• 72 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı ve diğer kitaplarını Didem Mamak paylaşımlardan görüp, beğenerek aldım, iyi ki de görmüşüm ve almışım. Ve önceliğini ödül de almış olan bu kitabına verdim.
    Şiirilerini içim cız ede ede okudum.
    Kitabı okuduktan sonra hayatına bir baktım da… Yaşadığı hayatı da az çok şiirlerine yansıtmış, kardeşi Işıl'ı, annesini, babasını, üvey annesini, evden kaçışını, bodrum katında sürekli su basan, rutubetli evini… ve çok basit olarak görülen bir bodrum katındaki rutubetli evi bile bu kadar güzel anlatması..
    Önce şiirlerin hoşuma giden alıntılarını yazmıştım, sonra dedim ki bütün olarak paylaşmalıyım… (ve yine tüm şiirlerini paylaştım, tümünü okuyanlar için kitap okunmuş sayılabilir)
    Yaşatacağın onca güzel duygu daha varken, aramızdan çok erken ayrılmışsın…
    Teşekkürler Didem Mamak, bu güzel kitap ve duygulu şiirlerin için...

    Şiirlerinden kırptığım paylaşmadığım alıntılar

    14 Düşlerimiz el ele tutuşmuştu,
    El ele tutuşmuş iki kelebek gibi.
    Gidecektik, kaçacaktık buralardan
    Uzak ülkeler düşlemiştik.
    Büyük gemiler yüzmüştü ruhumuzda,
    Ben Işıl'ın yelkenini üflememiştim
    Bensiz uzaklara gitmesin diye

    15 Susmuştuk, peygamberler inmişti hayatımıza,
    donuk fotoğraflar, yalanlar, kitaplar...
    Susmuştuk, bir baykuş
    Kapı aralığına sıkışmış bir ruh gibi bağırmıştı

    16 Sevgili Anneciğim, 
    Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda


    16 Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
    Duvarlara hep senin resmini çiziyor
    di'li geçmiş zamanda birçok resim,
    Hep gülümsüyorsun 
    Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
    Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında 
    Durmadan soluyormuş gibi

    17 neşeli bir şehre benzerdi senin sesin

    17 Bazen ölmek istiyorum 
    Beni yeniden doğurman için 

    17 Kış başında bir ton kömür yığarlardı kapıya
    Bazen görülen rüyalar gibi kapkara
    Bir ton rüya çıtırdarken
    Sen kar yağmadan önce başkaydın,
    Kar yağdıktan sonra bambaşka.
    Sanki hep buluğ çağındaydım.
    Kuşlar zaptederdi her yeri, sabahları
    Binlerce kez söylerlerdi söyleyeceklerini
    Bizim hiç anlayamayacağımız bir şeyi 
    Senin şarkıların aç kuşlara buğday saçardı
    Kediler yusyuvarlak dururdu karın ortasında
    Kar manzaralı bir resmin ortasında durur gibi
    Gri kediler sarmıştı etrafımızı, gri dağlar...
    Bir tek senin çocuklar üşüyecek rengi saçların vardı.

    18 Yaşasaydın, hayatının ortasına 
    Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.
    Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
    Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu 
    Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
    Diye başlayan bir çocuk romanında...
    Şalına sarınırdın toprağa sarınır gibi
    Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için, 
    Bu acımasız ölü anne sesini

    19 artık bütün üzgün oluşlarımın adı: ANNE!

    22 İki sigaram kaldı bu gece için
    Yüzyıl yetecek çocukluğum,
    İki muhabbet kuşum,
    Biraz da ateşim var.
    Dua ediyorum ateşe
    Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
    Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
    Aman umutsuz bir yer olmasın!

    İki kendim varmış maviş anne
    Biri benmişim biri mutsuz
    Ben ölürsem maviş anne, mutsuz için
    Dünyanın bütün sabahlarına bir bilet al.

    Ben ölürsem mutsuza iyi bak!

    26 Hep bir mucizenin alt katında yaşıyorsun.

    27 Keşke yağmura biraz daha yakın dursan

    28 Gençlerin güzellerinin makbul olduğu
    Tek ülkeydi ülkem 
    Benimse yüreğim 
    Koltuk altına sıkıştırılmış, 
    Yenik bir tavla maçı ertesiydi.

