• Yaz şenliği, deniz kıyısındaki parlak kuleli Omelas kentine kırlangıçları havalandıran çan sesleriyle geldi. Limanda salınan teknelerde bayraklar dalgalanıyordu. Kırmızı damlı evler ve resimlerle süslü duvarlar arasındaki sokaklarda, mazıların büyüdüğü eski bahçeler arasında ve ağaçlı bulvarların altında, büyük parkların ve kamu binalarının yanlarında geçit alayları yürüyordu. Bazıları gösterişliydi: Mor ve boz renkli, uzun, süslü giysilere sürünmüş yaşlı insanlar, mağrur zanaatkârlar, kucaklarında bebekleri, gevezelik ederek ‘yürüyen şen kadınlar’. Kimi sokaklardaysa müzik daha bir hızlı çalıyor, gonglar ve davullar gümbürderken insanlar dans ediyordu. Yürüyüş değil danstı sanki bu. Bütün geçit alayları kentin kuzey yakasına, parlak güneş altında çıplak, ayakları ve dizleri çamura bulanmış, uzun, kıvrak kollu genç erkek ve kızların toplanıp yerlerinde duramayan atlarını yarışa hazırladığı Yeşil çayırlar denilen sulak otlaklara yönelmişti. Atların koşumları yoktu, yalnızca gemsiz yularlar takılmıştı. Yeleleri altın, gümüş ve yeşil şeritlerle süslenmişti. Burun deliklerini hızlı hızlı açıp kapayarak birbirlerine soluyor, böbürleniyorlardı, at bizim törenlerimizi kendisininmişçesine benimseyen tek hayvan olduğundan hepsi çok heyecanlıydı. İleride, Omelas’ı körfez boyunca yarı yarıya çevreleyen kuzey ve batı dağları uzanıyordu. Sabah havası öylesine berraktı ki, masmavi göğün altında, Onsekiz Tepelerini taçlandıran karlar güneş ışığının aydınlığıyla millerce uzunlukta beyaz-altın rengi parıltılar saçıyordu. Yarış yolunu belirleyen bayrakları ara ara dalgalandırmaya yetecek kadar rüzgâr vardı. Geniş, yeşil çayırların sessizliğinde, kentin sokaklarından süzülen, bir yaklaşıp bir uzaklaşan ve gitgide daha yaklaşan müzik duyuluyor, zaman zaman titreşen, birleşen ve çanların büyük coşkulu çınlamasıyla patlayan havanın neşeli ve belli belirsiz tatlılığı hissediliyordu.

    Coşkulu! Coşku nasıl anlatılır? Omelas’ın yurttaşları nasıl betimlenebilir?

    Mutlu olsalar da basit insanlar değillerdi, anlıyor musunuz? Oysa bizler, neşe sözcüklerini pek söylemiyoruz artık. Tüm tebessümler miladını doldurdu. Böyle bir betimlemeyle karşılaşınca insan belli varsayımlar yapmaya meylediyor. Böyle bir betimleme ile karşılaşınca gözler, soylu şövalyelerin etrafını çevrelediği muhteşem bir aygıra ya da belki de kaslı kölelerce taşınan altın kakmalın bir tahtırevana kurulmuş bir kral arıyor hemen. Ama kral yoktu burada. Kılıç da, kullanmıyorlardı, köleleri de yoktu. Barbar değillerdi. Toplumlarının kurallarını ve yasalarını bilmiyorum, ama pek az sayıda kural ve yasaları olduğunu sanıyorum. Monarşi ve kölelik olmadan yaşadıkları gibi, işlerini borsa, reklâmlar, gizli polis ve bombalar olmadan da görüyorlardı. Yine de tekrarlıyorum, basit insanlar değillerdi; kendi halinde çobanlar, soylu vahşiler, safiyane ütopyacılar değildiler. Bizden daha az karmaşık değillerdi. Sorun şu; ukalalarla züppelerin kışkırttığı kötü bir alışkanlığımız var bizim, mutluluğu aptalca bir şey gibi görüyoruz. Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır. Handiyse, hiçbir dayanağımız kalmadı; mutlu bir insanı betimleyemiyoruz artık, neşenin değerini bilmiyoruz. Omelas’ın insanlarını nasıl anlatabilirim ben sizlere? Saf ve mutlu çocuklar değil onlar; onların çocukları mutlu ama. Onlar, yaşamları mahvolmamış, olgun, zeki, tutkulu yetişkinler. Ey mucize! Ah keşke daha iyi betimleyebilsem. Keşke sizleri inandırabilsem. Omelas, benim sözcüklerimle, evvel zaman içinde, çok eski zamanlarda ve uzaklarda kalmış bir masal kentini andırıyor. Belki de en iyisi onu kendi düş gücünüzle kurmanız, düşlerinizin gerçek olduğunu varsaymanız; zira hepinizi memnun edemem tabii ki ben. Mesela teknoloji ne durumda? Caddelerde dolaşan arabalar, havada uçuşan helikopterler yoktur herhalde. Omelas’ın insanlarının mutlu olmasından belli bu. Mutluluk, gerekli olan ile gereksiz ama zararlı olmayan ve zararlı olan arasında doğru bir ayırım yapılmasına dayanır. Orta kategoridekilere gelince -gereksiz ama zararsız şeyler, konfor, lüks, gösteriş, vesaire- merkezi ısıtma sistemleri, metroları, çamaşır makineleri ve burada henüz icat edilmemiş her türden harika araçları, uçuşan ışık kaynakları, yakıtsız güç kaynakları, nezleye karşı çareleri olabilir pekâlâ. Ya da hiçbiri olmayabilir: Fark etmez. O size kalmış. Ben, şenliğe birkaç gün kala tepedeki ve kıyıdaki kasabalardan kalkıp Omelas’a gelenlerin çok hızlı küçük trenlere ve iki katlı tramvaylara bindiğini ve Omelas tren istasyonunun, muhteşem Çiftçiler Pazarı kadar cafcaflı olmasa da aslında kentin en güzel binası olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ama trenleri de olsa Omelas, şu ana kadar bazılarımıza “eh idare eder” dedirtiyor korkarım. Tebessümler, çanlar, geçit alayları, atlar, eh. Öyleyse bir de orji ekleyin bari. Orji işinize yararsa hiç çekinmeyin. Ama güzel çıplak rahip ve rahibelerin, yarı esrik bir halde, önlerine ilk çıkan erkek veya kadınla, sevgiliyle veya yabancıyla çiftleşmeye hazır, kanın derin tanrısallığı ile birleşmeye duydukları arzuyla içinden çıkıverdikleri tapınaklar olmasın. İlk düşündüğüm buydu, ama Omelas’ta tapınaklar olmasın daha iyi. Hiç olmazsa insanlı tapınaklar. Dine evet, din adamlarına hayır. Elbette, çıplak güzeller, kendilerini arzulayanların açlığına ve tenin hazzına kutsal bir tatlı gibi sunarak dolaşabilirler ortalıkta. Onlar da katılsın geçit alayına. Çiftleşenlerin üzerinde davullar gümbürdesin ve gonglarla arzunun zaferi ilan edilsin (ve yabana atılamayacak bir nokta), bu haz dolu ayinlerden doğan çocuklar herkes tarafından sevilsin ve büyütülsün. Bildiğim bir şey varsa o da Omelas’ta suçluluk duygusu olmadığı. Ama başka ne olmalı? Başlangıçta uyarıcılar olmamalı diye düşünmüştüm, ama pek sofuca bu. Sevenleri varsa, drooz’un hafif, kalıcı ve kararlı tatlılığı doldurabilir kentin sokaklarım. Drooz zihni ve kasları büyük bir ışık ve parıltıyla kaplar önce, birkaç saat sonra bir düş rehavetiyle ve nihayet, evrenin en gizli sırlarıyla ilgili harika görüntülerle birlikte inanılmaz bir cinsel haz uyandırır; üstelik alışkanlık da yapmaz. Daha mütevazı beğeniler için de bira olabilir sanıyorum. Başka ne, başka ne olabilir coşku kentinde? Zafer duygusu elbette, cesaretin kutlanışı. Ama din adamları olmadan yapabiliyoruz madem, askerler de olmasın. Başarılı katliamlara dayalı coşku haklı bir coşku değil; işimize yaramaz, korkunç, basit. Bir dış düşmana karşı olmaktan değil, tüm insanların ruhundaki en güzel ve en haklı şeylerle, dünyadaki yazın ihtişamıyla birleşmekten doğan sınırsız ve cömert mutluluk: Omelas’ın insanlarının göğüslerini kabartan budur ve kutladıkları zafer de dirimin zaferi. Çoğunun drooz’a gerek duyduğunu da sanmıyorum aslında.

