• 924 syf.
    ·1 günde·Beğendi·6/10
    Öncelikle belirtmek gerekir ki, kitap Darwin’in “Evrim Teorisi"nden ziyade, Darwin’i ve onun hayatını inceliyor.
    Tabi Darwin ve ailesinin hayatını incelerken onun bütün hayatı boyunca yazdığı tüm makale ve kitaplarını, beş yıl boyunca gezdiği bütün dünya halkalarını, coğrafyayı, doğayı ve türleri de anlatıyor kitap.
    Anlatıldığı veya zannedildiği gibi, Darwin tanrı, din, karşıtı, ateist birisi değildir. Çünkü papazlık yapmasa da kendisi de bir papazdır. Fakat araştırmaları, öldükten sonra bir hayatın olmadığı yönünde bilgiler vermemektedir. Buna rağmen kendisi, insanların inançlarına saygısızlık yapmamak için, araştırma sonuçlarının din ile ters düşen kısımlarına vurgu yapmaktan kaçınmaktadır. Kaldı ki çok sevdiği ve değer verdiği eşi de son derece dindar bir olduğundan, araştırma sonuçları İncil ve inançlarla ters düştükçe, onda mide krampları başlıyor, haftalarca yataklara düşüyor.
    Zira cahille, yobazla, tabularla, taassupla kavga ihtimali, haklı olarak onu korkutuyor. O kadar korkutuyor ki, yirmi yıl boyunca araştırmalarını şifreli kasalarda saklıyor ve yayınlayamıyor. Oysa ömrünü bilime vermiş hiçbir bilim insanı bu güne kadar dini konular hakkında ahkam kesmezken, dinden geçinen insanların bilime, araştırmaya dayalı tüm konularda, ileri geri konuşmaları, fikir beyan etmeleri, bilime olduğu kadar herhalde dine de saygısızlık olsa gerek.
    Bütün ömrünü araştırmaya, bilime adamış olan Darwin, dünyanın sonu ve kabir hakkında kesin yargılardan uzak dururken, bir haham, papaz veya bir köy imamının Antropoloji, Astronomi, Zooloji, Tıp ve daha birçok bilim dalı ile ilgili konularda kesin ifadelerde buluma güç ve cesaretini, Tanrı adına konuşma hakkını nereden aldıklarını, ben hep merak etmişimdir.
    Bütün Orta Çağ bilim insanları gibi, Darwin’de araştırma ve bilim için sarf ettiği enerji ve zamandan daha fazlasını kilise ve ruhban sınıfına söz anlatmak için harcıyor.
    Herhalde bu çalışmanın insanlığa en büyük katkısı Darwin sonrası Avrupa’da artık bilimle ilgili konularda bilim insanları daha rahat, daha cesaretle konuşabilirken, ruhban sınıfı da din dışı konularda görüş beyan ederken, daha dikkatli olmak zorunda kalıyor.
    Tabi dini bağnazlık ve Engizisyon şayet Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno, Galileo Galilei ve daha on binlerce bilim insanı ile masumlara yaptığı gibi, onu yakamaya, susturmaya gücü yetmediyse bunda, İngiltere’deki özgürlük ortamı, Darwin’in bir papaz oluşu ve onun uzlaşmacı tavrının buna katkısı açıkça görülebiliyor.
    Darwin, insanların hiçbir canlı ve bitkiye üstünlüğü olmadığı tezini savunan ve bu yola hayatını koyan birisidir. Cenazesinin, çok sevdiği kızının da mezarının olduğu, doğa ile iç içe bir mezarlık olan köyü Downe mezarlığına konulmasını istemektedir.
    Fakat kilise ve ruhban sınıfı, o hayattayken onu ve kuramını çürütemeyip, itibarsızlaştırmayınca bu defa onun cenazesi üzerinden prim yapma yolunu seçerek Darwin’in cenazesini, azizlerin, ünlülerin yattığı Londra’daki Westminster Abbey Kilisesine defnedilmesini sağlarlar.
    Darwin’in hayatını okuyunca, fen ve bilimin bütün imkânlarından sonuna kadar faydalanan, çalışıp kazanmak yerine, din ticareti üzerinden en rahat hayatı süren ruhban sınıfının, ayrıcalıklarını kaybetmemek için, bilim ve bilim insanına daima köstek olmalarına insan ister istemez üzülüyor tabi.
    Kitapta Darwin’in Türkler ile de ilginç tespit ve görüşleri var. Örneğin 792. Sayfada “onlardan daha medeni durumdaki” Avrupalı ulusların yüz yıllarca Türkler tarafından ezilme tehlikesi altında kaldığını ve Avrupalıların varoluş mücadelesiyle, kof Türkleri yenilgiye uğrattığını” belirtmektedir.
    Kitabın 924 sayfa boyunca Darwin’in araştırmaları yerine, dedikodulara varıncaya kadar onun ailesi, çevresi ve özel hayatını didik didik etmesi, fakat Darwin’in en çok tartışılan ve merak edilen “Türlerin Kökeni” kitabını tam olarak içinde barındırıyor olmaması tabi ki büyük bir eksiklik ve büyük zaman kaybı.
    Ayrıca kitapta cümle içinde başta olması gereken kelime, cümlenin ortası, sonu veya rastgele bir yerine yerleştirilmiş ki, bu da okumayı çok zorlaştıran, zevksiz hale getiren bir durum.
    Fakat yine de din ve tanrı adına hareket edenler yüzünden insanlığın ne ıstıraplar çektiğini, Avrupa’nın insanlık kadar eski olan bilim ile ruhban sınıfı çatışması belasını nasıl def ettiğini göstermesi açısından, eser çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
  • Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yu...va kurma konusunu.
    Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

    Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
    Bir şey diyemedim...
    Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
    Kızla görüştürmek istediler...
    İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

    Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

    Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
    Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
    Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
    Hayırlısı olsun dedim kalktım...
    Nezaketle ayrıldık evden...

    Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
    Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
    O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
    Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
    Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
    Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
    Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

    Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

    Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

    Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

    Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

    Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

    O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

    Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
    Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
    Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
    Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
    Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

    Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

    Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

    Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

    Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

    Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
    Konuşmasına ağır ağır devam etti…
    Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

    Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

    ve devam etti konuşmasına…

    Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

    Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

    Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

    Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
    İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
    Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

    Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
    Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
    Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

    Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

    Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

    Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
    Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

    Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

    Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

    Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

    Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

    Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

    Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

    O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

    Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

    İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

    Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

    Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
    Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

    Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

    Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

    Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

    Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

    Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

    BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)
  • 112 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Bu dünyadan bir Nazım geçti.

    Kimisi için aşk şairi, kimisi için vatan. Seveni de çok sevmeyenide. Vardır herkeste Nazım'dan parçalar.

    Nazım gibi sevmek,
    Nazım gibi bakmak,
    Nazım gibi haykırmak,
    Nazım gibi hür olmak,
    Nazımın penceresinden görmek, yaşamak, direnmek, özlemek ve ağlamak,...
    Nazım olmak, Nazım olmak... Durup bakmak, Nazım olamamak...

    "Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
    kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu
    ve taşı yonttuğumuzdan beri
    yıkan da, yaratan da biziz,
    yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada.
    Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı,
    arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın, ellerimizin, yüreğimizin,
    toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte.
    Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran?
    Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?

    Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
    günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
    çocukların avuçlarında yeşerecekler.
    Çocuklar ölebilir yarın,
    hem de ne sıtmadan, ne kuşpalazından,
    düşerek de değil kuyulara filân;
    çocuklar ölebilir yarın,
    çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
    çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
    arkalarında bir avuç kül bile değil,
    arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.
    Negatif resimcikler boşluğun karanlığında.
    Kırematoryum, kırematoryum, kırematoryum.
    Bir deniz görüyorum
    ölü balıklarla örtülü bir deniz.
    Negatif resimcikler boşluğun karanlığında,
    yaşanmamış günlerimiz
    çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan."

    Nazım Hikmet

    Çağının yaşattığı korkunç tehditlere karşı kalemiyle, düşüncelerini damıta damıta karşı durmuş, büyük bir şair. Vatan şairi, sevda şairi, özgürlük şairi, kavganın şairi... Şairi Azam'dır Nazım, yeri doldurulamayacak, tek bir şiirle değil, tüm şiirleriyle rakipsiz bir şairdir. Tüm şiirleriyle farklı yönlerimize değiniyor, nasıl da çarpıcı anlatıyor bizi bize...

    "Tahta, beton, teneke, toprak, saman damlarımızla iki milyardan artığız,
    kadın, erkek, çoluk çocuk.
    Ekmek hepimize yetmiyor,
    kitap da yetmiyor,
    ama keder
    dilediğin kadar,
    yorgunluk da göz alabildiğine.
    Hürriyet hepimize yetmiyor.
    Hürriyet hepimize yetebilir
    ve sevda kederi,
    hastalık kederi,
    ayrılık kederi,
    kocalmak kederinden
    gayrısı aşmayabilir eşiğimizi.
    Kitap hepimize yetebilir.
    Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz.
    Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların
    avuçlarıyla birlikte,
    boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler,
    yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim. "
    Nazım Hikmet

    Ve Nazım kendisini şöyle ifade eder;
    "Ben bir insan
    Bir Türk şairi Nazım Hikmet
    ben tepeden tırnağa insan
    tepeden tırnağa kavga, hasret
    ve ümitten ibaret..."

    Madem seveni sevmeyeni anarak başladık biraz da değinmek lazım hayatına.Nazımla ilgili kısa bir anekdotla devam edelim...

    Nazım Hikmet Bursa Cezaevi’ndeki günlerinde koğuş arkadaşlarını okumaya ve yazmaya yönlendiriyordu. Aynı zamanda da cezaevi yönetimine yardım ediyordu. Birgün cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı’ndan bir müfettiş geldi. Uzun süren denetimlerden sonra müdüre, ”Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir?” dedi ve hemen Nazım’ı odaya getirdiler. Koltuğa iyice yayılan müfettiş yukarıdan bakarak Nazım’ı iyice süzdü, ”Demek Nazım sizsiniz” dedi, fakat oturması için yer göstermedi. Kısa bir konuşmadan sonra ise gidebileceğini söyledi. Nazım tam kapıdan çıkarken durdu.

    Nazım: Ömer Hayyam adını duydunuz mu?
    Müfettiş: Kim duymaz Hayyam’ı?
    Nazım: Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi? diye sordu ve devam etti.

    ”Görüyorsunuz sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanı’nı ve sizi kimse anımsamayacak.