    30 Tartıl be abla! derlerdi 
    Karınca gibi ince belli çocuklar 
    Güvercinlere yem at, 
    Sevgiline bir gül hediye et

    33 Sevinçli bir kalp, sevinçli bir çocuğa benzer Işıl:
    Koşmak ister,
    Salıncağa binmek ister...

    33 Bazen gecenin ortasında yağda yumurta pişiriyorum.
    Dünyanın en ıssız cızırtıları bunlar Işıl,
    Duyuyor musun?
    Hayatı seviyorum yine de.
    İstersen iki kalp çizer altını da imzalarım.

    35 Bu şehirde adamın biri 
    Her öğlen bir deprem bekler.

    36 Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.
    Kalbim neden isli bir şehir?
    Kalbim! Neden ben?
    Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.

    37 Büyülendiğin şeyler, 
    Büyülenmediğin şeyleri döverdi bilem.
    Neden sen böyle çocukluk resmiydin kalbim? 
    Kendime alıştım bodrum katlarında
    Artık bir karanlık bağımlısıyım.
    Kezzap attı yüzüme sokak lambaları
    Tenekeden bir aydınlıkla kestim
    Hayatla ilgili bütün bağlarımı
    Hazırım ben
    Bir anne ismine bağlamayı her şeyi: 
    Füsun...

    39 Hayatımın üstünde imkansız kuşlar uçuyor.

    41 Ne tezatlı bir şey, ne tuhaf
    Ne tuhaf acıyla hiç konuşamamak.

    44 Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini

    44 Sonra gittin.
    Çocuk oldum bir daha, ağladım.
    Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
    Kitaplar, aşk, her şey.
    Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.

    44 Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı.
    Söz dedim, söz verdim.
    Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
    Güneşi özledim, sonra seni
    Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.

    45 Ne bir şarkısın,
    ne de dillerde nağme adın
    Artık bazı şarkılar kadar yaralısın

    47 Ey aşk sen
    Artık bazı şarkılar kadar yaralısın.

    48 Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
    Fakat korkuyorum.
    Birazdan da
    Kırk üç numara ayakkabılarınızla
    Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
    Bu iyi olmaz bayım!

    52 Ben ne zaman öleceğim tanrım!
    Sabah olunca mı?
    Keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım

    55 Dün epridi,
    Hayat ucuz ağlayan çocuk resmi!

    56 Kayboluşumun beşiğini sallıyorum bu akşam
    Büyüyor yavaş yavaş
    Sırtında parmak izleriyle zamanın
    Bir tekir kedi ile beraber
    Seyrediyorum hayatı:
    O meleklerin cebinden düşen anahtardı,
    Son zikrin halkası Allah'ın son hatırası
    O bizim kaçırdığımız fırsattı
    Uğurböcekleriyle parmak uçlarında Küçümsedi hep ona olan aşkımı
    Gözünün yaşına bakmadan şimdi ben Kovuyorum ihtiyarı

    57 Ölüm neydi sanki o zaman
    Bir önseziden başka.
    Evden kaçabilirsin çocuk, ama kaderden asla!
    Babam Çıkarılmış bir adam bütün fotoğraflardan

    58 Söküyorum şimdi sözleri birer birer
    Kalpten kalbe giden yolu kapayan.
    Kalbim, anlatılmaktan usanmış,
    Yıldızı sönmüş bir komedyendir artık,
    Dilencinin önünde kahkahalar atıyor,
    Kirli bir mendille çıkınlanmış şimdi dünya.

    59 Ardımsıra yollara hayalimin kırıklarını bıraksam
    Yeter mi bu izler beni kendime getirmeye acaba?

    60 Hikayeme bir hayat yazmak istiyorum
    Pek de inandırıcı olmayan
    Hayatıma bir ölüm.
    Ihlamur göndermek istiyorum ruhuma, yün eldivenler
    Geçmişim: Romantik radyo dinleyen o eski arkadaşım.
    Limon ağaçlarından bahsetmek istiyorum son bir kez daha
    Beni masalların ortasında bırakıp giden ruhuma.

