• Ona karşı içimdeki her şey belki biter bir gün.
    Biter mi?
    Sevgi biter mi?
    Sevgi bitince her şey düzelir mi?
    Bilmiyorum…


    Bildiğim tek şey var. Hayvan herifin tekiym…
  • 96 syf.
    ·Puan vermedi
    İnsanın var oluşunu gerçekten açıklıyor Tolstoy . Sevgi biz insanların herşeyi .Ama bazen farkına varmıyoruz ya da unutuyoruz . Korkum bu ya ! Bizim bu sevgiye kıymetsizliliğimiz sevgimiz biter mi ?
  • Standart İnsan Sevdiğini Görmediğinde. .. Ahmet Altan

    Kıskançlıklarla kuşkularla hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir gecede adam bulunduklari odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
    Daha iki dakika önce yaninizda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
    O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısındaaslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
    Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
    “İnandır beni” diyor “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yapinanacağım sana.”
    Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
    Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
    “İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER değil mi” diyor “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
    Graham Greene “Zor Tercih” isimli romanında erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
    “O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'
    Kadın sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
    Ve onun yaşadığını gördüğü anda biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip “keşke ölseydi” diyordu.
    Bundan sonra bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
    Romandan yapılan filmde “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
    - İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
    - Düşünsene Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
    - Ama benimki o tür bir sevgi değil Sarah.
    - Belki de başka bir tür sevgi yok Maurice.
    Aşk bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
    Bir dokunuşa bir bakışa bir sese bir işarete muhtaç olmadan onu besleyecek bir bedene bir vaade bir ümide ihtiyaç duymadan tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
    ‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman büyük bir bağlanma mı?
    Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
    ‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmekböylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
    Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
    Hayatın içinde insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeyebütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
    ‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz bizi aşka doğru çeken.
    Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler romanlar yazıyorböyle bir ümidimiz olduğu için şiirler romanlar okuyoruz.
    Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
    Bu satırı okumak bunun gerçek olabileceğine inanmak bu hayali benimsemek bizim sıradan hayatımızı bizim yaşadığımızdan daha renkli daha çekici daha heyecanlı kılan.
    Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı sizibunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki bence sizin hayatınıza mana katan.
    Aynen ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine o insana hiç rastlamadan inandığınızda romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
    Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
    Ve birisini öyle sevmek.
    Ancak o zaman gerçek bir mümin gibi çekilecek olan acıları değil bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
    Acı dolu isyan dolu bir mucize.
    ‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
    Ama bütün acısına bütün kederine bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
    O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
    İnsanların bütün nankörlüklerine alaylarına hor görmelerine inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını yetersizliğini aşksızlığını görüponlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi başkalarına bomboş gözüken bir çölde o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
    Sizin bu yürüyüşünüz bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
    Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
    Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....
    Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
    İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
    Ama Tanrı’ ya inananların çoğu bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
    Ben Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
    Benim inancımı paylaşanlar bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler bu inanç onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
    Bir gün biri onlara diyecek ki:
    - Belki de başka tür bir sevgi yok Maurice.

    Ahmet Altan
  • 443 syf.
    SPOILER!!!! ( Gerçi otobiyografik bir eserde spoylır mı olur bilmem ama olsun)

    Sizin hiç babanız öldü mü?
    Benim bir kere öldü kör oldum
    Yıkadılar aldılar götürdüler
    Babamdan ummazdım bunu kör oldum
    -Cemal Süreya

    Sizin hiç babanız gözünüzün önünde yüreğinden hançerlenerek öldürüldü mü? Üstelik kardeşiniz tarafından?

    İşte ilgili müziğimiz:

    https://youtu.be/xn2gTJk2fQk

    Daha önceden de dediğim şeyin sonuna kadar ardındayım. Yaşar Kemal kitaplarını okumadan evvel, onun kendisi ve hayatı hakkında bilgiler içeren
    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor ve
    Bu Diyar Baştan Başa serisini okumakta fayda var. Bunları okumadan Yaşar Kemal kitaplarının hazzı yetim kalır. Neden mi?

    #29825312
    #25404127

    incelemelerinde anlatmaya çalıştıydım evvelden. Yineleyeyim kısaca.

