• 226 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    F İ R A K 1

    “Darmadağın olmuş bir yüreğin harabe gönlünde, uçmaya gayret eden kanadı kırık bir kuştu…”

    “Sana ait olduğuna inandığın hiçbir şeyi, sonuç ne olursa olsun almaktan korkma!”

    Üsteğmen Kerem Acar, Er Serdar Güneş, Meri Janan Alborz, Garnizon komutanı Levent, Necla teyze, Süreyya, Zuzu, Erdal, Aysel hanım, Hasan dayı, Ela, Amir Ghorbani, Şeyh, Muhammed Ali Alborz, Raşit, Barney Vincent, Golrıkh Ebrahimi, Zafer, Cemal ve Cellat Hamit ile acılarla dolu hayatlarda beraber yol aldık.

    Daha ilk sayfalarda görevde iken Kerem’in silahının patlaması sonucu olanlar beni çok üzdü ve yorumu yazarken bile o sahne gözümün önüne geldikçe yüreğim acıyor… Meri’nin anne ve babasının Tahran’da başına gelen olaylar yürek parçalıyor… Nasıl yasaları var öyle, okudukça insan darmadağın oluyor. Meri varlıklı iken, gelişen olaylar sonucunda zorluklar yaşaması ve geldiği son nokta içler acısı… Kerem ile yollarının çok kötü şartlarda iken kesişmesi, yanlış anlaşılmalar sonucu Meri’nin hep mağdur durumda kalması kötüydü. O sahnelerde neredeyse Meri’nin masumluğunu Kerem’e ben anlatacaktım…

    Bir yandan Meri’nin üvey teyzesinin yaptıklarının sonrasında akıl almaz olayların yaşanması, para, mal, mülk için Meri’ye yaptıkları beni çok sinirlendirdi ve o anda saçını başını yolasım geldi… Ama etme bulma dünyası… Meri’nin herkese güvenmesi sonucu başına türlü türlü işlerin gelmesi, tam bu sırada Kerem ile karşılaşmaları onun için büyük ikramiye idi… Kerem’in de çocukluk döneminde yaşadıkları sonrası psikolojisinin iyi olmaması, arada dengesizleşmesine sebep olsa da içinde ne kadar güzel bir yüreği olduğunu onca yaşananlara rağmen Meri’nin görmesi beni mutlu etti. Kereme takılan lakapta ayrı bir güzeldi Nazik Gladyatör… Kerem’in kuzeni Ela ne kadar kişiliksiz, karektersiz bir varlıkmış öyle… Kadın kadın değil sanki canavar. Nefret ettim Ela’dan, insan babasından az da olsa güzel bir huy almaz mı?


    Meri Amir’in ona iyilik yaptığını düşünürken içindeki şeytanı görememiş olması, yaşadığı kötü zamanların onun iftiraları sonucu yaşadığını bilse ne der, nasıl davranır merak ediyorum. 23. Bölüm sonu okuduklarım resmen kan dondurucu… recm cezası da neymiş yaaa bu kadar vahşet mi insanoğlu… Meri’nin ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mücadelesini takdir ettim. Ancak eserin sonunda çoğu yaşananların yarıda kalması okuyucuyu merakta bırakıyor. Şimdi devam kitabını nasıl bekleyeceğim ben, meraktan çatlamadan Firak 2 çıkarsa harika olur. Yazarımız öyle özenerek yazmış ki basım hataları bile göz ardı ediliyor. Yılçaycığım eline yüreğine sağlık, bu film tadında olan eseri biz okuyucularına sunduğun için. Nice güzel yeni eserlerin ile buluşmak ümidiyle.

