• 390 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10 puan
    Hamid İnayet'in Çağdaş İslami Siyasi Düşünce adlı kitabı, Mısır, İran, Pakistan, Hindistan, Lübnan, Suriye ve Iraklı bazı yazarların 20. yüzyıl içinde hayat bulan siyasi fikirlerini yorumlamayı içeriyor. Anlatım 'düşünce' ile ilgili olup tarih ve sosyolojisi ise arka plandadır.

    Kitabın içindekiler kısmına baktığımızda ise, "Şiilik ve Sünnilik: Çatışma ve Uyum" , "Hilafet Buhranı", "İslami Devlet Kavramı", "Ulusçuluk, Demokrasi ve Sosyalizm" ve "Şii Modernizmin Boyutları" konularını içermektedir.

    Şii ve Sünni bakış açısından çeşitli olayları yorumluyor. Halifelik ve özellikle mehdilik kavramı da burada bahsedilen konulardan biri. Sünni kesimin çoğunun reddettiği mehdilik olayına Şii ekolün verdiği önem ve bunun için gösterilen çeşitli dayanaklar da yer almaktadır. Şii ve Sünnilik arasındaki temel ayrım Allah, Peygamber ve ibadetler konusunda olmayıp halifelik (ya da imamet) yani İslam ümmetini kim yönetecek düşüncesiyle başlar. İlk halifenin nasıl seçildiği konusuna, iki tarafın farklı bakış açısıyla değinmektedir.

    Şii, Sünni ve harici bakış açıları dışında İslam dünyasındaki diğer bakış açılarına da değiniyor. Önemli bir unsur ise Hz. Muhammed'in ölümünden sonra ortaya çıkan durum. Bu durum günümüze de gelmektedir. Halifelik konusu zaten başlı başına bir çözümsüzlük olarak ortada duruyor. Keskin iki kutbun ve bunların da kendi içlerinde yaşadıkları farklı bakış açıları halen devam etmektedir.

    Yazar kitabın başında ifade ettiği "tartışalım" fikri doğrultusunda düşüncelerini ifade ediyor. Bu doğrultuda okuyanların hoşuna gitmeyecek, nüans ve çok tartışmalı ifadeler de bulunmaktadır. Hilafet konusu ise başlı başına çok önemli ve ciltler dolusu kitabın yazıldığı (ve yazılacak) bir durum içermektedir. Ama burada özellikle Mısır'da Ali Abdulrazık'ın yayımladığı bir kitaptan hareketle yapılan dini, siyasi tartışmalar ele alınıyor. Reşit Rıza'nın hilafet konusundaki görüşleri ve bundan hareketle İslami devlet nedir, nasıl olmalı tartışmalarına da değiniliyor.

    Kur'an ayetlerinin ve Peygamberin sözlerinin huşu içinde dinlenmesinin, bireye ve topluma sağlayacağı fayda ile bu sözlerin ve hükümlerinin yerine getirilmesi veya bunun için yapılacak mücadelenin sağlayacağı faydaya da burada değiniliyor.

    Müslüman Kardeşler Hareketi ve Hasan el-Benna'nın düşünceleri doğrultusunda hem Mısır'da hem de tüm İslam aleminde yapılmak istenenler hakkında da bilgi veriyor. Ayrıca Ortadoğu özelinde kitap okuyanlara da bu kısmı öneririm.

    Kitap özellikle hilafet ve İslam devleti üzerine yapılan tartışmaları, yazarın da belirttiği gibi sınırlı bir alan içinde gerçekleştiriyor. 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan milliyetçilik (ulusçuluk) konusundan hareketle bu durumun İran ve Mısır özelinde karşılığını nasıl bulduğu da anlatılmaktadır.

    Mısır, Suriye, İran ve Pakistan'daki, var olan sisteme hem eleştiri hem de çözümler sunan; yeni fikirler ortaya atan kişilerden bahsederken, bunların hem düşüncelerini hem de bu fikirlerin yayılma alanı ve etkisi üzerinde de duruluyor. Hasan el-Benna, Seyyid Kutup; Mısır'da Müslüman Kardeşler, Suriye'de Mustafa Sıbai'nin 'İslam Sosyalizmi' adlı kitabından da bahsediliyor.

