyasi pozlar ve medyatik olaylarla gündemimizde bizim asıl gündemimiz sahtelikle dolu ne zaman gerçekleri görmeye başlayacağız bilemiyorum ama bu ülkenin gerçek vatansever sanatçılarının hiçbir zaman değer görmediğini çok iyi biliyoruz ve bu gerçekler bir yerde yankılanacak çünkü yazdıkları yansıyacak bazen bir çift göze ve bu gözler bu aydınlara kayıtsız kalmayacak..

    "Kimi zaman bazı yazılarımı "fazla Atatürkçü" ya da fazla "Kemalist" bulanlar var. Öylelerine yanıt olarak, Atatürkçülüğü ya da Kemalizmi "fazla" kaçırmayalım derken nerelere gelmiş olduğumuzu anımsatmak, sanırım yeterli olacaktır."

    Diyor Ahmet Cemal bu cümleler çok değerli üzerinde düşünmemiz gerekiyor..

    "Türkiye Cumhuriyeti'nin bir üniversitesinin Eğitim Fakültesinde, adı "Türk Eğitim Tarihi" olan bir ders olsun, ama bu derste öğrencilere Köy Enstitülerinin, Halkevleri'nin, Tercüme Bürosu'nun adı bile edilmesin; başka deyişle, cumhuriyetin ilanından hemen sonra başlayan Türk Aydınlanması'nın temel taşları suskunlukla geçilsin - Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan öç, Cumhuriyet gençliğinin eşsiz bir cehalet uçurumuna itilmesiyle sonuçlanmıştır."


    Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan en büyük öç "Bozkırın Kıvılcımları"mı yetiştirme görevi üstlenen nitelikli üst eğitim kurumu olan Köy Enstitülerinin kapatılması oldu bunu da başka bir eserden bir alıntı ile daha iyi ifade etmek istiyorum Mahmut Makal'ın mezunlar ile yaptığı konuşmaların derlendiği bir kitaptan;

    "
    Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)


    Son olarak Sevgi Kültürü üzerine bir yazısını paylaşıp bitireyim:

    "Sevgililer günlerinde sevgili olduklarını etrafa göstermek için ortalığa dökülenler in sevgililiklerini hiçbir zaman inandırıcı bulamadım. Tıpkı, sevgiyi bir eyleme ve insandan insana yönelik bir sorumluluk kaynağına dönüştürmekten kaçınanların sevgilerini de hiçbir zaman inandırıcı bulamadığım gibi... Sevgi kültürü, toplumun, daha doğrusu sürünün, sevgileri sınıflandırma ve girdikleri sınıfa göre değerlendirme hastalığının, bir insana onu sevdiğinizi hangi koşullar altında söylemek ya da söylememek gerektiğini saptamaya kalkışan korkunç faşizmin karşısına çıkmaktır. Sevgi kültürü, sevmenin eyleminden ve beraberinde getireceği sorumluluktan kaçmamaktır. Sevmek, kimi sevmek olursa olsun, artık bu dünyada onun için de var olabilmektir.. Yaşamımda... ansızın yaşadığından korkup ya da her nedense, kendine yakıştıramayıp, yaşadıklarını inkar yoluyla sevgilerini kirletenleri de tanıdım... sevgileri sorumsuz yaşayabileceklerini ve böylesininin sevgi olabileceğine kendini inandırmış olanlarla da karşılaştım..."


    "İnsanları değiştiremezsin / Sadece onlara sevgi verebilir / Ve o sevgiyi almalarını bekleyebilirsin..."

    John Donne


    https://youtu.be/n8u24QCtj1Y
  • Bir yanıyla, hayatın bana yaptığı dozu kaçmış bir şakaydı bu. Bir yanıyla şiddet, bir yanıyla hak, bir yanıyla kâbustu. Doğrusu, o gün kendimi nasıl teselli ettim bilmiyorum. Herhalde olayı küçük gösterecek birkaç büyük cümle bulmuşumdur. Bulamamışsam bile, kaybettiğim şeylerin beni biraz daha
    özgür kıldığını düşünmüşümdür en azından.
    Ya da Profesör Kien’i hatırlayarak, şaşkınlıktan körleşmiş bir sesle, “Bat dünya bat!” demişimdir. Kim bilir, ruhumu bir nebze daha rahatlatayım diye, bütün bunların yanı sıra aklımdan Rilke’nin, “Kaynağı içte büyük bir haledir çünkü yoksulluk” dizesini de geçirmişimdir belki. Dediğim gibi, bu kâbusu yaşadığım gün kendimi nasıl teselli ettim bilmiyorum. Bildiğim şu ki, ertesi sabah gözlerimi açtığımda içimde kocaman bir çöl vardı. Ben de, yatağımda değil bu çölün ortasındaydım üstelik ve sürekli üşüyordum.
  • Melike Durmuş
    Melike Durmuş Kendisinin Efendisi Olmayan Hiç Kimse Özgür Değildir'i inceledi.
    88 syf.
    ·1 günde·5/10
    Stoacı düşünür Epiktetos diyor ki:"Özgür olan insan mutludur. Egosundan ve arzularından arınmış insan özgürdür ve dolayısıyla da mutludur." Söylemesi kolay, hatta yapması bile kolay görünüyor. Ama uygulamada zorlanıyoruz. Daha doğrusu kendi adıma söyleyeyim ben zorlanıyorum. Sanırım felsefeyi bu yüzden sevmiyorum. Ne yapmamız gerektiğini söylüyor ama nasıl yapacağımızı söylemiyor. Kitabı bir saatte bitirdim. Yanlış bişey yok, hep doğru şeyler söylemiş Epiktetos. En önemlisi Tanrı'ya inanın ve güvenin diyor. Bunu da biliyoruz ve öyle de yapıyoruz. Peki bu huzursuzluk ve ait olamama hissi nerden geliyor? Bu kadar uğraşa rağmen neden yok olmuyor?