    Yürüyüş alaylarının çoğu Yeşil Çayırlara vardı bile. Yeşil ve mavi mutfak çadırlarından nefis bir yemek kokusu geliyor. Küçük çocukların sevimli incecik yüzleri; bir adamın müşfik aksakalına bir pastanın kırıntıları takılmış. Genç erkekler ve kızlar atlarına bindiler ve başlangıç hattında toplanıyorlar. Ufak tefek, şişman ve güleç yüzlü yaşlı bir kadın elindeki sepetten çiçekler dağıtıyor ve uzun boylu genç erkekler ışıl ışıl saçlarına onun çiçeklerini takıyorlar. Dokuz, on yaşlarında bir çocuk kalabalığın dışında oturmuş, kendi başına kaval çalıyor. İnsanlar dinlemek için susuyor ve gülümsüyorlar. Ama onunla konuşmuyorlar. Çünkü çalmayı hiç bırakmaz, onları hiç görmez, koyu renk gözleri şarkının tatlı, incecik büyüsüne dalmıştır.

    Bitiriyor ve kavalı tutan ellerini yavaş yavaş indiriyor.

    Bu küçük özel sessizlik bir işaret vermiş gibi birden başlangıç çizgisinin yakınındaki bir çadırdan bir boru ötüyor; görkemli, hüzünlü, içe işliyor. Atlar arka ayakları üzerinde şahlanıyor, bazıları kişneyerek karşılık veriyor. Ciddi suratlı genç süvariler atlarının boynunu okşayıp yatıştırmak için fısıldıyorlar onlara: “Sakin ol, sakin ol güzelim, sakin ol umudum…” Başlangıç çizgisinde sıra olmaya başladılar. Yarış pisti boyunca uzanan kalabalıklar rüzgârda sallanan bir çimen ve çiçek tarlasına benziyor. Yaz Şenliği başladı.

    İnanıyor musunuz? Şenliği, kenti, coşkuyu kabul ediyor musunuz? Hayır mı? Öyleyse bir şey daha anlatayım sizlere.

    Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerden birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağları bürümüş bir pencereden vuran küçük tozlu bir ışık tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Küçük odanın bir köşesinde, bir çöp kovasının yanında uzun saplı, kötü kokulu, pisliğe bulanmış bir çift süpürge duruyor. Yerler pislik içinde, dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele; mahzen pislikleri genellikle böyle olur zaten. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde: Bir sandık odası ya da kullanılmayan bir araç gereç dolabı. Odada bir çocuk oturuyor. Bir kız da olabilir, bir oğlan da. Altı yaşında gösteriyor, ama aslında on yaşına yaklaştı. Geri zekalı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuş, belki korku, kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. Kova ve süpürgelerin en uzağındaki köşede iki büklüm oturmuş, burnunu karıştırıyor, ayak parmakları ya da cinsel organlarıyla oynuyor. Süpürgelerden korkuyor. Onları korkunç buluyor. Gözlerini kapatıyor, ama süpürgelerin hala orada durduğunu, kapının kilitli olduğunu, kimsenin gelmeyeceğini biliyor. Kapı hep kilitli; hiç kimse gelmiyor, sadece zaman zaman -çocuğun zaman ve süre kavramı yok- kapı gıcırdayarak açılıyor ve birisi ya da birkaç kişi görünüyor. İçlerinden biri gelip çocuğu tekmeleyerek kaldırıyor. Ötekiler yaklaşmıyorlar hiç, yalnızca korku ve tiksintiyle süzüyorlar onu. Yiyecek kabı ve su çanağı çabucak dolduruluyor, kapı kilitleniyor, gözler kayboluyor. Kapıdaki insanlar hiçbir şey söylemiyor, ama bu odada doğmamış olan, gün ışığını ve annesinin sesini hatırlayabilen bu çocuk arada bir konuşuyor. “İyi olacağım” diyor. “Lütfen bırakın beni. İyi olacağım!” Hiç cevap vermiyorlar. Çocuk, eskiden geceler boyu yardım ister ve bol bol ağlardı, ama artık inliyor yalnızca “ah-haa, ehhaa” ve gitgide daha az konuşuyor. O kadar zayıf ki bacakları çöp gibi, midesi kemiklerine yapışmış, günde yarım tas mısır ve lapa ile yaşıyor. Çıplak. Sürekli dışkısı üzerinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleriyle dolu.

    Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.

    Çocuklara, sekiz ile on iki yaşları arasında anlayabilecek duruma geldiklerinde anlatılır ve bu çocuğu görmeye gelenler çoğunlukla gençlerdir. Ama sık sık yetişkinlerden biri de çocuğu görmeye ya da bir kez daha görmeye gelir. Mesele onlara ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, bu genç seyirciler gördüklerinden şaşkına döner, sersemleşirler. Aşmış olduklarını sandıkları tiksinti duygusuna kapılırlar. Tüm açıklamalara rağmen öfke, kızgınlık, çaresizlik hissederler. Çocuk için bir şeyler yapmak isterler. Ama ellerinden gelen hiçbir şey yoktur. Eğer çocuk, o iğrenç yerden gün ışığına çıkarılırsa, temizlenir, beslenir ve rahat ettirilirse bu iyi bir şey olacaktır, doğru; fakat bu yapılırsa eğer, o gün ve o saatte ‘Omelas’ın tüm refahı, güzelliği ve hazzı yok olacak, yıkılacaktır. Koşullar bunlardır. Omelas’taki her bir yaşantının iyiliğini ve güzelliğini tek, küçük bir düzelme uğruna feda etmek; tek bir insanın mutluluğu uğruna binlerin mutluluğunu fırlatıp atmak: Suçluluk duygusunu içeri almak olacaktır bu.

    Koşullar sert ve kesin; çocuğa güzel bir söz bile söylenemez.

    Genç insanlar çocuğu gördükten ve bu korkunç paradoksla yüz yüze geldikten sonra gözyaşları içinde ya da gözyaşsız bir hiddetle eve dönerler çoğu kez. Haftalar veya yıllar boyu düşünebilirler bunun üzerinde. Ama zaman geçtikçe anlamaya başlarlar ki çocuk salıverilse bile özgürlüğünü elde edemez: Sıcaklık ve yiyeceğin vereceği, küçük, belli belirsiz bir zevk, tamam, ama hepsi bu. Gerçek bir coşkuyu tanımayacak kadar aşağılanmış ve aptallaşmıştır. Korkudan kurtulamayacak kadar uzun bir süre korkarak yaşamıştır. Alışkanlıkları insanca muameleye uyum göstermez. Öyle ki onu koruyacak duvarlar, gözleri için karanlık ve üstüne tüneyeceği dışkı olmazsa mahvolacaktır. Gerçekliğin korkunç adaletini anlamaya başlayıp kabullenince bu acı adaletsizlik için akıttıkları gözyaşları kurur. Yine de gözyaşları ve öfkeleri, iyiliklerini sınamaları ve çaresizliklerini kabullenmeleridir belki de yaşamlarındaki ihtişamın gerçek kaynağı. Mutlulukları ruhsuz, sorumsuz bir mutluluk değildir. Çocuk gibi kendilerinin de özgür olmadıklarını bilirler. Duygudaşlığı bilirler. Mimarilerini soylu kılan, müziklerine o görkemi veren, bilimlerini yücelten şey, işte bu çocuğun varoluşu ve onun varlığını bilmeleridir. O çocuk sayesinde çocuklara böylesine iyi davranırlar. Bilirler ki zavallı çocuk karanlıkta acı çekmezse öteki, flüt çalan çocuk, genç süvariler yazın ilk sabahı, tüm güzellikleriyle gün ışığında yarışmaya hazırlanırken o coşkulu müziği yaratamaz.