    #yılçayatar #firak1 #okudumbitti
  • EV
    YAPTIRACAKTI
    Çocukluğundan beri kira evinin ne demek olduğunu bildiği için, ne olursa olsun başını sokacak bir ev sahibi olmak istiyordu. Çocukluğunun en büyük, en derin anıları bir kira evinden başka bir kira evine taşınmalarıydı- Her taşınmada, ille annesiyle babası kavga ederler, darılırlardı. Kırılacak eşyalar, tabak, çanak, şiltelerin arasına, yumuşak yerlere konur, denkler yapılırdı. Annesi sacayağından, mangal borusuna, gazete kâğıtlarına sarıp sarmaladığı balık ızgarasına kadar bütün ufaktefeği denklerin bir yerine tıkıştırırdı.
    Eşyalar, çift atlı arabaya yüklenir, annesi hâlâ, arabanın şurasına, burasına, dibi delinmiş konserve kutularından saksılara dikilmiş sardunyeleri, karanfilleri, haseki-küpelerini, ıtırları yerleştirmeye çalışırdı.
    Çocukluk günlerinin, eşya taşıyan, bir yerinden küp görünen, bir yanma iple tel dolabı bağlı arabalarını hiç unutamamıştı.
    Eşyalar yeni eve gelince birkaç tabakla lâmbanın, bardağın kırıldığı, zeytinyağı, sirke, yada, annesinin yaptığı gelincik şurubunun, kantaron yağının mantarı açılan şişeden döküldüğü, çamaşırları berbat ettiği görülürdü. Babası,

    — Fakirlik rezillik be!... diye bağırırdı. Hep bunlar babasıyla annesinin yeni baştan kavgalarına sebep olurdu.
    Yeni eve yerleşmek de ayrı bir dertti. Tam yerleşirler, rahat edecekleri sıra, ya kirayı veremezler, mahkemelere, icralara düşerler, polisle, karakolla eşyalar sokağa dökülür, ya da ev sahibi, «Ben oturacağım, evi tamir ettireceğim» gibilerden bir bahaneyle onları evden çıkarırdı, îsanbul'un hemen her semtinde oturmuşlardı, ilk çocukluğu Kasımpaşa'da sonra Üsküdar'da geçmişti, ilkokula Süleymaniye'de başlamıştı. Üçüncü sınıfı, Aksaray, Cerrahpaşa, Şehremini'nde, üç ayrı okulda okumuştu.
    istanbul'da nereye, hangi mahalleye gitse, ille oradaki evlerden birinde bir anısı bulunurdu.
    Babasının şu sözü kulağına küpe olmuştu:
    — Dünyada mekân, âhirette iman!...
    1930 da liseyi bitirip hayata atıldığı zaman artık ne annesi vardı, ne babası... Kiracılık derdini bildiği için bir ev sahibi olmadan evlenmiyecekti. Beş yıl bir kat elbiseyle yetindi; cıgaraya, rakıya alışmadı; sinemaya, tiyatroya, gitmedi, gezip tozmadı, bir keşiş, bir Hint fakiri gibi yaşadı.
    Beş yılın sonunda dişinden, tırnağından ikibin lira arttırabildi. Onun gibiler için ikibin lira çok para sayılırdı. Parasına göre, hattâ bin liraya bile satılık evler vardı ama, onun isteğince değildi. Çürük, çarık şeylerdi.
    «Bir arsa alıp, üstüne kendim bir ev yaptırayım» diye düşündü.
    Deniz kıyısında, güzel görüntülü geniş bahçeli, caddeye yakın bir ev istiyordu. Olunca olmalı... istediği yerde, aradığı şartlarda iki arsa buldu. Birine üçbin, öbünü-ne üçbinbeşyüz istiyorlardı. Bin liraya bile daha geniş arsalar vardı ama, isteğine uygun değildi.
    Daha bir zaman para biriktirmeliydi.