    Yaşar Kemal aslında bir romancıdan öte bir destancı, aşık, ozan, gezgin, gözlemci. Yani Homerosoğlu. Bunu çokça zikretmiştik zati. O hiç görmediği, yaşamadığı veya işitmediği şeyi yazmaz. Gözlemlerini, bu toprağın insanlarının sorunlarını, aksayan kanayan yaralarımızı ve notlarını kendi kalın camlı kemik çerçevesinden aktarır bizlere. Hemi de tek gözüyle.

    Burada değinmek istediğim “Kimsecik” serisi, aslında Yaşar Kemal’in ve ailesinin öyküsüdür özünde. Şimdi değineceğim serinin ilk kitabı Yağmurcuk Kuşu .

    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor kitabından da biliyoruz ki, Yaşar Kemal’in ailesi Van’dan Çukurova dolaylarına göçüyor ve oraya yerleşiyor. Bu göç sırasında yolda bir çocuk bulurlar. Her yeri yara bere, kurtlar kımıl kımıl. Aile bu çocuğu yanına alır ve evlat olarak kabul eder. Yusuf’tur çocuğun adı. Yaşar Kemal’in babası ona çok güvenir, çok sever, koruması yapar. Fakat zaman ilerler ve Yaşar Kemal dünyaya gelir. Ve bir gün Yaşar Kemal küçük bir çocukken gözleri önünde, camide babası öldürülür. Bunu yapan ise Yusuf’tur. Evet, serinin ilk kitabı tam da bu noktaya temas ediyor. Her şey olduğu gibi fakat ilginç noktalar var. Bunları tespit için daha önce dediğim gibi “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor” kitabını okumanızda fayda var.

    Üvey kardeşinin babasını öldürmesi üzerine Yaşar Kemal bu durumu yıllarca düşünmüş. Ona karşı kin gütmemiş bile. Onu anlamaya çalışmış. Kendi röportajında da bunu dile getirir. Yıllarca onu anlamaya çalıştım diyor Usta. Ve bu bağlamda da bu romanı kaleme aldığını düşünüyorum.

    Kitapta Yusuf, Salman adıyla tanıtılıyor bizlere. Salman babasını öyle çok seviyor öyle tapıyor ki, Tanrıdan daha öte babası. Onun korumalığını üstleniyor, kendisi olmadan bir adım dahi attırmıyor babasına. Babası da onu baş tacı ediyor. Güneşe dua ederken her sabah Salman, babasına da dua ediyor tapıyor adeta.

    Yusuf’un geçmişiyle ilgili ayrıntılı bilgi yok ama kitapta Yusuf yani Salman bir Ezidi çocuk olarak anlatılıyor. Bilir misiniz Ezidi biri etrafına çizilen çemberin içinden, çizen kişi silene kadar hapsolurmuş. İşte burada da Yaşar Kemal buna benzer bir yapı kurmuş. Salman etrafına çizilen çemberden kurtulmak istiyor. Bu çember ise baskı, zulüm değil, sevgi, aşk, ulvi bir aşk. Zaten sevgi ile öfke kardeş değil midir? Sonunda da babasını öldürüyor, yani çemberi çizdiğini düşündüğü kişiyi.

    Yaşar Kemal Salman’ı ise korkulan, çocukları öldüren, yiyen biri olarak tasvir ediyor. Aslında çocukları öldürmekten kasıt bir karabasan gibi. Zira kitabın bazı yerlerinde Yaşar Kemal’de alışık olmadığımız hayali ögeler bulunuyor. Gerçekle gerçek dışılık-hayal, bazı noktalarda iç içe geçiyor. Öyle bir korku salıyor ki Salman köyün üzerine, omzuna Alaman filintasını takıyor, fişeklikleri dolu dolu çaprazlamaya bağlıyor ve kurşun olup korku olup kabus olup çöküyor. Kah dağa çıkıp tavukları avlayan kartalları avlıyor kah tepelerden köylülerin evlerine kurşun sıkıyor. Attığını vuran biri Salman.

    Salman karakteri aslında Yaşar Kemal’in kendini anlatıyor kitabında değindiği, tanıştığı bir Ezidi dilencinin anılarındaki bir karakter. Baldırıçıplak dolaşıp köylere yağmaya inen aç, kimsesiz, yoksul çocuk çetelerindeki, başıboş köpeklere önderlik yapan bir çocuk. Buradan esinlenmiş ve Salman karakterini yaratmış.

