• 552 syf.
    ·4 günde
    Eminim ki hepimiz zamanında bir kitap karakterini çok sevmiş ve gerçek olmasını dilemişizdir. Peki ya gerçekten böyle bir gücümüz olsaydı? Sevdiğimiz karakterleri öylece kitaptan çıkarabilseydik? Kulağa çok hoş gelse de bu kitabı okuduktan sonra iyi ve kötü yönleri üzerinde birden fazla kez düşünmeye itildim diyebilirim. Kitap hakkında söyleyebileceğim ilk şey kurgusunun mükemmel olduğu. En başta da söylediğim gibi her kitap kurdunun hayali olan bir şeyden bahsetmiş. Bunun yanı sıra dili de oldukça basit ve akıcı. Ve diğer kitaplardan en büyük farkı ise kurgu içinde kurgu barındırması. Biz kurgu bi hikaye okurken,okuduğumuz karakterler için de ayrı bir kurgu dünyası var. Her ne kadar çok ilgi çekici olsa da aynı zamanda çok riskli çünkü birinden birini tam yapamazsan güzelim kitabı mahvedebilirsin. O yönden bir kaç eleştiri yapabilirim. Kitabın mahvolduğunu düşünmesem de eksik olduğunu düşündüğüm yanları var. Aklımda bazı soru işaretleriyle bitirdim kitabı ama bu normal olabilir çünkü kitap 3 seri. Bu tarz serilerde sorular genellikle diğer eserlerde yavaş yavaş ortaya çıkar. Zaten sonu ikinci kitaba davet çıkarır biçimde bitti bence ama bu son benim hoşuma gittiği için diğer kitapları okumayı düşünmüyorum şimdilik. Kitabı genel olarak beğensem de karakterlerin hiçbirine ısınamadım hatta kitap kurdu Elinora bile. Başları biraz durgun olsa da son kısımlara doğru heyecan,gerilim ve aksiyon arttı diyebilirim.Tam film olacak tarzda bir kitap ki zaten filmide yapılmış. Tabi ki filmini de en kısa zamanda izleyeceğim.
  • %55 (480/888)
    ·Puan vermedi
    Uzun zamandır inceleme yazmamış olmanın acemiliğini çekiyorum şu an. Yazım, anlatım, ifade zorluğu ya da yanlışlığı yaparsam affola :)

    Öncelikle aslında Mesnevî incelemesi yazmayı düşünmüyordum ama en azından esere ya da düşünce tarzına bakış açımı ufak da olsa ifade etme ve farklı bir bakışla belki de biraz eleştirel yaklaşma ihtiyacı hissettim. Ve özellikle belirtmem gerekir ki bu incelemede kişilere ya da fikirlere karşı saygısızlık içeren herhangi bir itham amacım değildir! Çünkü Anadolu'yu geçtim dünyaya mal olmuş kişi ya da fikirlerin sağladığı kült, değişmez, sarsılmaz ve belki biraz da körü körüne olacak ama sevgi mevcudiyetini gözardı etmem uygun düşmez.

    Beni bilenler Konyalı olduğumu da bilir. Mesnevi okumuş olmam geç kalınmış bir eylem gibi görünebilir aslında fakat ilgimin olmadığı daha doğrusu dinime dair olan esas kitabımı anlayıp uygulamak ihtiyacı dışında "göya" bu amaçla yazılan kitaplara karşı sempatimin olmamasından kaynaklı bir durumdu bu. Şayet şu an okumuş olmam da olaya çok farklı bir yaklaşım sergileyen bir blog yazısından etkilenmiş olmam. Tabi ki öncesinde 1k'da görmüş olduğum bir iletide, Mevlana'yla ilgili verilen bir bilgi hakkında hiçbir fikrimin olmayışı da etkili oldu desek yeridir.

    Dileyen okuyabilir diye linki de şuracığa bırakıyorum, ifadeler belki çok ağır ithamlar içerdiği için sonuna kadar okumak istemeyebilirsiniz ama ciddi bağlantılı bir araştırma dizisi olmuş "bence!":

    1. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ardan-tek-dunya.html

    2. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ek-dunya_11.html?m=1

    Öncelikle kitap incelemesi adı altında belirtmek isterim ki aslında her zaman için aklıma takılan ve çok da bir anlam yükleyemediğim, İslâm dini çatısı altında kollara ayrılan mezhep, fikir ya da ilim -adına ne denirse- işte onlara dair bende bulunan mesafenin başında geliyor tasavvuf. Belki de o yüzden Mevlana hakkında merak ve bilgi sahibi değilim ya da yaşadığım şehrin simgesi olmasına rağmen içimde bir sempati oluşamıyor.

