• Maturidi’nin din anlayışını ortaya koymak durumundayız. Bu doğrultuda iki husus çok özel bir anlam kazanmaktadır: Birincisi, Müslümanların mevcut İslam anlayışları Kur’an’ın kurucu ilkelerine ve Hz. Muhammed’in “en güzel örnek” olarak ortaya koyduğu tatbikata ne kadar uymaktadır? İkincisi; Müslümanların medeniyet bilincini yitirmelerinde ve medeniyet yarışının dışında kalmalarında din anlayışları etkili olmuş mudur? Nasıl? Birinci sorunun cevabı, doğrudan dinin bilgi boyutu ile ilgidir. Eğer İslam dininden söz edilecek ise, Kur’an’dan ve Kur’an’ın kurucu ilkelerinden bağımsız bir İslam ve İslam anlayışı anlamsız olacaktır. Müslümanların önemli bir kısmı İslam’ı hayatın akışı içinde hazır buldukları için, onun bilgi boyutu ile ilgili bir farkındalık içinde olmamaktadırlar. Kur’an’ın ifadesiyle “ataların dini” denilebilecek olan, geleneksel din anlayışını sürdürmektedirler. Neyin din olup olmadığı, ya her şey dinleştiği için, ya da Tevhid konusunda sağlıklı bir anlayış gelişmediği için çok fazla önemsenmemektedir. Her şeyin din gibi algılanmasının, dinin temel işlevlerini etkisiz hale getirdiği pek fark edilmemektedir. İkinci soruya da, hem medeniyetlerin dinle irtibatlı oluşlarından, hem de dinin bir tür paradigma işlevi görmesinden dolayı, dini ve din anlayışını hesaba katmaksızın cevap verilemez. Medeniyetin gelişebilmesi için gerekli sinerji özgürlük ve güven ortamını gerekli kılmaktadır. Mevcut din anlayışı özgürlük temelli olmadığı için, güven ortamı yaratılamadığı gibi, medeniyet kuracak olan yaratıcılık da din adına engellenmektedir. İşin en kötü yanı, daha önce de işaret edildiği gibi cehaletin ve akıl düşmanlığının da teşvik edilerek, dinle meşrulaştırılmak istenmesidir. Bütün bunların üstesinden gelebilmek için, İslam’ın Kur’an’daki kurucu ilkelerden hareketle yeniden anlaşılması ve imkanlar nisbetinde yeniden inşa edilmesi gerekmektedir.
  • Enerji enerji, azcık da sinerji, dışarıda hayat var biraz eğlence lazım 😂🕺
  • Almanya hiçbir şey ifade etmez. Ama münferit her Alman çok şey ifade eder. Almanya gerçekten de Avrupa’nın temelinde çok önemli bir yeri olan ülke. Öyle bir medeniyetten öyle bir kültürden ve tabi böylesine kozmopolit bir ülkeden nasıl oldu da Hitler gibi bir adam çıktı? Ve asıl ilginci böyle bir ülke nasıl oldu da Hitler’i destekledi? Aslında bu sorunun cevabı oldukça basit. I.Dünya Savaşı’ndan sonta İtilaf Kuvvetleri’nin Almanlara -ve tabi biz Türklere- icbar ettikleri şartlar insanın kendisine saygısını yok edecek türdendi. İnsan yerine dahi konulmayan Almanlar, Hitler’in gelişiyle birlikte asil olduklarını anladılar. Çünkü Hitler onlara aynen şöyle seslenmişti: “Siz hepiniz asilsiniz. Çünkü hepiniz Almansınız.” Hitler, Alman halkının kaybetmiş olduğu özsaygıyı yeniden kazandırdı. Alman halkı parasızlıktan operaya ve sair surette etkinliklere gidemezken Hitler bir anda ortaya çıkıp Alman Filarmoni Orkestrasını Opel fabrikalarına, işçilerinin ayağına gönderdi. İnsanlar önce korkudan katıldılar. Sonraysa bunu artık korkuyla yapmak istemediler çünkü bu durumu kendilerine yediremediler. Bu yüzden de katıldıkları ama istemedikleri bir şeyin parçası olmaya başladılar. Sopa yiyenlerden biri olmamak için sopa atanların safına katılmak. Hemen sonrası zaten bir zafer sarhoşluğu, birlik ve beraberlik coşkusu, kalabalıkların çekim gücü. İşte aslında bugün de aynı problemi biz yaşıyoruz. Hitler’in bu yaptığı entelektüel sınıfı yok etti. Yani elitleri. Bir kere elit kelimesi seçilmiş demektir. Tarihte elit demek elit olmayan halk tabakasının üstünde kişiler anlamına gelir. Bu çeşitli şekillerde adlandırılmıştır. Bazen zenginler, bazen politikacılar, bazen de sanatçılar. Ancak biz elit dediğimiz zaman iyi eğitim görmüş, çok okur kişilerden bahsediyoruz. İşte Hitler, elitizmi yok ederken bu elitler, Amerika ve İngiltere’ye giderek atom bombasını icat etmişlerdir. -Bu konuyu bir sonraki kitapta arz etmek istiyorum.