    63 Kömürümüz bitti tam kışın ortasında
    Toz hatıra ve talaş bastık sobaya
    Üşüse böyle yapardı mutlaka hazreti İsa da.

    64 Ama zaten onu burada giymeme izin vermezlerdi
    Belki artık hiç olmaması daha iyi
    Çalınmış bir güzellik,
    Yasaklanmış bir güzellikten iyidir.
    Ama onu asla unutmayacağımı bilmelisin.

    65 Aşkımız şehrin en güzel aşkıydı
    Kolay değildi, kolay olmamıştı
    Yıllarca şehrin en güzel aşkının benekleriyle yaşamak.

    66 Öfkem
    Üstü kalsın derdi ve bırakırdı hayatımı
    Bayat bisküvi kokan o mahalle bakkalına
    Öfkem İşi bitmiş bir çalı süpürgesi gibi Dayamaktır kendini duvara...
    Öfkem
    Pollyanna
    Neden güzeldi?
    Bütün güzeller gibi elinde bir bardak sıcak çayla
    Her şey o pazartesi başlardı
    Şehrimizin aşkı ve şehrimizin şarkısı
    Öfkeyle pis su borularından taşardı.

    68 Pollyanna,
    Sana göre insan
    Profiterol yer gibi yaşamalı
    Bir çamur deryasının içinde
    Küçük beyaz mutluluk topları yakalamalı.
    Bense vücuduma şiirler saplıyorum durmadan
    Sen de bilirsin ya Allah
    Dayanabileceği kadar acı verirmiş insana.

    Geçen yazı
    Bir dut ağacının altında roman okuyarak geçirdim
    Dut taneleri düşerdi sayfalara
    Tıpkı tatlı bir yaz yağmuru gibi
    Büyük taneli tıpırtılarıyla
    Kendimi dut ağacının gölgesini yiyen
    Bir ipek böceğine benzetirdim.
    Ucuz teşbihler beyaz atlı prenslerdir Pollyanna
    Bir şiire gelir
    Ve onu bu hayattan kurtarırlar.
    Ah Pollyanna, 

    İçimde sanki hep aynı şarkıyı çalan bir laterna: 
    Cancağızım basma perdeme bir çiçek de sen olsaydın
    Kaçarken yangın merdivenlerine
    Keşke grapon kağıtları assaydın.
  • Dün bir Polonya sinema dergisi için N.P. Abramov'la röportaja gittim. Hoş, rahat fakat son derece sinirli bir adam. Sinemanın doğası ve kurgubilimle ilgili sözlerim onu irkiltti. Gerçekten bu konuda daha önce.hiç düşünmemiş mi acaba? Bana beceriksizce yazılmış ve konuşulmaya değmeyecek denli boş iki kitabını hediye etti. Ne büyük sıkıntı!
    Bu yaşlı baylar ne kadar da kibirli! Tüm şu Gerasimov'lar! Şana, şöhrete, ödüllere ne kadar da muhtaçlar! Herhalde ancak bunlar sayesinde daha iyi sinemacı olabileceklerini düşünüyorlar. Son derece acınacak haldeler. Kendilerini sanatçı sayıp bir de üstelik sahte ürünlerle para kazanan zavallı çaylaklar! Bunda da hayli profesyoneller, onu da eklemeliyim.
    Yeri gelmişken, Heyse bu konuda acı konuşur: "Sanatçı bozuntusu, yapmaya muktedir olamadığı şeylerle ilgilenmekten adeta zevk alan garip bir insan türüdür."
  • 152 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Mutlu Ölüm, yazarın çocukluğunun geçtiği yoksul mahallenin, Orta Avrupa’ya yaptığı yolculuğun, yerleştiği yukarı Cezayir’de ki yaşamının adeta bir tasviridir ve kurgusunda Camus'un anılarından yararlanmaktadır. Bu yapıtın kimi bölümlerinde yazarın aşk yaşamıyla ilgili ipuçları da vardır. Ölüm konusu ise kitabın isminden de anlaşılacağı gibi, eserin temelini oluşturan bir gerçektir.

    Mutlu Ölüm, her biri beşer bölümden oluşan: ‘Doğal Ölüm’ ve ‘Bilinçli Ölüm.’ olmak üzere iki kısıma ayrılmıştır.