    Tevafuk blog yazısından sonra elime aldığım Cemil Meriç 'in Işık Doğudan Gelir kitabı bana tasavvufun doğuşu hakkında detaylı bilgileri açıkça sundu. Velhasıl alıntılarla durumu izah edebilirim umarım:

    1. #57218233
    2. #57218273
    3. #57218864
    4. #57220248
    5. #57220355
    6. #57221575
    7. #57221679
    8. #57222400 !!!
    9. #57223308 !!!
    10. #57226032
    11. #57226140
    12. #57228300
    13. #57285884
    14. #57283164
    15. #57282377
    16. #57281565
    17. #57235407

    Ve daha nicesi...
    İşte bugün evrensel olarak dünyanın her yerinde bilinen, saygı duyulan, ilgi gösterilen bir yaklaşım olan tasavvufun gördüğü bu saygı kadar İslâm saygı görmemiştir! Çok ilginç değil mi? Şimdi kim diyebilir ki İslâm'ı ortadan kaldırmayı heves edinen bu dünyanın, evrensel sevgi! yayıcı tasavvufa olan bu ilgisi masumdur diye? Çünkü temelde İslâm zaten başlı başına bir sevgi merkezidir ve İslâm dinini Allah bize gönderdiğinde yanında mezhepler, tasavvuf ya da fikirlerle göndermemiştir. Kendi bütünlüğü içinde ne bozulmuş ne de insanlar tarafından tahrip edilmiştir. Buda demek oluyor ki İslâm dışında alternatiflere gerek yoktur, tek yapmamız gereken İslâm'ı, Kur-an'ı Kerim'i doğru anlamak ve yaşamak olmalıdır "fikrimce".

    1. #57286661
    2. #57277808


    Tasavvufa dair bu yazılar da ilginizi çekebilir. Umarım vakit ayırıp okuyabilirsiniz. Doğru bildiğimiz yanlışlarla yaşadığımız şu dünyada biraz olsun düşünmeye, sorgulamaya ve biraz da eleştirmeye ihtiyacımız var çünkü.

    1. http://kalemder.org.tr/...-verdigi-zararlar-i/

    2. http://kalemder.org.tr/...verdigi-zararlar-ii/

    Girişi tasavvufla yaptığımıza göre şimdi de Mesnevi konusuna değinebiliriz. Bize genelde içinde fabl örnekleri bulunan ve Kur-an ayetleri, hadislerle hikayelere temel oluşturulan bir eser olarak bilgisi verilen bu kitap, giriş kısmından itibaren aslında ne amaçla yazıldığını ortaya koyuyor.

    https://i.hizliresim.com/NLMGlO.jpg

    Velhasıl içinde de sıkça karşınıza çıkacak olan konular ruh, nefis, kadın, oğlancılık, şeyh ve evliyaların insan olma vasfından ziyade daha üst bir konumda bulunması ve bunlara dair hikayeler yer alıyor. Buna dair bir kaç görseli de şuraya bırakıyorum:


    https://i.hizliresim.com/AOBG1v.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQ4BDv.jpg
    https://i.hizliresim.com/qA7yvZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGmb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5GnX3.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGZb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5Gn53.jpg
    https://i.hizliresim.com/00OrrL.jpg
    https://i.hizliresim.com/p5r22n.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rgd8vR.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQn5Qr.jpg
    https://i.hizliresim.com/yGBAYj.jpg
    https://i.hizliresim.com/LvBgBz.jpg
    https://i.hizliresim.com/AO971B.jpg
    https://i.hizliresim.com/7BlgZr.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQMj6k.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQkaJr.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z58dGZ.jpg

    Ha tabiki tamamı bunlardan oluşmuyor. İçinde öğüt veren, ders çıkartılması gereken, kibre dair, dürüstlüğe dair ya da insanlara karşı saygıya dair, edebe dair bir çok hikaye yer alıyor. Ahlâk kurallarının hayatımızdaki önemine özellikle değinerek, insanların bencillik, kibir ve diğer kötü edinimlerden uğradığı zararları güzel ifade ediyor. Ama öyle gözlerinizi kocaman yapacak, sizi hayretler içinde bırakıp "vay be ne hikaye ama" dedirtecek türden şeyler değil. Sevdiğim ve "amin" dediğim çok güzel dualar da mevcut. Bunlardan bahsetmemek esere haksızlık olurdu.