- Şimdi değinmek istediğim nokta başka bir şey. İran Devriminde Şah devrildiğinde babası general olan Mona şöyle anlatıyor : “...Her şey 8 ay içinde olup bitti... Devrimden sonra herkes sokaktaydı. İnsanlar dışarıdaydı ama bunlara kim önderlik ediyor belli değildi. Humeyni, 'Şah giderse her şey bedava olacak. Hiç kimseyi hapishaneye atmayacağım. Hepiniz cennette yaşayacaksınız' demişti. Devrimden sonra babamın gözlerini bağlayıp götürdüler. Birçok generali idam ettiler. Annemin bir dayısı ünlü bir cerrahtı. Mollalardan birisinin çocuğunu iyileştirmişti. Karşılığında babam idamdan kurtuldu ama 12 yıl boyunca evde göz hapsinde kaldı. Devrim olduğunda Fransız okulu Institute Maryam'e gidiyordum. Sadece kızların gittiği bir okuldu bu. Eğitimi rahibeler veriyordu. Okulun içinde bir kilise bulunuyordu. Ermeni arkadaşlarımız vardı. Bizim açımızdan cami ya da kilise arasında fark yoktu. Kiliseye gidip dua ediyorduk. Devrimden sonra Müslümanların bu okula gitmesi yasaklandı. Üniversiteye gitmemiz zorlaştırıldı. Ve sonra İran-Irak Savaşı başladı..." Yani aslında her şey yavaş yavaş sindire sindire gerçekleşti. Şeriata giden yolda İran halkı ne olduğunu anlamamıştı. Yaşanacak gelişmelere önceden alıştırılmış ve tüm enerjisini bu ilk tepkide dökmüştü. Sonra da gelişmeler bir bir yaşanmaya başlanınca insanlarda ne tepki verecek bir güç ne de olayları anlayabilecek sinerji kalmıştı. Bizde de buna benzer gelişmeler yaşanmıştı. Mesela askeri darbeler. Ama askeri darbelerde her şey kaba kuvvetle halledilir sonra kanunla düzen sağlanmaya çalışılır. O ana kadar, karşısında durabileceğiniz bir düşman bulabilirsiniz. Ancak bugün işler öyle ilerlemiyor. Halk kendisine karşı bir kuvvet kullanımına çok kitlesel bir tepkiyle karşılık veriyor. Bu da istediğini gerçekleştirmeye odaklanan otoriteleri zor durumda bırakıyor. Bunun da çözümünü tabi ki Hitler’in yönteminde bulmuşlar. Hitler, her ne kadar Şansölye olana kadar partisiyle birlikte ciddi bir kuvvet kullanımına başvurmuş olsa da bu hükümet kuvvetleri baskısı değildi. Halk tarafından hükümete uygulanan bir baskıydı. Şansölye olduktan sonra da aslında şiddet kullanımına başvurmadan her şeyi kanunlar ölçüsünde halletmeye başladı. Zorla yaptırmaya çalıştığınız bir konuda halk, karşısında mücadele edebilecek bir grup bulabiliyordu. Ancak kanunla zoru getirmeye başladığınızda halk ne tepki verebiliyor ne de kitle halinde örgütlenebiliyordu. Çünkü neye karşı kime karşı mücadele gösterip isyan edecekti? Dolayısıyla da halkı istediğiniz noktaya getirene kadar zor kullanmadan hedefinize adım adım ilerleyebiliyorsunuz. Bu Hitler açısından oldukça başarılı olmuştu. Bugün de çeşitli hükümetler aynı yöntemi izliyorlar. Ve inanın bana oldukça başarılı oluyorlar. Böyle bir hükümetin ülkesinde vatandaş olduğunuzu düşünün. “İki birbirine denk olmayan rakibin karşı karşıya geldiği bir düello. Son derece güçlü, muktedir ve merhametsiz devlet bir tarafta; küçük, isimsiz, kim olduğu bilinmeyen münferit bir şahıs diğer tarafta.” Böyle bir durumda ancak savunma durumunda kalabilirsiniz. Zaten bir süre sonra da tüm savunmanız aşılmış, gelecek olan darbenin ne zaman ineceğini beklemeye başlarsınız. Hemen hemen her ülkede olduğu gibi 1914 sonrası Almanya’da da işler böyle olmuştu: “Gelecek, sıra dışı şahsiyetler olmak için çalışmış, didinmiş, gayret göstermiş Rathenau’ların olmayacaktı, gelecek basitçe araba kullanmayı ve ateş etmeyi öğrenmiş Techow ve Fischer’lara aitti.” İnsanlar nefret ve vicdan azabının ruhsal olarak onları yoldan çıkarmasına izin vermek istemezler. Ama nefret ve ızdıraba neden olan duygular durmaksızın size vurmaya devam ettikçe nefret ve ızdırabı nasıl engelleyebilirsiniz ki? Sadece görmezden gelmekle, başka yere bakmak, kulakları tıkamak, kabuğuna girip etrafına bir ağ örmekle mümkün olabilir bu. Ama bu da cinnetin başka bir türlüsüne neden olur: “ Gerçeğin kaybına.” Nietzsche ne demişti; “Alman kültürü Alman imparatorluğuna karşı savaşı kaybetti” ….
  • "Çölde ilerleyen kervanı gözlemledim," dedi sonunda. Kervan ve çöl, aynı dili konuşuyorlar; çöl, kervanın ilerlemesine bu nedenle izin veriyor. Kendisiyle kusursuz bir eşuyum içinde olup olmadığını anlamak için, kervanın her adımını hissediyor; ve durum böyleyse kervan, vahaya ulaşacaktır. Ama, içimizden biri ne kadar cesur olursa olsun, bu dili anlamayacak olsaydı, daha ilk gün ölürdü."
  • ....
    Ve adı Nefes'tir, aslıysa Nefs.