    Böylede oldu, unutulmadı. İster sevsin ister sevmesin herkeste yer edindi Nazım. Hatırlanıyor, seviliyor, karşı çıkılıyor, ölümsüzlüğünü sonuna kadar yaşıyor anılıyor.

    Okuyun, okutturun. Nazım okuyan biri kötü olabilir mi hiç?

    Keyifli okumalar!
  • --Ferda… Mavi gömleğimi bulamıyorum. Yoksa kirli sepetinde mi?
    --Hayır, Birtanem… O gömleğini ve birkaç parça giyim eşyanı geçen hafta gelen tamirciye verdim.
    --Tamirciye mi? Sen şaka yapıyor olmalısın. O gömleği ben çok seviyordum.
    Bir anda sinirlendi. Ama biliyordum alevi çabuk sönüyordu.
    --Tamer’cim… Onlar seni pek de açmıyordu. Ben sana yenilerini alırım.
    --Başka hangi eşyalarımı verdin? En azından bana sorsaydın ya…
    Üzgündü. Kendisine ait eşyalardan kolay kolay vazgeçemiyordu. Kendisine söylesem buna asla izin vermeyecekti.
    --Geçen hafta tamirci mi geldi, dedin? Benim neden haberim yok?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Banyonun musluğu damlatıyordu. Armatürleri değiştirdim. Fark etmedin mi?
    Fark etmediğini biliyordum. Dalga geçer gibi konuştu.
    --İyi bari yeni armatürle banyo yapayım ben de....
    O banyodayken ben ortalığı toparlıyordum. Bir ara telefonuna mesaj geldi. Aslında pek ilgilenmedim. Her zaman mesaj gelirdi. Ama telefonuna yakındım ve göz ucuyla baktığımda bir kadından geldiğini gördüm. Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Mesajı okudum. Ama o an ki düşüncem; belki önemli bir mesaj olabilirdi. Haber vermem gerekebilirdi. Kadın mesajında Cumartesi günü saat 17.00’teTaksim’de bir kafede buluşmak istediğini söylüyordu. Normal zamanda belki de dikkatimi çekmezdi bu mesaj… Ama cümlenin sonunda “canım” yazıyordu. İlginç gelmişti bana… Daha doğrusu kocama canım diyen ve buluşmak isteyen kadının davranışı ilginç gelmişti. Kocamın bu kadar seviyesizliğe izin vermemesi gerektiğini düşünüyordum. Aklımda başka en küçük bir art niyet yoktu. Çünkü ben hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım. Oldukça güzel bir kadın olduğumu biliyordum. Üstelik de akıllı ve zekiydim. Gençliğimden beri her zaman kendime yatırım yapmıştım. Bunun karşılığı olarak da iyi bir şirkette üst düzey yöneticiliğe kadar yükselmiştim.
    Gençliğimden beri her zaman göz önündeydim. Erkeklerin ilgisini hemen çekebiliyordum. Ama ben Tamer’i sevdim. Çünkü onun sevgisine inandım. Bana güzel bir kadın gibi değil de; bir sevgiliye bakar gibi bakıyordu. Yüreğimi okşuyordu sözleri… Birkaç yıl iki sevgili olarak ilişkimizi devam ettirdik. Sonra da görkemli bir düğünle evlendik. Çevremizdeki insanlar daha çok Tamer’i tebrik ediyorlardı. Ne de olsa harika bir kadınla evlenmişti. Gerçekten de o gelinliğin içinde bir kuğu kadar güzeldim.
    Ben her zaman güzeldim.
    Düzenli spor yapan, beslenmesine dikkat eden, boş kaldığında okuyan, araştıran, yeni yeni uğraşılar edinmeye çalışan, bilgili bir kadınım. Akıllı ve aklını kullanmasını bilen bir kadınım.
    O yüzden de hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım.
    O yüzden de Tamer’in benim dışımda bir başka kadına bakacağını asla düşünmedim.
    Ama şimdi bir kadın kocama canım diye hitap ediyor ve buluşmak istediğini söylüyordu.
    Mantığım ve duygularım ilk kez farklı düşünüyordu. Üzerinde durulmaması gereken bir konuydu aslında… Yine de içimden bir ses beni rahatsız eden şeyler söylüyordu.
    Sonunda kendi kendimi rahatlattım. Tamer’in beni aldatması için aptal olması gerekirdi. Ve onun bana olan sevgisi gerçekten de görülmeye değerdi. Bu şekilde düşünerek ona haksızlık etmek istemiyordum.
    Banyodan çıktığında elbette ki o mesajdan Tamer’e bahsetmedim. Gerek yoktu. Üzerinde durmaya değmezdi. Eminim ki işgüzar bir kadın kocama yaranmak için bu şekilde bir ifade kullanmıştı. Nasılsa Tamer onun ağzının payını verecekti.
    Sonrasında bu mesajı tamamen unutmuştum. Ama cumartesi günü Tamer’in dışarı çıkmak için hazırlandığını görünce ister istemez sordum.
    --Birtanem… Dışarı mı çıkıyorsun?
    Umursamaz bir şekilde cevap verdi.