    Fakat bir ayrıntı var. Kitapta çokça yer verilen bir konu. Salman beyaz dişi atı ile sürekli cinsel ilişkiye giriyor. Onu sanki karısı gibi düşünüyor, ona öte yandan sevgi de besliyor. Buna şahit olan köyün çocukları sayesinde bu havadis köye yayılıyor. Ve Anadoluda hala bir yara olarak süregelen bir hadiseye ayna tutuyor: hayvanlarla ilişki-tecavüz. Bu durumda ise köylüler buna şaşırmıyor bile, olağan karşılıyor. Avradı olamayan erkek ne yapar başka, atıyla ilişkiye girmeyen erkek mi olur diye düşünüyor köylüler. Bunu aslında herkes yaparmış da kimse bu konuda konuşmazmış. Herkesin bildiği ama dillendirmediği bir durummuş. Bugün bile bu durumun yaşandığını biliyoruz. Bu konuyu irdeler isek ayrı bir konuya gark etmiş oluruz. Bu yüzden bu kısımı sizlere bırakıyorum.

    Yaşar Kemal’in Salman’ı neden böyle biri olarak ele aldığını açıkçası çok merak ettim. Hala da düşünüyorum. Seri bitince net bir fikre varacağım sanırım.

    Salman’ın, babası İsmail Ağa’yı öldürmesinin altında yatan sebepler arasında köydeki söylentiler de var. Herkes Salman’ın annesini İsmail Ağa’nın öldürdüğü ve Salman’dan bunu gizlediği yönünde dedikodular yayıyor. Bu durumda babasına duyduğu sevgi bir yerden sonra öfkeye dönüşüyor. Mustafa’nın yani Yaşar Kemal’in doğumu ve İsmail Ağa’nın onun doğumuna çok sevinmesi de tuz biber ekiyor. Uzun zaman sonra bir erkek evlat olarak dünyaya gelen Mustafa tüm sevgiyi üzerine çekiyor. Zaman ilerledikçe Salman'ın Mustafa’ya olan nefreti büyüyor ve bir çığ gibi Anavarzadan aşağı taşıyor. Pabucu dama atılmış hissediyor. Bu yüzden de büyük bir açmaza giriyor Salman. Sonunda ise İsmail Ağa’yı Kafkas işi kamasıyla böğründen bıçaklıyor.

    Kitapta pek çok dönemsel konuya değiniyor Yaşar Kemal. En belirgini ise Ermenilerden kalan yerleri, dönemin ileri gelenlerine tahsis edilmesi. Konaklar, tarlalar, mallar… Bu konuda daha önce paylaştığım bir yazıyı iliştiriyorum:

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    “Annesi İsmail Ağa’ya şöyle öğütler: ‘Bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter.”

    “Ermeniler kuş değil, evleri yuva olamaz”

    Dediğim gibi, bu seriyi daha iyi anlamak için yukarıda belirttiğim kitapları okumakta fayda vardır efendim.

    Yaşar Kemal kendi korkularını çekincelerini de işliyor kitapta. Kendini tekrar etme “alametifarikası” ise bu kitapta zirvelerde. Tasvirler yine almış başını Anavarza tepelerinden taşmış. Doğayı dantel misali işlemiş yazılarında. Kuşun kanadını, arının vızıltısını, suyun ve kanın sesini.

    burada kısa bir video linki bırakıyorum izlemek isterseniz:
    https://youtu.be/EXXFyi0XCxM

    İnsan sevdiğini öldürür mü? Peki sevdiği, insanı öldürür mü? Öldüğü için mi sever bir insan bir insanı yoksa sevdiği için mi ölür insan?

    Yaşar Kemal’in dilinin tutulmasına sebep olan bu olayı ve kendi geçmişini anlamak için yazdığını düşündüğüm bu kitabı okumak isteyen okurlara keyifli okumalar dilerim. Serinin diğer kitaplarında buluşmak üzere esen kalınız.

    Hepimizin kendi ellerimizle çizdiği bir Ezidi Çemberi yok mu? Kendi kendimize sınırlar koymaz mıyız aslında? Ve bu çemberin bozulmasını başkalarından beklemez miyiz?

    Şunu dinlemeden de olmaz ki değil mi?

