• Ahlakta entelektüalizm, ahlaki davranışlarda iradenin, arzunun rolünü reddederek onu tamamen zihinsel-bilgisel bir tutuma indirgemektir. Bunun tersi ise volontarizm, yani iradeciliktir. Bu görüş tarzını savunanlara, örneğin Descartes'a göre, ahlaki bir fiili gerçekleştirmemizin kaynağında son tahlilde aklımız veya bilgimiz değil, irademiz, isteğimiz bulunur. İrade, aklın kendisine sunduğu şeyi otomatik olarak gerçekleştirmez. Akıl, bir şey hakkında bilgi verir. Ancak bu bilgi veya yargı, hemen arkasından davranışı sürüklemez. Davranış, bu yargıya uygun veya ona karşı dayanma gücüne sahip olan iradenin eseridir.
  • Freud'un başlangıçtaki düş kuramında yer alan bir diğer pürüzlü nokta da düşlerin cinsel bir arka plana bağlanmak istenmesidir. Bu da düşleri insanın normal eğilim ve etkinliklerden ayırmaktadır. Böyle bir şey doğru olsa, düşlerin kişiliğin tümünün değil yalnızca bir bölümünün dışavurumu olarak bir anlam taşıması gerekir. Freudçuların kendileri de sonradan düşlerin cinsellik açısından yorumunu yeterli bulmamış; Freud, düşe cinselliğin yanı sıra belki bilinçdışı bir ölüm isteminin dışavurumu olarak da bakılabileceği görüşünü ortaya atmıştır. Bu görüş bir bakıma doğru olabilir. Düşler, daha önce değindiğimiz gibi, bireylerin karşılaştıkları sorunlara kolay yoldan çözüm bulma çabalarıdır; bazen bir insandaki cesaret eksikliğini açığa vururlar. Ne var ki Freud'un düş nitelemesi son derece simgeseldir. Kişiliğin tümünün düşte nasıl yansıdığını saptama amacına bizi yaklaştırmaktan uzaktır. Freud'da düşteki yaşam, uyanık durumdaki yaşamdan yine kesinlikle ayrılıyor gibidir. Ama yine de Freud'un düş yorumuna yönelik incelemeleri pek çok ilginç ve değerli düşünce içerir. Örneğin, düşün kendisinin değil temelinde yatan düşüncelerin önemli olduğu görüşü pek yararlı bir görüştür. Bizler de bireysel psikolojide benzeri bir sonuca varmış bulunuyoruz. Psikanalizde eksik olan şey, bilimsel bir psikolojinin başlıca gereklerinden birisini yerine getirmeyişi, yani insanın kişiliğindeki tutarlılığı, insanın bütün dışavurumlarındaki birlik ve bütünlüğü göz ardı edişidir.
  • 80 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Birbirine zıt iki kavram; savaş ve barış. Bu iki kavram adeta birer düşman kardeş. Hümanist yazarımız Erasmus; bu iki kavram hususunda olaya objektif yaklaşmıyor ve safını barıştan yana alıyor, son damlasına kadar barışı savunuyor. Gerçi insan hümanist olurda barıştan yana olmaz mı? Pek tabi cevap belli. İlk başta barışın ne denli gerekli olduğu; savaştan neden uzak durulması gerektiğini; savaşın biz insanlar üzerindeki etkisi; savaşa alet ettiğimiz hayvanları ele alıyor. Kısa bir parantez olarakta biz insanlar ve hayvanlar arasındaki dengeyi, ayrımı da çiziyor; savaşmanın ahlakını, bozuluşunu da es geçmiyor. İlerleyen bölümlerde ise hristiyanlık ve inançlı bir hristiyanın savaştan uzak durmasını ele alıyor. Hristiyanları da bir hayli eleştiriyor çünkü savaşma hususunda hristiyanların çizgiyi aşması ve akabinde gelen dini inanç konusunda sapmaları ifade ederek; yeni ahitten, eski ahitten ve İsa’dan alıntılar yapıyor ve iyi bir hristiyanın nasıl olması gerektiğini söylüyor. Anekdotlarla da olayı destekliyor, bir kısa inceleme tezi olarak da bizlere sunuyor.
    Kitapla ilgili kısa bir eleştirim olacak; barışı ilerleyen bölümlerde sadece hristiyanlar üzerine indirgemesi ve diğer toplumların savaş odaklı olduğunu yansıtması spesifik bir görüş olmuş. Bir yerde de olumlu eleştirim yok değil tabi; hristiyanların ‘Haçlı Seferleri’ başta olmak üzere savaşma konusundaki yaptıkları tahripleri de çok ağır eleştirmiştir.
    Kitabın ilerleyen bölümlerinde sadece hristiyanlara ithaf etmesi hususunda bir tık olumsuz bir hal aldım. Geri kalanı hariciyle gayet başarılı ve okumaya değer bir kitap. İçinde öğrenebileceğiniz bir çok şey var.
    Keyifli okumalar :)
  • Ankara'daki Güven Parkı'nda, Atatürk için dikilen bir anıtın üzerinde, "TÜRK, ÖĞÜN, ÇALIŞ, GÜVEN" sözleri yazılmıştır., Büyük önderin ulusuna buyruğu budur. Bir Türk'ün ilk görevi, gururlu olmaktır. Türkler bu öğüte kulak vermişlerdir. Ulusal kibirleri, gündelik hayatlarına bile yan­sımaktadır.
    Bir gün bu kitabı yazdığım bir Batı Anadolu şehrinde , on yaşlarında bir çocuğa rastladım. Beni önceden görmüş­lüğü yoktu. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
    "Merhaba amca, Amerikalı mısın sen?"
    "Hayır, îngilizim."
    "Keşke Türk olsaydın be amca!"
    "Niçin?"
    "Türk olmak daha iyidir de, ondan." .
    "Çok tuhaf, neden?"
    "İsterseniz, biz seni Türk yaparız."
    "Teşekkür ederim, ben olduğum gibi kalmayı tercih ederim."
    "Ama, Türklerden iyisi yoktur."
    "Görüş meselesi."
    "Türklerden iyisi yoktur be amca!" Bunu son derece emin bir tavırla söylüyordu.
    "Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun peki?" Çıt yok. İki defa daha soruyorum sorumu. Yine çıt yok. Derken büyük bir kibirle şu karşılığı veri­yor: "Çünkü, Atatürk bütün Yunanlıları denize döktü de, ondan!"
  • 240 syf.
    ·Puan vermedi
    Yıldız Ecevit' in, ''Orhan Pamuk'u Okumak'' isimli kitabı okunmadan tam olarak anlaşılması mümkün olmayan eserdir.