    ‘Doğal Ölüm ’ün düğümü Roland Zagreus’un öldürmesi ile çözülür. Romanın kahramanı Mersâult onu ilk bölümde öldürür, parasına el koyar ve evine döner.

    ‘Bilinçli Ölüm’ ise Mersâult'un yaşadığı mutlu hayatın ardından gelen, mutlu bir ölümdür.

    Zagreus fiziksel engeli yüzünden özgür olamayan, bu durumundan son derece rahatsız olan, ölmek istemesine rağmen kendi canına bile kıymaktan aciz bir adamdır. Mersâult ise mutlu ve özgür bir yaşam sürmüş ve bilinci açık, hazırlıklı bir şekilde karşılamıştır ölümü...

    Olay akışını şöyle toparlayabiliriz:

    Orta halli basit bir memur olan roman kahramanı Patrice
    Mersault, annesini şeker hastalığı yüzünden kaybetmiştir. Yoksulluğu ve annesine duyduğu özlem yüzünden beraber ikamet ettikleri evde yaşamaya devam etmiş ve kendisinden daha kötü bir yaşam süren bir fıçıcıyla komşuluk etmiştir. Liman idaresindeki sıkıcı memurluk görevinden arta kalan zamanının çoğunu sigara içerek ve kitap okuyarak geçirir.
    Patrice Mersault, ilk aşkını Roland Zagreus adında sakat bir adamla yaşamış, hafifmeşrep bir kadın olan Marthe ile de ilişki halindedir. Bu kız sayesinde Zagreus‘la tanışır, bir sohbet sırasında adamın nasıl zenginleştiğini öğrenir ve öğrendiği bu sırdan yararlanarak sakat adamı öldürür, bunun üzerine bozuk bir sağlık, ama dolu bir keseyle yolculuğa çıkar.
    Mersault, önce Prag’a gider, günlerce amaçsızca şehrin sokaklarını turlar. Kendi şehrinden kaçmış olması vicdan azabını bir nebze azaltsa da sıkıntısın tamamen yok edemez.
    Avrupa'yı trenle dolaşırken hayatını gözden geçirir, kendisinden, düşüncelerinden uzaklaştığını hisseder ve mutluluğu yeniden bulur.
    Cezayir kentine dönüşünde art arda iki mutlu yaşam deneyimine girişir: Önce ‘Dünyanın Karşısındaki Ev’de üç kız arkadaşıyla bir süre ortaklaşmacı bir yaşam sürer, sonra ise Lucienne ile evlenir ve köye yerleşir.
    Genç adam Cezayir'de son derece basit ama mutlu bir hayat sürer, zaman içinde mutlu olmak için başkalarına ihtiyaç duymadığını keşfeder ve bununla birlikte Chenoua’daki yaşam derin bir yalnızlık içinde geçer.
    Mersault mutluluğu ele geçirmiştir ve Zagreus ’u anımsayarak, mutluluğunu ölümüne değin korur.

    Bu hikayede "Nasıl mutlu ölünür? Yani bizzat ölümün bile mutlu olacağı ölçüde mutlu nasıl yaşanır?"gibi sorulara yanıt vermeye çalışan Camus; "iyi yaşama ve iyi ölmenin birinci
    kesimi, para, zaman ve duygusal egemenlik olmadığı için, tersidir; İkincisiyse, parasal bağımsızlık, zamanı istediğin gibi düzenleme ve kalbin dinginliği sayesinde yüzü’ dür" düşüncesini bize aktarmaya çalışmıştır...