    "Biz neyiz, bize üfleyen sensin Allah'ım" diyen Hazretin manasıyla bakabilmektir hayy'at.

    Nefes nedir? diye sorsalar bana dünyalık bakış açımla, maddeyi görebilen hüviyetimle ciğerlerimizi ve tüm vücudumuzu dolaşan hava derdim basitce bir izahla.

    Oysa işin manasını, aslını bilen kalp gözüyle gören pirlere "Nefes nedir" diye sorarsanız derler ki :
    Nefes Hakikat Sultanının, yüceliğinden dolayı, kötülükleri söndürmek için kalpteki ateşlere hakim kıldığı bir nurdur.

    (M.ibn Arabi)


    Değerli araştırmacı yazar Kubilay Aktaş beyefendinin sinerji dolu, hakikati anlatan her sözünde bir durak oluşturdum, biraz durdum düşündüm, bekledim ve kelimelerini hazmetmeye çalıştım, her biri bizim özümüze hitap eden inci misali cümleler ve her cümlesinde kaşımı yukarı kaldırıp 'hıımmm'ladığım zamanlarla doldu okuma yolculuğum.

    Demek böyleymiş, dediğim her bir cümlenin dip notunu alıp, altını çizdiğim de oldu.

    Bu kitabı okumadan evvel bana nefesi anlat deselerdi belki bir iki satır birşey yazabilirdim.

    Oysa bir nefesi 150 sayfada farklı farklı boyutta anlatan sayın Aktaş'ın bilgileri, verdiği ilim ışığında diyebilirim ki ; n e f e s' ne 150 sayfa ile ne de 150nin üç, beş, on katının çarpımınca anlatılamayacak bir hakikat.

    Dostum bilelim ki;

    "Hu" da çözülür bütün sırlar, evet "Hu" ismi Şerif-i nasıl ki Allah lafzı gibi bütün esmaları kapsıyorsa n e f e s dediğimiz muhteşem döngüde hayatın her aşamasını içine alan ilahi bir titreşim.