    Kitapta geçen her sayı, her renk, her isim bir göndermedir aslında, bir şeyleri simgeler neredeyse. Burada özetlemem mümkün değil elbette sonuçta kitap yazılmış bu eser üzerine. Ancak ilginçtir, Pamuk bu romanı için en sevmediğim işim diyor.

    Yeni Hayat matematiksel bir yapıttır. Üzerinde uzun uzun çalışılmış bir eser belli ki. Hikaye pek de önemli değildir Yeni Hayat'ta. Orhan Pamuk'un derdi hikayenin içeriğinden ziyade, onun kuruluş biçimi sanki. Basit bir örnek vereyim; romanda 18 argo sözcük var, bunların 9 tanesi ana kişinin bunalıma girdiği 2 bölüme sıkıştırılmıştır.

    Yıldız Ecevit'ten bir alıntı: ''Kullandığı dili çeşitli söz sanatlarıyla süsleyerek, bir dil ustası olduğunu kanıtlamaya kalkışmak, çağdaş romancıların başat amacı değildir.'' Yani ezanı müezzin yerine imama okutmak hiç önemli değildir Orhan Pamuk tarzı romancılıkta. Kaldı ki öyle bir şey de yapmamıştır Orhan Pamuk, bir hurafedir o cümle.

    Orhan Pamuk; Hemingway, Steincbeck gibi yazarların kullandığı dili pek tutmadığını belirtmiştir. Bu iki yazar çok sade ve akıcı bir üsluba sahiptirler. Orhan Pamuk dil konusunda Joyce, Proust, Woolf, Faulkner ve Nobokov gibi karmaşık bir dil kullanan yazarları ölçü olarak almıştır.

    Yine de genel bir şeyi belirteyim bu kitapla ilgili Yıldız Ecevit'in kitabından alıntılayarak;

    Tasavvufta bir inanç vardır. 4 aşamada insanın Tanrı'ya ulaşacağını, hakikati bulacağını savunan bir görüş vardır:

    1- Halktan Hakk'a
    2- Hakk ile Hakk'ta
    3- Hakk' tan halka
    4- Hakk ile halkta

    İşte yeni hayat romanı bu kurguya göre yazılmıŞ olabilir der Yıldız Ecevit.

    --spoiler--

    1-) Ana karakter önce halktan kopar ve ayrı bir dünyaya dalar, Canan' ın peşinden gider, Canan'ı arar.

    2-) Canan'ı bulur onunla birlikte yaşamaya başlar.

    3-) Sonra tekrar kendi dünyasına, hayatına geri döner.

    4-) Son olarak gerçek huzuru bulur, yolculuk tamamlanmıştır.

    --spoiler--
  • Kitap okumak, beyinlerimizin kadim korteks yatağına yeni nöral yollar kazıyor. Dünyayı görüş şeklimizi değiştiriyor. Nicholas Carr’ın son dönemdeki “Okurların Hayalleri” adlı denemesinde dile getirdiği gibi, “başkalarının iç yaşamlarına daha duyarlı yapıyor.”
  • Bugüne dek adlandırılan yaklaşık bir milyon böcek türü var. Ancak, genel ortak görüş, çok daha fazlasının –son tahminlere göre yaklaşık dört milyon kadarının– henüz keşfedilmemiş olduğu yönünde.