    --Evet… Bizim çocuklarla buluşacağım. Uzun zamandan beri görüşmedik. Beni çağırıyorlar.
    --Tamam canım… Selam söyle benden de…
    Bizim çocuklar dediği üniversiteden beri devam eden 5-6 kişilik arkadaş grubuydu. Hepsini de tanıyordum. Hepsi de kariyer sahibi insanlardı.
    Tamer gidince evi topladım. Yıkanacak olan çamaşırları makineye koydum. Mutfağı düzene soktum. Efe’nin odasını düzenledim. Sonra alışveriş listesi yapıp markete gittim. Döndüğümde aldıklarımı dolaba yerleştirdim. Biraz kitap okudum. Yarın giyeceğim kıyafeti hazırladım.
    Bir anda saate baktım. Malum randevuya bir saat vardı. Nedense aklıma değişik türde fikirler gelmeye başlamıştı. İçimden bir ses; saçmalama, diyordu. Aklıma gelen bu düşünceden utanmıştım. Ama yine de ani bir kararla giyinip dışarı çıktım. Kendi arabamı kullanmak yerine bir taksiye binmek daha akıllı olacaktı.
    Taksim’e giderken yolda tabletimden o kafenin adresini buldum. Güzel bir kafeydi. Camdan içerisi gözüküyordu. Tamer’i görmedim. Ama yine de şalımla yüzümü örterek taksi içerisinde beklemeye başladım. Yaklaşık onbeş dakika sonra Tamer benim yaşlarımda bir kadınla birlikte kafeden dışarı çıktı. Sonra arabasının olduğu park yerine doğru yürümeye başladılar. Kadın Tamer’in koluna girmişti. Gayet de mutlu görünüyorlardı. Üstelik de oldukça rahatlardı. Kimseden çekinmiyorlardı. Böyle bir şeye hayatım boyunca tanık olacağıma inanmazdım. Oysa onlar karşımdaydı. Ne düşüneceğimi, nasıl davranacağımı bilemedim. Bir başka kadın gibi onların önüne çıkıp ikisini de rezil edecek bir yapıda olmadım hiçbir zaman… Her zaman kendine güvenen ve her zaman ayakları yere basan bir kadındım. Başka türlü davranamazdım. Üstelik de gördüğüm kadarıyla kocamın yanındaki kadın hiç de ideal bir kadın profilinde değildi. Benimle boy ölçüşecek türde bir kadın değildi. Onlar arabayla giderlerken ben taksiyle takip ediyordum. Taksinin arka koltuğunda sanki beni görecek diye elimle yüzümü kapatıyordum. Oysa başımda şalım, gözümde güneş gözlüğüyle taksinin içinde beni görmesi, görse bile tanıması mümkün değildi. Ama ben de tanımıyordum kendimi… Yanında bir kadın olan kocamı takip ediyordum. Bu ben olamazdım. Kendime asla yakıştıramadığım bir olayın içindeydim. Bir şey olacaktı. Bilmediğim bir şey olacaktı ve Tamer kendisini aklayacaktı. Başka türlüsü olamazdı. Buna inanmak istiyordum.
    Bir süre sonra araba ünlü bir otelin önünde durdu. Arabanın anahtarını valeye verip içeri girdiler. Taksinin içinde ne yapacağını bilmeyen insanların kararsızlığı içinde bekliyordum. Böyle bir durumda ne yapılabilirdi ki… Ya da ben ne yapmalıydım. Sonra taksi ücretine biraz ilave para ekleyerek taksiciye verdim. Sanki bir anlamda bu gördüğünü kimseye söyleme demek istedim. Taksicinin bana acıdığını düşünüyordum.
    Yavaş adımlarla otelin kapısından içeri girdiğimde onlar da asansöre biniyorlardı. Ne yapacağımı bilemedim. Otelin lobisinde öylece dolaşıyordum. Sonra asansörü gören bir masaya oturarak beklemeye başladım.
    Zaman geçmiyordu. Bir kahve söyledim kendime… Kahvem geldiğinde yavaş yudumlarla içmeye başladım. Sürekli olarak elimle fincanı döndürüp duruyordum. Yukarıda neler olduğu konusunda bir fikrim vardı. Ama benim ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Burada neden bekliyordum ki… Ya da neden yukarıda değildim. Buraya neden geldiğimin bile farkında değildim aslında… Sanki beni tüm duygularımdan arındırmışlardı. Sanki benimle hiçbir alakası olmayan bir olayın gözlemcisi gibiydim.
    Tamer’le ilk karşılaştığım günler aklıma gelmişti. Erkekler her zaman peşimdeydi. Çünkü gerçekten güzel bir kadındım. Bu durum etrafımdaki erkekleri cezbetse de daha çok kadınların olumsuz tepkilerini alıyordum. Kıskanılıyordum. Hatta evli arkadaşlarım bile zaman zaman eşlerini benden korumak için komikçe davranışlar sergiliyorlardı. Oysa ben sadece kariyerimi düşünüyordum. İşimde başarılı olmayı… Kısa ilişkilerim olmuştu ama sadece Tamer gülümsememle ilgilenmişti. İlk tanıştığımızda bana söylediği söz; “Bir gülümseme bir kadına ancak bu kadar yakışabilir” olmuştu. Bu sözü o kadar hoşuma gitmişti ki… Sonra da beni zaman zaman gördüğünü, uzaktan takip ettiğini ve özgüvenime hayran olduğunu söylemişti.