    Bunların yanında da yoksulluğu, sekiz saatlik iş gününü, toplumsal ilişkilerdeki şiirsizliği ve doğallıktan kopmuş bir varoluş biçimini aynı zamanda da doğaya bir kaçış
    eylemini de dile getirmiş. Bir tür züppeliği, yoksul yaşamda yayılmayı, kendinden hoşnut olmanın taşkınlığın yer aldığı bu romanın sonuyla amacı, Albert Camus'un kendi taslaklarında belirttiği gibi; "Yaşamak için zengin olmak gerektiğini kavrayan, kendini bütünüyle para elde etmeye adayan adam, bunu başarır, mutluluk içinde yaşar ve ölür."ü kanıtlamaktır.... Keyifli okumalar
  • 283 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Oğuz Atay bu biyografik romanında kendi hocası da olan İnşaat mühendisi zamanının önde gelen büyük bilim adamı Mustafa İnan'ı anlatır.
    Çok zor şartlarda büyüyen iki dünya savaşı gören babasının bu çocuk adam olmaz cümlesinin içindeki çınlama sesleriyle 33 yaşında profesör olmuş Mustafa İnan doktorasını yurt dışında tamamlamış kalma ısrarlarına rağmen memleketine geri dönmüştür. (Şuan yaşasa döner miydi bence dönmezdi.) Hayatının her anında maddi sıkıntılardan muzdarip fakat hayatının her anını bilime adayan ve her zaman bir öğretmen olmak için varolduğunu belirten bir bilim adamıdır. Ve büyük bir öğretmendir... Kitabın son bölümünde duygusal bir ölüm süreci işlenir ve Oğuz Atay'ın kaleminden etkilenmemek mümkün değildir.
    Bazı bünyelere doğru yoldan ayrılmak dokunur Mustafa İnan doğru yolun mühendisi olmak istedi ve birgün öğrencilere : kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar ? der.. Şimdi çok iyi beceriyoruz kürsüleri ticarethane olarak kullanmayı bilim yerine iltimas ve oligarşik düzeni getirmeyi önceden emek sarf eden maddi olmasa da akademik olarak belli bir karşılık alıyordu.
    Şuan emek sarf eden de karşılık alıyor fakat gayet acımasız bir şekilde liyakat katledilerek ve gözleri önünde bilimselliğe ait sahip olduğu her şey değersizleştirilerek... Günümüz Turkiye'sinde zoraki bir başarısızlık ön planda ve zoraki başarısızlık bizim eserimiz değil bunu birileri anlayacaktır..
  • 272 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İSTANBUL!
    72 Milletten insanın toplandığı,kimsenin birbirini tanımadığı,tanısa da güvenmediği,yapay komşuluklar,yapmacık dostluklar,içtensiz samimiyetlerin doldurduğu koca bir şehir.Eskiden böylemiydi acaba?Mesela 60-70 yıl önce İstanbul'da yaşam ve insanlar nasıldı?İnsanlık duygusal ve karakteristik evrim geçirmeden önce,insanlığını,dürüstlüğünü,vicdanını kaybetmemiş insanlardan önce...


    Doğup büyüdüğünüz bir ev,hayatınızın son demlerine kadar içinde yaşadığınız,anılarınızı biriktirdiğiniz,sevdiğiniz insanların doğumlarına,ölümlerine şahit olduğunuz,onlarla birlikte huzuru,mutluluğu bulduğunuz ve son nefesinizi de orada vereceğinizi düşündüğünüz bir ev.Bu sadece bir ev,bir sığınakmıdır?Yoksa artık 'siz'mi olmuştur?Her duvarına,her taşına,her tuğlasına,bahçesindeki otuna bile bağlısınızdır artık,vazgeçemezsiniz,kopamazsınız..


    O evden vazgeçmek zorunda kalsanız,ondan uzaklaştırılsanız,onu kaybetseniz onunla birlikte neleri kaybetmiş olursunuz?
    Anılarınızı?
    Çocukluğunuzu?
    Geçmişinizi?
    Yaşanmışlıklarınızı?
    Yoksa...Hayatınızı?


    Livaneli yazmayı seviyor belli.Ben de onu okumayı seviyorum bu da belli ;)
    Kim ne derse desin iyi yazıyor adam.Kurgusu,karakterleri,hikaye örgüsü her kitabında ayrı bir güzel.Livaneli'yi öveni de çok gördüm hakaret derecesinde yereni de.


    Livaneli bu kitabında yine insanı,duygularını,yaşanmışlığı,sevdayı,hasreti,hayal kırıklığını,iyiyi ve kötüyü,bağlılığı,sadakati gözümüze sokarcasına,anlayışı kıt insanların bile anlamasını istercesine öyle güzel kaleme dökmüş ki,hikayeyi okumanızı değil adeta yaşamanızı istemiş.Usta bir kalemin yapacağı da budur değilmi?