    Şimdi inanıyor musunuz onlara? Daha inanılır oldular değil mi? Ama anlatacağım bir şey daha var ve buna inanmak pek kolay değil.

    Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.
  • “İtalyan dilinde düzyazının temelini atan yazardır. Yazı dili olarak Latincenin kullanıldığı on dördüncü yüzyıl İtalya'sında, Boccaccio başyapıtı Decameron'u yazmış, ve bir çağın günlük yaşama biçiminden gerçekçi gözlemler aktarmıştır. Boccaccio'nun 1348-1351 yılları arasında yazdığı başyapıtı Decameron on gün boyunca anlatılan yüz öyküden oluşur. Günde on öykü anlatılır. Her günü bir kral ya da kraliçe yönetir.
    Yazar Decameron'un önsözünde kitabın özelliklerini açıklar, sevenlerin, özellikle de seven kadınların acılarını hafifletmeyi amaçladığını belirtir. Floransa burjuvazisinin, işleri nedeniyle sık sık uzak ülkelere giden kocalarının dönüşünü beklemekle ömür tüketen kadınlar içindir!..
    Veba salgınından kaçmak için bir araya gelen yedi genç kadınla üç erkek 'gönüllerince yaşayarak gülüp eğlenmek, aklın sınırları dışına taşmayan zevkler tadabilmek' amacıyla, önce Fiesole dolaylarında bir evde, sonra da bir şatoda konaklarlar.
    Her gün (cumartesi ile Pazar dışında) öğleden sonra, her biri bir öykü anlatır. Öykünün konusunu günün yöneticisi (kral ya da kraliçe) belirler. Birinci ve dokuzuncu günde ise, herkes istediği öyküyü anlatır.
    Böylece yüz öykü anlatılmış olur. Mutluluklar, gönül yaraları, kadın erkek ilişkileri, yerinde verilen yanıtlar, çıkar peşinde koşan din adamları öykülerin başlıca konularını oluşturur.
    Her günün bitiminde yemek yenir, şarkı söylenir, dans edilir."
  • Mutlu olmak için çok sebep var, sistemin dayattıkları ile mutlu olamayız boş şeylerin peşinde koşmayalım. Mesela bugün yemek yedin. Temiz suyun var. Sağlığın yerinde bir hayalin var. Nefes alıyorsun. Okuyup görebiliyorsun. Başkalarına faydan dokunabiliyor. Biri seni önemsiyordur. Daha iyi olmak için uğraşıyorsundur. Böyle uzar gider. Basit görünebilir ama yitirdiğimizde ancak o zaman kıymeti bilinir .. Motive olmak adına bunu sık sık kendimize hatırlatmalıyız.. Bu da burda dursun ..
  • Bir akşam saat 20 sularında Saray'ın Marmara'ya bakan balkonunda yirmi kadar tanınmış konuk Atatürk'le yemek yiyordu. Arkamda duran Atatürk:

    - Efendi, efendi diye bana seslendi.



    Döndüm. Hiç unutmam, elimde kristal rakı sürahisi vardı

    - Buyrun efendim . Bir emriniz mi var Paşam? diye karşılık verdim.,Cumhuriyet rejiminin kurulmasına rağmen herkes Atatürk'e Paşam, diye hitap ederdi . Beylik, paşalık kalktığı halde bu Paşalık, Atatürk için kalkmadı. Bu, ölünceye dek sürdü.

    O akşam ilk kez konuştuğum Atatürk'le aramızda şunlar geçti :

    - Senin ismi n nedir?

    - Cemal.

    - Sonu yok mu bunun?

    - Var, Cemalettin ...



    Bunun üzerine Atatürk birden bana doğru ilerleyerek:

    - Haaa! dedi. cisimler Kemalettin olur, fakat Cemalettin olmaz. Sen yine Cemal kal. Dinin cemali miydin. ki, sana bu ismi koydular?



    Aradan yarım saat geçmişti . Yemek devam ediyordu. Sevinçten kabıma sığmıyordum. Evet, Atatürk en sonunda benimle konuşmuştu. Hem de uzun uzun. Ertesi gün benimle alay eden arkadaşlarıma anlatacağım şeyleri kafamda tasarlıyor, onlardan hıncımı alacağımı düşünüyordum. Fakat Atatürk; bu Cemal adına tutulmuş olacak ki yeniden seslendi :



    - Bu Cemalettin ismini kim koydu sana ? ..



    Artık adamakıllı korkmaya başlamıştım



    - Babam, diye karşılık verdim.

    - Öyleyse baban ne adammış senin!» diye sertçe çıkıştı . Bunun üzerine:

    - Ben babamı tanımıyorum, deyince yüzü daha da sertleşti

    - Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin?

    - Ben dokuz aylıkken babam ölmüş...

    Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı

    - Anneni tanıyorsun ya yeter, dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi:

    -Ben de babamı tanımıyorum ya...



    O gece yemek sabahın beşine kadar sürmüştü . Çoğu geceler böyle olur meclisin horozlar öterken dağıldığı görülürdü . Bu yüzden Atatürk de sabah saat beşten önce yatağına giremezdi . Saat on birden sonra hava serinlediği için konuklar birer ikişer balkondan içeri girmeye başladılar. Masanın üzerinde boşalmış Dimitrokopulo şişeleri duruyordu. O devrin en ünlü rakısı olan Dimitrokopulodan Atatürk her gece yarım kilo içerdi . Mezesi de sadece tuzlu leblebi idi. Ara sıra da fava denilen zeytinyağlı, limonlu bakla ezmesini istediği olurdu. En sevdiği yemekler arasında kuru fasulye ve pilav geldiğini tekrarlamak isterim. Atatürk tekrar beni çağırdı . Yemek isteyecek sanıyordum fakat O'nun aklı hep benim ismimde değil miymiş?



    - Ulan, bu ismi sen mi koydun, yoksa baban mı?" diye bar bar bağırmaya başladı.



    Çok korkmaya başlamıştım . Benim korktuğumu görünce daha fazla bağırıyordu. Artık elim ayağım titremeye başlamıştı. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kızar da kovulurum diye gözünden uzaklaşmaya karar verdim . Saat üçe doğru sofrayı bırakarak yatmaya gittim. O gece sabaha dek gözümü uyku tutmadı . Yattığım yerde dua ediyordum. Kabusla karışık korkulu rüyalar gördüm. Yavaş yavaş geldiğime pişman bile olmaya başlamıştım. Bu isim de başıma iş açıyordu galiba. Nereden bulmuşlardı bu Cemal ismini de, bana takmışlardı?



    Ertesi günde aynı korku ve heyecan içinde geçti. Adeta akşam olmasını istemiyordum. Tek avuntum, Atatürk'ün akşamki olayı unutmuş olmasıydı. Akşam yemeğini hazırlamış, bekliyordum. Saat yirmiye doğru Atatürk, arkasında Afet İnan, Zehra Hanım.