    Gülümsemem ve özgüvenim…
    Benim çok değer verdiğim iki özelliğim…
    Oysa diğer erkekler hep güzel olduğumdan bahsetmişlerdi. Güzel olduğumu biliyordum. Bildiğim bir şeyin bana söylenmesi hiç de ilginç gelmiyordu bana… Ama Tamer iç dünyamı okuyordu. Yani söylediklerimden değil, söylemek istediklerimle beni tanımaya çalışıyordu. Çok iyi bir dinleyiciydi. Ayrıntıya önem veriyordu. Anlattığım bir şey olduğunda çok mantıklı sorular soruyordu. Nezaketen dinlemediğini belli ediyordu.
    Buluşmalarımız sıklaşmıştı. Hatta çalıştığım şirketin personelin moralini artırmak için düzenlediği balolara da Tamer’le katılıyordum. Onunla yaptığım samimi danslarımızı herkesin görmesini istiyordum. Daha doğrusu şirketteki erkeklere bir şekilde gözdağı veriyordum bu hareketimle…
    Tamer gerçekten de beyefendi bir erkekti. Kadın ruhundan anlıyordu. Beni maço duygularla sahiplenmiyordu. Özgür bırakıyordu ama üzerimdeki hakimiyetini de belli ediyordu. Yine de ben onun bu davranışını anlamsız buluyordum. Kendime her zaman güveniyordum. Kendi kanatlarımla uçmuştum şimdiye kadar… Tamer’in bu erkekçe tavırlarını fazla iyi niyetli bulsam da rahatsızlığımı belli etmiyordum.
    İki yıl sonra evlenmiştik. Ne harika bir düğün olmuştu. Ne kadar da mutluyduk. Hele de ben… Yuvamı çok seviyordum. Her işle kendim ilgileniyordum. Eşyaların seçimi de dahil yerleşimine kadar ben karar veriyordum. İşyerinden arta kalan zamanımı tümüyle evde geçiriyordum. Huzur buluyordum. Hele de Tamer’le birlikteysek… Yuvam benim cennetimdi. Cennetimi seviyordum.
    Üç yıl sonra Efe dünyaya geldi. Canım yavrum… Dünyanın en güzel bebeğiydi benim için… Elbette ki çok özeldi. Özel olarak yetiştirmeyi istiyordum. Bu konuda uzman kişilerin kitaplarını okuyor, öğrendiklerimi Efe’nin daha sağlıklı ve daha güzel yetişmesi için kullanıyordum. Kimseyi karıştırmıyordum. Eskiden kalan yöntemleri uzak tutuyordum. Her ne kadar Tamer’in ailesi zaman zaman kendi düşüncelerini söylese de, dinliyor gözüküyor ama uygulamıyordum. Her şey küçük yaşta öğrenilmeliydi. Bir müzik aletini çalmayı öğrenmeliydi. En az iki yabancı dili ana dili gibi konuşabilmeliydi. Yüzme ve basketbol konusunda kendini yetiştirmeliydi. Bütün bunları yaşı elverdiğince hayatına sokmayı planlıyordum. Hiçbir masraftan da kaçınmıyordum.
    Tamer benim bu fedakarlığımı kimi zaman şaşkınlıkla, kim zaman da hayranlıkla izliyordu. Bendeki bu enerjinin kaynağını merak ettiğini söylüyordu. Mutluyduk. Hem de çok fazla mutluyduk. Evimizde pek tartışma olmuyordu. Buna izin vermiyordum.
    Karşı koyamadığım, engelleyemediğim tek şey zamandı.
    Zaman da su gibi akıp gidiyordu.
    Efe 15 yaşına gelmişti. Dile kolay 18 yıllık bir evlilik… Her zaman huzurla, mutlulukla, sevgiyle dolu dolu geçen 18 yıl… Bir kez bile kavga etmeden, bir kez bile birbirimizi kırmadan, incitmeden geçen 18 yıl…
    Ve ben şimdi bir otelin lobisinde kocamın üst kattaki odalardan birinde bir kadınla neler yaşadığını merak ederek bekliyordum. Beynimde o kadar çok ses yankılanıyordu ki… Ama tüm sesler birbirine karışmış gibiydi ve hiç bir şey anlaşılamıyordu.
    Neredeyse üç saatin sonunda asansör kapısı aralandı ve Tamer’le yanındaki kadın dışarı çıktı. İkisi de mutlu görünüyorlardı. İşlemler için resepsiyona giderlerken ben hala ne yapacağımı bilmiyordum. Belki de saklanmak istiyordum. Sadece kocam ve yanındaki kadından değil, herkesten… O an burada olmamayı istiyordum aslında… Ya da yer yarılsaydı da içine girebilseydim. Otelden dışarı çıkarlarken bir an Tamer’in bana baktığını gördüm. Başımda şal, yüzümde ise güneş gözlüğü vardı ama yine de beni tanıyabilirdi. Başımı çevirdim. Sanki o büyük yanlışlığı yapan bendim. Sanki onun yaptığı ihanet değil de orada olmak, onları takip etmek daha büyük bir yanlışlıktı. O yüzden başımı çevirdim ve beni görmemesini diledim.