    “Ben ölürsem, sevdiceğim var olsun canım, var olsun…”

    https://youtu.be/KXaH7jeVSkA
  • 198 syf.
    Biz ki gerçekten iman etmiş kendini müslüman sanan zavallılarız..İman etmekle imanın tadına varmak arasında nasıl bir fark var? Ben bu kitabı okumadan önce sadece iman etmiş bir Müslüman olarak geçiniyordum. Peki bununla biter mi? Hani sevgi? Hani Aşk? Hani Muhabbet? Hiçbiri yok!
    İmanın tadını almayınca ot gibi yaşayan müslümanlar olarak geçiniyoruz. Büyük bir nedeni ise Peygamber efendimizi anmamaktan geçiyor. Sözle değil tabiki. Öz ile.. Kalpten.. Sahabelerin sevgisinden bahsediyorum. O'nun aşkı ile nasıl yandıklarından. Canlarını hiç düşünmeden feda eden sahabelerden söz ediyorum. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz, Ali, Hz, Osman, Hz. Hatice, Sümeyra, Nesibe.. Ve daha niceleri.. Onların peygambere olan sevgilerinden, aşklarından, ruhları bile secdede imiş. Gerçek imanın tadına varmanın yolu,peygamberi sahabe gibi sevmekten geçiyor. Onların mücadeleci ruhları, azimleri, aşklarını okudukça müslümanlığınızdan utanacaksınız. Zira ben utandım.
  • 680 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    "Tanrı öldü onu insanlar öldürdü" demişti Friedrich Nietzsche
    Neden Friedrich Nietzsche'in bu sözü ile başladım çünkü Fernando Pessoa Nihilizmin Friedrich Nietzsche 'den sonra ki temsicilerinden biridir. Bu eser için çok iddaalı bir sözcük kullanacağım Friedrich Nietzsche'in eserleri kadar iyi bir eser ve kitapla ilgili ayrıntıya girerken haklı bulduğum bir sözünü yazdim Fernando Pessoa'un:
    "Sevmek, yalnızlıktan yorulmaktan olur; yani bir alçaklıktır, insanın kendine ihanetidir (son derece önemlidir sevmemek)."

    Sevmek insan bencede yalnızlıktan bıktığı zaman kendine bir sığınak aramasidir. Bu da insana sevginin ikiyüzlülük olduğunu anlatıyor eğer insan sevmesinin sebebi yalnızlıktan kaçmaktır.
    Huzursuzluğun Kitabı (Das Buch der Unruhe) Fernando Pessoa'nın en önemli yapıtıdır. Pessoa?nın bu kitabında yer alan düzyazıları sosyolojik, politik ve filozofik özellikler taşıyor. Uzmanlara göre, Pessoa'nın bu kitabından alınan tadı ancak Friedrich Nietzsche'nin yapıtları verebilir.Ancak ne yazık ki Pessoa, kendisinin şimdi ulaştığı bu büyük ismi yaşarken hiç hissetmedi. O hayattayken ancak çevresindeki arkadaşları tarafından edebiyatçı olarak tanınıyordu.
    Pessoa'nın, Huzursuzluğun Kitabı adlı yapıtında yer alan, günce şeklinde yazılmış düzyazıları hemen gün yüzüne çıkmadı. Yazar her gün yazdığı kağıt yapraklarını bir sandıkta biriktirdi. Pessoa, ilerde bir kitap, hem de dünyanın en tanınmış kitaplarından biri olacak olan bu sayfaların ilkini 1913'te, sonuncusunu da 1934'te, yani ölümünden bir yıl önce yazdı. Yazar öldüğünde, sandığında 27 000 sayfa dolusu yazı vardı.
    Ancak, dünyanın en ünlü kitabı olacak olan bu el yazması sayfaların bir kitap olması için, Pessoa'nın ömrü kadar, yani 47 yıl daha geçmesi gerekiyordu. Bu yaprakların tekrar bulunması ve el yazısının çözülmesi, yani Huzursuzluğun Kitabı adlı yapıtın ortaya çıkması 1982 de gerçekleşti.
    Kitabın ilk baskısı 300 sayfa cıvarındaydı. Bundan birkaç yıl önce yazarın henüz gün yüzüne çıkmamış el yazması yapraklardan kitaba bir o kadar daha eklendi. Şu anda bende bulunan kitap 580 sayfadır. Benim okuduğum 640 sayfadır.Fernando Pessoa’nın ‘Huzursuzluğun Kitabı’ adlı anlatısı hayatın anlamını sorgulamak açısından sarsıcı bir etkiye sahip.
    Kitaba gelirsek müthiş bir eser eger çeviride ufuk tefek hata varsa da kitabın özüne zarar vermemiş. Kitap yazarın biriktirdiği notlarından oluşmaktadır. Kitabın icerisinde yazarın gelgitler yaşadığını görebiliriz. Bunun yanında yazarın geç tanınmış bir yazar olması beni üzdü yani değeri ölünce bilenen yazarlardan.