    Başyaver Rüsuhi, umumi katip Tevfik Bey olduğu halde salona girdi . Başyaver aşağı inerek öbür konukları da sofraya getirdi . Sofraya oturmadan önce Atatürk konuklara Arapça:

    - Faddal, dedi ve herkes masadaki yerlerini aldı.

    - Oturunuz, ya da buyurun anlamına gelen bu sözü, çok keyifli olduğu zamanlar sık sık duyduğumu hatırlıyorum . Sofrada ilk sözü bana idi:

    - Cemal, seni dün akşam sert sözlerle çok hırpalamıştım . Fakat Cemal'ler daima büyük adamlar olur. Sen de büyük adam olacaksın! Sonra tarihteki ünlüleri sıralamaya başladı:

    - Sen Cemal Paşa'yı tanır mısın?

    - Şehzade Cemalettin Efendi'yi, Konya Çelebisi Cemalettin'i tanır mısın?

    - İsimlerini işittim diye cevap verdim .

    - Bu kadarı da yetişir, dedi.
  • Bir akşam saat 20:00 sularında, Saray’ın Marmara’ya bakan balkonunda, yirmi kadar tanınmış konuk Atatürk’le yemek yiyordu. Arkamda duran Atatürk:
    “-Efendi, efendi!..” diye bana seslendi.

    Döndüm. Hiç unutmam, elimde kristal rakı sürahisi vardı.
    “-Buyrun efendim. Bir emriniz mi var Paşam?” diye karşılık verdim.

    Cumhuriyet rejiminin kurulmasına rağmen herkes Atatürk’e ‘Paşam’ diye hitap ederdi. Beylik, paşalık kalktığı halde bu ‘Paşa’lık, Atatürk için kalkmadı. Bu, ölünceye kadar sürdü.

    O akşam ilk kez konuştuğum Atatürk’le aramızda şunlar geçti:
    “-Senin ismin nedir?”
    “-Cemal.”
    “Sonu yok mu bunun?”
    “-Var, Cemâleddin.”
    Bunun üzerine Atatürk, birden bana doğru ilerleyerek:
    “-Haa.” dedi. “İsimler Kemâleddin olur, fakat Cemâleddin olmaz. Sen yine Cemâl kal. Dinin cemâli miydin ki, sana bu ismi koydular?”

    Aradan yarım saat geçmişti. Yemek devam ediyordu. Sevinçten kabıma sığmıyordum. Evet, Atatürk en sonunda benimle konuşmuştu. Hem de uzun uzun. Ertesi gün benimle alay eden arkadaşlarıma anlatacağım şeyleri kafamda tasarlıyor, onlardan hıncımı alacağımı düşünüyordum.

    Fakat Atatürk, bu Cemâl adına tutulmuş olacak ki, yeniden seslendi:
    “-Bu Cemâleddin ismini kim koydu sana?”
    Artık adamakıllı korkmaya başlamıştım:
    “-Babam.” diye karşılık verdim.
    “-Öyleyse baban ne adammış senin!” diye sertçe çıkıştı. Bunun üzerine:
    “-Ben babamı tanımıyorum.” deyince, yüzü daha da sertleşti:
    “-Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin?”
    “-Ben dokuz aylıkken babam ölmüş.”

    Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı:
    “-Anneni tanıyorsun ya yeter.” dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi:
    “-Ben de babamı tanımıyorum ya…”

    O gece yemek sabahın beşine kadar sürmüştü. Çoğu geceler böyle olur, meclisin horozlar öterken dağıldığı görülürdü. Bu yüzden Atatürk de sabah saat beşten önce yatağına girmezdi. Saat on birden sonra hava serinlediği için konuklar birer ikişer balkondan içeri girmeğe başladılar. Masanın üzerinde boşalmış DİMİTRİKOPULO şişeleri duruyordu. O devrin en ünlü rakısı olan Dimitrokopulodan Atatürk her gece yarım kilo içerdi. Mezesi de sadece tuz­lu leblebiydi. Ara sıra da fava denilen zeytinyağlı, limon­lu bakla ezmesini istediği olurdu. En sevdiği yemekler arasında
    kuru fasulye ve pilav geldiğini tekrarlamak iste­rim. Atatürk tekrar beni çağırdı. Yemek isteyecek sanıyordum. Fakat O'nun aklı hep benim ismimde değil miymiş?
    - Ulan, bu ismi sen mi koydun, yoksa baban mı?" diye bar bar bağırmağa başladı.

    Çok korkmağa başlamıştım. Benim korktuğumu görünce daha fazla bağırıyordu. Artık elim ayağım titremeğe başlamıştı. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kızar da kovulurum diye gözünden uzaklaşmağa karar ver­dim. Saat üçe doğru sofrayı bırakarak yatmağa gittim. O gece sabaha dek gözümü uyku tutmadı. Yattığım yerde dua ediyordum. Kabusla karışık korkulu rüyalar gör­düm. Yavaş yavaş geldiğime pişman bile olmağa başlamıştım. Bu isim de başıma iş açıyordu galiba. Nereden bulmuşlardı bu Cemal'i de, bana takmışlardı? Ertesi gün de aynı korku ve heyecan içinde geçti. Adeta akşam olmasını istemiyordum. Tek avuntum, Ata­türk'ün akşamki olayı unutmuş olmasıydı.

    Akşam yemeğini hazırlamış, bekliyordum. Saat 20:00’ye doğru Atatürk, arkasında Afet İnan, Zehra Hanım, Başyaver Rüsuhi, Umumi Kâtip Tevfik Bey olduğu halde salona girdi. Başyaver aşağı inerek öbür konukları da sof­raya getirdi. Sofraya oturmadan önce Atatürk konuklara Arapça: “-Faddal” dedi ve herkes masadaki yerlerini aldı. Oturunuz ya da buyrun anlamına gelen bu sözü, çok keyifli olduğu zamanlar sık sık duyduğumu hatırlıyorum. Sofrada ilk söz bana idi: “-Cemal, seni dün akşam sert sözlerle çok hırpalamıştım. Fakat Cemal'ler daima büyük adamlar olur. Sen de büyük adam olacaksın....”
    Sonra tarihteki ünlüleri sıralamaya başladı;
    •Sen Cemal Paşa'yı tanır mısın? Şehzade Cema-lettin Efendi'yi , Konya Çelebisi Cemalettin'i tanır mısın? .. - • İsimlerini işittim, .. diye cevap verdim. - u Bu kadarı da yetişir, .. dedi. Yemek sürüp gidiyordu. Hava yumuşadığı halde bir gün önce içimi kaplayan korkuyu üzerimden atamamıştım. Her an yine o konuya döneceğinden ödüm kopuyordu. Sa­at gece yarısını geçiyordu. Birden ismimle bana seslen­diğini duydum ve yanına koştum. - • Cemal, senin bu ismini değiştirelim, olmaz mı? Sen kendine göre bir isim bul bakalım.• Şaşırmıştım. Daha karşılık vermeğe vakit bulamadan: - •Ben sana isim buldum, .. dedi. .. senin ismin Çe­lebi olsun.• Atatürk'ün çok sonraları yine bir mecliste u Biz sev­diğimiz insanlara Çelebi deriz, ,, dediğini duymuşymdur. O anda bütün korkum bir bulut gibi dağılıvermişti. Yüzümdeki memnunluğu görünce kabul ettiğimi anladı. Zaten kabul etmemek için hiç bir sebep de yoktu. Fakat bir kere de iznimi almadan edemedi : - · Güzel mi? Çelebi adını beğendin m i ? » diye sordu. - • Çok güzel efendim. Siz bulduğunuza göre daha da güzel ,• dedim. Bunun üzerine sofradaki konuklara döndü: - · Bu çocuğun ismi bundan sonra Çelebi'dir,• diye herkese tanıttı. Atatürk inceliği, zarifliği kadar gönül almasını çok iyi bilirdi. H izmetçi lerinin bile böyle gönlünü aldığı olurdu. O anda Atatürk'ün bu kadar önem verdiği bir adam olmanın gururu içindeydim. Koltuklarım kabarmıştı. O güll Sarayda kim varsa herkese ve bütün konuklara beni yenr gelmiş önemli bir kişiymiş gibi tanıtıyor: - · Bu zatı bilir misiniz, Çelebi'dir, .. diyordu. Böylece Atatürk'ün serzenişlerinden, hatta bağırma-
  • Alain de Botton"un Felsefenin Tesellisi kitabından


    Bazen karşımdaki kadın ve erkeklerle, küçük bir kızın oyuncak bebeğiyle konuştuğu gibi konuşuyorum. Küçük kız oyuncak bebeğin kendisini anlamadığını bilir, yine de bilinçli bir biçimde kendini aldatarak iletişim kurmanın keyfini yaşamaya çalışır.



    İnsanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.

    "Erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi zeki bir kadın tarafından sevilmektir."
    Friedrich Nietzsche

    "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük bir meziyet;...emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Bir jip satın alıyoruz, ama -Epikuros’a göre- asıl aradığımız şey özgürlük.
    Bir aperitif ısmarlıyoruz, ama -Epikuros’a göre asıl gereksinimimiz olan şey dostluk.
    Güzel bir banyomuz olabilir, ama -Epikuros’a göre- asıl istediğimiz bu banyoda, bizi sükunete kavuşturacak düşüncelere dalmaktır.

    Montaigne
    Okumak hayatının tesellisiydi:

    Okumak beni çekildiğim bu inzivda avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak.

    Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna ve bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için girilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.

    Sokrates,
    ... Toplum tarafından kabul görmesine yardım edecek olanı değil inandığı şeyi yaptı.

    Arthur Schopenhauer söylüyor.
    Bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil, varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi.

    Arthur Schopenhauer söylüyor.
    Bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil, varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi.

    Yüz kere ölmem gerekse bile bilin ki davranışlarımı değiştirmeyeceğim.

    Hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim.

    Schopenhauer
    “Hayat o kadar kısa, tahmin edilemez ve uçucu ki böyle büyük bir çaba göstermeye hiç değmez.”

    Nietzsche :
    "Avrupa'nın iki güçlü uyuşturucusu: Alkol ve Hıristiyanlık."

    Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna ve bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.

    Hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düşkırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü.
    Alain de Botton

    "Bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün." (Seneca)

    Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar
    ağır değilse okumak acının açtığı yaraları iyileştirir.

    "Üreme organlarımızın çalışmaları öylesine doğal, gerekli ve doğru ki; acaba bu organlar bize ne yaptı da biz utanç duymadan onlardan söz açamıyoruz, onları hep ciddi sohbetlerin dışında tutuyoruz? Öldürmek, hırsızlık yapmak ya da ihanet etmek gibi sözcükleri rahatlıkla kullanmaktan korkmuyoruz ama üreme organlarımızın adlarını ancak fısıldayarak söylüyoruz." ( Montaigne)

    Dışarıdaki gürültü patırtı hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizdeki yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.

    Seneca filozof Hecato’nun yapıtlarından birinde bir cümleye rastlamış:
    Bugün (onun yazılarını okurken) şu söz çok hoşuma gitti: “ Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım.” Bu gerçekten de büyük bir meziyet; … emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.
    Alain de Botton

    "Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim." - Sokrates

    İnsan, günün en az üçte birini tutkulardan, insanlardan ve kitaplardan uzak geçirmezse nasıl düşünür olabilir?

    Bütün dikkatini mümkün olduğunca çok para kazanmaya, şan şöhret sahibi olmaya verip, kendi ruhunu anlamak, mükemmelleştirmek ve hakikati aramak için çaba göstermiyor olmaktan utanmıyor musun?

    Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkartan bir önder olarak göremeyiz.

    Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim farketmiş olmamız imkansız gibi gelir bize.

    Aslında biz dostlarımızı, yalnızca bize eşlik edecek iyi yürekli ve eğlenceli insanlar oldukları için değil, aynı zamanda ve en çok da bizi olduğumuzu sandığımız kişi biçiminde algılayabilecek ve anlayabilecek kişiler oldukları için seçeriz.

    Çok aşikâr, çok "doğal" diye nitelenen şeylerin gerçekten öyle olduğuna çok az rastlanır. Bu bilinç şunu düşünmeye sevk etmeli bizi: Aslında yaşam göründüğünden çok daha esnek, çünkü yaygın görüşler, genelde, hatasız çıkarımlar değil, yüzyıllardır sürüp giden entelektüel karmaşa sonucunda bugünkü konumlarına geldiler. Belki de şimdiki konumlarında olmaları için iyi bir neden yoktur, kim bilir?

    Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır. Ya da böylesine anlaşılmaz bir yazı kaleme alan yazar içerikteki eksikliği gizlemek istiyordur; anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır.

    Nietzsche
    "Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz."

    Göremediğimiz, dokunamadığımız şeyleri daha iyi algılayabilmemiz için benzetmelere gereksinim vardı; aksi halde söylenenlerin hepsini unutacaktık.

    Seneca şuna inanıyordu:
    Arzularımız gerçekleşmediği takdirde, nelerle karşılaşabileceğimizi şöyle mantıklıca bir düşünürsek, yaşayabileceğimiz sorunların, yol açtıkları huzursuzluğa kıyasla çok daha küçük olduklarını görürüz.

    Schopenhauer
    Eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. Ama durum bunun tam tersi. Herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor.

    Yarının da aşağı yukarı bugün gibi olacağına ilişkin hoş bir inanç ile her an korkunç bir felaketle karşılaşabileceğimiz ve ondan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı ihtimali arasında sıkışır kalırız.

    İyi Dostlar Biriktirdim
    İnsanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir

    Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. Mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür, ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez. Hep küçük kalır.

    Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiç bir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.
    -Neitzsche


    ... istisnasız herkes tarafından sevilmeyi istemek gibi hastalıklı bir arzudan kaynaklanan o salyalı coşkuyu yaşıyordum. Bir topluluk içindeyken, çoğunluk tarafından kabul gören fikirleri sorgulamaya kalkmıyordum.


    "Bazı yazarlar bize faydalı olamayacak kadar entelektüeldirler."

    Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. Mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür, ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez. Hep küçük kalır.

    Schopenhauer
    Eğer bu dünyayı Tanrı yarattıysa ben Tanrı'nın yerinde olmak istemezdim; bu çaresizlik, bu acılar kalbimi kırardı.

    Evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır.

    Schopenhauer
    "Aşk insanları... cinsel çekim olmasa, nefret edecekleri, hor görecekleri, hatta tiksinti duyacakları kişilere doğru yönlendirir."

    Nietzsche :
    "Şarabın insanı neşelendirdiğine inanmak için ancak Hıristiyan olmam gerek, yani topyekün bir saçmalık olduğunu düşündüğüm şeye inanmam gerek"

    ...ama önyargıların yok olması ve kıskançlığın azalması için zamana gerek var; işte biz bunu unutuyoruz.

    Montaigne
    Bence doğru kişilerin, denklerin birbirini bulduğu bir dostluktan değerlisi yoktur. Evet! Bir dost! Bir dostla sık sık görüşmenin sudan daha serinletici, ateşten daha gerekli olduğunu anlatan eski bir söz ne kadar da doğrudur.