    Bir an bakışlarımız karşılaştı. Sanırım beni tanımıştı. Yüzündeki ifadeden anlamıştım.
    Onlar gittikten sonra bir süre daha oturduğum yerde öylece kalakaldım. Ben ihanete uğrayan bir kadındım artık… Kocam beni bir kadınla bir otel odasında aldatmıştı. Buna inanamıyordum. Böyle bir olayın benim başıma gelmesine gerçekten inanamıyordum. Üstelik de kadın öyle fazla özelliği olan biri değildi. Güzellik ve çekicilik konusunda benimle asla yarışamazdı. Kıyafeti bile zevksizdi. Tamer’in böyle bir kadınla beni aldatmış olmasını hala anlayamıyordum. Tamer’i tanıyordum. Onun kaliteli zevkleri vardı. Zevklerinin bu denli zayıflık göstermesini anlayamıyordum.
    Yıllar boyunca her zaman iyi bir eş olmaya özen göstermiştim. Her zaman iyi bir anne olmaya çalıştım. Hiçbir zaman evimi, yuvamı ihmal etmedim. Evimde her zaman ama her zaman fedakarlık yaptım. Eşim, çocuğum mutlu olsun diye tüm enerjimi onlara harcadım. Şimdiyse kocam hiçbir konuda benimle yarışamayacak bir kadınla beni aldatmıştı. Bu haksızlıktı. Anlamsızlıktı.
    Otelden çıkıp bir süre yürüdüm. Sanki bir boşluktaydım. Nereye gittiğimin bile farkında değildim. Sonra dönüp otele baktım. Üst katlarına… Kimbilir hangi odasında yaşanmıştı bu ihanet… Belki de şu an odadaki tüm izler silinmişti. Benim içimdeki izler de silinecek miydi acaba… Bir süre sonra unutulacak mıydı. Hiç sanmıyordum.
    Böylesi bir ihanet yaşayan diğer kadınlar ne yapıyor acaba…? Bir filmde görmüştüm, kadın kocasının üzerine bir panter gibi saldırıyordu. Kocası da kendisini savunuyordu. Ben böyle bir şeyi yapamam ki… Ya da bir arkadaşımın, dostumun yanına gidip derdimi anlatamam ki… Ben böyle bir şey yaşadığımı hiç kimseye anlatamam ki... Hatta avukata bile…
    Tanrım…
    Bir an tüm ruhumun bedenimden çekildiğini hissettim. Bir an nefessiz kaldığımı…
    Avukat sözcüğü rahatsız etmişti beni… Bunun anlamı belliydi. Avukat; mahkeme demekti. Boşanma demekti. Boşanma ise yuvamın dağılmasıydı. Mükemmel bir kadın olan Ferda’nın diğer kadınlardan bir farkının olmamasıydı. Boşanmak aynı zamanda Efe’nin hayatında olumsuzluklar yaşanması demekti. Boşanmak, herkesin diline sakız olmak demekti.
    Yolda kendinden emin şekilde yürümeye çalışırken bundan sonra nasıl bir hayat beni beklediğini düşünüyordum. Hava iyice kararmıştı ama ruhumdaki yaraları gizleyemiyordu. Duygularımdan kan akıyordu ve ben bu kanı nasıl saklayacağımı düşünüyordum. Ne acı ki, içimdeki acıyan yaralarımı yüzümdeki acı bir tebessümle saklamak zorunda hissediyordum. Yıllarca kalabalık ortamlarda kendimden emin bir vaziyette dolaşan ben, şimdi insanlardan kaçmak istiyordum. Sanki aldatıldığımı anlayacaklar diye korkuyordum. İlk kez yüreğimde anlamını bilmediğim bir korkunun varlığını hissediyordum.
    Bir taksiye binip eve gittim. Evde sadece Efe vardı. Beni görünce rahatlamıştı.
    --Neredesin, Anne… Merak ettim seni… Hiç bu saatte dışarda olmazdın. Yemek de yapmamışsın.
    Zoraki de olsa gülümsedim. Öylesine yorgundum ki…
    --Bir arkadaşımla lafladık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Şimdi sana bir şeyler hazırlarım.
    --Benim karnım tok, Anne… Dışarıdan kendime pizza söyledim.
    Başka zaman olsa dışardan bir şeyler söylemesine tepki gösterirdim. Ama şimdi bununla ilgilenecek durumda değildim.
    --İyi yapmışsın, oğlum… Afiyet olsun.
    Bu sözlerim Efe’yi şaşırtmıştı. Bakışlarından anlıyordum. Gülümseyerek odasına gitti.
    Üzerime rahat bir şeyler giyip mutfağa geçtim. Yemek yapmalıydım. Ama kime yapacaktım ki… Ben hiç aç değildim. Daha doğrusu bu durumda yemek yiyemezdim zaten… Tamer de büyük bir ihtimalle tok gelecekti. Tabi gelirse… Bu düşünce içimi acıttı. Beni aldatan adama hala yemek hazırlamayı düşünüyordum. Kendime bir kahve yaptım. Sonra da kahvemi alıp salona geçtim. Evimin salonu bir anda bana kocaman gelmişti. Koskoca bir dünya gibi… Belki de ben küçülmüştüm. Çünkü öylesine rahatsız hissediyordum ki kendimi…
    Efe’nin bile yanıma geldiğini son anda gördüm.
    --Anne… Bana aldığın o çizgili tişörtümü bulamıyorum. Hem yine odamı düzeltmişsin.