    Huzursuzluğun Kitabı bir roman gibi okunacak bir kitap değildir. İster başından ister sonundan başlayın, değişik tatlardaki yazılarla karşılaşırsınız. Bu kitap bir başucu kitabıdır.

    Gündüzleri bir kumaş mağazasında çalışan Lizbonlu bir adam, geceleri, el ayak çekildiğinde yalnızlığını, karanlıkta, başkalarının uzaktan gelen seslerinde, yağan yağmurda büyütür. Üstelik yalnızlık, zamanı ve ayağını bastığı mekânı çoktan aşmış, tüm insanlığın yalnızlığı olmuştur. Bir gün, bir sandıktan Bernardo Soares imzalı yazılar çıkar. Yazıların sahibi, yağmuru ve uzaktan gelen sesleri çoktan bırakmış ve gitmiştir ama tüm sesler de, o yazıların içindedir. Seslerin asıl sahibi Fernanda Pessoa’dır aslında. Portekiz edebiyatı Pessoa’yı sandıktan çıkardığında, hayatın tanımının hep yeniden yapıldığı, kuşkunun sadece basit bir uyaran işlevi gördüğü, yarattığı kimliklerle ekip halinde gezen bir yazarla da karşılaşmıştır.
    Huzursuzluğun Kitabı’nda, gerçeklerle cebelleşen Pessoa, sonunda hayata seyirci kalarak, sürekli tekrarlanan sonuçların yaratacağı hayal kırıklıklarının da önüne geçme denemesi yapar. Çünkü, “hayat çabayı saptırır.”
    Lizbon’un küçük bir lokantasının asma katını kendine yer edinmiş adam da öyledir Huzursuzluğun Kitabı’nda. Hayatı başka bir şekilde yaşamaktadır. Ya da artık asma katta geçirdiği zaman, çok uzun sürmüş bir yaşam yorgunluğunun filozofik bir sonucudur. Ya da biz öyle anlarız. Pazar günleri dışında kimsenin uğramadığı asma katta, “tuhaf tipler, hayatın bir köşeye ittiği ilginç tarafı olmayan insanlar” bulunur. Günün birinde yazarın yolu asma kata düşer. Tam da aradığını bulmuştur aslında, asma katlı lokanta da sakin ve ucuzdur, artık o da buraların müdavimi olacaktır. Her akşam yemek saatinde karşılaştığı adam ilgisini çekecektir bundan böyle. Adının Bernardo Soares olduğunu öğrendiğimiz adam, yazarın
    neredeyse izdüşümü gibidir.
    Yazar, adamın, “dikkat çekici bir tarafı olmayan solgun yüzünde, hatlarına herhangi bir özellik katmayan acılı bir hava” sezer.
    Adamsa, çevresini özel ilgiyle sürekli izlemektedir. O da adamı izlemeye başlar, sonunda tanışırlar. Adam, “devletin ya da toplumun dayattığı zorunluluklarla uğraşmak zorunda kalmamış, sevgili ya da dost olabileceği insanlara hiçbir ilgi ve yakınlık duymamış, asla sürüye dahil olmamış”tır. Yazar, adamla kısa zamanda geliştirdiği dostluğu sayesinde, yapacak “daha iyi bir işi” olmadığından, her akşam kaldığı pansiyonda vaktini yazı yazarak geçiren adamın sırrına da ortak olacaktır. Adam, yazı yazarak, “çektiği acıya saygınlık katacak” bir iç mekân yarattığını söylerken, izdüşümü gibi duran ama asıl kendisi olan yazara da, eylemsizliği yüceltmesine rağmen, yazdıklarını yayımlatması isteğiyle bir hareket, bir çaba görevi verecektir. Huzursuzluğun Kitabı, bir anlamda bu çabanın ürünü olacaktır.

