Hikaye,ilk bakışta ilgi çekici bir zemin kuruyor. Hafıza, aşk ve unutma ekseninde ilerleyen anlatı okuru içine çekebilecek bir potansiyele sahip. Yazarın dili sade ve akıcı, bu da metni ilk etapta rahat okunur kılıyor. Ancak bu akıcılığa rağmen, bazı duyguların farklı sahneler ve hikayeler üzerinden tekrar tekrar anlatılması bir noktadan sonra yoğunluk değil, tekrar hissi yaratıyor. Aynı duygunun farklı biçimlerde sürekli vurgulanması, metnin ritmini yavaşlatıyor.
Romanın asıl meselesi bireysel hafıza ile toplumsal hafızayı iç içe geçirmek gibi görünüyor. Süreyya’nın kişisel hikâyesiyle birlikte Türkiye ve dünyada yaşanan darbeler, depremler, savaşlar gibi büyük olayların arka plana yerleştirilmesi, teorik olarak güçlü bir tercih ancak pratikte bu katman çoğu yerde hikayeyle organik bir bütünlük kuramıyor. Tam tersine, bu olaylar anlatıya doğal biçimde sızmak yerine, dışarıdan eklenmiş bilgi parçaları gibi duruyor.
Depremlerden bahsetmek için kurgulanan karakterler, babanın asker oluşu, komşu oğlunun devrimci kimliği, ev arkadaşının çocukluk travması gibi unsurlar; Saddam’ın devrilişi, İkiz Kuleler, Marilyn Monroe gibi referanslarla birlikte metne yedirilmekten çok metne eklenmiş hissi veriyor. Bu da romanın duygusal akışını sık sık kesintiye uğratıyor. Karakterin iç dünyasına odaklanmışken bir anda geniş tarihsel ve toplumsal bir çerçeveye taşınıyor; bu geçişler yeterince doğal kurulmadığı için anlatının bütünlüğü zedeleniyor.
Bu noktada roman, güçlü bir kurgu anlatısından ziyade yer yer deneme metnine yaklaşan bir tona kayıyor. Yazarın anlatmak istediği şeyler değerli olsa da, bunların doğrudan ifade edilmesi yerine sezdirilmesi beklenirken, metin zaman zaman “gösteren” değil “anlatan” bir yapıya bürünüyor. Bu da edebi etkiyi zayıflatıyor. Zaten bildiğimiz ve