    Bir de Mevlana'nın ajan olma konusu var ki sormayın gitsin. Ben bunca yalan yanlış inanışların bize temiz bir şey! gibi servis edilmesinden sonra, yapılan bu iddialara da karşı duracak değilim. Niyetine dair kesin bir yargıda bulunmak adaletsizlik olur fakat o baskınlar döneminde uzlaşmacı bir tavır takınması hem toplum içindeki fıtratına uygunluk gösteriyor hem de döneme dair araştırma yapanları bu konuda ortak kanıya ulaştırıyor. Konu hakkında yeterli bilgiye sahip değilim o yüzden yargıda bulunmak bana düşmez fakat buna dair kaynakları okuduktan sonra yeniden gündeme getiririm. İlgilenenler için yazılan bir kaç yazıyı da şuracığa bırakıyorum:

    http://m.radikal.com.tr/...ildiklerimiz-1166260

    http://www.haber7.com/...gollarin-ajani-miydi

    Çok fazla alıntı ve linklerle dolu bir yazı oldu ama fikirlerimi destekler nitelikte olan bu paylaşımları yapmazsam olmazdı. Kitap incelemesinden ziyade var olan bir fikrin eleştirisi gibi olsa da, kitabın fikirden doğduğunu düşünürsek aslında konunun temeline inmiş olduk. Tasavvuf, sufilik, sema, risaleler, mesnevi, ruh, nefis, aşk! birbirinden ayrı düşünülemeyecek şekilde bir bütün oluşturmuş. Ama var olan tek gerçek İslâm dini kendince tamam olan bir dindir, Kur-an'ı Kerim hiçbir şekilde değiştirilmemiş olan kitabıdır ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu dinin bizlere ileticisi olarak gönderilen peygamberidir. Bunlar dışında hiçbir şeye ihtiyacımız da yoktur. Yeter ki biz sadece ona yönelelim. Doğru şekilde öğrenip, anlayıp, hayatımıza uygulayalım. Bu süreç benim için yeni başlangıçlar yapmama da vesile olur umarım. Dil eğitime bu zamana kadar çok önem vermesem de Arapça öğrenip en azından okuduğumu anlama kabiliyeti kazanmak, ölmeden önce yapılacaklar listemde ilk sırayı aldı. Bu sayede Kitabımı kendilerince anlatmaya çalışan başka "aracılara" ihtiyaç duymadan!, sadece onu okuyarak anlamayı ve hayatıma uygulamayı gönülden diliyorum.

    Ben yine Mevlana'dan kitap okurum. Benim huyumdur bir insanı sevsem de sevmesem de, fikrini savunsam da savunmasam da okurum. En azından kendimce yorum yapabileceğim bir donanıma sahip olmayı isterim.

    Umarım yanlış ifadelerde bulunmamışımdır ve umarım sıkılmadan sonuna kadar okumuşsunuzdur :) Yapı olarak biz sevdiğimiz değerlere toz kondurmayız ve eleştirelim derken de yerin dibine sokarız. Tekrar belirtiyorum ifadelerimde var olan fikir ya da kişileri aşağılamak gibi bir derdim olmadı hiç. Kitaba dair içinde yer alan fikirlerin bendeki yansımasını ifade etmeye çalıştım sadece... keyifli okumalar herkese :)
  • Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

    “Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

    Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
    "Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
    "Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
    “Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin…
  • Nâzım Hikmet öleli dört yıl oluvermiş. Hiç ölmemiş gibi geliyor bana. Acıların adamıydı. Ömrü boyunca çekti. Ömrü boyunca mutlu oldu gibi geliyor bana. Acayip bir kara ile bir ak. İnsanlar bu dünyadan çok şey istemiyorlar. Biraz ekmek, biraz güven biraz öğrenmek. Biraz sağlık… Bu dünya böylesine kötü bir düzen olmasıydı bütün bunlar insanlara kolaylıkla verilebilirdi.

    Nâzım Hikmet bütün çektiği acılara karşı mutlu oldu. Umudun türküsünü söyledi. Işığın türküsünü söyledi. O bizi dünyaya bağlayandan yanaydı. Bu dünyaya bizi böylesine bağlayan, bunca acılarına karşı vazgeçemediğimiz… Delicesine sevdiğimiz dünya.

    Nâzım Hikmet bizi bu dünyaya delicesine bağlayan güçten yanaydı. İnsanın bir karanlık, umutsuz ölüm gibi olumsuz bir yanı da vardır. İnsanların bu yanını ortaya çıkaran onu söyleyen büyük sanatçılar gelmiştir dünyaya. Nâzım Hikmet dünyanın ışığını söyledi.

    Nâzım Hikmet Yunus Emre soyundandı. Onun yüceliğinde de büyük bir şairdi. “Biz bu dünyada gider olduk/Kalanlara selam olsun” diyen soydandı. İnsanların cömerdiydi. İnsanlar mutlu olsun da kendisi ne olursa olsundu.

    Dünyada kalanlara selam olsun. Gelecek tekmil kuşaklara selam olsun. Onlar mutlu yaşasınlar diye bugün ne yapılması gerekiyorsa mutluluğunu hayatını ortaya koyarak dövüşendi. Yunus gibi oda dünya sevdalısıydı. Bu büyük bu sonsuz sevdadan dolayıdır ki ikisi de çağların büyük şairi oldular.

    Nâzım Hikmet şiirini okuyan karanlığından çıkar. Apaydınlık yaşanası sevilesi bir dünyaya ulaşır. İnsan gücünün sevdasının umudun aydınlığın güzelin cömertliğin ne olduğunu anlar.

    Nâzım’ın şiiri eksiksizdir. Doğa kadar yerli yerindedir. Zaten bütün büyük sanat eserleri de öyledir. Odysseia da öyle İlyada’da. Ne bir parça ekleyebilirsin ne bir parça koparabilirsin. Nâzım’ın şiirini, Yunus’un Homeros’un şiirini bir kişi yapmamıştır. O büyük şiirin macerası insan macerası gibi süreklidir. Bu duvarda çoğunluğun halkın kerpici vardır.

    Nâzım bunu biliyordu.

    Bütün olumsuzlukların içinde olumluyu arıyordu. Dünya her şeyine karşı olumludur. Mademki yaşıyoruz. Hem de ölürcesine, dehşet bir aşkla yaşıyoruz. Mademki yaşayacağız, öyleyse dünya olumludur.

    Tuttuğu altın olan vardı ya hani, işte Nâzım da tutuğu sevgi olandı. 12 Aralık 1945’de diyor ki:

    Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta:

    pul pul altın

    bakır

    tunç ve tahta…

    Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.

    Ve dağlar dumana batık

    kurşunî, sırılsıklam…

    Tamam,

    sonbahar belki bugün bitti artık.

    Yaban kazları hızla gelip geçti demin

    herhal İznik gölüne gidiyorlar.

    Havada serin

    havada is kokusu gibi bir şey :

    havada kar kokusu var…

    Şimdi dışarda olmak,

    dörtnala sürmek dağlara doğru atı.

    — Ata binmesini de bilmezsin, —- diyeceksin ama

    şakayı bırak ve kıskanma,

    yeni bir huy edindim hapiste :

    seni sevdiğim kadar değilse de

    hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı…

    Ve ikiniz de uzaktasınız…

    Bu tabiat sevgiye dönüşmüş tabiattır. Homeros, Nâzım Yunus gibi tabiatı yeninden yaratır yoğururlar. Eğer böyle büyük yaratıcılar gelmemiş olsaydı dünyamıza dünya eksik kalırdı. Tabiatı böyle delicesine böyle ölürcesine sevemez, dünyaya böyle candan bağlanamazdık. Nâzım Hikmet öleli dört yıl olmuş. Ölmeden altı ay önce görmüştüm onu. Buluşacağımız günden on iki gün önce öldü.

    Bir gün insanlar başlarını kaldıracaklar demek Nâzım öleli 100 yıl oldu deyiverecekler. Şimdi benim dediğim gibi hayretler içinde kalarak.

    Dünyamızın eksikliğin, tamamlayan dünyamıza yepyeni tatlar katanlar… Umudu aydınlığı gürleştirenler. Demek ki bin yıl oluvermiş… Hiç ölmemiş gibi geliyor bana.

    ANT Haftalık Dergi

    6 Haziran 1967
  • "Bir zamanlar çocuk olduğumuzu unuttuğumuz gibi, çocukluğun neye benzediğini de hatırlamıyoruz değil mi Behiye? Çocukken ne çok şeyi düşünüp anlayabildiğimizi unutuyoruz. Biraz büyür büyümez, etrafımızdaki çocukları dertsiz tasasız mahlukatlar sanmaya başlıyoruz. Onlara dünyanın gamından uzak, aptal, mutlu, minik şeylermiş gibi davranıyoruz. Oysa dönüp bakmaya gücün yeterse, kendi çocukluğunu bir hatırlasana. Ömrümüzün en kırılgan, en zor günlerini orada geçirmedik mi? En çok o zaman incinmedik mi? Sevmeyi daha iyi bilmez miydik çocukken? Sevdiğimiz uğruna başka mutluluklardan vazgeçmeyi, sessiz bedeller ödemeyi... Bir çocuk her şeyi bilir Behiye, ama en çok incinmeyi. Çocukluk kadar incitici bir şey var mı şu dünyada? Mutlu bir
    çocukluk olabilir mi?"
  • "Türkiye'de rakı içerken, kadehi önce sofraya vurur sonra diğer kadehlerle tokuştururuz."
    "Neden?"
    "İki nedeni var. Öncelikle sağlıklarına içtiğimiz ancak sofrada olmayan ve sevdiğimiz kişileri anmak için. İkinci nedense,rakının insanı konuşturmasından kaynaklanır. Kadeh sofraya vurulursa gizlilik yemini edilmiş demektir. O sofrada konuşulacak her konu o sofrada kalacaktır. Rakı insanı soyar. Sarhoş, sofradan çıplak kalkandır. Ama sofranın adı rakı sofrasıdır. Yani çıplaklar kampı. Şerefinize!"