    1937 yılında toplanan dörtbin lirasını cebine koydu. Artık istediğinden güzel bir arsa alacağına güvenli, araştırmaya başladı.
    Üçbinbeşyüz lira istedikleri arsaya gitti. Bu arsanın yarısı satılmış, üstüne bir villâ yapılmıştı. Öbür yarısına beş bin lira istiyorlardı.
    Eskiden üçbin lira dedikleri arsaya gitti. Buraya altıbin lira istiyorlardı.
    En beğenmediği, eskiden bin Ura dedikleri arsaya şimdi dörtbinbeşyüz diyorlardı.
    Parasını bankaya yatırdı. Eskisinden daha tutumlu oldu.
    Pençe pençe üstüne kundura, yama yama üstüne elbise giydi. Artık deniz kenarında arsadan vazgeçmişti. Şehrin iyice bir yerinde arsa arıyordu. Arsayı alacak, ev yaptıracak, eşya alacak, evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacaktı.
    1943 yılında ancak beşbin lirası toplanabilmişti. Ne kadar elini sıktıysa da pahalılık yüzünden daha çok para biriktirememişti-
    Dört bin lira dedikleri arsanın üstüne dört ev yapılmış, geriye bir parça boş yer kalmıştı. Buraya da altıbin istiyorlardı.
    Artık çoktaan, şehir içinde arsa almaktan vazgeçmişti. Şehrin kenarındakine bile razıydı. Ama nerde?
    Artık tutumlu değil de cimrinin, pintinin biri olmuştu. Yemiyor, içmiyor, ha babam para biriktiriyordu.
    Terfi etmişti. Aylığı da yükselmişti. Şimdi eline eskisinden daha çok para geçiyordu ama, 1950 yılına kadar ancak yedibin lirası olabildi.
    Yedibin liraya arsa mı? Gülüyorlardı. Şehrin dışının dışında bir evlik değil, bir kulübelik arsalar bile bu pa' raya satılmıyordu.
    Taa eskiden baktığı ikibin liraya satılan arsanın yir-

    mide bir parçası boş, satılıktı. Buraya kırkbin lira istiyorlardı.
    Arsa alabilmek için daha çok para biriktirmekten başka yol yoktu. Yeni bir hızla para biriktirmeye başladı. Evinin plânını bile yapmıştı, içinde hem alaturka, hem alafranga helası olacaktı. Bir yatak odası, bir misafir odası, bir yemek odası, bir salon, bir oda da doğacak çocuklarına... Beş oda istiyordu. Eskiden evini iki kat üzerine isterken şimdi plânını değiştirmişti. Artık yaşlanmıştı, düzayak istiyordu.
    1954 yılında onbin lirası olmuştu. İstanbul kazan o kepçe, arsa aradı. Bu kadar paraya ancak Çekmece, yahut Kartal sırtlarında yer bulabiliyordu.
    Biraz daha dişini sıkıp, biraz daha kemeri sıkıp para biriktirmeliydi.
    Hele bir arsayı alsa, bir de üstüne ev... Beş odadan vazgeçti, bir alaturka, bir alafranga heladan vazgeçti. Tek bir oda, yeter ki başını sokabilsin... Evini,yaptırır yaptırmaz ilk iş evlencekti.
    1956 da emekliye ayrıldı. Artık emekli maaşıyla ne kadar az yese içse para biriktiremezdi. Yirmi altı yıllık çalışmasının kuruş kuruş biriktirerek verdiği sonuç işte onikibin liraydı.
    Ne şehrin içinde, ne şehrin dışında, ne deniz kenarında, ne dağ başında bu paraya arsa yoktu.
    Arsa aramaktan sanki yirmi yıl daha yaşlanmıştı. Babasının sözleri kulağında çınlıyordu:
    — Dünyada mekân, âhirette iman!...
    Bu dünyada mekân kalmamıştı. Öbür dünyaya bakmalıydı.
    Arsa aramaktan yorgun argın döndüğü bir akşam yolunun üstünde bir mezarlık gördü, içeri girdi. Burası ne kadar da güzeldi. Tıpkı hayalindeki evin bahçesi gibi güzel bir bahçe, çiçekler, çayırlık, çimen... Temiz yeşillik