    Leyla'nın Evi romanı sadece bir roman değil,yine büyük bir araştırma ve hayal gücünün gerçeklikle harmanlanmasının ve bunun ustaca anlatımının kitabı.


    Kitabı okurken karakterlere hemen birer yüz buluveriyorsunuz zaten,betimlemeleri sıkılmadan,uzatmadan,fazla gereksiz anektodlar kullanmadan tam kıvamında dili ile kolayca okutuyor.Muhtemelen bu kitabın dizisi ya da sinema filmi çekilir yakınlarda.


    Kitap hakkında anlatacak çok şey var.Mesela Büyük Hanım Leyla,mesela Roxy/Rukiye,mesela Ali Yekta Bey,mesela Yusuf...Yaşam,trajediler,haksızlıklar,insan ilişkileri,toplum yapısı işte tüm bunları okurken gözlerinizin önüne getirmemek,içselleştirmemek mümkün değil.


    Kitap da bir sürü renk ve nota gördüm.2006'da çıkmış kitap...2019 okumakta geç kalmışım :O (hiç okumamaktan iyidir)


    Her yaşamın iyi veya kötü bir öyküsü vardır.Bu öykülerin kimliklerimizi,duygularımızı,hayatımızın temelini oluşturan kavramları vardır.Öykü de olsa her hayat bir yerler de mutlaka gerçekten yaşanmıştır.Sadece o yaşanmışlıkları hayal edip yazmak,diğerlerine anlatmak kalır insana.Ve bu güzel anlatımı için teşekkürler Livaneli'ye.


    Arka planda bahsi geçen karakterler ve İstanbul'un tadına doyum olmuyor.İnsanlar arasındaki kültür ve zaman farklılığı,karakterlerin gözünden ve ağzından anlatılırken algınızı köreltmiyor,anlıyorsunuz.Göçmenliğin,azınlığın,kültür farklılıklarının,yaşamın zorluklarının,yalnızlığın romanı Leyla'nın Evi.


    Zevkle okudum.


    Alıntı
    -----------------------------
    Erkekler kötü, kadınlar daha da kötü. Rukiye insanların zehirli olduğuna inanıyor, ama dişileri daha zehirli.
    ------------
    Şairlerin dediği gibi ‘Paris güzel bir salon, Londra güzel bir park, Berlin güzel bir kışla ama İstanbul güzel bir şehirdi.
    ------------
    İslamiyet’teki domuz yasağını anlatıyor. “Domuz mekruhtur!” diyor.
    “O zaman” diyor Rukiye, “domuzların en çok Müslümanları sevmesi gerekir.”
    Babası aptallaşıyor, suratı asılıyor.
    “Öyle değil mi vater, bütün dünya Müslüman olsa hiçbir domuz kesilmez, öldürülmez, dünyanın bütün domuzları rahat rahat yaşar. Ben domuz olarak doğsaydım, dünyada herkesin Müslüman olmasını isterdim.”
    -----------
    Madem ki insanlar birbirine acı veriyordu, o zaman en güzel şey hayata meydan okumak ve mutlak bir yalnızlığı seçmekti.
    -----------
    “Âşık Veysel’in “Aşk nedir?” sorusuna verdiği cevap “Seversin, kavuşamazsın, aşk olur”...
    -----------
  • 106 syf.
    Tek kelimeyle inceleme yapılabiliyor olsaydı net bir cevabım olurdu: SIKICI. Masal okuma heyecanı ile başladım ama masal mı okudum, kendime işkence mi ettim henüz ayırdına varamadım.

    Başlarken o meşhur tavşan deliğinden aşağı düşüşle
    Hepimiz zannettik ki karşılaşacağız muazzam bir düşle
    Kah öğütle karşılandık kah şen bir gülüşle
    Lewis, saçmalıklara gark ettin bizi