    Seneca: "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun. Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük meziyet; ... emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Seneca: "Hiçbir zaman Fortuna'ya güvenmedim, bana huzur verdiği zamanlarda bile. Bana bahşettiği herşeyi - parayı, mevkiyi, gücü- öyle bir yere koydum ki geri almak istediği zaman beni rahatsız etmeden alabilsin. Bütün bu sahip olduğum şeylere belli bir mesafede durdum ki istediği zaman onları bulundukları yerden rahatça alsın, benden söküp koparmasın."

    Fortuna: İnsanların kaderini değiştirebilen bir tanrıça.

    Nietzsche :
    "Şarabın insanı neşelendirdiğine inanmak için ancak Hıristiyan olmam gerek, yani topyekün bir saçmalık olduğunu düşündüğüm şeye inanmam gerek"

    Biz telkinlerden bu kadar etkilenen yaratıklar olmasaydık, reklamlar o kadar da gerekli olmayabilirdi.

    Seneca: "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun. Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük meziyet; ... emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Schopenhauer
    "Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek."

    Çevresindeki insanlar onu düşkırıklığına uğrattığı için yazar olmuştu ama yazıyor olması, bir gün bir yerlerde birinin kendisini anlayabileceği umudunu hâlâ taşıdığını gösteriyordu. Aslında, kişiliğinin en gizli yanlarını kitapçılarda alışveriş yapan yabancı insanlara sunmanın bir çelişki olduğunu o da biliyordu:

    Tek bir insana söylemeye asla yanaşmayacağım pek çok şeyi bütün insanlara söylüyorum; en gizli düşüncelerimi öğrenmek isteyen en sadık dostlarımı kitapçıların tezgâhlarına yolluyorum.

    Tabii biz bu çelişkiye şükran duymalıyız. Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna, bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.
    Devamını Göster

    Belki meselenin temelinde yatan sağlam nedenlere tutunmak yerine sadece savunma duruşu alıyor; ancak başkaları haksız olduğumuzu söylediği zaman gerçekten de haklı olduğumuzu düşünerek rahatlıyoruzdur çocukça.

    Kırık bir kalbin tesellisi
    Arthur Schopenhauer: "Hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir hata olarak nitelendirebiliriz hayatımızı".
    "Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böyle sürüp gidecek."

    Bize en çok mutluluk veren şeyler büyük acılardan ayrı düşünülemiyor, en büyük keyiflerimizin kaynağında, garip bir biçimde bize en çok acı veren şeyler bulunuyordu.

    Yalnızca başkalarının düşmanca tavırları değildir bizi mevcut düzeni sorgulamaktan alıkoyan. Şüphe duyma yeteneğimiz içimize yerleşmiş bir inanç tarafından da baltalanabilir.

    --Seneca--
    Bilge kişi cüce gibi kısa boylu olsa da kendisinden nefret etmez, ama yine de uzun boylu biri olmayı arzular.

    Aşk... en ciddi işleri sekteye uğratır, hatta en büyük zihinleri bile karıştırır...
    Bazen sağlığımızı, bazen varlığımızı, mevkiimizi ve mutluluğumuzu feda etmemizi ister bizden.

    Bize en çok mutluluk veren şeyler büyük acılardan ayrı düşünülemiyor, en büyük keyiflerimizin kaynağında, garip bir biçimde bize en çok acı veren şeyler bulunuyordu.


    Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim fark etmiş olmamız imkansız gibi gelir bize. Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkaran bir önder olarak göremeyiz.

    Onaylanmadığı zaman kendine olan güvenini histerik bir biçimde değil akılcı temellere oturtarak yansıtmasını sağlayacak düşüncelerle donatmıştı felsefe Sokrates'i.

    Bilge insan yemeğin çoğunu değil, en lezzetlisini yemeğe bakar.


    Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar: İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    Montaigne
    "Benim sözünü ettiğim dostlukta, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Eğer bir acıdan kaçınamiyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz.

    "Davranışları değerlendirirken önyargılı olmak yerine dikkatle akıl yürütmediydik."

    Bir düşüncenin doğruluğu, herkesin ona inanmasıyal ya da herkesin onu reddetmesiyle değil, bu düşüncenin mantık kurallarına uygun olup olmadığıyla belirlenir.

    Onaylanmadığı zaman kendine olan güvenini histerik bir biçimde değil akılcı temellere oturtarak yansıtmasını sağlayacak düşüncelerle donatmıştı felsefe Sokrates'i.

    Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar: İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    "Yaşam demek cesaret, hırs, onur, güçlü bir kişilik, espri anlayışı ve bağımsızlık demekti."

    Sokrates mahkeme önünde yargılanırken söylüyor
    Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim.

    Montaigne
    "Benim sözünü ettiğim dostlukta, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    "Davranışları değerlendirirken önyargılı olmak yerine dikkatle akıl yürütmediydik."

    Eğer bir acıdan kaçınamiyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz.

    Herhangi bir topluluğun yarattığı normal tanımı akla uygun olanın yalnızca bir bölümünü kapsar; insan deneyiminin büyük bir bölümünü de adaletsizce yabancılığa mahkum eder.

    Seneca
    "En iyisi değiştiremeyeceğin şeyi kabullenmektir."

    Bir adam bütün dünyanın gözünde dahi olabilir; yine de karısı, uşağı olağanüstü bir yan görmez. Çok az insan ailesi tarafından olağanüstü biri diye nitelenmiştir.

    Niye? İşte, öyle seziyorum.
    Sezgi yoluyla elde edilen doğru, bir kaide üzerine herhangi bir destek kullanılmaksızın oturtulmuş bir heykele benzer. Sert esen bir rüzgâr bu heykelin devrilmesine yol açabilir.

    Atena için bir inek, Artemis ile Afrodit için bir keçi, Asklepyos için bir horoz kesmek gerekiyordu.

    Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi
    Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır.

    Epikuros
    "Eğer insan ölüm üzerine mantıklı düşünürse, ölümden sonra bizi kaygısız bir uykudan başka şeyin beklemediğini anlardı."

    Seneca
    "En iyisi değiştiremeyeceğin şeyi kabullenmektir."

    Gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. Bizim için duydukları sevgi, ideal anne babaların çocuklarına duydukları sevgi gibi, dış görünüşümüzden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez.

    "Düşüncelerinizin ya da yaşam biçiminizin yanlış olduğu, asla ve asla, çoğunluğun görüşleriyle ters düştüğümüz görüşünden yola çıkılarak kanıtlanamazdı." ( Sokrates)

    Bütün kaygılardan kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.

    "Ne denli az kavrarsan, o denli çok saygı göstermeye hazırsın."

    İyi bir çömlek ya da ayakkabı yapmak yalnızca sezgiyle olacak iş değildi; öyleyse çok daha karmaşık bir iş olan yaşamı sürdürme işi nasıl olur da öncüller ya da hedefler üzerine bir an bile kafa yormaksızın yürütülebilinirdi?

    Üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce zanaatkâr ve çiftçi gördüm.

    Bazı şeyleri yapmak dışarıdan bakıldığında çok zor görünür gözümüze; bazı şeyleri yapmaksa nedense basit. Nasıl yaşamak gerektiği konusunda sağlam görüşlere sahip olmak ikinci kategoriye giriyor, çömlek ya da ayakkabı yapmaksa birinciye.

    Dostluk aslında başkalarının mantıklı diye kabul ettiklerine karşı kurulan küçük bir komplodur.

    Seneca
    Düşkırıklığına yol açan nedenler çok çeşitli olabilir -sızlayan bir ayak parmağından tutun da zamansız bir ölüme kadar pek çok şey bizi düşkırıklığına uğratabilir. Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar:İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım. Bu gerçekten de büyük bir meziyet;...emin ol,böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Yunanlar için köle sahibi olmak normaldi. İÖ 5. Yüzyılda yalnızca Atina sınırları içinde 8 bin ila 100 bin köle vardı; yani özgür olan her üç kişiye bir köle düşüyordu.