    --Üstten ikinci çekmecede… Sağ tarafta...
    --Ya, yeşil kot pantolonum…?
    --Kirliydi. Kirli sepetinde şu an… Yarın yıkarım.
    Efe’nin yüzüne bakmadan sorularına karşılık verdim. Sanki robot gibiydim o an… O da başka soru sormadan geldiği gibi hızla odasına geçti.
    İlk kez kendi evimin havasından rahatsız oluyordum. Sanki bir şey boğuyordu beni… Kendi salonumda bir mahkum gibiydim. Oysa öylesine özveride bulunmuştum ki, kendi hayatımı bile tam olarak yaşamamıştım. Bunca fedakarlık yaptığım halde kocama bile yaranamamıştım. O bile beni acımasızca aldatmıştı.
    Hava güzeldi. Balkona çıkıp biraz hava almak istedim. Şehre bakıyordum. Her yerde ışıklar vardı. Yine de bu ışıklar şehrin karanlığını aydınlatamıyordu. Tıpkı benim içimdeki dünyam gibi… İçimde de zifiri bir karanlık vardı. Güneşim sönmüştü.
    Tamer geç bir saatte geldi. Salonda bana selam verdi. Başımla selamına karşılık verdim. Sonra da her zaman yaptığı gibi üzerini değiştirip yanıma geldi. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de bir süre televizyona baktık. Ama ikimiz de televizyonda ne olduğunun farkında değildik.
    Titreyen bir ses tonuyla sordum.
    --Aç mısın?
    Kaçamak bakışlarla cevap verdi.
    --Hayır. Arkadaşlarla bir şeyler yedik.
    Zaten yemek yoktu. Öylesine sormuştum. Her zaman ki sorularımdan biriydi. O arkadaşlarının kimler olduğunu biliyorum demek isterdim. Ya da kim olduğunu…
    Kendime öylesine kızıyordum ki o an… Beni aldatan adama aç mısın diye sormuştum. Aslında nasıl davranmam gerektiğini gerçekten de bilmiyordum. Böyle bir şey herkesin başına gelebilirdi. Ama benim başıma asla gelmezdi. Never say never… Demek ki doğruymuş. Demek ki insan asla, asla dememeliymiş.
    Televizyon açıktı ama ortam inanılmaz sessizdi. İkimiz de kendi sessizliğimizde kıvranıyorduk. İkimiz de kendi içimizdeki seslerle boğuşuyorduk.
    --Neden, Tamer…?
    Yüzüme baktı.
    --Ne, neden…?
    --Sizi gördüm.
    Bir süre cevap veremedi. Ne söylemesi gerektiğini bilmeyen insanların kararsızlığını yaşıyordu. Belki de itiraz edecekti. Belki de o ben değilim diyecekti. İnkar edecekti.
    --Ben de seni gördüm. Otelin lobisinde… Yanına gelemedim. Yakışık almazdı.
    Ne kadar rahattı ya da ne kadar rahatsız, bilemiyordum. Ama sesinde bir pişmanlık yoktu. Öyle ihanet eden ve yakalanan kişi sendromunu yaşamıyordu.
    --Peki, senin bu yaptığın yakışık alıyor mu?
    --Ben ne yaptım ki…?
    Karşımdaki kişiyi tanıyordum. Kelime oyunları yapmak konusunda becerikliydi.
    --Yaptığına ihanet deniyor. Yani aldatma… Yani güveni kötüye kullanma…
    --Belki de… Ama ihanet eden insanlar suçluluk psikozu yaşar. Sence bende öyle bir tavır var mı?
    Yoktu. Aslında rahat bile sayılabilirdi. Sanki ihaneti değil de önemli bir konuyu tartışıyor gibiydik.
    --Bu senin suçsuz olduğunu göstermez. Sen evlilik kurumuna ihanet ettin.
    --Suçsuzum demiyorum. Ama haklı gerekçelerim var.
    Hayatımda hiçbir zaman şirret bir kadın olamadım. Hakkımı ararken bile her zaman hanımefendi çizgimden taviz vermedim. Her zaman kendime hakim oldum. Hiçbir zaman içimdeki fırtınanın beni ele geçirmesine izin vermedim. Her zaman dingin bir deniz kadar sakindim. Ama ilk kez, ilk kez biraz olsun sesimi yükseltmek istiyordum. İlk kez o bilindik çizgimden uzaklaşmak istiyordum.
    --Ferda… Bırak kendini… Davranışlarını kontrol etme… İçinden geldiği gibi davran bana… Bana ihanet ettiğimi söylüyorsun. Ki kısmen doğru… Buna rağmen hala o bilinen tepkinin çok uzağındasın.
    Kocamdı. Yirmi yıldan beri birlikteydik. Beni tanıyordu.
    --Söylesene, Tamer… Haklı gerekçelerin ne…? Neden bana ihanet ettin?
    --Senin yüzünden…
    Şaşırmıştım.
    --Ne…? Benim yüzümden mi? Anlamadım.
    --Anlayacağını sanmıyorum zaten… Zaten biraz olsun anlamış olsaydın bugün bu durumda olmazdık.
    --Sen yine de söyle, Tamer… O kadında olan ve bende olmayan şeyi söyle… Neden o kadını bana tercih ettiğini söyle…
    Acı acı güldü. Kendisini anlamadığımı düşünüyordu.