    Bilinçli olmanın ıstırabı
    Pessoa’nın yarattığı dış kimlikler, bir anlamda kendisinin başka halleri gibidir. Hissettikleri ve oluşturdukları ideallerle sıradan insanlardan ayrılan söz konusu kimlikler, yaşamı, ölümü, aşkı ve zamanı öğretildiği, göründüğü gibi yaşamazlar. Zamanın kendisi derin bir acı vermektedir. Birkaç ay yaşanılan bir odadan ayrılmak da, birkaç saat garda beklenilen tren de, normal hallerine rağmen, ruhun uçurumları olabilecek etkiye sahiptirler. Bütün bunlardan olsa gerek, yoğun acı, yazarın da belirttiği gibi kayıtsızlığa yol açacaktır. Aynı noktadan çıkarsama yaptığımızda ise, Huzursuzluğun Kitabı’nda, eylemsizliğin yüceltilmesi, bir anlamda, duyarlılığın üst seviyelerde olmasıyla ilgili gibidir.
    Hayaller ve gerçeklerin sürekli birbirlerini yok etme savaşı verdiği, pratik yaşama mal olan tüm değer ve hayallerin yaşam tarafından anlamsızlaştırıldığı şeklinde de anlaşılan Huzursuzluğun Kitabı, hayatın anlamını sorgulamak açısından sarsıcı bir etkiye sahip…

    Hiç değişmeyen, her anı aynı yoğunlukta akan bir hayatta, içine gömülü olduğum durgunluğu bir temizlik kusuru, değişmezliğin yüzeyine yapışmış bir kir ya da toz olarak değerlendirebilirim ancak.

    Bedenimizi nasıl yıkıyorsak, yazgımızı da yıkayabilmeli, çamaşır değiştirir gibi hayat değiştirebilmeliydik-yemek yediğimizde ya da uyuduğumuzda olduğu gibi varlığımızı sürdürmek için değil, tam olarak temizlik adı verilen, bizden doğup ayrılmış olan saygılı davranış bunu gerektirdiği için.

    Pisliği bir irade sorunu gibi değil, aklın bir umursamazlığı olarak yaşayan insanlar vardır; çoğu insan ise, özgürce aldıkları bir kararla ya da istemedikleri bir dünyaya boyun eğmeye razı oldukları için değil, kendi kendilerini anlama yetenekleri gerilediği için, bilgiyle alay etmeyi öğrendikleri için tekdüze, silik hayatlar sürerler.

    Kendi pisliğinden iğrenen ama o pisliği temizlemeyen domuzlar vardır; dehşete kapılmış insanın kaçmamasına neden olan da işte bu duygunun aşırı halidir. Yazgısının domuza çevirdiği, kendi güçsüzlüğünün çekimine kapılmış, bundan dolayı günlük hayatının sıradanlığından kurtulmayan insanlar vardır, benim gibi. Olmayan yılandan büyülenen kuşlardır onlar; dünyayı gözü görmeden bir ağaç gövdesine tutunup bekleyen, en sonunda bukelamunun iğrenç diline yapışan sinekler.

    Ben de bilinçli bilinçsizliğimi, sıradan hayat ağacımın gövdesinde ağır ağır gezdiriyorum. Yazgımı yerinden oynattıkça yürümüş oluyorum, ben ilerlemediğime göre, ilerleyen o; adım adım gitmeye devam eden zamanım için de durum aynı; çünkü ilerleyen gene ben değilim. Tekdüzelikten kurtulmak için tek çarem, hakkında yaptığım bu kısa yorumlar. Tek avuntum, hücremin parmaklıklarının arkasında bir cam olması-her gün, ölümle hesaplaştıktan sonra, cama, kaçınılmazlığın tozuna adımı büyük harflerle yazarak imzamı atıyorum.

    Ölümle mi atıyorum imzamı Hayır, ölümle bile değil. Benim gibi yaşayan bir insan ölmez: Biter, solar, bitkisel hayata girer. Bulunduğunuz yer varlığını sizsiz sürdürür, geçtiğiniz sokak görünmez olduğunuz halde yaşar, içinde yaşadığınız ev, siz olmayan sizi barındırır. Hepsi budur ve biz buna hiçlik deriz, ama bu hiçlik tragedyasını bile oynayamaz, alkışlayamayız, çünkü gerçekten hiç olduğuna bile emin olamayız; biz ki hem hayatın, hem de gerçeğin içinde biten otlarız, biz ki camların hem içine hem dışına biriken tozlarız, biz ki Yazgının torunları, Tanrının evlatlarıyız, Tanrı sonsuz Geceyle evlidir ve o da hepimizi doğurmuş olan Kaosun duludur.