    Bu kitap, düşünce ve onun felsefesini içerir. O yüzden herkese hitap etmediği gibi okuyanlar da farklı anlamlar çıkarabilir. Zaten amaç da tartışma olması. Akademisyenlere ve üniversite de okuyan kesimlere yönelik bir kitap diyebilirim. Diğer kişiler de okuyabilir, lakin biraz da olsa alt yapı bilgisine sahip olunmasında fayda var. Tamamı yerine parça parça anlaşılan, kabul edilen, fikir yürütülen veya reddedilen kısımlar olabiliyor. Fakat sağlayacağı fayda yine de artıdır.

    Bu kitabı okuyayım ve her şeyi öğreneyim tarzında bir eser olmadığını özellikle belirteyim. Anlatılan mevzularda Şii ve Sünni kaynaklara atıflar da yapılmaktadır. O yüzden akademik bir içeriğe sahip olduğunu söyleyeyim. Kitabın arka sayfalarında kaynakça ve dizin kısmı da bulunmaktadır. Tavsiye ederim.

    Hamid İnayet, 1932 İran doğumlu, Tahran Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü olup 1982 yılında İngiltere/ Londra'da ölür. Hem İran hem de farklı ülkelerde konferans vermesinin yanında öğretim görevlisi olarak da İngiltere'de de çalışmıştır. Türkçeye Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri adlı kitabı da tercüme edilmiştir.

    Ezcümle: Bu kitabı 1 - 9 Mayıs 2020 tarihleri arasında okudum. İnceleme yazısı ise 18 Kasım 2020 tarihinde 1000Kitap sitesine eklendi. Okuduğum kitap, 3. baskı Ocak 1995 tarihli, Yöneliş Yayınları'na ait ve Yusuf Ziya tarafından tercüme edilmiş.
  • 140 syf.
    Islam sosyolojisi, islam dininin nasıl toplumsallaşması gerektiği, aile, siyaset vb kurumlara hangi yollarla nüfuz edebileceği işlenmiş, konferans konuşmalarının biraraya getirilmesinden oluşan Dr. Ali Şerait'i eseridir.

    Bu eserde diğerinden farklı olarak ilk kısımda geniş bir Ali Şeriati biyografisine yer verilmiştir.
    Kitabın ilk bölümünde Ali Şerait'inin yaşadıklarının (bütünüyle olmasada) tanığı olduğu gibi, zamanınında tanıklarından olan Dr. Gulam Abbas Tavassuli tarafından yazılmış uzun ve etraflı bir tanıtma yazısı vardır. Bu yazıda Ali Şeriati’nin hayatı, verdiği mücadele ve düşüncesi hakkında etraflı bilgiler verilmiştir.

    Ali Şeriati'nin çalışmalarının özünü din ve insan oluşturmaktadır. Insanın yaratılışı, yaratılışına( fıtratına) uygun yaşam tarzını anlama ve anlatma çabasındadır. Bu bağlamda insanın üzerinde ki bütün zincirleri ortaya çıkarır. Bunlar bir anlamda da insanın zindanıdır. Insanın zincirleri farkedecek olmasının onu bölünmüş düalizmden vb. çoğulculuktan kurtarıp tevhide ulaştıracağı kanaatindedir.

    Islam dininin, doğru şahıslarla anlaşılmasını ise ilk müslümanlarda örnekler vererek izah etmektedir. Dinin ilk yayıldığı ortamla onu ilk benimsemiş olanları incelemek yerinde bir tespittir. Hz Muhammet ve beraberindekilerin islamdan önceki yaşamlarının ve islâmî yaşamlarının anlaşılması, islam dinin anlaşılması noktasında çok büyük bir önem arz etmekte. Ancak Şeriati'nin bu alanda vermiş olduğu örneklerin yalnızca Hz. Ali ya da Iranli sahabelerle sınırlı kalması idrak penceresini biraz daraltmıştır.

    Dinin insan ve Allah arasında bir araç olduğu, olması gerektiği dokunulmazlıklar atfedilerek kutsallaştırılmasının; savaşlara, yıkımlara, tahriplere sebep olmasının, onun araç olmaktan çıkarılıp asıl amaca dönüştürüldüğü görüşü ise bir özeleştiri niteliğinde imamiyet örneğiyle verilmektedir.

    Ideal toplum, ideal insan başlıklı konularında ise insanı ve islâmî düzende bir yaşamın sınırlarını belirlemiş, müslüman için bütün sömürü ve taklitlerden uzak doğru yaşamın ilkelerini sunmuştur.

    Ve kavramlar, Şeriati'nin fikirlerini ifade etme konusunda bazı öz kavramlar oluşturduğunu başka eserlerinde görmüşüzdür. Dilin kullanımın ne tür etkiler yarattığını, kadının yaratılışının izah edilirken dilden dile tercümelerden kaynaklı yanlışlıklar olduğu görüşüyle ifade eder.. Burada Havva' nin yaradılış şekliyle ilginç savlara sahiptir. Bu ilginçlik savlarının yanlışlığında değil, alışık olduğumuz bütün ezberlerin dışında bir izah olmasındadır.

    Kitap üslup ve içerik bakımında anlaşılması ve okunması rahat bir kitaptır..
  • Hz. Ebu Zerr, bir siyaset ve ibadet insanıydı. Onun derin düşünceleri, Kur’an’m anlaşılmasında anahtar rolü oynayabilecek niteliktedir
  • İlhan Tekeli'ye göre, gerçekte kent planına ve toplumun yasal kurallarına uyanlar yani iyi yurttaş olmaya çalışanlar sürekli kaybetmektedirler.
    Hüseyin Bal
    Sayfa 182 - Sentez
  • İleri karakol Türkiye

    ABD'li bir senatör, 23 Mart 1951'de Senato' da yaptığı bir konuşmada şöyle der: Doğu Akdeniz sadece bu bölgenin değil, bütün dünyanın başlıca stratejik noktasıdır. Binaenaleyh Birleşik Amerika kendi kara, hava ve deniz kuvvetlerini tam bu noktada tertiplemelidir . . . Türkiye' de her tepenin yamacından uçaksavar topları fışkırmalıdır. Türkiye' de yeni hava alanları inşa edilmeli ve bunları herhangi bir ihtimale karşı müdafaa etmek üzere emirlerine kara kuvvetleri tahsis edilmelidir. Havada mutlak bir hakimiyet sağlamak için pek büyük sayıda tepkili av uçakları oralarda bulundurulmalıdır. Bundan başka (bir Rus saldırısında) Rusya'daki her şehre yangın bombaları, yüksek infilaklı bombalar ve atom bombalarını derhal yağdırmaya hazır muazzam bombardıman uçak filoları da emre amade bulunmalıdır. (Sander, 2016: 91) Senatörün bu konuşması ilk bakışta bir siyasetçinin biraz hezeyan, biraz da demagoji yüklü bir konuşması olarak görülebilir. Ancak, bu konuşma dönemin ABD dış politikasının Türkiye'ye bakışını son derece iyi özetlemektedir. Soğuk Savaş derinleşip ABD Sovyetler'e yönelik husumetini artırdıkça, ABD'nin Türkiye topraklarına yönelik ilgisi de aynı ölçüde derinleşip artmaktadır. Sander, ABD'nin Türkiye'ye yönelik ilgisindeki artışla ABD savaş stratejisi arasındaki bağlantıyı, ABD'nin ve NATO'nun iki farklı savaşla karşılaşacağına yönelik ABD savaş stratejisinden hareketle açıklar. Herhangi bir savaş durumunda ABD ve NATO şu iki farklı harekatı aynı anda icra etmek durumunda kalacaktır: Avrupa'nın işgalini engellemek için General Eisenhower tarafından girişilecek harekat ABD Stratejik Hava Komutanı General Lemay'ın komutası altındaki stratejik uçakların atom bombaları ile Sovyet silah üretim merkezlerini tahrip etme harekatı (Sander, 2016: 90) ABD Hava Kuvvetleri'nin sahip olduğu savaş uçakları orta menzilli uçaklar olup Avrupa'dan Sovyet topraklarına kadar uçacak durumda değildir, dolayısıyla bu uçakların Sovyetler'e daha yakın ülkelere konuşlandırılması gerekmektedir, Fakat mesele sadece bu üsler aracılığıyla Sovyetler'e karşı hava üstünlüğünü ele geçirmek değildir, Türkiye' de kurulacak üsler ABD'ye hava üstünlüğü sağlayacak ama esas olarak Türk ordusu "Sovyet saldırısını emen bir sünger görevini yapacak, ilk darbeyi üzerine çekerek Amerikan kurmayına zaman kazandıracak"tır, (Sander, 2016: 132) Dolayısıyla, ortada son derece ironik bir durum vardır: Türkiye yönetici sınıfı, ABD'yle yakınlaşmayı ve NATO üyeliğini "Türkiye'nin güvenliğini sağlama" iddiası üzerinden meşrulaştırmak isteseler de, aslında Türkiye'ye ABD ve NATO savaş stratejisi içerisinde biçilen rol, Sovyetler'in öncelikli hedefi haline gelerek ABD'ye ve müttefiklerine zaman kazandırmaktır, Yani Türkiye "ileri karakol" misyonuyla daha güvenli bir ülke haline gelmemiş, olası bir savaşın ilk cephesi olma riskini üstlenmiştir. ABD Kongresi'nde yapılan tartışmalarda kullanılan argümanlar, ABD'nin dünya egemenliği ve Sovyetler Birliği'ne karşı mücadele stratejisi içerisinde Türkiye'ye nasıl bir rol biçtiğini ve neden Türkiye'nin NATO'ya alınması gerektiğini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Sander, ABD savunma bürokratlarının, askeri uzmanların ve istihbarat görevlilerinin Türkiye'ye bakışının kongredeki yansımalarını altı madde halinde şöyle açıklar: Türk halkı komünist tehdit ve sızmasına karşı mücadelede kararlıdır. Gerek Birleşmiş Milletler' de gerek uluslararası konferanslarda Türk delegeleri her konuda ABD ile işbirliği yapmakta ve onun politikasını desteklemektedir. Amerikan vergi yükümlüsünün ödediği dolarlar en çok karşılığı Türkiye' den almakta, Türkiye'ye verilen her sent Amerikan savunmasına katkıda bulunmaktadır, İç güvenliğini sağlamak ve komünist saldırısına karşı durmak için Türk Silahlı Kuvvetleri'ni güçlendirmek yolunda yapılan askeri yardım, karşılığını fazlasıyla veren çok sağlam bir yatırımdır. Türkiye'nin Sovyet sınırındaki coğrafi konumu, bu devleti NATO üyesi ülkelerden stratejik bakımdan çok daha önemli bir duruma sokmuş bulunmaktadır. Bu bölgede dost olmayan bir devletin egemenliği, doğu ile batı arasında önemli ulaşım hatlarını kesecek, güneydeki hayati petrol kaynaklarının ve stratejik önemi bulunan Türk Boğazları'nın elden çıkmasına yol açacak, Afrika'nın kapısı olan Doğu Akdeniz'in kontrolünü olanaksız kılacaktır. Kore' de savaşma gücünü açıkça ortaya koymuş bulunan Türk ordusunu NATO savunması ile daha sıkı bir işbirliğine sokmak, ABD için çok önemlidir. Bu nedenle Türkiye'nin ya Akdeniz Savunma Paktı'na, ya Batı Avrupa Paktı'na ya da Kuzey Atlantik Paktı'na, kısaca her ne biçimde olursa olsun, bir Batı savunma düzlemine alınması gereklidir. Türkiye ve Yunanistan'ın böyle bir savunma düzeni içine alınması ile Yugoslavya-Yunanistan-Türkiye savunma hattı, NATO'nun güneydoğu kanadını güçlendirecektir. (Sander, 2016: 94-95) Türkiye, diğer bölümde göreceğimiz üzere Kore Savaşı'ndan sonra NATO üyeliğine kabul edilecektir. 1940'lar Türkiye siyasetinin merkezine antikomünizmin yerleşmesinin ve emperyalizmle entegrasyonun başlangıcına, 1950'ler ise bu yerleşme ve entegrasyonun derinleştiği, antikomünizmin iç ve dış politikanın temel belirleyeni haline geldiği bir döneme işaret etmektedir. Emperyalizme Entegrasyonun ve. Antikomünizmin Derinleşmesi. 1950'li yıllar Türkiye siyasetine Demokrat Parti'nin (DP) ve Adnan Menderes'in damgasını vurduğu yıllardır. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950'de "Yeter söz milletindir," diyerek iktidara gelmiş, "ordu millet el ele" sloganıyla yapılan 27 Mayıs 1960 darbesine kadar, yani on yıl boyunca Türkiye'yi tek başına yönetmiştir. Türkiye' de demokrasi getirme iddiasıyla işbaşına gelen Demokrat Parti bir süre sonra otoriter bir yönelim içerisine girmiş, muhalefeti, basını, üniversiteyi susturmaya çalışmıştır. Bu yıllar, iktisadi ve siyasi olarak ABD yörüngesine kesin olarak girildiği ve emperyalizme bağımlılığın derinleştiği yıllardır. Bu yıllarda Türkiye ABD'nin öngördüğü uluslararası işbölümü doğrultusunda planlı ve devletçi bir sanayileşme/kalkınma modelinden vazgeçip hammadde üreticisi bir tarım ülkesi pozisyonuna uygun ekonomi politikaları izlemiştir. ABD'nin traktör yardımlarıyla birlikte tarımda makineleşme başlamış, bu durum tarımsal üretimin pazar için yapılmasını teşvik etmiş, toprak ağaları giderek zenginleşirken köylüler de para ekonomisiyle tanışmışlardır. DP bu dönemde ulaşım politikalarında yine ABD'nin isteklerine uygun bir şekilde demiryolları politikasından vazgeçip karayolları yapımına girişmiştir. Bu da iç ticarete büyük bir ivme kazandırarak ulusal pazar oluşumunu hızlandırmıştır. Öte yandan Türkiye ekonomisinin dış yardımlara kronik olarak bağımlı hale geldiği yıllar da bu yıllardır. 5O'lerin ikinci yarısından itibaren Türkiye ekonomisi giderek daha fazla dış açık veren ve döviz bağımlısı bir görünüme kavuşacaktır. Aynı dönemin sonlarına doğru köyden kentlere göç hızlanacak, şehirlerde varoşlar ortaya çıkacak ve kayıtdışı sektörlerdeki istihdamda artış gözlemlenecektir, bu ise şehirlerin ve siyasetin sosyolojisi üzerinde sonraki yıllarda da hissedilecek etkiler yaratacaktır. Kore Savaşı'na asker gönderilmesi neticesinde Türkiye'nin NATO üyeliğine başvurusu bu dönemin hemen başında kabul edilmiş, o tarihten sonra da bütün bir dış politika antikomünizm ekseninde şekillenmiştir. Türkiye bu dönemde Soğuk Savaş'ın ateşli taraflarından biri olmuş, ABD'nin Ortadoğu' daki çıkarlarının bir bekçisine dönüşerek gerek dış politikasını gerek komşularıyla olan ilişkilerini bu çerçevede devam ettirmiştir. Kore Savaşı, Suriye'ye yönelik saldırgan tavır, Sovyetler'in uzattığı dostluk elini geri çevirme, Irak darbesine verilen tepki, Kıbrıs meselesinde takınılan tutum ve ABD ve Batı'yla kurulan ilişkiler, Türkiye'nin dış politikasına ve uluslararası ilişkilerine antikomünizmin ve Sovyet düşmanlığının damgasını vurduğunu gösteren örneklerdir. Alparslan Türkeş'in hayatının en sessiz yıllarının bu dönem olduğu söylenebilir. Çünkü Türkeş orduya döndükten sonra 1948'de ABD'ye gitmiş, döndükten sonra da doğrudan bir siyasal faaliyetin içerisinde olmamış, askerliğine yurtiçi ve yurtdışı görevlerle devam etmiştir. Irkçılık-Turancılık davasından arkadaşlarıyla görüştüğüne, Türkçü faşizmin yayınlarını ve siyaseti yakından izlediğine dair elimizde bilgiler vardır, ancak aktif siyasetten uzak durmuştur. Dönemin sonunda ise 27 Mayıs'la birlikte "ihtilalin kudretli albayı" olarak siyaset sahnesine çıkacak ve ölene kadar da orada kalacaktır. Çalışmanın bu bölümü, Türkeş'in aktif siyasetin içerisinde yer almadığı ama antikomünizmin siyasetin merkezine yerleştiği 1950'li yılları antikomünizm ekseninde incelemektedir. Bu aynı zamanda 1960'lardan itibaren sol yükselmeye başladığında ona verilen reaksiyonun tarihsel arka planını görmemize de yardımcı olacaktır. Antikomünizm ve bağımlılık: DP iktidarı 14 Mayıs 1950'de iktidara gelen DP'nin hükümet programı 14 Haziran'da Meclis'te okunur. (Gerger, 2012a: 72) Bu program, on yıllık DP iktidarının bir fragmanı olduğu gibi, DP'nin 1946-1950 arası devletçe girilen yönelimin takipçisi olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir. Bu nedenle DP iktidarının "karşı-devrimin iktidara gelişi" değil, Türkiye yönetici sınıfının 1946 sonrası tercihlerinin bir süreklilik ilişkisi içerisinde iktidara gelişi olarak değerlendirilmesi çok daha doğru olacaktır. Programda, "Büyük dostumuz Birleşik Amerika'nın askeri sahadaki maddi ve teknik yardımlarından daha geniş mikyasta ve daha süratle istifadeler teminini tahakkuk ettirmeye çalışacağız," denilerek Soğuk Savaş'ın ve antikomünizmin daha da derinleştirileceği, ABD'yle çok daha yakın askeri ilişkiler kurulacağı mesajı açık bir şekilde verilir. "Hususi teşebbüsün kendini hukuki ve fiili emniyet altında hissetmesini sağlayacak bütün tedbirleri almak ve onun süratle gelişmesine yardım etmek" maddesiyle, serpilmekte olan Türkiye burjuvazisine teminat verilirken, aynı zamanda ekonomide önceliğin özel sektörde olacağı güçlü şekilde vurgulanır. "Yabancı teşebbüs, sermaye ve tekniğinden geniş ölçüde faydalanabilmenin şartlarını tahakkuk ettirmek ve icaplarını yerine getirmek" maddesi yabancı sermayeye verilen önemi ortaya koyar. "İstihsal hayatını devletin zararlı müdahalelerinden ve her çeşit bürokratik engellerden kurtarmak" ve "iktisadi ve mali görüşlerimizin esası, bir taraftan devlet müdahalelerini asgariye indirmek, diğer taraftan iktisadi sahada devlet sektörünü mümkün olduğu kadar daraltmak ve buna mukabil emniyet vermek suretiyle hususi teşebbüs sahasını mümkün olduğu kadar genişletmek diye ifade olunabilir" maddeleriyle devletçilikten kesin olarak vazgeçildiği ve dahası özelleştirme politikalarının hayata geçirileceği belirtilir. "Nüfusumuzun yüzde sekseni ziraatla meşgul bulunmakta, Türkiye' de ziraat milli ekonominin temelini, zirai mahsullerimiz ise sanayimizin ve dış ticaretimizin ana kaynağını teşkil etmektedir. Ziraatı ön plana alan böyle bir görüşle hareket ederek zirai kredi davasını, ziraat alet ve vasıtaları meselelerini, hastalık ve haşerelerle mücadele, iyi tohum ve tohumları ıslah meselelerini, ziraat tekniğini ilerletme çarelerini ehemmiyetle gözden geçireceğiz" maddeleriyle ise Thornburg raporu ile ABD tarafından Türkiye'ye uluslararası işbölümü içerisinde biçilen, sanayiye değil tarımsal üretime dayalı ekonomi modeline sadık kalınacağı ortaya konulur. Menderes hükümeti on yıl boyunca bu programa sadık kalacak, Türkiye'nin siyasetini, ekonomisini ve dış politikasını, merkezinde antikomünizmin olduğu bir zihniyet ve emperyalizmle giderek derinleşen bağımlılık ilişkileri belirleyecektir.