    Peki nefesini bilmekle, Rabbini bilmek arasında nasıl bir alaka olabilir? diye düşünenlere derim ki:

    Giriş bölümünde de yazdığım gibi bizler birer ney'iz her nefes alışımızda Cenab-ı Hak bize nefesinden üflüyor ve verirken eğer o şuur ile verirsek yine O'nun verdiği nefesi O'na teslim ettiğimizi anlayacağız. Böylece nefesle içimize girenin Allah olduğu gerçeğini deneyimlemiş olacağız.

    "Hay'dan geldi Hu'ya gitti" diye bilinen o meşhur cümle normalde üzgün bir üslup ve edayla, zarar görmüş bir kişinin söylediği kavram olarak bilinir toplum arasında.

    Oysa bu cümlenin hakikatini bir kavrayabilsek, eğer "Hay'dan geleni, Hu'ya gönderebildikse" ne mutlu bize.

    KUBİLAY beyefendi diyor ki dünya da yaşanan tüm sıkıntıların sebebi ve çözümü şu cümlede tezahür ediyor.

    "Allah'tan geldik, ne yazık Allah'a dönemiyoruz"

    İşte bu noktadaki sırrı çözebilir, düğümleri açmaya çalışırsak rahatsızlıklarımız var olsada biz onları dert etmeyecek boyuta ulaşacağız
    Huzur denilen güzellik ve nefes de budur zaten.

    Üç aşamada incelenen 'nefes' hakikatinin en keyif alınarak okunacak bölümü ikinci bölüm olan belli uygulama ritüelleriyle zenginleştirilen "Rahmani Nefes Taktikleri"

    Şuan nasıl nefes alıyorsunuz dikkat ettiniz mi?

    Beraber bir nefes uygulaması yapalım mı ?

    Öyleyse önce şöyle bir rahatlayın

    Sonra nefes alıp verirken deyin ki:

    "Ben havayı değil, Rahmani güzellikleri, sevgiyi; Rahman'ın enerjisi olan özü, ruhu, tüm evreni içime çekiyorum.
    Bütün üstadlarımla, meleklerle, elçilerle, fatihalarla, ayete'l - kürsilerle mayalanmış olan ve bana ilim, şifa ve bütünlük veren Hakk'ın nefesini içime çekiyorum. "

    Hoohhhh..
    Ben bu sözlerle huzur buluyorum, göğsüm ferahlıyor. Siz de rahatladınız mı (: bilemem ama şu cümleleri söylemek bile sadra şifa olası.

    Son olarak nefes alırken bir de şu maddelediğim uygulamaları da deneyin isterim.

    1*Derin nefes alın, hissedin

    2*Tam o noktada DUR! un

    3*Nefesinizi yavaş yavaş VERin, içinizde ki bütün negatif hisleri attığınızı düşünün

    4*Tam o noktada DUR!un

    ..ve bu döngü böyle devam ederken nefes alışınızla beraber sağlığı, iyiliği, güzelliği aklınıza gelebilecek tüm olumlu düşünceleri ve Allahı içime dolduruyorum diye düşünün (:

    Verirken de sizi huzursuzluğa düçar eden tüm sıkıntılarınızı , öfkenizi, kininiz vb. olumsuz tüm duygularınızı dışarı attığınızı hissedin.

    Bu ritüellerle tüm blokajların yıkılacağının emniyetini gördüm . Demek ki profesyonel boyutta uygulansa daha faydalı olacak.

    O halde
    LAAA İLAHE deyip bütün putları dışarı atıp, İLLA ALLAH ile içimize Rahmani nefesi doldurmak şifadır, huzurdur mutluluktur demek istiyorum gönlümce.

    Duam şu ki,

    Rahmani nefesin idrakinin sükunu ve doğurduğu Hakk bilinciyle tüm varlığa nazar edip, onlarla bütünleşeceğimiz bir ömür ve

    Ölümsüz bilinçle nice bedenleri ve mertebeleri seyreyleyeceğimiz alemlerin kapısında yol almak olsun muradımız🥀

    O vakit buyurun nefes almaya...(:
  • Bir sinerji olmalıydı, sen(!) ben oldun; ben sen...
    Kadimce