    Lucretius
    Biz insanlar, birer hasta adamız, hastalığın kaynağından habersiz.

    Bilgeliğe ulaşmak için çabalamak fakat hiçbir zaman budalalıktan tam olarak kurtulamamak, erdemli fakat sıradan bir yaşam sürmek yeterince büyük bir başarı aslında.

    Biz, hepimiz sandığımızdan çok daha zenginiz aslında.


    Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yöneliyoruz... Kafamızı derleyip toplamamız gerekirken evimiz derli toplu görünsün diye raflar satın alıyoruz... Dost sıcaklığının yerini tutsun diye kaşmir hırkalar giyiyoruz...

    Montaigne nin Anlaşılması Güç Yazılar ile İlgili Düşüncesi:
    Zorluk, eğitimlilerin, öğrendikleri şeylerin boş olduğu anlaşılmasın diye hokkobazlık yapmakta kullandıkları, insanın aptal yanının da ödeme olarak kabul etmeye dünden razı olduğu demir paradır.

    Ne kadar alçakgönüllü olursa olsun, kendi yaşantımızdan, bu eski kitaplardan çıkarabileceğimizden çok daha derin, anlamlı sonuçlar çıkarabilirdik

    Sanat da felsefe de, Schopenhauerın deyişiyle, acıyı bilgiye dönüştürür.

    "Sağduyu", nasıl giyinmemiz, maddi açıdan hangi değerleri edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinden koşmamız ve nasıl bir aile hayatı sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirir. Herkesçe kabul edilen bu düzeni sorgulamaya başlamak, garip, hatta saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır.

    Schopenhauer
    "Evlilikte asıl istenen şey zekice sohbetlerle hoş vakit geçirmek değil, çocuk dünyaya getirmektir."


    intikam almaktan aciz olmanın adı "affedicilik"
    ( Kendilerini rahatlık dinine adamış Hıristiyanlar) Gerçekte istedikleri ama güçsüz olduklarından uğruna savaşmaya yanaşmadıklarını yeriyor, aslında hiç istemedikleri ama sahip olduklarını öve öve göğe çıkarıyorlardı. Güçsüzlüğün adı "iyilik", sünepeliğin adı "iyi huyluluk", düşmana boyun eğmenin adı "itaatkârlık", ve Nietzsche'nin deyişiyle,intikam almaktan aciz olmanın adı "affedicilik" olmuştu.

    İşte bu yüzden Seneca bize şöyle söylüyor: Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilmeyecek olanı ise ne zaman kabulleneceğimizi bilmektir.

    Sanat da felsefe de, Schopenhauerın deyişiyle, acıyı bilgiye dönüştürür.

    Sokrates, bu karmaşık yapıya gereken saygıyı göstermeyen, görüşlerini formüle etmek için bir çömlekçinin sarf ettiği kadar dikkati bile sarf etmeyen ama nedense kendine çok güvenen insanlar karşısında cesaretimizin kırılmaması gerektiğini söylüyor.

    İşte bu yüzden Seneca bize şöyle söylüyor: Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilmeyecek olanı ise ne zaman kabulleneceğimizi bilmektir.

    Evet, muhtemelen kötü şeylerle karşılaşacağız ama bunlar aslında korktuğumuz kadar da kötü şeyler değil.

    Ne kadar alçakgönüllü olursa olsun, kendi yaşantımızdan, bu eski kitaplardan çıkarabileceğimizden çok daha derin, anlamlı sonuçlar çıkarabilirdik

    Seneca
    Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyeceğinik olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.

    Eleştirinin değerli bir eleştiri olup olmadığı, eleştiren kişi ya da kişilerin nasıl bir düşünme sürecinden geçtiklerine bakılarak anlaşılır.

    Entelektüel bir münzevi olarak yaşayıp benzer bir biçimde düşünen insanlarla nadiren bir araya gelmek bizim kaderimiz.

    Montaigne nin Anlaşılması Güç Yazılar ile İlgili Düşüncesi:
    Zorluk, eğitimlilerin, öğrendikleri şeylerin boş olduğu anlaşılmasın diye hokkobazlık yapmakta kullandıkları, insanın aptal yanının da ödeme olarak kabul etmeye dünden razı olduğu demir paradır.

    Sokrates, bu karmaşık yapıya gereken saygıyı göstermeyen, görüşlerini formüle etmek için bir çömlekçinin sarf ettiği kadar dikkati bile sarf etmeyen ama nedense kendine çok güvenen insanlar karşısında cesaretimizin kırılmaması gerektiğini söylüyor.

    "Sağduyu", nasıl giyinmemiz, maddi açıdan hangi değerleri edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinden koşmamız ve nasıl bir aile hayatı sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirir. Herkesçe kabul edilen bu düzeni sorgulamaya başlamak, garip, hatta saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır.

    Eleştirinin değerli bir eleştiri olup olmadığı, eleştiren kişi ya da kişilerin nasıl bir düşünme sürecinden geçtiklerine bakılarak anlaşılır.

    Başkaları Bilmiyor Olabilir
    Aslında yaşam göründüğünden çok daha esnek, çünkü yaygın görüşler, genelde, hatasız çıkarımlar değil, yüzyıllardır sürüp giden entelektüel karmaşa sonucunda bugünkü konumlarına geldiler. Belki de şimdiki konularında olmaları için iyi bir neden yoktur, kim bilir?

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Kırık bir kalbin tesellisi
    Keyif almak istiyorsan hayattan,
    Değer vermelisin dünyaya.



    Düşüncelerimizin ya da yaşam biçiminizin yanlış olduğu, asla ve asla, çoğunluğun görüşleriyle ters düştüğünüz gerçeğinden yola çıkılarak kanıtlanamazdı.

    Biz de, ara sıra karanlığın içinde eşelenmeyi bırakıp göz, yaşlarımızı bilgiye dönüştürmek için uğraş vermeliyiz.

    Arthur Schopenhauer
    Bütün aşk maceralarının nihayi amacı bir sonraki kuşağın oluşturulmasından... insan ırkının gelecekteki varlığının sağlanmasından ve özel yapısının belirlenmesinden başka bir şey değildir.

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Seneca: "Tasmasından kurtulmaya çalışan bir hayvan, tasmasının boynunu daha fazla sıkmasına yol açar...Hiçbir tasma yoktur ki hayvan onunla yürümeyi kabullenmektense kurtulmaya çalıştığında boynunu acıtmasın. Ancak bizi canımızdan bezdirecek kadar kötü olaylarla karşılaştığımızda yapabileceğimiz yegane şeyin acılara katlanmak ve kaçınılmaz olana boyun eğmek olduğunu bilirsek teselli bulabiliriz. "

    Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi
    Aşağılanmaktan hiç de keyif almayan Montaigne alıntılara sığınmış ve Denemeler'in sonunda dokunaklı bir itirafta bulunmuştu:

    "Eğer biraz özgüvenim olsaydı, sonucu ne olursa olsun, bir tek kendi sözlerimi söylemek isterdim."

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlama suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine yaklaşabilir.

    "Mutlu olmam için neye sahip olmam gerek?"

    Montaigne
    "Eğitim sistemimizin saçmalığına geri gelmek isterim: Bu sistemin amacı bizi iyi ve bilge biri haline getirmek değil; bilgili bir insan yapmaktı."

    ...anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır.

    Biz de, ara sıra karanlığın içinde eşelenmeyi bırakıp göz, yaşlarımızı bilgiye dönüştürmek için uğraş vermeliyiz.

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Herkes alışık olmadığı şeyi barbarca buluyor; hakikate ya da doğru akıl yürütme yöntemine ilişkin ülkemizde alışkanlıklardan, burada fikir üretilen fikirlerden başka ölçütümüz yok.

    Montaigne

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlamak suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine ulaşır.

    Düşünmek kolay iş değildir.

    Montaigne'in de vurguladığı gibi gerçek aslında hepimize aynı mesafede mi duruyordu?
    Schopenhauer
    Hayatları, açlığın ve cinsel isteklerin giderilmesinden... sonu gelmez gereksinimler ile bunların karşılanması için bitmez tükenmez gayret arasında alınan... bir anlık hazlardan... ibaret.

    Schopenhauer: “Uzun zamandır şuna inanıyorum: İnsanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında ters bir orantı vardır... Kapıyı eliyle yavaş kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil, aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür... Ancak, düşünen canlıların bilincine, ıslık çalmak, kahkahalar atmak, bağırıp çağırmak, çekiçle ya da kırbaçla vurmak... vs. suretiyle dalıverme hakkını kendinde bulan bir tek kişi bile kalmadığında... uygar olabiliriz.”

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlamak suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine ulaşır.

    Hayatın bize getirdikleri için gözyaşı dökmeye ne hacet? Hayatın kendisine şöyle bir bakmak bizi gözyaşlarına boğmaya yetmez mi ?

    Felsefenin görevi, biz gerçekliğin yıkılmaz duvarını aşmaya çalışırken, isteklerimizin mümkün olan en yumuşak biçimde yere inmesini sağlamaktır.

    "Yetenekten, doğuştan gelen becerilerden söz etmeyelim. Çok da yetenekli olmayan ama büyük olmayı başarmış o kadar fazla insan sayabiliriz ki. Bunlar bazı nitelikleri sayesinde büyüklüğü sonradan 'edinmiş', sonradan (bizim deyişimizle) 'dahi' olmuş kişilerdir; bu büyük insanları tanıyan hiçkimse onlarda böyle nitelikler bulunmadığını iddia edemez: Bunların hepsi de bir zanaatkarın ciddiyetiyle işlerine sarılmış, iddialı bir tavırla büyük bir yapıt ortaya koyma işine girişmeden önce işin küçük parçaları üzerinde yoğunlaşıp çalışmış, bunu yapmak için yeterince zaman ayırmış kişilerdir, çünkü bu insanlar göz kamaştırıcı bir bütünün yaratacağı etkiden çok, o bütünün küçük, ikincil önem taşıyan yanlarıyla uğraşıp bunları yaratmaktan keyif almışlardır."
    Friedrich Nietzsche

    Hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir.

    "Bırakın filozoflar da para kazansın; bilgelik yoksulluğa mahkum mu yani?"
    Seneca

    "Yetenekten, doğuştan gelen becerilerden söz etmeyelim. Çok da yetenekli olmayan ama büyük olmayı başarmış o kadar fazla insan sayabiliriz ki. Bunlar bazı nitelikleri sayesinde büyüklüğü sonradan 'edinmiş', sonradan (bizim deyişimizle) 'dahi' olmuş kişilerdir; bu büyük insanları tanıyan hiçkimse onlarda böyle nitelikler bulunmadığını iddia edemez: Bunların hepsi de bir zanaatkarın ciddiyetiyle işlerine sarılmış, iddialı bir tavırla büyük bir yapıt ortaya koyma işine girişmeden önce işin küçük parçaları üzerinde yoğunlaşıp çalışmış, bunu yapmak için yeterince zaman ayırmış kişilerdir, çünkü bu insanlar göz kamaştırıcı bir bütünün yaratacağı etkiden çok, o bütünün küçük, ikincil önem taşıyan yanlarıyla uğraşıp bunları yaratmaktan keyif almışlardır."
    Friedrich Nietzsche

    ...Karısı Ksanthippe'nin huysuzluğu dillere destandı (niçin böyle bir kadınla evlendiği sorulduğunda filozof, at terbiyecilerinin en huysuz atlarla çalışması gerektiğini söylerdi).

    söylediklerimizi kimse anlamıyorsa söylediğimiz şeylerin bir anlamı Yok demektir.

    Hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir.

    Kırk yaşından sonra...biraz olsun insanlardan nefret etmeye başladım.

    Düşünmek kolay iş değildir.

    'Varlıklı olmak öfkeyi körükler.'
    Seneca

    Epikuros
    Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaş olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur.

    İyi görüşler anlama yetisi olanların, kötü görüşlerse böyle bir yetiye sahip olmayanların görüşleridir...

    Montaigne
    Günlerimin çoğunu, her günün de çoğu saatini burada geçiriyorum.

    “Yaratıcılığımızı körükleyen en önemli şey, 'bu böyle olmak zorunda mıdır? Sorusudur...

    insana korku veren, kötücül diye nitelenen enerjiler, aslında insanlık için çalışan mimarlar, yol işçileridir.

    Stoacı filozoflar Zenon ve Khrysippos'ın kader hakkındaki benzetmeleri
    Bir köpek bir arabaya bağlandığı zaman, eğer arabanın peşinden gitmek isterse zaten tasması onu çekecek ve köpek arabanın peşinden gidecektir. Burada, köpeğin bu anlık hareketi rastlantısal olarak kaçınılmaz olanla örtüşecektir. Ancak köpek arabanın peşinden gitmek istemezse bile her durumda bunu yapmaya mecbur kalacaktır. İnsanlar için de durum aynıdır: İsteseler de istemeseler de kaderin kendilerine çizdiği yoldan ilerleyeceklerdir.

    Ve işte Nietzsche :)
    Sevdiğim insanların acı, yalnızlık ve hastalık çekmelerini, başkaları tarafından itilip kakılmalarını, hakarete uğramalarını dilerim -dilerim kendilerine karşı derin bir hörgörü duymadan, kendilerine güvensizliklerinden ötürü işkenceler çekmeden, yenilgilerin altında ezilmeden yaşayıp gitmezler.

    Tabii felsefesini inkar etmek şartıyla kendi hayatını kurtarabilirdi. Jürinin kendisini suçlu bulmasından sonra bile ölüm cezasından kurtarabilirdi ama o, jürinin görüşlerine karşı çıkmayı sürdürerek bu fırsatı tepti.

    Dışarıdaki gürültü patırtı hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.

    İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: ''Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek bu böyle sürüp gidecek.''

    Dünyanın neye benzediğine ve başka insanların nasıl insanlar olduğuna ilişkin, tehlikeli olabilecek kadar iyimser fikirlere sahip olduğumuz için öfkeleniriz.

    Lucretius da, "isteklerimizi belirleyenin kendi duyularımız değil, sağdan soldan duyduklarımız." olmasından üzüntü duyduğunu dile getirmişti.

    “Yaratıcılığımızı körükleyen en önemli şey, 'bu böyle olmak zorunda mıdır? Sorusudur...
  • Fern'in babası, "Güzelliğin aşkı önleyici bir şey olabileceğini düşünürüm sık sık," dedi düşünceli bir ifadeyle.
    "Neden?"
    "Çünkü bazen bir yüze âşık oluruz, onun ardındakine değil. Annem yemek yaparken etin yağını süzer ve onu dolaptaki bir teneke kutuda saklardı. Uzun bir süre içi fındık kremalı, çikolata kaplı uzun kurabiye kutularından birini kullandı. Pahalı olanlar var ya, ondan. Birkaç kez annemin zulasını bulduğumu düşünerek açtım o kutuyu, ama kapağı açar açmaz leş gibi kokan yağ öbeğiyle karşılaştım."
    Elliott, ne demek istediğini anlayarak bir kahkaha attı. "Bu aşamada kutunun bir önemi kalmıyordu, değil mi?"
    "Kesinlikle. Canımın kurabiye istemesine neden oluyordu ama kutu tamamen yanıltıcı bir reklamdı. Bence bazen güzel bir yüz de yanıltıcı reklamdır ve çoğumuz kapağın altına bakmaya zahmet etmeyiz."