    ve renk renk çiçekler, güller arasında mermer mezarları görünce,
    — İnsanın hemen şu güzel mezarların içine gireceği geliyor! diye söylendi.
    Nasıl olsa ölecek değil miydi? işte buradan bir mezar yeri satın almalı, sağlığında, istediği gibi bir mezar yaptırmalıydı.
    Mezarlık bir tepede, denize karşıydı. Serin selvi gölgeleri arasında sonsuz uykuya yatmak, yaşamaktan daha iyiydi.
    Ertesi gün hemen Mezarlıklar Müdürlüğüne koştu-Kendisi için bir mezar yeri satın alacaktı.
    — Sizin istediğiniz mezarlıkta boş yer yok! dediler. Ama eğer isterse başka bir mezarlıkta, yirmi bin liraya iyi manzaralı bir mezar yeri satın alabilirdi.
    Utanarak,
    — Daha ucuzu, bana göre bir yer yok mu? dedi. Vardı, onbeşbine, onikibine, onbine de vardı. Düşündü... Arsa işinden tecrübesi vardı. Ertesi güne
    mezarlar da fırlar, bu paraya, mezar yeri de bulamazdı. Hemen o gün muameleyi yaptırdı, görmeden mezarım satın aldı.
    Sonra gidip gördü. Kapalı, manzarasız, kırık dökük mezar taşları arasında bir yerdi. Ama o sevindi. Göz bebekleri parlıyarak,
    ¦— Ooooh, burası benim! Benim! dedi.
    Şimdi her gün, eskiden işine gittiği gibi sabah erkenden mezarına geliyor, en sonunda bir, toprak sahibi elmanın kıvancıyla burada oturuyor, yabani otları temizliyor, getirdiği çiçekleri dikiyor ve sanki mekânına kavuşacağı günü özlemle bekliyor.
  • 211 syf.
    ·12 günde·Beğendi·8/10
    Tüm okuma bir garip keşif haliydi. Özellikle başlangıçta sorgulamaktan zevk alarak eşlik ettiğim kurgu ilerledikçe bir miktar daha dışarıda kaldığımı hissettim. Doğru tabir mi bilemiyorum ama düşündüğüm yaklaşım tam olarak bu oldu. Bu yolculuğun her kısmı anlaşılmak üzere yazılmamıştı hatta bana kalırsa eserin tamamı anlamak üzerine kaleme alınmıştı. Kavramsal birçok karmaşayı anlamlandırmaya çalışırken günahları temize çeker gibi karakterin çocukluğundan başlamak makuldü. Sorgunun en yoğun kabullerin en az olduğu aralıktır çocukluk. Hatta tam da bu kırılmadan dem vurmaktaydık eserde sanki.

    Tek bir cümle üzerine bir roman dahi yazabileceğiniz sualleri düşünürken başka noktalara varmak güzeldi, hoştu fakat son kısımlarda sonuç kaygısıyla çıkarımlar yapılmaya çalıştığında tekledi akıcılık. Fikrimce bu kitabı bunca özel kılan, çıkarımlardan uzak sorgulayışların, eleştirilerin ve arayışların etrafında şekillenmesiydi. Ayrıca isim tercihlerindeki fonetik yaklaşımlar; kitabın geniş çaplı ve terse dönük bir günah çıkartma seansını andırdığını düşündürdü diyebiliriz.

    Son olarak tüm kurgu, zihnin bir köşesinde evrenle ve elbet kendiyle uğraşanlar için başka bir ufuk noktasından çakılan hüzünlü bir selamdı.
  • 296 syf.
    ·Beğendi
    Gizem, geçirdiği trafik kazası sonucu hafızasını tamamen kaybetmiş, kazada çantasının çalınması ve kimsenin onu aramaya gelmemesi ile gizemi çözülemediği için geçici bir ad olarak Gizem adını almış bir kadın.

    Kaldığı özel Ormed kliniğinin sahibi olan Doktor Orhan ile hafızasının geri gelmesine dair yaptıkları seanslardan hiçbir sonuç alınamıyordu. Belki de Gizem geçmişin de kötü biridir diye hatırlamak istemiyordu, hatırladıkları ise hocasından saklıyordu. Parça parça geri gelmeye başlayan hafızası ile birlikte taşları yavaş yavaş yerine oturtan Gizem aslında düşündüğü kadar masum değildi ve herkesten bir şeyler gizliyordu. Kime nasıl güveneceğine karar veremeyen Gizem, en sonunda kendisinden bir şeyler sakladığını anladığı hocasına gerçekleri anlatmaya karar veriyor.