    --Ben seni seviyorum, Ferda… Ben seni çok seviyorum hem de… Ama sen beni yoruyorsun. Anlatabiliyor muyum, yoruyorsun.
    Elbette ki anlamamıştım. Hem beni sevdiğini söylüyordu hem de bir başka kadınla beni aldatıyordu. Yüzümdeki ifadeden açıklama gereği hissetmişti.
    --Sen bir ağacın en tepesindeki meyvesin. O kadın da aynı ağacın en aşağıdaki dalındaki meyve… Üstteki meyveler çok fazla güneş görür. O yüzden de daha olgundur, daha lezzetli… Oysa aşağı daldakiler ise daha ham...
    Verdiği örneği pek sevmemiştim. Alaycı bir dil kullanarak karşılık verdim.
    --Buna rağmen sen o ham meyveyi lezzetli olana tercih ettin.
    Güldü. Ama eskiden güldükleri gibi değildi.
    --Yukardaki meyveler lezzetlidir. Ama ulaşması zordur. Oysa aşağıdakiler öyle değil. Elimi uzattığımda koparabilirim.
    Biraz sesimi yükselttim. Verdiği örnek hiç de güzel değildi.
    --Ben senin karınım, Tamer. Tepedeki meyve değil. Ulaşmak zorunda değildin. Aynı evde yaşıyoruz. Aynı yatakta yatıyoruz. Elini uzatman bile gerekmiyor.
    O da sesini biraz yükseltti. Bu evde ilk kez bu şekilde konuşuluyordu.
    --Sen öyle mi sanıyorsun ha… Demek elimi uzatmam bile gerekmiyor. Bir bak ilişkimize… Ama senin gözlerinle değil, benim gözlerimle bak… Ya da biraz olsun objektif ol… Ben sana ulaşamıyorum, Ferda… Ben seni etkilemekte zorlanıyorum. Çünkü öylesine kendine ait bir dünyan var ki… Ve sen bu dünyaya bizi de sürüklüyorsun. Efe’yle beni… Kendi koyduğun kurallarla bizi de yönetmeye çalışıyorsun.
    Bozulmuştum. Ondan böyle bir tepki beklemiyordum.
    --Saçmalama… Koskoca adamsın. Bu sözü Efe söylese anlardım da… Senin söylemen biraz garip…
    --Düşün bir kez… Ben bu evde son kez hangi işi yaptım. Market mi, tamir mi… Ya da herhangi alınan bir şey söyle… Benden istediğin ve benim aldığım bir şey söyle, Ferda…
    --Sen ne yapmaya çalışıyorsun. Konuyu bilerek saptırıyorsun. Biz senin aldatma işini konuşuyoruz.
    --Konuyu saptırmıyorum. Her şey senin davranışlarınla alakalı…
    Güldüm. Ama aslında ne için güldüğümü de bilmiyordum. İçinde bulunduğum durum gerçekten de trajikomikti. Beni bir başka kadınla aldatan kocam beni suçluyordu. Ama henüz ne ile suçlandığımın farkında bile değildim.
    --Eskiden gençtim. Tüm enerjimi sana veriyordum. Sen hiçbir zaman diğer kadınlara benzemiyordun. Yani senin çıtan hep çok yukarlardaydı. Ama yine de seni etkiliyordum. Çünkü sen mutlu olduğunda bu dünya bana cennet oluyordu. Çünkü seni seviyordum. Seni mutlu etmeyi seviyordum.
    --Bu da demektir ki bana olan sevgin artık tükenmiş. Belki de son günlerde bana uzak olmanın nedeni bu… Hatta beni aldatmanın nedeni de bu…
    Bir anda sinirlendi.
    --Lanet olsun! Neden anlamamakta direniyorsun ha…! Neden biraz olsun çaba sarf etmiyorsun! Ben seni hala çok seviyorum, Ferda… Ama sana ulaşamıyorum. Seni etkileyemiyorum eskisi gibi… Çünkü sen beni yoruyorsun. Yoruluyorum artık. Sen benim tüm enerjimi yutuyorsun.
    Garip sözlerdi bunlar… Konuyu hala birbirine bağlayamıyordum.
    --Ben bu evde neyim, Ferda… Medeni kanun evin reisi olarak erkeği belirlemiş. Bir bak bana… Ben bu evde reis olarak hangi kararlara imza atabildim. Söyle… Evliliğimiz boyunca hem de… İyi kazanıyorum. Yine de aldığım maaş ortak hesabımıza yatıyor. Ve yine sen kullanıyorsun o parayı… Bu durum uzun zamandan beri böyle…
    Bir süre durdu. İçten içe gülmeye başladı. Belki de kendisine gülüyordu. Kendi yaptıklarına…
    --Seni istemeye geleceğimiz zaman bana ne demiştin, hatırlıyor musun?
    Cevap veremedim. Sadece yüzüne bakıyordum. Ne diyeceğini merak ediyordum.
    --Bir buket çiçek almamı söylemiştin. Hatta nasıl bir çiçek istediğini de belirtmiştin. Bir de çikolata… Ve mutlaka gümüş bir gondolda… Gondol küçük olmasın diye de ilave etmiştin.
    Ben hala Tamer’in yüzüne bakıyordum. Sanki bentleri yıkmış sel gibiydi karşımda… Oysa ben bu gece onun süklüm püklüm karşımda duracak ve benden defalarca özür dileyeceğini düşünüyordum.
    --Sen daha isteme olayından beri her şeye karışmaya başladın, