• Umutsuzlar Parkı

    I.
    Biliyorsunuz parkların
    Sizi çağıran tarafları
    İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
    Orada saklanıyor onlar
    Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
    Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
    Dağınık mavisiyle gözlerinin
    Sevgi vermez kadın uçlarıyla
    Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
    Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
    Yalvaran bakışlarıyla - nasıl da sevimsiz -
    En kötüsü, belki de en kötüsü
    Bir duygu açlığıyla soluyarak
    Parklara yerleşiyorlar, parkların
    Onları çağıran köşelerine
    Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
    Bacak aralarından
    Çömelmiş, öyle sakin
    Selamlıyorlar
    "Günaydın" diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
    Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
    Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
    Acılar alıp veriyor dünyadan
    Dillerini gösteriyorlar, dizkapaklarını
    Bir sıkıntı şiiri gibi
    Sıkıntı
    İşte
    Tam orada duruyorlar.

    II.
    Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
    Her cümlede iki tek göz, bu kimin
    Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
    Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
    Ya da tam tersine
    Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
    Sulardan ürpermek gibi dokununca,
    Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
    Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
    Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
    İş edinmişim öyle kimsesizliği
    Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
    Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
    Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
    Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

    Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
    Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi?
    Onu da tatmak gibi
    Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
    Ama gitmenin saati geldi
    Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
    Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
    Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
    Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
    Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
    Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
    Öyle iş olsun diye mi, hayır
    Bilirim içerde kendimi bulacağımı
    Dışarda görüldüysem inattan başka değil
    Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
    Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
    Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
    Ve açıyorum bütün muslukları
    Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
    Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
    Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
    Alıştım istemiyorum.

    III.
    Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
    Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
    İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
    Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
    Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
    Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
    Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
    Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
    Değişmek
    Biri mi öldü, biri mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
    Bana kızıyorlar sonra, anısızın bana
    Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
    Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
    Ve geçilmiyor ki benim
    Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

    Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
    Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
    Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
    O yapayalnız olmaktaki kendimi
    Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
    Sanki ben upuzun bir hikâye
    En okunmadık yerlerimle
    Yok artık sıkılıyorum.

    IV.
    Biliyorsunuz, size geldim sadece
    Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
    Peki bu sevinmek niye?
    Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
    Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
    Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
    Eski bir insandınız merdivenler gıcırdıyordu
    Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
    Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
    Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
    Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
    Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
    Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
    Biliyorsunuz olmazdı
    Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
    Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
    Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
    Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
    Sadece bu.

    Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
    Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
    Yeniden yeniden yeniden
    Yeniden hazırlanıyoruz
    Sanki bir güzelliği ödüyoruz
    Belki bir güzelliği ödüyoruz.

    V.
    Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
    Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
    Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
    Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
    Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
    Güneşler girer çıkar ellerinize
    Biriyle konuşursunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
    Kim bilir, belki de buluşursunuz
    Söz verip sizi bekletenlerle
    Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
    Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
    Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

    Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
    Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
    Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
    Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

    Nereye gidiyorsunuz ama nereye
    Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
    Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.

    VI.
    Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
    Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
    Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
    Belki de kim diye sorsalar beni
    Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
    Belki de alıp başımı gideceğim
    Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
    Nereye, ama nereye olursa gitmenin
    Hüzünle karışık bir ağrısı.

    İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
    Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
    Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
    Şafaklar kadar güzel adımı
    O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
    Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
    Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
    Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
    İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
    Bekledikleri kadar.

    Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
    Varınca kıyıya birden
    Değilsin artık gemici.

    VII.
    Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
    Bir cümle, bir iyi söz, gene anlamadım
    Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
    Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
    Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    O gün bugündür işte - ben mesela
    Çok usta bir avcının gözleri karşısında
    Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
    Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
    Ki birdenbire açılan kucaklarında
    BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün - o beyaz
    Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
    Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
    Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
    Kapımı çaldıklarında - bunu size söylüyorum anladınız
    Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
    Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Üstelik bitecek gibi değil
    Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
    Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
    Elinde bir bıçakla
    Ve öldürmek isterken - kimiyse kimi
    Gülünç, sebepsiz, bilinçaltı
    Ama tutalım, koyvermeyelim
    Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
    Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
    İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
    Biri mi öldüydü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
    Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi hiç bitmeyecek bir masal
    Kimbilir n'olduydu gene
    İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
    Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
    Saatin kaç olduğu - üstelik sorulmaz ki
    Sabaha kadar sabaha
    Uyuyup uyandığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
    Ve konuşmalarımız, öylebüyüdüler ki peşi sıra
    Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
    Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
    Bulup da çıkardığımız
    Konuşmalar:
    - Biri geliyor sözü değiştirelim
    - Yürüsek açılırdık
    - Bu ne uzun bakmak kendinize
    - Ağzım mı kokuyor ne, yaa!... çok kötü bir günümdeyim
    - Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
    - Annem mi, çok sevinecek..
    - Belki de sinemaya gideriz..
    - Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
    - Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
    - Bana kalırsa..
    - Evet size kalırsa
    - Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
    - sus!
    - Biri geliyor
    - Biri geliyormuş sözü değiştirelim..

    Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
    Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
    Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
    Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
    Lale de saçlarını kestirmeli
    Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
    Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
    Bana kalırsa babamın mineli saati
    Tek bşaına bütün bir odayı dolduruyor
    Hele annemin güneş gözlükleri
    Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
    Aaaa! kitaplarınız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Üstelik bitecek gibi değil
    Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor - düpedüz ilgisizlik
    Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
    Bir hırsız giriyor ellerinize polisler hırsızı kovalıyor
    Daha akşama çok var - olsun - biri sizi öpmeye hazırlanıyor
    Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
    Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
    Balıkları nereden geliyor soframızın hele
    Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
    Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

    İşte biz böyle yapıyoruz.

    VIII.
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
    Bilmem, çok uzakta biri sevindi
    Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
    Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
    Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
    Bir bakış, bir korku, ya da gereksiz bir eşya
    Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
    Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
    Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
    Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
    Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi, gene aklıma
    Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
    Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
    Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
    Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
    Bilmem, çok uzaklarda biri sevindi
    Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
    Ben biraz esmerdim, o kadar
    İşlerim kötü gitti
    Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
    Yaşayanlar güzeldi
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
    Sur sışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
    Mezarlar gördüm, müzeler daha güzeldi
    Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
    Ben boncuğu hiç sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
    Demek çok uzaklarda biri sevindi
    Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
    Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
    Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
    Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
    Akşamlara dek bir masa katılığınca gülen
    Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
    Ayrılmadım işte o
    Beklediğim ölüden.

    Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
    Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
    Öyle ki, biralar, yaz günleri onunla biraz güzeldir
    Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
    Yalnızlıktan
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
    Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
    Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
    Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
    Kocaman bir adamdı dışardakiler
    Bilmem, böylece kaça çıktı beklediğim ölüler
    İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
    Şaşırmış arıyordu - ben miydim neydim -
    Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
    Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
    İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
    Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
    Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
    Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
    Yalvaran gözleriyle - açılmış açıldıkları kadar -
    Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
    - Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri -
    Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
    Belki de yitirilmiş, yok bakacak yeri
    Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
    Size çiçekler aldım, adım yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
    Hayır! Çok uzakta biri sevindi.

    IX.
    Artık ne uyanmak için bu sabahlar
    Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
    Üstelik ne de bir karanlıkla anlatıyoruz bu düşünceyi
    Ne açıp da ağzımızı tek kelime
    Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
    Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
    Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
    Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
    Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
    İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler - Hıh sığınmak!
    Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
    Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
    Diyoruz, belki de
    En önce İsa alışmıştır kendi söylevlerine
    Sonra da biz; ya durmak, ya a bir zincirle oynamak bütün gün
    Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
    Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
    Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
    Bakınca duvarlara - üstelik böyle de bakmak kendimize
    Bir ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Diyoruz - ve gülünçtür bu - herkesin işi bizi anlamak
    Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

    Karımı soruyordunuz, her zmanki gibi çok geveze
    Bir gün onu yaşarken görmüştüm - görmüştünüz
    Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
    Yani ben ne yaptıysam, o sizin de yaptığınızdı biraz
    Ben ki neyi yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
    Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
    Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
    Konuşup duruyordu gene akşamla dek
    Kumarsa kumar, içkiyse içki
    Yani bir kedi gelirdi arada bir
    Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
    Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
    Tırnakları kirli bir oğlanla
    Bir gemici durmadan sıkıntıyı anlatır
    Şişeleri devirirdi elinin tersiyle.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
    Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
    Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
    Uyudum uyudum uyudum öylesine
    Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
    Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
    Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
    Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
    Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm, ama döğüştüm
    Birinde yaralandım, üç dikiş vurdular göğsüme
    Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
    Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
    Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
    İsteğim kirli işlere karışmaktı, olmadı

    Bir gün de bir lokantaya girdin, yanımda biri vardı
    İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
    Böyleyken garsonun biri elini kesti
    Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
    Masaya geldi derken usulcacık masaya
    Geldi: ne içersiniz? Sahi biz ne içermişiz?
    Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
    Çıkalım dedim, o yanımdaki kız gibi herife
    Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
    Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
    Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
    Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
    Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
    Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım!
    Nereye, ama nereye?

    Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
    Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
    Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
    Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
    Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
    Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
    Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
    Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu adamlar
    En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
    Alıştım gitti
    Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
    Sonra da bir bara gittim - neee! bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzeleri gezecektim, biriyle buluşacaktım - sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla...
    Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
    Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
    Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
    Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
    Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
    Elbette, kim ne der, inanmışım ben
    Bir keder, bir susuş ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
    Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
    Girmeler, çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
    Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
    Birden aklıma geldi, dilimi çıkardım onlara
    Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
    Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
    Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
    Öyle ya, elimi kestimdi ben - ne yani, deli değilim ya!

    Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
    Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
    Bardaklar büyümüş - o gün bugündür anlatamam büyümeyi
    Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
    Bir kedi esniyordu - ben gördüm - üstünde şehirlerin
    Bir böcek - yetişir be - dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
    Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
    İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
    Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
    Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

    Kalktım bir bara gittim - neee! bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzeleri gezecektim, biriyle buluşacaktım - sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
    Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
    Hiiiç!
    Alışmak, sadece alışmak.

    Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
    İnanın yattımsa
    Ama bilmiyorum.

    X.
    "Ya ne yapmalı" diyor annem bu geçkin çizgileri
    "Yıllardır aynı evdeyiz" bunu ne yapmalı
    Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
    İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
    Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
    Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
    Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
    Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
    Düşünsek bile şimdiden - düşünemiyoruz ya
    Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
    Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
    Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
    Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
    Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
    Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
    Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
    Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
    Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
    Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
    Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
    Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
    Kim bilir n'olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
    Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmak istemiş o kadar
    Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
    Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
    Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz

    Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
    İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
    İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
    Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
    Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
    Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
    Sonra bir tramvay daha geldi.

    XI.
    Size baktığım yol uzamakta
    Kendine baktığım yol uzamakta
    Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
    Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
    Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
    Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
    Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
    Belki de biri seslenir, güneşler, güneşler tutan uyruğunda
    Bir resim görürüm ya da - ortalık inceydi biraz
    Ya da bir resim gördüm; köşede, antikacıda
    Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
    Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
    Ne zaman? elbette sabahları
    Sabaha baktığım yol uzamakta
    Bilirim, her şey tamam, yemek de yendi kurtuldum
    Uykuya baktığım yol uzamakta
    Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
    İki perde arası soğuk bir limonata
    Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
    Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
    Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
    Bitmesi bir olayın - ölüm mü geliyor aklınıza?
    Kim bilir, belki de ölüm
    Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
    Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
    Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
    Belki de yürüyorken, iki taşıt arasında
    Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı
    Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
    Dünyaya baktığım yol uzamakta
    Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
    Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
    Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
    Oraya baktığım yol uzamakta
    Ya da bir bahçedeyiz - üstelik kadınlar vardı
    Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
    Ya da bir toplulukta - iyi yaptınız!
    Bu çok hoştur! - size söylüyorum - yaramaz çocuk!
    Beni de sandınız! - evde mi? - hayır! limonlukta
    Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
    Ya da aklınız olacak sizi bir yangına yerine bağladı
    Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
    Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
    Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
    Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
    Ve sanki he olay, her davranış, ölümün bitişiğinde
    İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
    İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
    Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda:
    AIU, İAO, AĞ UĞ AĞ
    Ve kahkahalar arasında kahkahalar
    Orada, aşağıda
    Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
    Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
    Sallanıyorsunuz boşlukta.

    XII.
    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi - tak
    Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
    Bilmem ki gelir miydi? - saat üç buçuk - üstelik hava..
    Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
    Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi - tak
    Acaba?
    Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
    Boşandı taptaze üçler halinde bir yağmur
    Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
    Belki de unutmuştur.
    İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
    Herkesin akşamı onu buluyordu
    Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
    Sizi bekliyorum - beni bekliyormuş - niye olmasın?
    Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
    Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
    Ne tuhaf! - Ben olsam! - ne çıkar ben olsam da
    Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
    Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
    Çıkmadı, ama çıkacak - babası sesleniyor
    Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
    Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalı batıracak
    Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
    Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
    İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
    Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
    Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
    Bir kurşun, bir kurşun daha
    Yere serecektir bir serseriyi
    Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
    Bir küfür, bir patırdı ve babası çıkışıyor
    Annesi, annesi biliyor başına geleceği
    Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
    Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
    Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
    Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
    Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
    Yanmış bir cep saatimi aklımda tutmuştum yıllarca

    Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnemedi bak
    Demek siz! - koca ihtiyar! - ıslandım işte!
    Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
    Hey Tanrım neye yaradı sanki unutulmak
    Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
    Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa bakıyordu ustaca
    Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
    Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
    Evet, sahiden, niye?
    Soruyor kadın:
    Bu yaz yağmurları..

    XIII.
    Şimdi her yerden bakıyorlar - demek uykusuzum -
    Kral birini çağırıyor uykusu bitmiş olarak
    İşte salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
    Vahalam'da, bilmem ki neresidir Vahalam
    Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
    Bir tarla konusu
    Oy bre dolduran doldurana boşluğu
    Babamın akıttığı kan
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
    Babamı tanıyorum; çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
    Eksiği yok küfürden yana
    Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
    Belki de gelenek bu
    Al kılçıklarıyla ve hep birden - tamam!
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

    Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kâğıda
    Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
    Hırçın ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
    Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
    Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
    Kırmızı elleriyle
    Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
    Evet, sizi anlıyorum
    Yani kendimi
    Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
    Ve işte bilmiyorum katil kim
    Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
    Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
    Saat beş, diyorum erken dönmeli eve
    Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere
    Gene bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
    Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
    Olanca aklığıyla, ve hep birden - tamam!
    Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

    Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
    Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
    Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
    Camlarda iri bir gölge derinleşiyor, o
    Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
    Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
    Ben sadece paltomu giyiyorum

    Akşam
    Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
    Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
    Karısı ve dört çocuğuyla
    Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
    Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
    Başkaca bir şey olmuyor
    Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

    Duvara alıştırıyorum gözlerimi - siz nesiniz duvarlar?
    Hiiiç! sadece duvarız biz
    Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
    Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
    Bir şapka gene bir şapkaya asılı
    Bir palto gene bir paltoya
    Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
    Evet onu anlıyorum
    - Yani kendimi -

    Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
    Bir burgu gene bir gurguyu oyuyor ayrıca
    Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
    Hey tanrım! omuzlu, güçlü, kuvvetli
    Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

    Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
    Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
    Çiçekler alıyorum, bitmeyen çiçeklerini gecikmelerin
    Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
    Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmakti Vahalam
    Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
    Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
    Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
    Bir duvar resmi gibi konuşuyor
    Kral?
    Kral uyandı.

    Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
    Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
    Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
    Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
    Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
    Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
    Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
    Diyorum
    kim bilir
    belki de
    tamam!
    Orasıydı Vahalam.

    XIV.
    İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
    Kremler, pudralar, iç bulantıcı koular gibi
    Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
    Bir çocuk delinmiş bir kovayı sürdü - nereye?
    Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
    Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

    ÇOĞULLAMA
    Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
    Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
    Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor - acaba
    Evet, çok değil, konuşurken düzeltiyoruz
    Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
    Ama biliyorsunuz ki gene de
    Hepimiz, işte hepimiz
    Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

    Gözler mi? tavana dikili, hayır, pencereye
    Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
    Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
    Mağralar, denizler, gökyüzleri değil de
    Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
    Orman, dağ, kısacası evrenle.

    ÇOĞULLAMA
    Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
    Biz bu tavanı bilmeden eski rengine boyuyoruz
    Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor - acaba?
    Evet çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
    Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
    Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
    Kim bilir, belki de biz
    Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

    Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
    Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
    Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
    Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
    Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
    Cansız
    Ve gidip geliyoruz dikkatle.

    ÇOĞULLAMA
    Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
    Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
    Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor - acaba?
    Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
    Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
    Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
    Ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.

    Edip CANSEVER
  • 250 syf.
    ·7/10
    Duyguların hissedilerek yazılmış şiirler ile karşınızdayım. Bu şiirlerde sevdiği kadına duyguyu hisleri, onu çağırışı, onun için yaptıklarını, onsuz hayatının nasıl değiştiğini ona anlatmak istemiş.


    Sanki onu duymasını ve ses vermesini istemiş. Bazen en büyük ceza susmaktır. İşte o ona sunulan bu cezanın son verilmesi için çırpınıyor. Ben okurken bu duyguları hissettim.

    "Ümitsiz De Yaşanmıyor Ki

    Seninle alakalı verdiğim sözlerin
    Hiç birini tutamadım biliyorum.
    Tutamıyorum..
    Bir yandan sevinirken, bir yandan üzülüyorum.
    Bir yandan gidişinle parçalara ayrılmış,
    Nefessiz kalmış gibi hissediyorum,
    Bir yanımı ise seni çocuklar gibi
    Çıldırasıya arzularken buluyorum.
    Ne tuhaf şey.
    Sonra,
    İyi yaptı diyorum içimden, elbette iyi yaptı.
    Böyle de karışırım işte... Biraz yenik,
    Biraz buruk, biraz da hüzünlü.

    İnsan bazı şeyleri seçemiyor gülüm,
    Mesela fakirlik gibi.
    Seçme şansım olsaydı;
    Hiç onu kapıdan içeriye sokar mıydım ki!
    Gittiğin günün ertesi günü,
    Sanırım epeyce dağıtmışım kendimi.
    Zar zor toparlamışlar beni; eş dost, konu komşu.
    Buna keza;
    İşlerim de yarım yamalak kaldı, çok dağınık.
    Hangi ucundan tutsam bilemiyorum.."

    Bazı şiirlerde son dize tamamlanmamış cümlelerden oluşuyor. Bu bana yarım kalmışlık tamamlayacak kişinin yanında olmaması ya da tamamlamayı ondan beklemesi gibi geldi. Şiirlerin dili sade olduğu için okuyucunun anlayacağını düşünüyorum.

    Giden bir kişi ve geriye kalan biri...

    Şiirlerin en altında şiirlerin yazıldığı tarih de bulunuyor. O gün ne hissetiyse kağıtlara akıtmış.

    "Sevmek Lazım

    Gecenin bir vakti..
    Sarhoş bir yıldız..
    Dolanıp dolanıp duruyor..
    Başımın üstünde..
    Sanki bir yerden tanıyorum, daha öncesinden..
    Hiç de yabancı gelmedi bana..
    Bu aynı bakış, aynı gülüş...
    Yar olmaz biliyorum...
    Aynı hissiyat..
    Belki de aynı yerden vuracak,
    O zalim el..
    Aynı şekilde..
    Kaçmak mı gerekirdi, yol henüz yakınken?
    Kaçsa mıydım acaba!
    Kimden, nereye, kime?
    Yok.. Yok!
    Sevmek lazım, kırıp dökmeden, kaçmadan,
    İncitmeden...
    Sevmek her şeye rağmen, sevmek!"

    Eğer bu tarz duygu yüklü şiirler okumaktan hoşlanıyorsanız bakabilirsiniz.
  • 412 syf.
    ·124 günde·Beğendi·10/10
    Merhabalar. Birazdan Yüzüklerin Efendisi serisinin okumuş olduğum 2. kitabını -İki Kule'yi- inceleyeceğim. Ama ondan önce söylemek istediğim birkaç şey var. Hepimiz biliyoruz ki 2001 yılının Aralık ayından bu tarihe kadar dünyanın en çok izlenen ve hasılat yapılan, 17 farklı dalda oscar ödülü olan film serisinin uyarlandığı kitaplar bunlar. Bazı kısımlar filmde daha güzel ele alınırken - savaş sahneleri, karşılıklı diologlar vs.- bazı kısımlar ise kitapta çok iyi anlatılmış. - kitabın temelini oluşturan ırkların özellikleri, birçok ayrıntı gibi - Lakin taktir edersiniz ki bir kitabın verdiği haz ile filmin verdiği tat bir olamaz. Kitabı okurken hayal gücü devreye girerken , filmi sadece, herhangi bir zihin sörfü yapmadan izleyebiliyorsunuz. Bu yüzden filmi izlemek daha güzel gibi zannedilse da asıl güzel olan tüm bu olayların sizin hayal gücünüze göre şekillenmesidir. Velhasıl kelam buradan Yüzük serisinin hayran kitlesine sesleniyorum kesinlikle kitabı okuyun okumamazlık etmeyin zira Yüzüklerin Efendisi serisi bize sadece fantastik bir şeyler anlatmakta kalmıyor bizi Orta Dünya'nın içine alıyor; Birçok dil, ırk, lehçe, kültür ile tanıştırıyor. Ve ne kadar kurgusal birtakım şeyler olsa da genel kültürüm geniştir diyen birinin bunlardan haberdar olmaması ihtimalsiz. ORTA DÜNYA NEDİR? Hobbitinden tut Entine kadar çeşit çeşit ırka yaşam kaynaklığı yapan, J. R. R. Tolkien'in kurguladığı hayali bir kıtadır.

    Evet konumuza dönebiliriz. Kitabımızın adı İki Kule.

    "Kimde Mordor ile Isengard'ın ordularına karşı koyacak güç var? Sauron ile Saruman'a, iki kulenin birleşmesinin kudretine kim dayanır?" İşte İki Kule ismi buradan geliyor.
    Sauron ve Barad-dûr ile Saruman ve Orthanc.

    İki Kule'de olaylar çok güzel oluşturulmuş, olay örgüsüne hayran kaldım. Yüzük Kardeşliğindeki birlikteliğin aksine ki zaten öyle olmak zorunda zira kardeşlik bozulunca herkes bir tarafa savruldu; Gandalf, yüzyıllar öncesinde yaşayan tamahkar cücelerin uyandırdığı gölge ile aleve yani Balrog'a karşı 'YOU SHALL NOT PASS' gibi efsane sözlerle karşı koyarken kadim dünyanın pis iblisi ile birlikte bir çukura düştü. Boromir, Merry ve Pippin'i kollarken hain bir ork tarafından öldürüldü. Ve Merry ve Pippin kaçırıldı. Aragorn, Gimli, Legolas sonradan bu iki bucukluğu aramak üzere yola koyuldu. Onun öncesinde ise Sam ile Frodo nehir kıyısında gruptan ayrılan diğer isimlerdi.
    #38689741 Yani bu kitapta kardeşlik namına pek bir şey kalmadı kimsenin kimseden haberi yoktu hatta birbirini öldü zannediyorlardı.

    Nereden başlayacağımı bilemedim o yüzden kitabın sıralayışına göre yapacağım bölümlere yorumlarımı.

    Kitabın girişinde, Gondor'un 26. Vekilharcı Denethor'un oğlu Boromir malesef aramızdan ayrılıyor. Ölümünden dakikalar önce Frodo, Yüzük'ün akibetini düşünmek üzere gruptan ayrıldığı sırada arkasından gidip Yüzük'ü ona vermesi için birtakım şeyler söylüyor ki en başından beri aklı fikri Yüzükte olan biriydi Boromir. #38687892 Bu sayede, Yüzük'ün kendisi dönek olduğu gibi etkisi altına aldığı insanları da döndüren bir güce sahip olduğunu anlamıştık. Boromir, kaçan Frodo'nun arkasından yaptığına karşı derin bir hüzün duyarken kaldıkları nehir dibini orklar basıyor ve Boromir orada Merry ve Pippin'i korumak üzere kahramanca can veriyor. Öldükten sonra o hengamede Gimli, Legolas, Aragorn üçlüsünün, Boromir'i orada bir başına, orklara yem olarak bırakmayıp bir kayığa bağlayarak akıp giden Rauros şelalesinin bağrına bırakmaları beni derinden etkiledi ve üçlünün bu hareketi ayakta alkışlanacak türdendi.
    Aragorn:

    "Ey Boromir!
    Yüksek surlardan bakıyorum
    batıya, uzaklara,
    Ama kimsenin yaşamadığı
    boş topraklardan
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."


    Legolas:

    "Nerede Dürüst Boromir?
    Geciktikçe keder basıyor insana."
    "Sorma bana nerede diye
    Ey Boromir!
    ağlaşan martılarla
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."

    Şeklinde ağıt bile yaktılar. :(( Lakin Legolas'ın "keder basıyor insana" dizesini söylemesini garipsemedim değil çünkü o bir elf. :))

    Bu olayların sonucunda üçlünün önünde 2 seçenek koyuldu.

    + Ya Merry ile Pippin'i kaçıran orkları izlemek.

    + Ya da Sam ile Frodo'nun izini sürmek.

    Lakin Aragorn'un kararı birinci seçenekten yanaydı çünkü Yüzük ve Yüzük Taşıyıcısının kaderi artık onun ellerinde değildi. O böyle düşünüyordu.

    Merry ve Pippin'i kaçıran orklar , onlardan birinin değerli bir şey taşıdığını - Tek Yüzükten bahsediyorum ama Yüzük Frodo ile birlikte gitti - düşündüğünden onları canlı olarak Saruman'a doğru götürüyorlardı. Lakin karşılaştıkları Uruk hai'lar ile aralarında çıkan tartışmalar vs. onları yavaşlattı ve dinlenmek için durdukları bir akşam Eomer'in önderliğindeki Rohan Süvarileri tarafından baskına uğradılar o sırada Merry ve Pippin karışıklıktan faydalanarak Fargorn Ormanı'na doğru kaçtı. Ve orada ormandaki ağaçlara bekçilik etmesi için yaratılan Entlerin başı Agaçsakal ile karşılaştılar. Ağaçsakal entlerin en yaşlısı, güneşin altında Orta Dünya' da yaşayan en yaşlı canlıdır. #39303824 Ağaçsakal onları ilk başta ork sansa da sonradan Shire'ın Hobbitlerinden olduklarına ikna oldu ve onları öldürmedi, onlara karın tokluğu için Ent suyu içirdi ve Merry ile Pippin sonraki hayatlarına Shire'ın en uzun Hobbitleri olarak devam etti. Çünkü Ent suyunda canlıların boyunu uzatan bir sihir vardı. Entler uyanarak gerçeğin farkına vardıklarından Saruman'a düşmanlık besliyorlardı ve bu hareketlerinde haklıydılar çünkü İsengard'ın önünde uzanan Forgorn Ormanına ait ağaçları yakıp biçen biriydi. Entler de artık savaşa gitmeye karar verdi. Isengarda doğru yol aldılar Merry ile Pippin ile birlikte. #39047734
    #39047974

    Entlerin Isengard'a doğru savaşa gitmesi o sırada gerçekleşmiş Miğferdibi kuşatması bakımından çok güzel hamle olmuştu çünkü her şey su altında kalınca, etraftaki her iğrenç yaratık öldü ve Ortanc kulesinde mahsur kalan Saruman'ın asası ve taşıdığı küre dışında pek bir vasfı kalmadı. Miğferdibi kuşatması demişken Aragorn, Gimli ve Legolas ; iki küçük hobbitin izini sürerken süvariyle birlikte orkları yok edip dönen Eomer'e karşılaşıp arkadaşlarının da öldüğü fikrine kapıldılar çünkü Eomer kimseyi sağ komadık leşleri yığıp bir güzel yaktık diyince daha elem dolu bir halde Eomer'in ayrılırken onlara verdiği Külteri ve Tiz atlarıyla dumanı tüten ork leşlerine doğru sürdüler.
    #38768667
    #38834652

    Fakat orada Hobbitlerle ilgili bir şeye ratlayamadılar fakat bir adamla karşılaştılar ve yaşlı ak adam Yüzük Kardeşliğinde Balrog ile çukura düşen Gandalf'tan başkası değildi.
    #38836904
    Gandalf onlara Merry ve Pippin Entler ile birlikte olduğunu söyleyip, Rohandaki savaşa, doğru gitmelerini Rohan'ın kralı Theoden'in işleri rast gitmediğini söylüyor ve Edoras'a doğru yola düşüyorlar. Üçlü Gandalf'a düştüğü zamandan birşeyler sorunca ;

    "Uzun süre düştüm," dedi sonunda yavaş yavaş, sanki geçmişi güçlükle hatırlayabiliyormuş gibi. "Uzun süre düştüm, o da benimle düştü. Ateşi etrafımdaydı. Yarımıştım. Sonra derin bir suya daldık, her yer karanlıktı. Ölümün gelgiti kadar soğuktu. Neredeyse yüreğimi dondurdu. Yine de, bir dibi var, ışığın ve bilginin ötesinde," dedi Gandalf. Sonunda oraya vardım, taşın en uç kaynağına. O hala benimleydi. Ateşi sönmüştü ama artık balçık gibi bir şey, insanı boğarak öldüren yılanlardan daha güçlü bir şey olmuştu. Zamanın hesabının tutulmadığı yerde, yaşayan toprağın çok altında dövüştük. Durmadan kenetlendi bana ve durmadan biçtim onu, sonunda karanlık, tünellere kaçıncaya kadar. O tüneller Durin'in halkı tarafından yaratılmamışlardı. Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Ben orada yürüdüm ama günün ışığını karartmak için onların haberlerini verecek değilim. O çaresizlik anında düşmanım tek çarem idi, onu izledim, peşini bırakmadım. Böylece beni Khazaddûm'un gizli yollarına getirdi: hepsini çok iyi biliyordu. Durmadan yukarıya çıktık, ta ki Sonsuz Merdiven'e varıncaya kadar. Binlerce kesintisiz sarmal basamakla, sonunda Gümüşçatal'ın zirvesi olan canlı Zirakzigil kayasından oyulmuş Durin Kulesi'ne çıkıncaya kadar, en alttaki
    zindandan en yüksekteki uca kadar gidiyor. Orada, Celebdil'de yalnız bir pencere vardı karlar içinde; tam önünde de dar bir aralık, dünyanın pusları üzerinde baş döndüren bir kartal yuvası vardı. Güneş burada şiddetle parlıyordu ama altındaki her şey buluta sarınmıştı. Buradan dışarı fırladı ve ben tam arkasından giderken yepyeni bir alevle parladı. Görecek kimse yoktu ama belki de sonraki asırlarda Zirve Savaşı'nın şarkıları söylenir. Gandalf aniden güldü. "Ama şarkıda ne diyecekler? Uzaktan bakanlar dağın tepesini bir fırtına aldı zannetmişlerdir. Gökgürültüsünü duymuşlar ve Celebdil'e yıldırım düştü de ateşten bir sürü dile bölünerek geri sıçradı demişlerdir. Bu yetmez mi? Etrafımızda koca bir duman yükseldi, buhar. Buz, yağmur gibi düşüyordu. Düşmanımı aşağıya attım; bu yüksek yerden düşerken dağın bir yanına çarptı ve ölürken düştüğü yeri de parçaladı. Sonra beni karanlık aldı; düşünceden ve zamandan ayrıldım ve anlatmayacağım uzak yollarda dolandım .Çıplak olarak yollandım geriye kısa bir süre için, görevim tamamlanıncaya kadar. Ve dağın tepesinde çıplak olarak yattım. Arkadaki kule un ufak oldu, pencere de yok olmuştu; harap olan merdiven yarımış ve kırılmış taşlarla boğuldu. Tek başımaydım, unutulmuştum dünyanın sert boynuzu üzerinde, kaçacak bir yerim olmaksızın yatıyordum. Orada, yıldızlar üzerimden dönüp geçerken yukarı bakarak yattım; her günüm yeryüzündeki bir ömüre denkti. Kulaklanma yavaş yavaş bütün toprakların bir araya toplanmış cılız söylentileri geldi; Filiz verenlerle ölenler; şarkı ile ağıt ve haddinden fazla yüklenmiş taşın bitmek tükenmek bilmeyen yavaş homurtusu. Sonunda Yelhükümdarı Gevaihir tekrar buldu beni; alıp götürdü." şeklinde başından geçenleri anlattıktan sonra Aragorn; Külteri , Legolas; Tiz ve Gandalf ile Gimli ise Gölgeyele ile yola koyuldular.