    “Keşke hatırlamaz olaydım. Ne kadar rahattı hiçbir şey bilmeden yaşamak. Geçmişim parçalar halinde geri geldikçe, daha da tedirginim artık, kendimi hiçbir yerde emniyette hissetmiyorum.”

    Doktor Orhan, çocukluk arkadaşı ve kendisi gibi meslektaşı olan Cemil’in bu kızı kliniğe gönderirken onunda bir şeyler sakladığını hissetmiş. Artık Gizem’in anlattıkları ile de o da kime güveneceğini bilemez bir duruma geliyor. Gizem gerçek adını, savaş muhabiri olan sevgilisi Tarık’ın ona verdiği önemli bilgiler içeren çipi bir arkadaşına ulaştırmak isterken kaza geçirdiğini anlatıyor. Bizde böylelikle polisin niye sürekli kliniğe geldiğini, neden saklanmak zorunda olduğunu öğreniyoruz.

    KördüğümYazar kitabında her bir karakterine söz hakkı tanıyarak çok katmanlı bir kurgu oluşturmuş. Karakterlerin geçmişe dair yaptığı anılarla onların hayatlarına daha iyi adapte olabiliyorsunuz. Herkesin geçmişinde kendi içine sakladığı olaylarla yazar psikolojik tahlil çıkarmamızı istiyor gibi. Polisiye ve psikolojik duygularla harmanlanan bu kitabın her sayfasında bir gizem kapısı karşınıza çıkıyor. Gizem’in hafızasının geri gelmesiyle olaylar kördüğüm noktasına geliyor. Edinilen her bilgi başka bir çıkmaza giriyor. Kim dost kim düşman belli değil artık.

    “İyi de komiser, ben sana neden güveneyim? Sen benim kim olduğumu bilmediğin için rahatsızsın ama ben de senin kim olduğunu bilmiyorum ki! Evet polis teşkilatındansın da, bu bana yetmiyor. Hangi tarafın adamısın? Hangi tarikatın kulusun? Kimin piyonusun? Devletin mi? Devlet içinde ki devletin mi? Yoksa devlet içindeki devlet düşmanlarının mı? Hiç bilemeyeceğim bir başka örgütün adamı mısın? Bir üst aklın mı? Arsız, hayasız bir alçak aklın mı? Kim olduğunu nasıl bileceğim ben?”

    Tarık gizli bilgilerle dolu çipi sevdiğini kurye olarak kullanırken ne kadar dürüsttü?
    Ortadan kaybolan çipi kim buldu?
    Sürekli sorular soran polis bu işin neresinde?
    Gizem ve Orhan Hoca bildiklerini nereye kadar saklayabilecekler?
    Gizem’in klinikten çıkarılarak Orhan Hoca’ya ait bir evde polis gözetiminde saklanması ve sonrasında gelişen olaylar ile bizde sorularımızın cevaplarımızı yavaş yavaş okumuş oluyoruz.

    Kitaba genel olarak baktığımda günümüz Türkiye’sinde yaşananlara da yer vermiş yazar. Işid, Fetö gibi örgütlerden tutunda CIA, yabancı devletler, emperyalistler, petrol, silah ve uyuşturucu kaçakçıları gibi konuları da cümlelerin arasında okumak mümkün. Sade ve akıcı dili merakla okutuyor kendini. Bir insanın hiç suçu olmadığı halde karıştığı bir olay sonrası başından geçenleri ele almış yazar. Kurgunun ilerleyişi ve anlatım biçimi güzeldi ama bazı yerlerde açıklar vardı, mesela; çipin içindeki bilgi tam olarak neydi onu hiç öğrenemedim. Sanırım Ayşe Hanım yeni yazacağı kitabında öğrenecekmişiz. Merakla yeni kitabın çıkmasını bekliyorum.