    Başka bir erdemim yoksa da, hiç olmazsa özgür bırakılan duyguların getirdiği sürekli yenilenme hali var.

    Bugün Rua Nova do Almada'dan aşağı iniyordum ki gözüm birden, tam önümde yürüyen bir adamın sırtına takıldı. Herhangi bir insanın sıradan sırtıydı gördüğüm; sokaktan geçen birinin rasgele gözüme takılan gösterişsiz takım elbisesinin ceketi. Sol kolunun altına eski bir çanta sıkıştırmıştı, sağ eliyle kıvrık sapından kavradığı kapalı bir şemsiyeyi de, yürüyüşünün temposuna göre yere vuruyordu.

    Birden, o adama karşı içimde sevgiye benzer bir şeyler uyandığını hissettim, insanların ortak özelliği olan niteliksizliğin karşısında, işine giden bir aile reisinin sıradan günlük yaşamı, iddiasız ve neşeli yuvası, kaçınılmaz olarak hem neşeli, hem hüzünlü zevkleri barındıran hayatı, hiçbir şeyin nedenini merak etmeksizin safça yaşayıp gitmesi karşısında, kısacası, önümde duran bu giydirilmiş sırtın tamamen hayvani doğası karşısında doğmuştu bu duygu.

    Gözümü adamın sırtına, aralığından içeri göz atarak, yarım yamalak da olsa düşüncelerini seçebildiğim o pencereye diktim.

    Uyuyan bir adamın karşısında ne hissedilirse, bende onu uyandırıyordu. Uyuyan herkes çocukluğuna döner. Belki de bu yüzden, yani uyurken yaşadığımızın bilincinde olmadığımız için, kimseye kötülük de yapamayız – en gözü dönmüş cani, kendinden başkasını gözü görmeyen en bencil insan bile, ne olursa olsun uyuduğu sürece doğanın büyüsüyle kutsal bir varlığa dönüşür. Uyuyan bir insanı öldürmekle bir çocuğu öldürmek arasında büyük bir fark görmüyorum.

    Bu adamın sırtı da uyuyor işte. Benimle aynı hızda, önümden yürüyen bu insan tüm varlığıyla uykuya dalmış. Bilinçsizce yürüyor. Uyuyor, çünkü hepimiz uyuyoruz. Hayat bütünüyle düştür. O da bilinçsiz halde yaşıyor. Ne yaptığını, ne istediğini, ne bildiğini kimse bilmiyor. Yazgının büyümeyen çocukları olarak, hayatı uyuyoruz. İşte bu yüzden, bu duyguyla düşündüğümde, çocuksu insanlığa, uyuyup kalmış toplumsal yaşama, hepimize ve her şeye karşı içimde sonsuz, şekilsiz bir sevgi uyanıyor.

    Şu an içimi saran, sonuçları ve amaçları olmayan, çıplak bir insan sevgisi. Acılı bir şevkat duyuyorum, bizi seyreden bir Tanrı?nın duyacağı cinsten. İnsan denen şu zavallılara, insanlık denen şu zavallı, tuhaf yaratığa yegane bilinçli varlığın şevkatiyle bakıyorum. Ne yapıyor bu kadar insan ?

    Ciğerlerdeki basit nefesten başlayıp şehirlerin kurulmasına, imparatorlukların sınırlarını surlarla çevirmesine dek hayata dahil olan tüm koşturmacayı, tüm niyetleri, bir gerçeklikle başka bir gerçeklik arasında, Mutlaklığın bir günü ile bir başka günü arasında varolan, kendinden menkul bir uyuklama hali, düşe ya da uykuya benzeyen şeyler olarak tahayyül ediyorum. Ve soyut bir anaç varlık olarak, o uykunun içinde toplanarak bana ait olmuş çocukların üzerine eğiliyorum geceleyin; iyi, kötü ayırt etmeden. İçim sızlıyor, sonsuz bir varlık gibi büyüyorum.