    Gölgeyele, Yılkının başı, atların efendisidir, At Beyi Rohan Kralı Theoden bile daha iyisini görmemiştir. Theoden'in Konağına geldiklerinde Gandalf, Saruman'ın ajanı Grima Soluncanfil'in Kral Theoden'i etkisi altına aldığını görünce pek şaşırmamış Grima'nım icabına bakıp Theoden'i saran o kötü tılsımdan azad ettikten sonra öyle şöyle bir şeyler olunca Miğferdibi'ne doğru gidip kuşatmayı başlatmış bulundular.
    Theoden, yıllardır onu var duygularını sömüren Grima'yı öldürmek yerine gitmesine izin vermişti. Miğferdibi Kuşatması; diğer olaylara göre daha soluk bir şekilde anlatılmış, betimlemenin kralı olan Tolkien'in mesela entler olsun veya ilk kitapta elf diyarında geçenler olsun verdiği fazla ayrıntıdan dolayı biraz sıkılmıştım şimdi de bu kısım benim okuduğum versiyona göre sadece 52 sayfa sürmesine çok şaşırdım çünkü filmde ise yaklaşık bir saate yakındı. Belki de filminde asıl sahneler olarak gösterilen bu savaş kısımları Tolkien'in pek ilgi gösterdiği, önem verdiği durumlar değildi. Neyse devam edelim.

    Kitapta, filmdeki gibi gelen giden yok yani o muhteşem fon müziği nizami bir asillik abidesi elf taburu gelmiyor, doğal olarak Haldir'de Miğferdibi'nde ölmüyor. Zaten kaç asırlık kaptan gül gibi Haldir'in bu şekilde ölmesi saçma olurdu. Bu arada hep merak ettiğim bir konu hakkında araştırma yapma vaktim oldu ve sonunda kendime cevap buldum. Elflerin biyolojik olarak ölümsüz olduğunu, onları öldürecek tek şeyin ise savaş var keder olduğunu öğrendim. Ne kadar da zarifler Allah'ım, kederden ölebiliyorlar. :( Savasta 300 Rohanlı 1000 Uruk- hai'ye karşı mücadele ediyor. Uruk hai (ork- goblin kırması) ırka verilen ad. Silmarillion'da Melkor elfleri kaçırıp kaçırıp, işkence ile orklara dönüştürüyormuş. Ama ben bir türlü anlayamıyorum, bu kadar zarif, asil, güzel varlıklar nasıl olur da bu biçim yabani yaratıklara dönüşebiliyorlar? Yine orklar kadar kötü, tehlikeli olan goblinler ise tekrardan orklar ile birlikte tüm iyi ırkların düşmanı bir ırk. Kötücül ruhlar var zararlı yaratıklar olarak geçiyor sözcüklerde. İşte bu meret iki ırkın melezlemesi sonucu olarak oluşmuş bu Uruk- Hai'lar. Bu ırk Saruman tarafından tekrar tekrar tekrarlanarak oluştu, Saruman kendine ait melez ırkı oldu. Orklara göre zırhları daha kalın, kalkanları daha geniş ve güneşe karşı daha dayanıklılar. Yani orclar gibi ışıktan çekinmezler.Ve söylenenlere göre LOTR serisinde Türkleri temsil eden ırkmış. Turkey ( turkay) diye Uruk Hai (urukhay) diye okunup; serisinin en agresif, yabani, ırkının birde üzerine egoları eklenince Türkler temsili demişler. Bu son bilgi ile Uruk abilerimizi rahat bırakalım.

    1000'e 300 savaşı kaybetmek üzere olan Rohanlıların imdadına Gandalf ile ErkenBrand ve askerleri 1000 kişilik ordusuyla geliyor ve Uruk- hai 'lar püskürtülüyor. Bu arada filmde Batı Ağıl Muhafızı ErkenBrand yerine Eomer geliyor ve iyi ki o gelmiş yoksa o "Rohirrim" diyişindeki güzelliği nerde görür, duyardık daha. Miğferdibi Kuşatması , bitikten sonra Entlerin hallettiği İsengard'a yollanan Aragorn, Gandalf, Gimli, Legolas, Theoden ve adamları yolda kendi aralarında güzel bir şölen veren Merry ile Pippin ile karşılaştılar. İki tarafta karşılaşmalarına çok sevinmiş şekilde Hobbitleri de önlerine atarak Saruman'ın kulesi Orthanc'a doğru yol aldılar. Orthanc'ın önünde Gandalf, Saruman'a seslenip Grima'nın ortaya çıktığını görünce sinirlenmişti, Theoden ise şaşırmıştı hatta "Ben bu sesi tanıyorum ve tanıdığım güne lanet olsun." gibi birşeyler söylemişti. Daha dün sağ koluyken kralın arkasında Rohan'ı asıl yöneten oyken şimdi lanetlerin üzerine gönderildiği biri olmak Grima'yı üzmüş olmalı :(Bir süre sonra ne kadar kötü de olsa benim en sevdiğim karakter Saruman geldi, rahatsız edilmesinin sebebini sorup Theoden'e dostluk çağrısı yapmıştı. Saruman'ın "Ben diyorum ki Theoden Kral, barış yapıp dost olalım mı, sen ve ben? " sorusuna Theoden'in "We shall have peace" ile başlayan cevabını yılın kapağı seçtiğimi belirtmek isterim.

    "Barış yapacağız, dedi Theoden sonunda boğuk bir sesle, kendini zorlayarak. "Evet, barış yapacağız," dedi bu kez berrak bir sesle, "barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor'un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok öyle olsaydı bile Batıağılı'ndaki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli?PENCERENE KURULAN BİR DARAĞACINDAN SALLANIP DA KARGALARIN EĞLENCESİ OLDUĞUN ZAMAN, SENİNLE VE ORTANC İLE BARIŞ YAPACAĞIM."

    https://youtu.be/haRu8ujpsp4

    Daha sonra Saruman'ın ona gerçek yüzünü söyleyenlere karşı bir takım hakaretlerini geçtikten sonra Gandalf,
    "İyi bak, ben senin arkadan vurduğun Boz Gandalf değilim. Ben, ölümden geri dönen Ak Gandalf'ım. Senin artık hiç rengin yok; seni hem nizamımızdan hem de Divan'dan atıyorum." diyerek asasını kırdı ve Saruman tamamen etkisiz hale getirildi şimdilik ilerde ne olur bilmiyorum.


    VE ŞİMDİ FRODO, SAM VE SEVGİLİ GOLLUM'UN YAŞADIKLARINI SON BÖLÜME KATARAK EN GÜZEL ŞEYİ YAPAN TOLKİEN'E TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM

    ve Sam'i övmeye başlıyorum.

    Bahçıvan Sam, Cesur Sam, Canım Sam ya da sadece Sam.

    Bu kadar sadık, merhametli, Frodo'yu tıpkı babası gibi seven, koruyan; güvenin, sevginin, dostluğun temsili biri asla olamaz. Tolkien'e göre de bu hikayenin asıl kahramanı Samwise Gamgee'dir. Filminde seslendirmesi olsun karaktere uygunluğu en başından beri en sevdiğim karakterlerden ikincisi oldu benim için. Sam Gamgee, 6 Nisan'da dünyaya gelmiş Shire'ın Hobbitlerinden biri. Çocuklarından birine ileride Frodo adını verecek olan Sam, Çıkın Çıkmazı'nda aile yadigarı meslek olan bahçıvanlık yapıyordu. Elfleri de çok severdi. Bilbo ona hep hikaye anlatırmış. Ama ne yazık ki o da Frodo ile birlikte bu yolculuğa başlamak zorunda bırakıldı Gandalf tarafından.
    Evet yolda Yüzüğün peşinde olan Gollum ile karşılaştıkları andan beri Sam asla güvenmemişti ona. Çünkü iki de bir kıymetliyi çaldıklarını, onu ona geri vermeleri gerektiğini, söylüyordu ama Frodo onu öldürme fikrine hiçbir zaman yanaşmadı çünkü Gandalf'ın Gollum hakkında söylediği bazı şeyler hep aklındaydı. Gollum, Yüzük'ün korkunç çağrısını hissediyordu ve Sam de bunun farkındaydı. Frodo'ya hiçbir şekilde yakınlaşmasına, dokunmasına izin vermiyordu hatta Gollum'a güveni o kadar azdı ki Frodo uyurken başında nöbet tutuyordu. Kara Kapılardan normal yollardan geçemeyeceklerini anlayınca Gollum'un onları götürdüğü gizemli yollardan birinde ilerlerken bir sürpriz oldu ve Ithilien kolcuları tarafından görüldü Frodo ile Sam ama Gollum onlara gözükmeden çoktan kaçmıştı. Ithilien kolcularının başında ise Gondor Reis-i Faramir vardı. Faramir Denethor'un oğlu, Boromir'in erkek kardeşi. Faramir, Frodo'ya çok fazla soru sordu, Frodo ise çok fazla şey öğrenmiş oldu Anduin nehrinden gittikleri vakitten beri.

    #39868348
    #39871700
    #39878970


    Faramir, birçok yiğitçe laflar söyledi, Frodo ile Sam'a iyi baktı ve onları azad etti daha sonra askerlerinden biri Gollum'u yakalayınca onu sorgulamaya başladı. Ama Frodo'nun istegi üzerine onu da öldürmeyip sağ bıraktı. Faramir ile yollarını ayırdıktan sonra Frodo ile Sam'in bir dialogu benim için en güzel, anlamlı dialogdu.

    "Burada hiç olmamalıydık, yola çıkmadan önce bu konuda daha fazla şey öğrenmeliydik. Ama sanırım bu hep böyle olur. Eski masallardaki ve şarkılardaki bütün o kahramanlıklar Bay Frodo. Maceralar yani, öyle derdim adlarına. Hep bunların, o masalların mükemmel kişilerinin çıkıp aradığı şeyler olduğunu düşünürdüm, çünkü onlar macera isterlerdi, çünkü maceralar heyecan verici, yaşam ise biraz sıkıcıydı; bunu spor olsun diye yapıyorlardı falan filan. Fakat gerçekten önemli olan öykülerde, ya da akılda kalan öykülerde böyle olmuyor.
    Kahramanlar sanki bu olayların içine düşüyorlar yani yolları onları o tarafa götürüyor da denebilir. Ama galiba onların da, bizim gibi bir sürü seçenekleri oluyordu ellerinde, geriye dön- mek gibi; sadece onlar geri dönmüyordu. Eğer dönüyorlardıysa bile bizim bundan haberimiz olmuyordu çünkü dönenler un- utuluyordu. Biz sadece yollarına devam edenlerden haberdar oluyorduk ve dikkatini çekerim, hepsi de mutlu bir sona varmıyordu-en azından öyküdeki veya öykü dışındakilerin mutlu son dedikleri bir sona varmıyorlardı. Yani memleketine dönüp de, her şeyi bıraktığı gibi olmasa bile yolunda bulması gibi - yaşlı Bay Bilbo gibi yani. Fakat mutlu sonlu öyküler en iyileri sayılmazlar her zaman, gerçi içinde bulunulacak en iyi öyküler sayılabilirler aslında! Acaba biz ne
    tür bir öykünün içine düştük?"
    "Kim bilir," dedi Frodo. "Ben bilmiyorum. Gerçek öykülerin adeti de budur işte. Hoşuna giden bir tane öykü seç. Dinlediğin öykünün nasıl bir öykü olduğunu, yani sonunun mutlu mu, mutsuz mu olduğunu bilebilirsin veya tahmin edebilirsin ama içindeki kişiler bunu bilmezler. Sen onların
    biliyor olmasını istemezsin zaten."
    "Öyle beyim, elbette istenmez. Acaba neden bunu daha önce düşünemedim beyim! Vay canına, düşününce, biz de hala aynı öykünün içindeyiz! Öykü devam ediyor. Büyük öyküler hiç bitmez mi acaba?"
    "Hayır, onlar hiçbir zaman öykü olarak bitmez," dedi Frodo. "Fakat onların içindeki kahramanlar gelir, rolleri bitince giderler. Bizim bölümümüz de bir zaman sonra bitecek ya da kısa bir süre sonra.''
    "O zaman biraz dinlenip, biraz da uyuyabiliriz," dedi Sam. Acı acı güldü. "Tam da bunu kastediyorum Bay Frodo. Yani bildiğimiz, basit bir istirahati, bir uykuyu ve sonra bahçedeki sabah işlerini yapmak için de uyanmayı kastediyorum. Korkarım benim bütün ümidim hep bundan ibaret olmuştur. Bütün o büyük önemli planlar benim gibilere göre değil. Yine de merak ediyorum acaba bizi şarkılara veya öykülere katacaklar mı di- ye? Şimdi öykünün birindeyiz elbette ama ben şunu kastediyorum: Yani sözlere dökecekler mi, anlarsınız ya, hani yıllar, yıllar sonra ocak başında anlatılan veya kırmızı siyah harfleri olan kocaman bir kitaptan okunan bir öyküdeki sözlere. Ve insanlar şöyle diyecekler: Hadi bize Frodo ile Yüzük'ü anlatın!' Onlar da şöyle diyecekler: 'Evet, bu benim de en sevdiğim öykülerden biri. Frodo çok cesurmuş, öyle değil mi baba?'
    'Evet, oğlum, hobbitlerin en meşhuru, bu da kolay bir şey değil."
    "Hiç kolay değil," dedi Frodo ve uzun uzun, içinden gelerek güldü. Öyle bir ses, Sauron Orta Dünya'ya geldiğinden beri bu yerlerde hiç duyulmamıştı. Sam'e aniden sanki bütün kayalar dinliyorlarmış, uzun kayalar da üzerlerine eğilmiş gibi geldi. Fakat Frodo onlara kulak asmadı; yine güldü. "Hey gidi Sam," dedi, "seni duymak, sanki öykü yazılmış gibi mutlu etti beni. Ama en önemli karakterlerden birini unuttun. Aslan yürekli Samwise. 'Ben daha çok Sam'i dinlemek istiyorum baba.
    Neden onun konuşmalarını daha çok katmamışlar baba? Ben en çok onu seviyorum, beni o güldürüyor. Üstelik Sam olmasaymış Frodo pek uzağa gidemezmiş, değil mi baba?'"


    Yollarına devam ettikleri sırada son olarak Gollum'un hainliğine uğradılar ve Shelob'un ininde Frodo öldü daha doğrusu Sam öyle zannetti ki, çok büyük acılar çektikten sonra yolculuğun asıl amacını, yüzügün yok edilmesi görevini yerine getirme kararı aldı ve yüzügü Frodo'nun boynundan aldı. Daha sonra Frodo'nun ölmediğini ve orklar tarafından mahkum edildiğini gördüğü sırada kitabımız bitmiş bulundu.Sam'in, Frodo'nun öldüğü zaman söylediği bu sözler #39956132 beni çok etkiledi ve "Sizin için yüzüğü taşıyamam Bay Frodo ama sizi taşıyabilirim." sözleri aklıma geldi ve manik depresif moddan çıkmam zaman aldı.

    Kısacası kitap böyleydi, güzeldi hatta serinin ilk kitabından daha güzeldi bana daha farklı duygular yaşattı.

    Sevgi, sadakat, kötülük, acı, şehvet, dostluk, aşk, her türlü duygu ile birlikte böylesi güzel bir bütün oluşturabilen Tolkien'e ,bu kitabı okumamda emeği geçen ve buraya kadar sıkılmadan okuyan herkese teşekkür eder iyi akşamlar dilerim.
  • Hikayemiz bu ileti altından yürütülecektir.

    Katılımcı sırası ve yorumlar için: #11646309

    NigRa

    Saat gece yarısını çoktan geçmiş "yarım" diye belirtilen 12.30'u göstermekteydi. Akreple yelkovan iki ayrı uçtaydı, kavuşamayan iki aşık gibi diye düşündü. Sonra aklı yine yarım kavramına kaydı. 24'ün yarısı 12 olmasına rağmen neden 12.30'un yarım olarak nitelendirildiğini hep düşünürdü, saate baktığında yine aynı şeyi düşünerek yine saçmalığını eleştirdi kendi kendine. Çocukluğundan beri süregelen bir alışkanlıkla sürekli kafasında kendisiyle tartışır,mantıklı bir açıklama bulmaya çalışırdı. Bu tartışma bazen ciddi bir konuda, bazen de saat gibi ehemmiyetsiz bir konuda olurdu. Aslında, dedi kafasındaki ses, bir ara internetten bakabilirim buna.
    Kendisiyle yaptığı saçma muhabbeti dışarıdan gelen havai fişek sesleri bölünce düşüncelerinin odağı değişti. Bir yerlerde birileri mutlu olunacak bir şeyler bulmuş kutlama yapıyorlardı. Zaten mutlu olunacak bir şeye sahip olmak başlı başına kutlama sebebiydi. İnsan mutluluğu yakaladığında ona sıkı sıkı tutunmalı, elinden kayıp gitmesine izin vermemeliydi. Mutlu olduğu yerde kalmalı, mutluluk kaynağını nadide bir cevher misali koruyup kollamalıydı.
    "Onu şımarıkça bahanelerle tüketmek tam da benim yapacağım türden bir aptallık!" dedi kafasındaki sese sıkıntıyla.
    "İyice arabeske bağladın iyi değilsin sen." diye cevap verdi ses.
    Sesin ne kadar da sinir bozucu,ukala hale dönüştüğünü fark ederek kovaladı sesi kafasından.

    Bazı zamanlar işte böyle toplayamıyordu düşüncelerini.Bir yerden bir yere koşturup duruyorlardı, yakalayamıyordu. Uzun zamandır zaten ne düşündüğünün pek de farkında değildi sanki.
    Dağıldım yine nerden nereye geldi konu dedi kafasındaki sese. Sinirli bir şekilde masanın üzerinde duran kül tabağına uzanıp sigarasını aldı, derin bir nefes çekip dumanın süzülüşünü izledi. Sonra rakı bardağını kafasına dikip içindeki özlemle karışık pişmanlığı rakıyla tutuşturup yaktı. Kafasındaki sesi yine unutmak için diye geçiştirerek hatırlamak için dedi kendisine. Hatırlamak için... Unutmak için önce hatırlamak gerekirdi.

    Kalemi eline tekrar aldı. İçinde birikip nefes almasını zorlaştıran kelimeler,cümleler, anılar elinden kağıda taşmalıydı ki her gece intihara meyleden düşüncelerini dizginleyebilmeliydi. Bir yudum daha çekti rakısından evrenin bütün sırrı bu beyaz sudaymışçasına gözlerini kapatıp yuttu.

    " Sana bu mektubu yazıp yazmamak konusunda uzun uzun düşündüm. Fakat sana yaşattığım onca acı için her gece kendime lanet ettiğimi bilmek, benim kahrolduğum gerçeği incittiğim gururunu belki bir nebze onarır umuduyla yazıyorum sana bu satırları.
    Mektupları severdin sen, tüm o nostaljik şeylere ilgini düşününce başka türlüsü de düşünülemez zaten. Eskiden komik bulurdum bu takıntını hatta sürekli inceden aşağılardım da demode olduğunu söyleyerek. Sen sadece güler geçerdin ama ben inatla konu her buraya geldiğinde seni vazgeçirmek istercesine bu tutkudan tekrarlardım. Ne kadar aşağılık bir davranış biçimi... Ne kadar anlamsız ve saçma..
    Şimdi trajikomik bir biçimde eskiye takılıp kalan benim. Bu satırları okurken ağzının kenarında oluşacak sinirli kıvrımı görebiliyorum sanki. Günaydın dercesine geç kalan farkındalığımın bir kıymetinin kalmadığını anlatan kıvrım düzelir mi üzgün olduğumu söylesem?
    Dediğin gibi; zaman geçermiş cidden ve çeşit çeşit sızılar beklermiş zaman denilen sihirli kapının altından sızmak için. Tüm sırlarına vakıf oldum.
    Artık bizim olmayan evde çok sevdiğim dostum yalnızlığımla kafa kafaya vermiş içiyoruz. Seni düşlüyorum. Biraz seni özledim, biraz sohbetini, biraz sesini... Ben mahvedene kadar pırıl pırıl olan bir dünyaya ilk giriş biletimi. Ürkek gülüşünle bana adres soruşun, sana göre kader bana göre tesadüf olan(bunda bile seninle sürekli çatışmam) yazı aynı yerde geçirecek oluşumuz.. Ömrümün en güzel baharıymış... Bencildim... Farkına vardığımda çok geç olmuştu."
    Durdu. Ne yazsa telafi olmayacakmış gibiydi. Arka fonda Sezen Aksu söylemeye başladı, "Perişanım Şimdi..."!! Şarkılar bile düşman gibiydi ona. İntihar fikrini tekrar değerlendirdi, pek çok kez planını yapmıştı aslında, sesle birlikte evirip çevirmişlerdi konuyu. Kendi acizliğine küfretti. Acizlik hissi intihar düşüncesinden değildi, intiharı zayıflık olarak değerlendirmiyordu. Acizlik hissi bunun için bile çekimser duruyor olmasındandı.
    " Değişmiştin öyle mi?!" diye alay etti ses.

    İyice canı sıkıldı. Oturduğu yerden kalktı,camdan dışarıya baktı, taş yığınlarının arasından gökyüzünü görmeye çalıştı. Aynı gökyüzünü paylaşıyoruz klişesini düşünüp güldü.
    "Sen günahını bile paylaşmazsın." dedi kafasındaki ses. Deliriyordu galiba.
    Yerine geri oturdu,rakısını tazeledi,yeni bir sigara yaktı,üfleyip kül tabağına bıraktı. Rakıdan büyük bir yudum alıp yazmaya devam etti.

    https://1000kitap.com/JayGarrick

    “İnsanın tüm hayatı boyunca tadabileceği o tarifsiz duygu. İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği haz, mutluluk, coşku… Ancak hepsinden ötesi, insanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz acı. Aşk belki de tüm duyguların harmanıdır. Nefret, kıskançlık, hırs, özlem, şefkat, güven ama en çok da acı değer yüreğe. Bir anlık bir kırılma da olabilir kalpte, derin bir yara da. Hissettirdiği acı ise sonsuza kadar sürer…” şeklinde yazdı ve yazımını inceledi. Sonlara doğru tıpkı kendisi gibi sarhoş olan harfler de bir sağa bir sola sendeleyerek kaleminden kendilerini dışarı atmışlardı. Daha fazla dayanamayacaktı. Göz kapaklarına sanki teker teker saydam perdeler iniyordu. Her bir perde etrafı daha bulanık görmesine neden oluyordu. “Bu saatte uyunur mu, yapma” dedi kafasında ki ses. Ancak uyuşan zihnini artık bu ses bile rahatsız edemiyordu ve en sonunda uykuya teslim oldu…

    Sabahın 6.25 ini gösterdiğinde her zamanki gibi çalıyordu telefonu. Korkunç bir baş ağrısı ile uyandı. Ağrının sebebi rakı mıydı, yoksa kafasının içindeki ses miydi? Emin olamayarak gözlerini ovuşturdu. Son zamanlarda dış dünyayla tek bağı olan büyük pencereye ilişti gözleri. Perdenin tam olarak kapatamadığı noktadan süzülen güneş ışınları gözlerini rahatsız etmiş olacak ki, bir hışımla kalkıp perdeyi, sert bir hareketle ve hiddetle çekerek azılı bir düşmancasına defetti evinden son aydınlığını da. Masanın üzerindeki lambayı açmak için elini rastgele salladı. Ne yazık ki elini lamba yerine, rakı bardağına isabet ettirmişti. Cam kırılma sesi, köhne odasında yalnızlığını resmedercesine yankılandı. Evet, sevgilisini pardon eski sevgilisini demode olmakla suçlayan bu adam kesinlikle çağ dışı eşyalarla dolu bir evde yaşıyordu. Pencerenin hemen sağ tarafında konumlanmış olan kitaplık, neredeyse kırk yıllık bir geçmişe sahipti. Ya üzerindeki kitaplara ne demeli! Göze çarpan en eski kitap, kalınlığıyla da ilişkili olabilir Dostoyevski’nin Budalası’ydı. Koltuk takımı büyük babasından kalmaydı ve bunun gibi bir sürü eski eşya. “hass*kt*r!” diye elini havaya kaldırarak acının dinmesi için belirli bir süre bekledi. Kan, avucunun ortasından parmaklarına, oradan da aşağıya doğru akıyordu. “Geri zekalı.” diye bir ses işitti. Ne zaman sinirlense veya aklına O (eski sevgilisi) düşse, iç sesi rahat bırakmıyordu. “Bir dakikalığına susar mısın” diye iç sesine ricada bulundu ve masa lambasını ilk teşebbüsünün 180 derece tersine büyük bir sakinlikle aradı ve buldu. Aydınlanan odada gözüne ilk çarpan karmaşıklıktı. Ne ara bu kadar karmaşık olmuştu aklı kesinlikle almıyordu. Sonrasında elinden akıp küçük bir birikinti oluşturan yerdeki kan göletine baktı ve içini anlamsız bir huzur kapladı!

    Soğuk yüzüne iğne gibi batıyordu ama kesinlikle acıtmıyordu. Yürümeye devam etti. Üstün körü sardığı elini paltosunun cebinden çıkartarak belirli bir süre inceledi ve tekrar aynı yere konumlandırdı. Bu sefer çevreyi incelemeye koyuldu. Arşınladığı bu yollar, İstanbul’un varoş bir kentinin sokaklarına aitti. Sokak bir çene kemiğini aklına getirdi, evleri de bunun dişlerine benzetti. Bir kısmı ihtiyarlıktan büsbütün eğrilmiş, kararmış, bir kısmı da çoktan dökülmüş, yerlerine çeneye hiç uymayan yenileri takılmıştı. Yerde yatan belediye tarafından uyuşturulmuş köpekleri gördü. Bir an kendini Caminin önünde miskin miskin yatan köpeğin yerine koydu. İkisi arasında dışarıdan bakıldığında bir fark gözlemek oldukça güçtü. Hayat her ikisi içinde tamamlanması zorunlu ve sevilmeyen bir eylem gibiydi. Yine de yaşamaya devam ettiler.

    Yaklaşık iki saatlik yürüyüşün ardından, nihayet kentin dışındaki kullanılmayan bu aile yadigarı müstakil eve varabilmişti. Elindeki kumandaya bastı ve garajın kapısının açılmasını bekledi. İçerideki keskin toz ve küf kokusu onu içeri almak istemezcesine kaba bir şekilde karşıladı. Üzerindeki paltoyu eline dikkat ederek çıkarttı. Daha sonra pantolonunu ve kazağını. Tüm bunların yerine siyah bir kot, boğazlı bir kazak ve deri montunu giydi. Yaklaşık yedi, sekiz adım attıktan sonra sol eliyle bir örtüyü kaldırdı ve tozla kaplı motorunu gördü. Motorun üzerindeki kaskı üstün körü bir bez ile silerek kafasına geçirdi ve Bursa’ya doğru yola koyuldu.

    https://1000kitap.com/DenizG

    Otuz dakikadır Yolda olmasına karşın, saatlerdir yollarda olduğunu düşünüyordu. Kafasındaki ses sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu.'' Emin misin? Bence yapamazsın,zaten sen de o cesaret yok.'' deyip duruyordu. Elinden akan bir kaç damla kan, kısa bir süreliğine huzur vermiş olsa da, kafasındaki ses konuştukça daralıyordu. Ani bir hareketle yolun ortasında durdu. bir karar vermeliydi. Sese rağmen, belkide hayatında ilk kez bencilce düşünmeyip bir karar vermeliydi. Ama ne olursa olsun ses onu rahat bırakmıyordu. '' Sen bencilsin! Bu güne kadar kendinden başka kimi düşündün ki?'' Derin bir nefes aldı. Biraz olsun rahatlamaya çalıştı. Müzik dinlemek iyi gelebilirdi. Müzik çalarından önüne ilk gelen listeyi seçti. Kafasındaki ses büyük bir hahkahayla dinle bakalım, birazda sen acı çek.'' dedi. fonda Sezen Aksu ve Tükeneceğiz vardı...
    Kafasındaki ses,müzik ve yoğun bir baş ağrısıyla yola devam etti. Bursa'ya gitmek için yola çıkmıştı, fakat gerçekten gidip gitmeyeceğinden emin değildi.Hayatında ilk kez kendini düşünmeden bir karar vermeliydi ve bunun için gitmeliydi. Bir yandan gitmesinin bir anlamının olmadığını düşünerek, gitmemek için kendi kendini ikna etmeye çalıştı. Büyük bir acı çektirdiği eski sevgilisine yazdığı mektuptan sonra Bursa'ya gidişiyle vicdan azabından kurtulup, huzur bulacağını sanıyordu. '' Bir an düşündü belkide kendine karşı ilk defa dürüst olarak ''Yine kendin için, vicdanın rahatlasın diye gideceksin. Kendi çıkarın olmasa başkaları umurunda değil.'' dedi. Bu düşüncesine kafasındaki ses bile şaşırmıştı.

    Demet Delikanlı

    ***

    Gözleri 4 saat önce tıpkı gözlerini oyup yemeyi düşündüğü kızın gözleri gibiydi fakat mavi değildi. Kendisine yaklaşan şeyin geceden daha karanlık, ışık demetinden daha göz alıcı olduğunu farkettiği an yutkunamadığını hissetti. Bir şey takılmış gibiydi boğazına. Bu anlam veremediği şeyi yutmak için kendini zorlamaya devam etti, yoksa biraz sonra nefes alamadığı için can verecekti. Oysa ölümü kendisine yakıştırmazdı, ölüm onun için sadece başkalarına hediye edilebilecek en değerli hediyeydi. Ve o başkalarına hediye vermekten büyük keyif duyardı. Kendisine yaklaşan o karanlık cismin siyahı, gözlerini kamaştırmaya devam ediyordu. Bir elini adeta gözlerinin hizasında ileriye doğru uzatmış şekilde hem bu cismi görmek istiyor hem de onunla arasına mesafe koymak istiyordu. Diğer eli ise hala yutkunamadığı boğazındaydı.


    Bir anda ağzında bir şeyler patladığını hissetti. Garip bir tadı vardı; jelimsi ve yumuşaktı. Ağzında dehşet bir şekilde patlayan bu şeyin sıvısı dudaklarının kenarından akmaya başlayınca, biraz önce cebinden çıkardığı iki deniz mavisi gözü ağzına attığını anımsadı. O an duyduğu haz o kadar kuvvetliydi ki. Ama karar vermesi gerekiyordu. Mavi gözü mü daha çok seviyor, yoksa yeşili mi, kahveyi mi, yoksa siyahı mı? Bu sorunun cevabını bulabilmesi için tek bir şey yapması gerekiyordu; ilk olarak hangi göz rengini tadacağına karar vermeliydi. Bunu daha sonra düşünebilirdi, çünkü o karanlık cisim kendine doğru yaklaşmaya devam ediyordu.


    “Başımız belada! Kendi cehennemine hoş geldin. Uzun süredir seni yeniden yanımda görmek istiyordum.”

    Bu konuşan varlık; iri yapılı, tüm vücudu siyah olan gözlerini dahi ayırt edemediği şey, şimdiye kadar tek bir vücutta iki ayrı insan gibi yaşadığı iç sesiydi. Fakat şimdi iki ayrı vücutta tek bir insan olmuş gibi hissetti. Biraz önce vücudunu saran korku halinden eser kalmamıştı, halinden memnun görünüyordu. Biraz da şaşkın.


    Birbirlerini uzun senelerdir görmemiş iki dost gibi, aynı zamanda hiç ayrılmamış iki sevgili gibi birbirlerine yaklaştılar. Şaşkın gözlerle tepeden tırnağa süzdü iç sesini. Derken kendi çığlığı kulak zarını titretmeye başladı. İç sesinin, ağzından siyah bir toz bulutu gibi içine girdiğini ve kanına karıştığını hissediyordu. Onu ilk kez gözleriyle görmüştü, fakat son kez değildi. Son olmasını istemiyordu.


    Çimlerin üzerinde ne kadar süre bayılı kaldığını bilmiyordu, belki de baygınlık değildi. Bir süre uyumuş da olabilirdi. Tek hissettiği şey her zamanki baş ağrısı ataklarından daha kuvvetli bir ağrıydı. Yerinden doğruldu, motoruna doğru yürüdü ve yola devam etti.


    Yaklaşık 2 saat sonra ıssız bir orman yoluna saptı. Baykuşların bile ötmediği bu yolda geceyi sadece motorun sesi bölüyordu, ancak 30 dakika sonra orman tamamen sessizliğe bürünmüştü.


    Yiğit, Bursa'daki orman evine gelmişti. Kapının önündeki çöp kovasının içinden 1 sene önce bıraktığı ve hala yerinde olan anahtarı çıkardı ve içeri girdi. Kan kırmızısı kadife perdeleri karanlıkta baş aşağı durmuş yarasının kollarını andırıyordu. Tüm eşyalar siyahla adeta koyun koyuna sarılmış, yekpare olmuştu. Burnuna o en sevdiği kurumuş kan kokusu gelmişti, ancak onu daha da güzel yapan bu kokuya karışan ahşapların küf kokusuydu. Şimdiye kadar kendinden başka hiç kimsenin ahşaptan yayılan bu küf kokusunun güzelliğini, ruha işleyişini farketmemiş olmasını düşündü ve sinirlendi.


    Toz yumağına dönüşen ahşap tahtaların üstünde ilerlerken o tiz ses orman evinin sessizliğine bir büyü katıyor gibiydi. Sırayla yarasa kollarını andıran kan kırmızısı kadife perdeleri hışımla açtı. Bir anda içeriye ayın çiğ aydınlığı doluştu. Artık duvardaki resimleri görünüyordu. Elleriyle çizdiği resimlerde aşk, şehvet, ölüm, korku, dehşet, çığlık kendilerini boy boy gösteriyor, adeta birbirleriyle yarışıyordu. Hepsinin altında Yiğit’in imzası: ‘Bay KARANLIK’. Tabloları göz ucuyla süzdükten sonra, kendini en yakın bulduğu koltuğa bıraktı, ayaklarını önündeki sehpanın üstüne kaldırdı.


    Cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Yaktığı sigarasının dumanını üflemiyor, evin kusturucu kokusunu içine çekiyor gibiydi. Sigarasını bitirmeden söndürdü ve hışımla ayağa kalktı. Farelerin kemirdiği, eski el dokuması halıyı bir ucundan tutarak kaldırdı. Sonra yerdeki gizli kapağı kaldırdı ve örümcek ağlarının kapattığı engeli geçerek merdivenlerden indi.


    Karanlıkta yolunu daha iyi seçebiliyordu Yiğit, ancak eli prize uzandı. Başta yanmamakta ısrar eden lamba Yiğit’in öfkeli bakışlarıyla daha fazla savaşmak istemedi ve yandı. Burası çok soğuktu. Yiğit iliklerine kadar titredi fakat birazdan gözlerinin kavuşacağı o cesetler içini ısıtacaktı. Yiğit bu gizli bölümde kendinden emin adımlarla yürümeye devam etti.

    ***

    Mithril / Nobody

    Alcak tavanli koridorda ilerlerken Yigit, kafasini egmek zorunda kalmisti. Koridorun sonundan yayilan rutubet ve curumus et kokusu her ne kadar hosuna gitse de biraz da midesini bulandirmis olacakti ki koridorun nemli tas duvarlarina yaslanarak agir aksak ilerliyordu. Yaklasik on adim sonra kendisini oldukca genis, yuvarlak bir avluda buldu. Avlunun duvarlarini cepecevre saran ve pasli civilerle tas duvara tutturulmus eski bir kablodan sarkan, araliklarla asilmis ampullerle aydinlanmisti etraf. Avlunun ortasinda, yerden yirmi santim yuksekliginde ve yaklasik bir adam boyunca irice bir tas bulunuyordu. Tasin uzerinde ise her halinden antik tanrilara ait oldugu anlasilan eski bir figur, ezelden beri oradaymiscasina dikilmekteydi.
    Yigit sarsak adimlarla tasa dogru ilerleyip yere dizlerinin uzerine coktu. Cebinden cikardigi cakmakla, figurun onune rastgele dizilmis mumlari yakti. Mumlar, figurun cirkin ve ofkeli yuzunde: iri ve sarkik gobeklerinde surekli degisen ve kipirdayan golgeler olusturdukca sanki figur canlanmis ve hareket ediyormus gibi geliyordu Yigit’e. Cakmagini tekrar cebine kaldirmak uzere elini cebine attiginda eli sigara paketine carpti. Paketten bir adet sigara cikartip dudaklarina yerlestirdi. Cakmagi cakip da alevi tam sigaranin ucuna getirecegi sirada tum avluyu inletecek ofkeli sesle irkildi:
    - Kaldir onu, Tanri’nin huzurundasin!
    Yigit korkuyla dusurdugu cakmagi el yordamiyla ararken dudaklarindan dehset ve pismanlik dolu “ozur dilerim, ozur dilerim”ler dokuluyordu.
    Cakmagi titreyen elleriyle tekrar cebine kaldirdiktan sonra figurun titrek isikta kipirdayan canli yuzune dikti gozlerini:
    - Tanrim, bana verdigin guc ve cesaretle geldim bugune. Kiyamet gununde beni koru, sefil insanlarla olmeme izin verme. Benden bir Nuh yap. O gun geldiginde ben hazir olacagim ve seni bekleyecegim.
    Tam toparlanip tasin onunden kalkmaya hazirlanirken o her zaman icinde duydugu, butunlestigi ve zaman zaman ic sesi olarak gordugu, kudretli Tanri’sinin sesini yeniden duydu. Ruhundan tasip sanki tum odayi dolduran ses guclu ve ofkeliydi:
    -Basaramadin Yigit. Son seferinde guvenimi bosa cikardin.
    Yigit dehsetle son cinayetini dusundu. Babasinin, yillardir gormedigi ve kendisini evlatliktan reddeden o pis ayyasin evinde oldurdugu mavi gozlu kizi dusundu. Daha oncekiler gibi bu cinayeti de baskasina yikmak istemisti ve bu son sefer icin sectigi kisi kendisine can veren babasiydi. Tum gece babasini takip etmisti. Babasi daha eve gelmeden eski anahtariyla eve gizlice sokulmus ve beklemisti. Yasli adamin eve gelisini, rakiyla kafayi bulmasini, cep telefonuna sanki Bursa'daki anneannesindenmis gibi gonderdigi mesaji okumasini, bunun uzerine annesine pismanlikla mektup yazmasini, erkenden sizip uyumasini, ve sabah uyanip da evden cikmasini golgeler icinde izlemisti. Bir hayalet gibi... Babasinin eski evlerine gidecegini ve o kazadan beri kullanmadigi motorsikletine atlayip Bursa yollarina dusecegini biliyordu. Yigit'in Tanrisi yapmisti bu plani. O, asla yanilmazdi.
    Ve babasi evden cikar cikmaz Yigit harekete gecmisti. Bir sokak arkaya park ettigi 80 model Mercedes'ine yurumus ve araci evin otoparkina getirmisti. Bagajda baygin haldeki kizi (adini bile bilmiyordu) kolayca babasinin evine, salona tasimisti. 3 gun evvel Taksim’de bir barda tanistigi bu kizi 2 gecedir Bursa’daki ibadethanesinde ozenle saklayip olume hazirlamisti. "Hansel ve Gratel masalindaki gibi" diye dusunerek gulumsedi. "Ama ben kotu cadi degilim.Tanri'nin eliyim."
    Buraya kadar her sey planladigi gibi gitmisti. Ancak sonradan kontrolunu yitirmeye baslamisti. Kiz hala bayginken sol kulaginin altindan baslayarak sag kulagina kadar bogazindan derin bir kesik atmaliydi ama acinin etkisinden olmaliydi ki kiz uyanmis ve cirpinmaya baslamisti. Panige kapilmisti Yigit. Hizla kizin canini almak icin gogsune bicaklar saplamisti ama kiz olmuyordu ve korkuyordu. Kizin vucudundan fiskiran kanlarin cekiciligi ile basi donmustu Yigit'in. Duramadi, durduramadi kendisini. Sonunda kizin gozlerini oymus ve bedenini parcalamisti. Kusursuz beden, kusursuz kalmaliydi ama basaramamisti. Tanrisi kizmisti tabi bu zayifligina. Genc bir kizi bosu bosuna, hayir hayir sadece kendi zevki icin oldurmustu, Tanrisi icin kutsal ritueli icin degil.
    Yigit dehsete dusmustu. Tanrisini hem seviyor hem de korkuyordu ondan. Ruyalarina girip iskence ediyordu cunku, yaklasan kiyameti gosteriyordu hep ona. Oyle bir kiyametti ki yaklasan, Nuh’un tufani yaz yagmuru; dinazorlarin neslini tuketen meteor ise renkli bir cocuk bilyesi gibi kalirdi yaninda. Olum korkusu sardi tum bedenini;
    - Yalvaririm! Ozur dilerim. Bencillik yaptim, bir sans daha ver, lutfen!
    - Son sansin
    - Tanrim!
    Gitmisti ses. Yigit uzun zaman sonra ilk defa yalnizdi. Tanrisi onu bu sefer kendi haline birakmisti. Yavasca ayaga kalkti. Her yer sessizdi. Uyusmus bacaklari ve titreyen dizleri uzerinde ayakta durmaya zorlanirken buyuk bir cabayla avlunun duvarina yaklasti.
    2 metre uzunlugunda silindir cam bir fanusun icinde, kimyasal sivilar icinde genc bir kadina ait bedeni gordu. Acik goz kapaklarindan hala o son bakistaki dehset goruluyordu. Guzel vucudundaki tek kesik, bogazindaki bir kulagindan diger kulagina kadar olan derin kesikti. O da Yigit’in aldigi uzun tip egitimleri sayesinde belli olmayacak sekilde dikilmisti. Boynundan akan ve kurumus kanlar ozenle silinip temizlenmis ve siviya konulmustu. Buyuk gun gelene kadar bedenler saglam kalmaliydi, Tanri'si boyle demisti.
    Usulca duvar kenarinda yurudu. Avlunun duvarlarina araliklarla dizilmis toplam 7 adet fanusun onunden tek tek gecti. Alti tanesi doluydu ama yedincisini doldurmayi basaramamisti. Ama basarmak zorundaydi. Bu sefer Tanrisi yaninda olmayacakti. Tek basinaydi. Avluya acilan tek gecit olan, geldigi koridora dondu tekrar. Gecitin sol tarafindaki duvara bakti. Duvara kazinmis centikler, yillar oncesinden gelen antik bir yaziya aitti adeta. Tanrisi ogretmisti ona okumasini ve yazmasini. Ve kiyamet gununun tarihini de vermisti. Tarihe tekrar bakti. Son 3 gunu kalmisti. 3 gun icinde son bir cinayet daha işlenmeliydi.

    https://1000kitap.com/YvzGncy

    Edirne'ye geleli yalnızca bir saat dinlenen Ali, otelden hızla ayrıldıktan sonra Sultan 2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi'ne gitti. Özel Harekat Daire Başkanlığı'nda Polis Müfettişi olan Ali, ilgili teftişlerin olmadığı durumlarda bizzat İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak dedektiflik yapıyordu. İçinde bulunduğu haftayı, üstlendiği vakaya, daha doğrusu psikolojik tedavi gören Galip'e ayırmıştı. Külliyenin avlusunda gezerken küçük bir odaya girince Nazlı'yı gördü. Çoğu zaman olduğu gibi, bu seferde boş vaktini çello çalarak geçiriyordu. Çaldığı gergin ritimli parçayı sonlandırıp Ali'nin merak dolu bakışlarını izlerken '' Ah, dört gündür Galip Bey'e müzikle tedavi yöntemlerini uyguluyoruz ama sonuç maalesef ki olumsuz. Zihin açıklığı için İsfahan makamını bile uyguladık fakat çare olmadı. Kendisinin çok kötü birisi olduğunu düşünüyor ve bunu kend... '' Ali'nin elini havaya kaldırmasıyla sustu.

    '' Bunu kendine defalarca tekrarlıyor, anlıyorum. Kendisini son çare olarak buraya getirdik ve görünen o ki pek bir işe yaramıyor. Bak Nazlı ben insanların fıtratını çözebiliyorum, sen ise müziğin. Her ikimizin de başarısız olması bana kalırsa birazcık mantık dışı. Mutlaka bir yerlerde hata yapmış veya bir yerleri gözden kaçırmış olmalıyız. Bu adam bir hafta önce bana danıştığında, kendisinin suç potansiyeli çok yüksek olduğunu ve aklında cinayetler tasarladığını itiraf etti. Onu iyileştirmemiz gerekiyor. Yoksa Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla bizzat ilgilenip böyle bir ruh hastası adamı yakalama emri çıkartacak. ''

    '' Dün çok önemli bir gelişme yaşadık aslında. Buraya geldiğinde bolca kalem ve bir de defter istemişti. İlk başta kendisine zarar verir diye endişe ettik ama hikaye yazıyordu. Dün akşam bana teslim etti ve Ali görmen lazım, adamın yazma yeteneğine inanamadım. '' deyip büyük boy defteri Ali'ye uzattı. Kayıtsız bakışlarını yazıların üzerinde yoğunlaştıran Ali, yaklaşık on dakika sonra defteri masaya bıraktı. Aklından o kadar çok ihtimal yürütüyordu ki, düşünceleri içini ürpertti. Ellerini cebine koyup '' Bu da ne böyle!? Adamdaki yazarlık potansiyeli çok yüksek. Psikopat bir katilden tut da, aşk acısının ve tükenmişliğin dibine vurmuş karaktere kadar; birbirine oldukça zıt kişilikleri ustalıkla kaleme almış. Nasıl, nasıl? Yazdığı o psikopatı anlayabilirim. Sonuçta Galip Bey kendisinin suç potansiyeli olduğunu falan itiraf etmişti. Fakat böylesine derin duygu ve hislere karşı empati kuran birisi... Hayır güzel dostum hayır! Bu adam bir ruh hastası veya kendini farklı gören ve göstermeye çalışan bir deli değil! Onunla mutlaka görüşmem gerek. '' deyip koşar adımlarla Galip'in odasına girdi. Elindeki kağıda çizimler yapan Galip, odasına aniden giren adamı görmezden geldi. Odaya girdiği an peşinden gelen görevlileri uzaklaştıran Ali, kapıyı kapattı. Defteri Galip'in önüne fırlatıp '' Bu yazdığınız hikaye kitapçıların raflarında kalamayacak kadar çok satar. Tabii gerçekten suç potansiyelli biri veya aşk acısı çeken bir zavallı değilseniz! '' diye bağırdı.