    Saçmalıklarla bezeli oluşunun yanında ince göndermeleri de olduğuna inanıyorum. Buna inanmak istiyorum, yoksa bu kadar kıymet görmezdi Carroll'ın bu dillere destan (!) masalı. Viktorya Dönemi, geçiş evresi, tutuculuk, ahlaki gösteriş, tam da İngiliz işi bir kasıntılık hali... Bunlara hiç de girmek istemiyorum zira bir masalı anlamak adına oturup da Viktorya Dönemi Tarihi okumak pek de işime gelmedi doğrusu. Dönemsel göndermeleri anlayamamaya dair sorunları bir kenara bırakırsak, bir de dil farkından kaynaklı kelime oyunlarının anlaşılması sorunu var ki, bunu çözebilmek için önerim şudur. İthaki Yayınları'ndan çıkan versiyonda çevirmen, kelime türetme, uydurma ve olduğu gibi aktarmada izlediği yolları güzel bir şekilde aktarmış. Bu sayede durum biraz daha anlaşılır bir hal alıyor. Bir göz atmanızı tavsiye ederim.

    Yazar, değişik bir karakter. Zeki mi? Zeki. Kitap da zekice kurulmuş bir örgüye sahip. Matematikçi, mantıkçı, papaz. Bu yönleri ile son derece disiplinli ve rasyonel bir zat. Diğer yönü ise çocukları eğlendiren, onlarla çocuk olan bir adam. Kız çocuklara düşkün, lakin bu yönü ve çektiği yarı-nü çocuk fotoğrafları, onun bir pedofil olduğunu düşünmeye itiyor bizi. Kanıtlanmamış falan dense de çorbaya sinek düştü bir kere. Bu benim, kitabı yorumlamama da sirayet etti tabii. Normalde iyi niyetle okuyup geçeceğim birçok yeri, Alice'e dair göndermeler arayarak okudum. (Mesela 8. bölümde, beyaz güllerin kırmızıya boyanmasını -belki de aşırı Freudyen bir tavırla- saf çocukluk halinden kadınlığa geçiş hali olarak yorumladım. Beyaz gül saflığın ve saflık da çocukluğun sembolü, kırmızıya boyanma ise bekaret kanı ile ilişkilendirilerek, çocukluktan sıyrılma hali. Yorumum aşırı da olabilir, sorumluluğu bana aittir.)

    3. bölümde ise, ıslanan ahaliyi "kurutma" fikrinde dahice (!) bir yöntem izleyerek "William ve İngiltere Tarihi" anlatmaya koyulan fare, ister istemez bana, "kuru" kahramanlık hikayeleriyle iliğine kadar "kurutulan" gariban halkı çağrıştırdı. Tabii o ıslaklık üzerinizde kuruduğundan, zatürre olma ihtimaliniz de yüksek. Dikkat edin kendinize... İlla bir şeyler yapacaksanız, kendinize ördeği örnek alın da arada sorular sorun. Zira soru soran ördeğin geçiştirilmesi, kendisine bir cevap veril(e)memesi, soru sormak gerekliliğinin bir çocuk masalınca anlatılabilecek güzel versiyonlarından biriydi.

    Kitaptan öğrenilebilecek birkaç da anomali mevcut. Bunlardan ilki, yazarın ruh halinde de belirttiğimiz üzere çift kişilikli bir ruh hali. Aslında işinde kuralcı, çocuklarla olan ilişkilerinde ise sevecen biri olmayı pek de kötü bir çift kişilikli olma hali olarak yorumlamayız, ama Disosiyatif Kimlik Bozukluğu belirtilerini Alice'te de gördükten sonra (halüsinasyonlar, amnezi, derealizasyon vs.) bunu pek de masum bir karakter yansıması olarak göremeyiz (Dip Not: DKB vakalarının yaklaşık % 90’ı taciz öyküsü içermektedir. Kaynak: http://libidodergisi.com/...u-kisilik-bozuklugu/)
    Diğer bir anomali ise, adını kitaptan alan Alice in Wonderland Sendromu. https://www.bilimveutopya.com.tr/...r-diyarinda-sendromu

    Bunca şey öğrenmişken bu masalın nesini beğenmedin diye sorabilirsiniz. Cevabım tabii ki de şu olacak: Masalda hoşuma giden bir şey bulamadım. Tamam, bilgilendim mi? Evet. Ama eğlendim mi? Hayır. O zaman konu kapanmıştır! Yine de kitaba puan verme konusunda ikilemde kaldığım için, puanlama yapmadan inceleme yapmayı tercih ediyorum.