    '' Kafamda kötülük planlıyorum ve kimselere zarar vermemek için de sizden yard... ''

    '' Yardım!? Hapishaneye veya akıl hastanesine yatıp aylarca boş vaktiniz olsun diye mi yardım istediniz? Belki de içinde bulunduğunuz yazar tıkanmasını böyle atmak istiyordunuz. Fakat bu ihtimali gereksiz buluyorum. Çünkü bakışlarınızın ardında gizlenen mantık perdesi o kadar kuvvetli ki, sadece düşünmek için öyle ortamlara kendinizi düşürmezsiniz. En azından gururunuz buna engel olur. Her neyse, sağ elinizin baş ve işaret parmağına kenetlediğiniz kalemin tam olarak dik bir açıda bulunması ve sağ elinizin de baskın olmasına bakılırsa, oldukça derin düşünceler içindesiniz. Kağıda çizdiğiniz kuş figürlerine gelelim. En hafif çizgiler bile belirgin bir sertlikte ve keskinlikte çizilmiş. Bu da sizin bir bekleyiş içinde, belki de bir beklenti içinde olduğunuzu gösteriyor. Sol ayağınızı katlarken kalçanıza iyice yanaştırmanız da gerginliğinizin bir göstergesi. Ne tuhaf ama!? Belki de... Hım, bakışlarınızdaki keskinlik dudaklarınızın pozisyonuyla çelişiyor. Nefes alışverişinizdeki ritim bozukluğuna da bakılırsa, beklentileriniz benden yana. Siz bahsettiğiniz sorunlarınızdan veya benim öngördüğüm diğer ihtimallerden dolayı benden yardım istemediniz. Yoksa yanılıyor muyum Galip Bey? ''

    Ali'nin merak ve şüpheyle parıldayan mavi gözlerine kurnazca bakan Galip, tek kaşını kaldırarak gülümsedi. Başka kağıda hızlıca bir şeyler yazarken, biraz önceki resim çizen adamdan oldukça farklı görünüyordu. Kısa süre sonra kağıdı özenle katlayıp Ali'ye uzattı. Eline alırken bir süre Galip'i inceleyen Ali, kağıdı açıp okuduktan sonra gözleri bir an için donuklaştı ve yüzünde soğuk bir ifade belirdi. Gözlerini kısıp Galip'e bakarken, açıklama gereği duyan Galip '' Bu sorunu ancak senin gibi zeki bir adam çözebilir. Sorunun gizliliği oldukça mühim, sana verdiğim adreste asistanıma ulaşabilirsin. Sana bu zorlu vakanda başarılar dilerim genç adam. Unutma bu sorunun çözümü görünenden çok daha önemli! Senin bana geçenlerde dediğin gibi, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. '' deyip tekrar çizimlerine geri döndü. Sessizce odadan çıkan Ali, Nazlı'ya veda ettikten sonra arabasına bindi. Kağıdı tekrar açıp notu bir kez daha okudu. Notta '' Kızımın hayatı tehlikede! Onu kurtar! '' yazıyordu. Arabasını çalıştıran Ali, '' Aklın şüphesi suçun gerçeğidir demek ki! '' diye söylenip vakit kaybetmeden verilen adrese doğru yola koyuldu.

    https://1000kitap.com/neslihann

    Yiğit’in zihni birden ait olduğu zamana geldi. Anında romantik adam, anında yazar, anında kendisini tanrısına adayan kişiliğe bürünebiliyordu. Aynı anda birden fazla kişi olup, birden fazla mekanlarda bulunabiliyordu. Ayakları adım atmasa bile etrafındaki nesneler yok olup, yer değiştirip yeni mekan oluyordu. Hatta kendisini kitap kahramanı gibi görüp başkasının kaleminden kendisini yazabiliyordu. Zihni yine tanrısını unutup, aldırış etmeden ona oyunlar oynamaya başlamıştı. Düşünceleri onu yakaladıklarında neler olacağına, kendini kitaptan çıkan bir kahraman olsa neler olabileceğine gitmişti.
    Ama bunları düşünecek vakti yoktu. Tanrısının bu düşüncelerinden dolayı kızacağı aklına geldi, bu olayları kurgulayacağı vakitte bir kurban daha bulabilirdi.

    -Lütfen tanrım lütfen, sana odaklandım cezalandırma sana kurban getireceğim.

    Sanki zihni 4 odalı bir ev, her odasında farklı bir karakter, farklı olaylar vardı. O ise koridorda kapana kısılmış her odadan yankılanan sese kulak verdikçe delirmeye bir adım daha yaklaşıyordu.

    -Son üç gün son üç gün ,lütfen tanrım lütfen

    Kendisini sıkmaktan kıpkırmızı olmuş suratının damarları, koyu yeşil hale bürünüp örümcek ağı görünümünde tüm yüzünü kaplamıştı. Tekrar duvardaki yazılara odaklandı. Kendi zaaflarından çıkıp tanrısının emrettiği Yiğit olmalıydı.
    Tedirgin koşar adımlarla uzaklaştı. Karanlık çöktüğünde sokak lambalarının ışığı arkasına gölgesini taktığı için ,ışıklardan nefret ediyordu. Karanlık dünyanın karanlık insanıydı. Gün doğmamalı, ışık yanmamalı, her yer simsiyah olmalıydı. Son kurbandan sonra istediği tüm bu istekleri olacaktı. Vücudu uyuşmaya başlamış, nefret ettiği anlardan biri daha başına geliyordu. Kullandığı madde etkisini yitirmeye başlamıştı.
    Elleri cebinde, kafasında kurguları, arkasında gölgesi, soğuk yüzüne çarptıkça yaşaran gözleri etrafındaki insanları seçmeye çalışıyordu.
    Tek yönlü, dar ,taşlı dik yokuşu olan 315 sokaktan ilerlemeye başladı .Dizleri titrese de duramazdı .Kocaman, siyah, demir kapılı avlusu olan apartman girişine geldiğinde, on iki katlı binanın onuncu katındaki zile bastı. Kapı açılmadıkça işaret parmağını zile daha da kilitliyordu. O denli bastırıyordu ki , parmak ucunda kan dolaşımı yavaşladığından tırnağı ve eti bembeyaz hale bürünmüştü. Kapının açılması ile asansörün tuşuna basma hamlesi arasında üç saniye geçti. Onuncu kata çıktığında yirmi no lu dairenin kapısı eşiğinde Yiğit’i Melis karşıladı.

    Melis ve Yiğit birbirlerini beş sene önce ortak arkadaşları Kerem’in doğum günü partisinden tanıyorlardı. İlk başlarda çok vakit geçirmeseler de Kerem’in ani ölümünden sonra Yiğit’in dengesiz tavırlarını gördükçe Melis destek amaçlı Yiğit’e yaklaşmaya başladı. O günden bu güne süregelen zamanda Yiğit her çıkmaza girdiğinde kendini Melis’in yanında buluyordu.

    -Kızım nerde kaldın tükenmek üzereyim
    -Yine ne işler çevirdin Yiğit?

    Melis kapıda sararmış gözleri ile titreyen Yiğit’i içeri aldı.

    Uğur Ukut

    Ali kırmızı ışıkta durdu. Yarım saat önce yanından ayrıldığı kızı düşünüyordu. Tek başına yaşıyor, çok da tekin olmayan kişilerle arkadaşlık ediyor ve her şeye kayıtsızca cevap veriyordu. Kızın arkadaşları hakkındaki fikirlere gördüğü resimlerden varmıştı. Belki ön yargıydı ama çoğu zaman doğru çıkardı. Her nedense kanı ısınmamıştı o resimlerdekilerin çoğuna. Trafik tıkanınca da iyice canı sıkıldı. Daha önce de iş gereği birkaç kez görüştüğü yan koltukta oturan Zeynep komisere dönüp:
    “kız çok tedirgindi. Var bir numara”
    “Evet, tedirgindi ama bir şeyden korktuğu için değil bir şeyler saklamaya çalıştığı için tedirgindi. Boşuna zaman kaybettik.”
    “Daha birkaç saat önce babası ile görüştüm. Hayatının tehlikede olduğunu söyledi.”
    “Ama o duyunca münasip yeriyle güldü sana. Adam Bursa’da biz tam tersi istikamette onu bekliyoruz. Belki de kaçırdık elimizden.”
    “Bilmiyorum ama kafam karıştı. Kızın yanına gitmek hataydı belki ama oradan ayrılmak daha büyük bir hataydı. Bence o katil oraya gelecekti. Ama saklanmak için ama başka bir sebeple. Sanırım her pisliğinden kızın da haberi var.”
    “Uçuyorsunuz Ali Bey, düşüp bir yerinizi kırmayasınız.”
    “Şöyle düşün: Bu kadar cinayetin ardından sen olsan alelade bir yolculuk yapar mısın? Her şeyi olduğu gibi bırakıp uzaklaşır mısın? Aklıma yatmıyor.”
    “Gayet basit, artık burada tutunamayacağını anlıyor ve doğruca göçüyor. Bir müddet arada sessizce yaşayacak sonra yeniden başlayacak.”
    “Çok toysun Zeynep. Öğreneceğin daha çok şey var.” On beş dakikalık bir beklemenin ardından trafik akmaya başlamıştı. İkisi de sustular. Sessiz ve sükunet içinde ilerlerken ali aniden frenlere yüklendi. Ve bağırır gibi bir “lanet olsun” sözcükleri dağıldı aracın içine. Zeynep şaşkın arka arkaya birkaç kere “ne oldu komiserim” diye sormuşsa da Ali sanki onu duymamış gibiydi hemen ilk aradan sağa döndü. Son hızla geri dönecek bir yol aramaya başladı.
    “Kızın yanından ayrılalı ne kadar oldu?”
    “bir saati az geçti.”
    “umarım geç kalmamışızdır.”
    “bir anlatsanız da bende anlasam amirim.”
    “Ya Bursa’ya giden katil değil de sadece aracı ise. “
    “Nasıl yani?”
    “Vakit zamanında buna benzer bir olaya bakmıştık. Adam yedincide yakalandı bir kişiyi daha öldürmesi gerekiyormuş. İfadesinde öyle demişti. Ayrıca ne pahasına olursa olsun huzura ermek için bunu başarması gerekiyormuş. Yanlış hatırlamıyorsam sonuncusunu kendisiydi. Polislerden kaçarak kendisini vurdurtmuştu. Onun kurbanları içinde erkekler de vardı.”
    “Ee!”
    “Esi bu katil huzur için kaç kişiyi öldürecek bilmiyorum ama olayı o kızın etrafında planladığı kesin. O kız ya son kurban ya da artık birlikte yapacaklar.”
    “Araç?”
    “Ver bir garibana 100-200 lira istediğin yere götürsün ondan kolay ne var?” Tekrar sustular hiçbir şey kesin olmasa da bir muallâkta az sonra kurtulacaklardı. Bir saatte gittikleri yolu yarım saatte geri döndüler. Kapıcıya kimlikleri ile kapıyı açtırıp asansöre koştular. Bir buçuk saat önceki polisleri tanıyan kapıcı arkalarından seslendi.
    “Tekrar Melis Hanım için geldiyseniz evde yoklar. Siz çıktıktan on beş, yirmi dakika sonra erkek arkadaşı geldi. Az önce de çıktılar. Çok da mutlu görünüyorlardı.“
    “erkek arkadaşı nasıl biriydi tarif eder misin?”
    Kapıcının tariflerine Ali hiç tepki vermezken Zeynep garip sesler ve mimiklerle yorumlar gibiydi. Birkaç dakikalık tarifin ardından Zeynep son derece şaşkın ve korku için de
    “Tanrım bu o. Yiğit” dedi

    Emre Şeyda

    Yiğit Zeynep’i görmenin şaşkınlığı içerisindeydi ama belli etmemeye dikkat etmeye çalışıyordu. Zeynep’i bir şekilde buradan uzaklaştırbilirdi. En azından Zeynep kurtulmalıydı.
    ...
    Yiğit Melis’in yanına geldikten sonra içeriye geçerek ilk bulduğu üçlü koltuğa uzandı. Sanki bu koltuğa uzanarak bir anda tüm yorgunluklarından kurtulacaktı. Elbette öyle olmadı. Bütün bu yorgunluktan ve stresten kurtulmak bu kadar kolay değildi. Özellikle süresi kısıtlıyken yedinci kurbanını ararken bu stres ve yorgunluk ömür billah bitmezdi. Kafasında bunları düşünürken yüzünün şekli iyice değişiyor ve huzursuzluğu giderek artıyordu. Melis’te bu durumu fark etti.
    -Yiğit bir şey mi oldu? Çok garipsin. Bakışların olsun duruşun olsun çok farklı. Ayrıca senin eline ne oldu öyle?
    -Konuşmak istemiyorum Melis. Dinlenmeye, huzura ve düşünmeye ihtiyacım var benim. Kafamı iyice karıştırma.
    -Yiğit en vakitsiz zamanda birdenbire geliyorsun, kapıyı zorlarcasına çalıyorsun. İçeri hiç bir şey demeden paldır küldür giriyorsun ve uzanıyorsun. Elinin hali bambaşka yüzünden düşen ise bin parça. Kusura bakma ama cevaplara ihtiyacım var benim.
    Melis bunları söylediğine inanamıyordu aslında. Yiğit’e bunları demezdi ve şimdi bile dememeliydi ama Yiğit normal değildi. Bambaşka biriydi. Bakışlarının ardında ikinci biri var gibiydi. Bu da açıkçası onu korkutuyor ve iyice geriyordu.
    -Melis sus dedim!
    Yiğit’in ani bağırışı ile birlikte Melis bir kaç adım geriye sıçramıştı. Bu şekilde bağıracağını tahmin edememişti. Ürkek suratındaki gözleri ağlamaklı hale gelmiş ve bütün vüğcudu titremeye başladı.
    -Ne oldu sana Yiğit?
    Artık gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı hafiften. Yiğit artık iyice huzursuzlaşmaya başlamıştı. Bu şekilde davranmak istemiyordu ama yaşadıkları ve olası gelecekte yaşayacakları onu buna zorluyordu. İçindeki ses te ortaya çıkmış Yiğit’i zorluyordu.
    -Yedinci bu Yiğit. Bunu istiyorum.
    Yiğit şaşırmıştı. Melis’i öldürmek gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı. Buraya bu sebeple de gelmemişti ama belki de gelmesine sebep içindeki sesti. Sesi duyunca Melis’e şok olmuş bir yüz ifadesiyle baktı. Melis bu bakıştan ayrıca korkmuştu. Daha da gerilemişti. Sonrasında Yiğit ister istemez kontrolü kaybetmişti.Koltuğun yanında bulunan zigon sehpalardan büyüğüne gözünü dikti. Sonrasında koltuktan doğruldu ayağa kalktı ve zigon sehpayı eline aldı. Melis’in Yiğit’e “ne yapıyorsun” fırsatını vermesine fırsat vermeyerek sehpayı Melis’e fırlattı. Melis uçarak kendisine gelen sehpaya karşı bir şey yapamadı. Sadece eğilerek kaçmaya çalıştı ama eğildiğinde alçaktan uçan sehpa direkt kafasına gelmişti. O ağırlıkta bir sehpanın vuruşu Melis’in kafasını yarmakla kalmamış onu yere de yıkmıştı.
    -Aptal kız! Beğendin mi yaptığını ha. Usul usul oturuyordum. Asıl kurban sen olmayacaktın başkası olacaktı ama kurban olmayı kendin seçtin.
    -Kurban mı ne kurbanı?
    Melis konuşurken o kadar zayıf konuşuyordu ki ancak duyulabiliyordu. Bu sırada yiğit yanına gelmişti. Sehpanın ayağını söküyordu. Ses’in gücüyle kolaylıkla koparttığı bacakla Melis’e vurmaya başlamıştı. “Kurbanı sana göstereceğim” diyerek her yerine vuruyordu.Kırılan kemiklerin sesi ile resmen huzur buluyordu. Vuruşların şiddeti ile sepanın bacağı da kırılmış ama o yeni bir bacak almıştı. Artık vurma stili de değişmişti. Bacağı iki eliyle tutuyor ve yere sırtüstü uzatığı Melis’in karnına sokmaya çalışıyordu. Artık bağırsak , mide ne varsa dışarıdaydı.
    -İçin de dışın gibiymiş! Diye sadece kendisinin gülebileceği bir espri bile yapmıştı.
    -Güzel gözlerin kalacak ama Melis’im. Sadece onlar kalacak. Benim olacaklar diyerek vurmalara son hızla devam ediyor ve mutluluğun zirvesine çıkıyordu.

    Büşra

    Yiğit, Melis’le işini bitirmiş avucunun içinde tuttuğu gözlere arzuyla bakarken birden ne büyük bir aptallık ettiğinin farkına vardı. Yine kendi egosuna ve isteklerine yenik düşmüştü, Tanrısının ona verdiği son şansı da mahvetmişti ve üstelik büyük güne sadece altmış saat vakti kalmıştı. Bir an önce burayı terk etmeli ve son kurbanını da bulup Tanrısının huzuruna çıkıp af dilemeliydi.

    Duyduğu korkunun şiddeti aklını biraz olsun başına getirmişti. Kıyafetlerini çıkartıp Melis’in odasına gitti ve gardırobun kendi kıyafetlerinin bulunduğu alt çekmecesinden temiz birkaç parça geçirdi üstüne. Henüz üstünü giyinmişti ki zil sesiyle irkildi Yiğit. ‘’Lanet olsun, lanet olsun, bir bu eksikti.’’ Diye söylenerek sessiz adımlarla kapıya doğru yaklaşmadan önce salona geri gitti, Melis’in parçalanmış bedeninin yanındaki bıçağını aldı ve salonun kapısını çekerek kapıya doğru ilerledi. Kapının deliğinden baktığında gördüğü kişinin Tanrısının kendine bir lütfu olduğunu düşündü ve korkusunu bir kenara fırlatıp gülümseyerek açtı kapıyı Yiğit. Gelen Melis’in 19 yaşındaki kız kardeşi Ebru’dan başkası değildi.

    ‘’Ben valizimi kapıp Ankara’dan sana sürpriz yapmak için saatlerce yol çekiyorum, sen bir kapıyı aça… Aa Yiğit sen de mi buradaydın? Ablama sitem etmeye hazırlamıştım ben de tam kendimi, hoş geldin demek yok mu?’’ Yiğit Ebru’nun valizini elinden alıp kenara bıraktı.

    ‘’Öyle harika bir zamanda geldin ki Ebru. Hiç içeri geçme, birlikte çıkıyoruz şimdi. Yıl dönümümüz bugün, Melis’in bizim dağ evinde sürpriz hazırlamış bana. Beş dakika sonra gelsen kapıda kalacaktın.’’

    ‘’Hadi ya, ne zamandan beri yıl dönümü kutlar oldunuz siz. Yıllardır birliktesiniz ilk defa duyuyorum kutlamalar, sürprizler falan. Hem ne işim var benim sizin yanınızda. Baş başa olun siz ben evde takılırım.’’

    ‘’Olmaz Ebru. Ablan seni evde tek bıraktığımı duyarsa kırk yılın başında bana hazırladığı sürprizi başıma yıkar.’’

    Kahkahalar atarak asansörden indiklerinde kapıcı da merdivenleri temizliyordu. Çok konuşkan bir adamdı, Yiğit’i her gördüğünde esir alır beş on dakika sohbet etmeden bırakmazdı. Bu yüzden onu görmemiş gibi davrandı Yiğit ve acelece Ebru’yu binadan dışarı çıkarttı.

    ‘’Yiğit on dakika bekle arabada da ben gidip içecek bir şeyler alayım, madem kutlama var boş gitmek olmaz değil mi?’’
    Ebru markete gitmek için yanından ayrıldığında Yiğit Ebru’nun ablasına ne kadar çok benzediğini düşündü. Saçları ve gözleri tıpatıp aynıydı. Hatta kemik yapılarındaki birkaç farklılık dışında birbirine bu kadar benzeyen iki kardeş çok zor bulunurdu. Melis’i kendi aptal zevkleri için harcamış olsa da Ebru’yu düzgün bir şekilde Tanrısının gözleri önünde ona kurban edecekti. Ve bu hareketinin kendi açgözlülüğünü affettireceğini umuyordu.

    Yiğit düşüncelere dalıp gitmişken apartmanın önünde hızlıca duran bir araçtan fırlayan iki kişiyi gördü. Yan koltuktan inen kadını görünce işlediği bunca cinayete, yaptığı bunca kötülüğe rağmen kalbinin ilk defa sızladığını hissetti. Zeynep Yiğit’in hayatına beş yaşındayken girmişti ve ergenlik yıllarına kadar bu kadınla aynı evi paylaşmıştı. Annesini hiç tanımamıştı Yiğit, babasının sevgilisi Zeynep yanında olmuştu çocukluğu boyunca. Babasına belki de bu yüzden bu kadar çok nefret duyuyordu. Bu harika kadını bile elinde tutamadığı için. O gittikten sonra her işe yaramaz babasıyla bir başına kalmıştı Yiğit. Zeynep’le babası ayrıldıktan sonra bile Zeynep Yiğit’i giderek artan aralıklarla da olsa aramaya devam etmişti. En son beş yıl önce görüştüklerini anımsıyordu Yiğit. Kadını uzaktan gördüğü o on saniye içerisinde bile ne kadar yaşlanmış olduğunu fark etti Yiğit. Zeynep’i bu işten uzak tutmanın onu korumanın bir yolunu düşünürken arabanın kapısı açıldı.

    ‘’Tamamdır, her şeyi aldım.’’

    Yiğit kafasında bin bir düşünceyle arabayı çalıştırdı ve dağ evine doğru yola koyuldu.

    Yasin YALÇIN

    Haluk köşesi kırılmış ve duvara Allah bilir neyle tutturulmuş aynada çökmüş yüzüne baktı. Yüzüne su çarptı. Ayılması gerekiyordu. “Eskiden iyi ve güçlü bir adamdın.” dedi Ses. “Şimdiyse kokmuş bir moruktan başka bir şey değilsin.”

    Beynindeki bu yankıdan kurtulması gerekiyordu. Çok yorucu bir gün olmuştu. Daha önce hiç olmadığı kadar yorulmuştu ve uzun bir dinlenme sürecine ihtiyacı vardı. Polisler Bursa’nın girişinde peşine takılmıştı. İçindeki ses ona yardım etmiş, başının belada olduğunu fısıldamıştı daha önce. Erken davranmış, Bursa yolunu hızla aşmış ve son bir çabayla Bursa’nın dar sokaklarına dalmış, motosikletinin verdiği kıvraklıktan faydalanarak ellerinden kaçmayı başarmıştı. Başına gelenler çok saçmaydı. Suçunun ne olduğunu bile bilmiyordu ama kaçmak zorundaydı. Zeynep bile peşine düştüyse işler ciddi demekti. Evet, bir anlığına da olsa onu görmüştü. Bu bir yansıma değil, gerçeğin ta kendisiydi.

    Elindeki kesik hala acıyordu. Elini ıslatan su sargı bezini de yumuşatmış, yarasını bir kez daha hissetmesine neden olmuştu. İçeri gitti. İçeride Neşet Ertaş’tan Gönül Dağı şarkısı çalıyordu. Ter, sigara ve alkol kokan meyhaneler hep aynı şeylerle doluydu. Birkaç masa, üzerine örtülmüş çeşitli renkte masa örtüleri, içki bardakları, mezeler ve daha bu saatten zom olmaya başlamış sarhoşlar… “Aynı senin gibi.” dedi Ses.

    “Evet, aynen benim gibi.” dedi Haluk. Sese boyun eğmeye zorluyordu kendini. Ona itaat etmek çok kolaydı. Yıllardır bundan başka hiçbir şey yapmamıştı. Hep bir kafesteydi. Yaşlılıktan ve alışkanlıktan büyük işler başarma isteği gönülden silininceye kadar orada kalmıştı. Ama bugün farklı hissediyordu. Kovalamaca ve Zeynep’i görmek, onu düşünmek, ona yazmak onu adam akıllı kendine getirmişti. Geçmişi hatırladı. İç sesinin de ona söylediği gibi bir zamanlar iyi bir adamdı. Kendisi İngilizce eşi de Edebiyat öğretmeniydi. Ona hediye ettiği ilk kitaptı Budala. “Kitap okumalısın.” demişti karısı. “Kitaplar bu iğrenç dünyaya katlanmanın tek yolu.” Kitaplar, hatta Budala bile Yiğit’in doğumunda karısını kaybetmesine engel olmamıştı. O zamandan beri alkol ve Ses’le birlikte yaşıyorlardı.

    Zeynep sonradan girmişti hayatına ama o da fazla katlanamamıştı kendisine. Nasıl katlansındı ki? Haluk, hatta içindeki Ses bile kendisine katlanamıyordu. Özellikle de oğlu Yiğit. Zeynep’in gidişinden sonra araları iyice açılmış, baba-oğul Karamazov’lar gibi birbirlerinden nefret etmeye başlamışlardı. Yiğit beş sene önce evden kaçmıştı ve onu bir daha hiç görmemişti. Bu yüzden gitmişti Bursa’ya. Annesi Yiğit’in yanında olduğunu mesaj atmıştı kendisine. Gece oturup annesine bir mektup yazmıştı. Bazı meseleleri nihayete erdirmek istemişti. Sonra mektubu cart diye yırtıp atmış, ertesi sabah oğluyla yüz yüze görüşmek için Bursa’ya gitmeye karar vermişti. Oğlunu düşünmek ona Zeynep’i hatırlatmış, gece gece efkarlanmış ve Zeynep’e de bir mektup yazmıştı.

    “Yollamadın ki aptal.”

    “Doğru, yollamadım. Sabah kalktığımda onu yazdığımı bile unutmuştum. Öylece masanın üstünde kaldı.”
    Garsonun getirdiği rakı şişesini açacaktı ki vazgeçti. Rakıyı götürüp bira getirmesini istedi. Kim bilir ne derdi olan sarhoşları izlerken kendisinin de dışarıdan bu kadar kötü görünüşlü olup olmadığını merak etti. İğrenç görünse bile ne önemi vardı ki? Kime kendini beğendirecekti? Aynadan kendisine yansıyan pis yüze mi, yoksa kendisine hakaret edip duran iç sesine mi? Garson az sonra bira getirdi. Son bir bardak daha içti. Ses onunla alay ederken içinde bir isyan ateşi yükseliyordu. “Asla bırakamazsın.”

    “Sen öyle san.” dedi yüksek sesle. Masalardan dönüp bakanlar oldu. “Susacaksın, bir daha hiç konuşmayacaksın.” Ayağa kalktı ve meyhaneyi terk etti. Geride Ses’i ve alkolü bıraktı.
    Sokağın köşesinde duran ankesörlü telefona gidip bir ara Yiğit’in telefonunda görüp defalarca tekrarlayarak ezberlediği numarayı aradı. Az sonra telefonun açılmasıyla gelen ses onu hayata döndüren tek sesti.

    “Biliyorum, beni arıyorsun.” dedi Zeynep’e. “Sana vereceğim adrese gel. Orada hiç beklemediğin şeylerle karşılaşacaksın.”
    Zeynep hiçbir şey söylemeden onu dinledi ve telefonu suratına kapattı. Biliyordu, gelecekti.

    Kiraladığı arabaya doğru giderken günün geri kalanında neler yaptığını hatırladı. Motorunu uzak bir yere park edip annesinin evine gittiğinde Yiğit’in oraya hiç gelmediğini öğrenmişti. Sonradan annesinin cep telefonundan mesaj atmayı bilmediğini de hatırladı. Mesajı Yiğit atmış olmalıydı. Kendisiyle hesaplaşmak istiyordu belki de. Motoru bırakıp bir araç kiralamıştı. Polislere görünmemeliydi. Yiğit’in ne işler çevirdiğini merak ediyordu. Yıllar önce oğluyla birlikte ava çıktığı ormandaki evine gitti. Yiğit olsa olsa orada olabilirdi. Orada bulduğu şeylerden dehşete düşmüştü. Kendisindeki yedek anahtarla eve girmiş, gizli kapağın üstündeki halının kaldırılmış olduğunu görmüş, içeriye girmişti. Bodrumu aydınlatan tavandaki tek ampulü yakmıştı. Koridoru geçip avluya ulaştığında ise ortada beyaz mermer taşların üst üste dizildiği hiçbir şeye benzemeyen şekle bakmıştı. Etrafındaki mumlar söndürülmüştü. Ve cesetleri gördüğünde korkunç bir çığlık atmıştı. 6 tanesi dolu, bir tanesi boş dev cam fanuslar… Kendisini güçlükle dışarıya atmış, yutkuna yutkuna nefes alarak mekanı terk etmişti.

    Oğlunun bir canavar olduğunu küçüklüğünden beri biliyordu ama bu kadarını hiç tahmin etmemişti. Yıllar önce buraya av için geldikleri zamanı düşündü. O gün hayatındaki nadir mutlu günlerden biriydi. Henüz kendisinden umudu kesmemiş, oğluna şizofreni tanısı koyulmamıştı.

    ***

    Yiğit omzundaki baygın kızla orman evinden içeri girdi. Çenesine dayanamamış, yoldayken bayıltmıştı onu. Bu kez hataya yer yoktu. Tanrı’sına son kurbanını bugün sunacak, kıyamet bugün kopacaktı. Saat tam gece yarısı on ikiyi vurduğunda işleyecekti cinayeti. Saat ise daha dokuza on vardı. Bu meseleyi de küçükken hiç anlayamamıştı. Baktığı duvar saatinde on ile alakalı herhangi bir rakam yokken neden ısrarla “on var” diyorlardı? Umursamadı. Nasıl olsa bugün her şey nihayete erecekti. Ebru’yu aşağıda bağladıktan sonra yukarı çıktı.

    Yukarı çıktığında hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Kirli sakallı, şişko, sefil görünüşlü bir adam elindeki tabletle oyun oynuyordu. Direksiyonu kırar gibi yaptığına göre kesin bir araba yarışı oyunuydu. Şok olan Yiğit soğukkanlı davranmayı başardı. Zararsız görünüyordu ama yine de tedbirli olmalıydı. Ona görünmeden mutfağa kaydı. En sevdiği silahını, bıçağını kaptı ve doğrudan salona, adamın üzerine yürüdü. Adam onu görünce elinde bıçağıyla donakaldı. Yiğit tam “Ya şimdi, ya hiç.” diye düşünürken adam son derece dostane bir ifadeyle “N’aber?” dedi.

    “Sen de kimsin be?” dedi Yiğit, aynı pozisyonda. Her an kötü bir şeyler olabilirmiş gibiydi. Şişko herif ayağa kalktı. “Beni tanımadın mı? Ben senin sağduyunum.”

    “Sağ duyum mu?” dedi gözlerine inanamayan Yiğit.

    “Hee.” diye karşılık verdi herif. “Aklın, vicdanın, ne dersen de işte. Bugünlerde çok konuşmuyoruz, biliyorsun, değil mi?” Buzdolabına yürüdü. Aşağ raflara eğildi. İçecek bir şeyler aranırken bel altı pantolonu aşağı kaymış, poposu görünmüştü. “Vicdanım bu kadar şişko olabilir mi?” diye düşündü içinden Yiğit. Tanrı’sına seslendi ama cevap alamadı. Adama güvenmiyordu. Yalan söylüyordu. Hızla koştu ve bıçağını sırtına geçirdi. İki adım geri çekildi. Herif hiç tepki vermedi. Dolaptan birasını çıkardı. Sırtındakini görebilmek için arkasına bakarken, kuyruğunu kovalayan bir köpekmiş gibi etrafında birkaç tur döndü.

    Herif korkmuş gibi haykırdı. “Bıçak mı o? Bana bıçak mı sapladın? Ne yapıyorsun? Hayır, nedir yani? Beni öldürebileceğini falan mı sandın?” Yiğit’in yanına geldi ve ona sağlam bir kafa attı. Yiğit kanepeye uçtu. Burnundan birkaç damla kan geldi. Sessizce kanepeye büzüldü. “Ha şöyle, adam ol.” diyen herif Yiğit’in yanındaki koltuğa kuruldu. Birasından bir yudum aldı. Yüzünü ekşitti. “Üf, bu da bayatlamış be. Neyse, biliyorum işlerin var. Ama saat daha sekizi elli beş geçiyor. Epeyce vaktimiz var.”

    “Ne istiyorsun?” dedi olanlara hiçbir anlam veremeyen ve hayatında ilk defa olarak korkan Yiğit. Korkuyordu, çünkü öldüremiyordu.
    Herif birasından bir yudum daha aldıktan sonra geğirdi. Dilini şaklattı. “Gece uzun, mevzu derin.” dedi. “Konuşacağız.”

    https://1000kitap.com/mithrandi21

    Yiğit sağduyusundan burnuna isabet aldığı kafa darbesini güçsüz bir şekilde hedef olarak karşıladıktan sonra kanepeye düşmüştü ve sağduyusunun kendisine “konuşacağız” komutunu verip arkasına dönüp oturmaya gittiği an camdan dışarı bakmıştı. Dışarı baktığında uzun zamandır görmeyi beklediği şeyi görmüştü. Gökyüzünde tüm görkemiyle dolunay vardı ama bu görkemin seviyesini yükselten ise bir değil iki tane dolunay olmasıydı.

    50 DAKİKA ÖNCE
    “Ne oldu Zeynep, neyin var? Bir şey mi dedin?” Diye Ali, Zeynep’e sormuştu. Apartman görevlisi ile konuşurlarken Zeynep’in bir anda dikkati farklı bir yöne dağılmıştı ve Ali de bu durumu hemen fark edebilmişti, mesleği gereği içinde oluşan sorgulama dürtüsü ile Zeynep’e durumu öğrenmek için sorularını sormuştu.

    “Yok Ali hayır bir şey yok.” Zeynep’in gözleri uzağa dalmış Ali’ye bakmadan konuşmuştu, gördüğü kişi kesinlikle Yiğit’ti ve bunu sindirebilmeye çalışıyordu, kısa bir duraksamadan sonra apartman görevlisine teşekkür edip gidebileceğini söylemiş ve Ali’ye karşı yaptığı konuşmasına devam etmişti.

    “Ali Komiserim, arabanın anahtarını sizden ricam bana verir misiniz, çok acil bir yere gitmem gerekiyor, siz de bir taksiye atlayıp kaldığınız otele gidebilirsiniz.”

    “Ne oldu ki? Nereye gideceksin? Beraber çalışıyoruz diye düşünüyorum.” Diye şaşkınlık içinde cevaplayarak aslında soru sormuştu Ali.

    “Beraber mi çalışıyorduk!” Zeynep Ali’nin beklemediği şekilde sesini yükseltmiş ve siniri de ses tonundan da oldukça belli oluyordu. “Bana bak Ali seni geçmişten tanıyorum ama eski tanışız diye sürpriz yumurta hediyesi gibi bir yerlerden çıkıp benim davama bulaşamazsın. Şimdi lütfen dediğimi yap ve anahtarı bana ver, sonra da otele git ya da istediğin başka bir yere. Senin bu soruşturmada herhangi bir görevin ve rolün yok, umarım anlayabiliyorsundur.” Sesini yükselterek Ali’nin burada görevi olmadığını belirtmiş, dilinden geldiği kadar kibar bir şekilde de defolup gitmesini belirtmişti.

    Ali, Zeynep’in söylemleri karşısında bir şey diyememiş, farklı şehirden farklı bir görev neticesinde geldiği için de Zeynep’e itiraz etmeden dediğini kabul etmiş ve çok kısa bir sürede bulunduğu yerden ayrılmıştı.

    Zeynep hızlı adımlarda arabaya giderken etrafına bakmadan yürüyor, kafasındaki uyumsuz puzzle parçasını sağ sola çevirerek tek kalmış boşluğa yerleştirmeye çalışıyordu. Bir şeyler de şüphesiz, tartışmasız bir şekilde uyumsuzluk vardı, arabanın yanına gelip anahtarın düğmesine basmak için o şekilde beklerken aslında o tek parça puzzle’ı çevirmeye, uygun yere oturtabilmeye devam ediyordu ama parçayı her kontrol etmesinde, her sağa sola çevirmesinde sanki parçanın da şekli değişiyor gibiydi. Zeynep kısa bir an olsa da bu şekilde ne kadar beklediğinin farkında değildi. Çöp konteynerinin içinden çıkan kedi Zeynep’i kendisine getirmiş ve arabanın merkezi kilidini açıp binmişti. Anahtarı kontağa, yuvasına taktıktan sonra immobilizerın sönmesini beklemeden kontağı çevirmiş ve bujilerin ateşleme yapmasını sağlamıştı. Hızlı bir şekilde aracı birinci vitese takıp lastik seslerini duyarak duyurarak hızlanmıştı. Nereye gideceğini bilmiyordu, tek bildiği Yiğit’in gittiği tarafa doğru aracını sürmekti.

    Aracın motoru artık kendisine daha fazla yüklenilmemesi için şoföre çıkardığı ses ile uyarı veriyor karbüratör ile beraber seslerini yükseltiyorlardı. Zeynep belli bir süre yol aldıktan sonra aklına Haluk’un bu civardaki dağ evi gelmiş ve bulabilirim umudu ile Yalova tarafında kalan yoldan şehir dışına yönelmişti. Viraja girerken Zeynep hızını düşürdükten sonra telefonu çalmış ve daha da yavaşlayarak telefona cevap vermişti ve hattın ucundaki kişi uzun bir süredir sesini duymadığı Haluk’tu.


    Ebru arka koltukta telefonunun çektiği kadar internette geziniyordu. Yiğit aracı normal hızda kullanıyordu ve herhangi bir sarsıntı hissetmeden yolculuklarına devam ediyorlardı.

    “Ebru yakıt almam lazım ve lavaboyu kullanmam lazım, hava soğuk araçtan çıkmamanı tavsiye ederim.” Demişti Yiğit, Ebru da tamam dedikten sonra sinyal verip aracı sağa yönlendirip benzin istasyonuna girmişti.

    Ebru, 1000kitap.com’da takip ettiği mithrandir21 isimli kullanıcının son incelemesini beğendikten sonra telefonu yan tarafına bırakıp araç içinde etrafına bakınmaya başlamıştı, Yiğit’i biraz ileride telefonu eline aldığını görmüş ve kısa bir konuşma yapıp kapatmıştı. Seviyordu aslında Yiğit’i, gerçi ablasına göre yaşı oldukça büyüktü ama genç biri gibiydi de Yiğit. Ablası zaten hep kendinden büyük yaşlı erkeklerden hoşlanırdı ve en sonunda da istediği olgunlukta birini bulabilmişti. Hem de hiç tahmin etmediği şekilde Kerem’in doğum gününde, acaba babası, ablası Melis’in kendisinden bu derece büyük biri ile birlikte olduğunu bilse neler düşünür, ne şekilde kızardı? Ebru düşüncelerini bir kenarda bırakıp dışarıda sabit bir şekilde duran sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi bekleyen Yiğit’i izlemeye devam etmişti.



    Yiğit telefonu kapatmış ve zihnindeki düşüncelerden kurtulmuştu. Zihni şimdiki zamana geri dönmüştü, bir barda anımsayamadığı, kötü bir haldeki bir kişi olarak rakı içmeyi düşünürken bira siparişi vermiş ve birasını yudumluyordu. Sonra ise kendini hızlı bir şekilde tanıdık kutsal bir ortamda bulmuş ve aynı hızlı şekilde de zihni kendine geri gelmişti. Bu aralar zihni sanki gerçek bedeni ile çok gerçekçi bir şekilde farklı mekanlarda bulunabiliyordu ama kendisi herhangi bir uğraş vermeden de zihni geri geliyordu. Önceki zihin yolculuklarının aksine son zamanlardaki yolculuklarında ise her şeyi daha detaylı olarak hatırlayabiliyordu. Kendine geldikten sonra kısa ve yumuşak bir hareketle kafasını kaşıyarak arabaya binip, yola devam etmişlerdi ve gözü gökyüzündeki aya yönelmişti, ay tek bir başına ve kuvvetli olarak kendini gökyüzünde gösteriyordu. Gecelere anlam veren tek şey onun için gökyüzündeki aydı.



    Zeynep artık hızını iyice azaltmış ve gelen telefonu düşünüyordu, aldığı adres aslında gitmek istediği adresti ve aklında olmayan kısımları zihnine kolaylıkla da kayıt edebilmişti. Haluk’un sesini uzun bir süredir duymamıştı ve aradığı kişi de, onu arayan da Haluk’tu ama Ali ile gittikleri evin önünde Yiğit’i görmesi kendisi için daha da fazla şok etkisi oluşturmuştu. Yiğit evden kaçtıktan sonra kendisine gelmiş ve ama sonra ondan da kaçmıştı, sorunları vardı Yiğit’in hem de çok. Yiğit babası Haluk’tan şikayetçi iken Haluk ise Yiğit’in her seferinde bir canavar olduğunu söylerdi. Zeynep bu mücadelenin arasında cenk ederken Yiğit ondan da kaçmıştı ve hiç haber alınamamıştı sadece bir keresinde Haluk kendisine mail atmış ve Yiğit öldü biliyorum demişti ve Zeynep de istemeyerek olsa da, kabullenemese de, kabullenmek zor olsa da Yiğit’in öldüğünü kabul etmişti.


    ŞİMDİKİ ZAMAN
    Yiğit’in beklediği görüntü, beklediği an kesinlikle buydu, sağduyusunun konuşmalarını dinlemiyor sadece gökyüzündeki iki tane olan Ay’a bakıyordu. Ürüng Ay Toyon kendisini göstermeye başlamıştı. Herkesin bildiği ve gördüğü ayın biraz alt kısmında, saat 5 yönünde kendisinden biraz daha küçük ama koyu renkli Ay’la birlikteydi, yine saat terimleri kullanarak kendini ve durumu anlatmıştı, acaba arabada bekleyen Ebru da iki ayı görebiliyor muydu diye düşündü ama görebilmesinin imkânı yoktu çünkü Yiğit özel kişiydi ve Ürüng Ay Toyon’un yeniden doğuşunu sadece kendisi görebilirdi.

    “İşte böyle Sayın Elçi, artık zaman geldi ve beni görebiliyorsun, sen bensin ben de senim Haluk… ya da Yiğit mi demeliyim?”

    Yiğit gökyüzünden başını çevirip odasına baktığında şişko sağduyusunun sözlerinin sonunu işitebilmişti. Adamı dikkatli bir şekilde inceliyordu ve kendisine ne kadar da benzediğini fark etti, kendi fit ve sağlıklı vücudunun, traşlı yüzünün aksine bu adam şişko ve sarkmış hantal bir haldeydi, memeleri kıyafetinin üzerinden bile sarkıklığı ile belli oluyor, hafif bir hareket bile yapsa göbeği ya da yağlı işkembesi jölemsi bir kıvamda sallanıyordu. Sürekli boynunun alt kısmındaki ve alnındaki teri siliyordu. Kolunu kaldırdığında ise kolunun arkasındaki kasların üzerinde biriken yağlar sallanıyor, kıyafetinin koltukaltı kısmındaki sararmış ter lekeleri belli oluyordu. Yüzündeki sakallar son derece düzensiz ve kirden sararmıştı ama bir şey dikkatini çekmişti ki yüzleri aynıydı ama o yüzde, gözlerde daha bir vahşi daha bir şeytancı bir hal vardı. Derinlemesine baktığında her bir detayı daha karanlıktı aynı gökyüzündeki diğer ay gibi. Aslında bu benim sağ duyum değil çift-gezerim yani doppelganger’ım demişti. Aynı Poe’nun William Wilson öyküsünde olduğu gibi ama bu şişko benim yapamadıklarımı yapmıyordu, ben her şeyimi kendim becerebiliyorum diye düşünmüştü.

    “Hangisini dediğin fark etmez, sen nasıl bensen ben de aynı anda Yiğit’im. Yiğit zaten bir canavardı ve yitirilmesi gerekiyordu ve onu kendime almam gerekiyordu ve Ürüng Ay Toyon onun canını bana verdi, bense sadece bana verilen lütfu faaliyete geçirdim.” Demişti Haluk.

    “Ah Sayın Elçim çok güzel konuşuyorsun, kendi oğlunu öldürmüş hatta yüzünü de ona benzetmiş olman gerçekten de çok takdire şayan ama bunları ikimiz yaptık biliyorsundur umarım, biz seninle beraberiz ve her şeyimizi seninle beraber yaptık.”

    Haluk bu soruda ne cevap vereceğini ve devamında da ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu, çift-gezeri gerçekten kendisine Tanrı’dan verilmiş bir yardımcı mıydı yoksa düşmanı mı, ettiği tüm ibadetlerde onun yardımı var mıydı yoksa Haluk tek başına mı yapmıştı bilemiyordu. Haluk düşünceleri ile uğraşırken kanayan burnunu yakın zamanda kırık rakı bardağı ile kestiği eli ile ovuşturdu, elindeki sargıya da biraz kanını emdirdi. Biraz nefes almaya, nefeslerini düzene almaya uğraşırken beyninde acı bir yanma hissetti, çift-gezeri masada duran bira şişesini kafasına indirmiş ve üstüne çullanmıştı.

    “Yanlış yaptın Elçi anlıyor musun yanlış! Yedinci kurbanı burada bu gecede beyaz bir kurban olarak sunman gerekiyordu ama sen burada değil dışarda başka birini öldürdün ve ayini bozdun.” Şişko çift-gezeri her bir cümlesinin sonunda Yiğit’in yüzüne yumruğu indiriyordu, Yiğit ise aldığı yumruk darbelerini burnundan ve çenesinden çıkan sesler ile cevaplayabiliyordu.

    “Ama onu yitirmem gerekiyordu,” diye sinmiş bir şekilde cevap vermişti Haluk. Cümlesi ağzından yarım bir şekilde çıktı, “gerekiyordu” kelimesinin “du” kısmında ağzından kanlar s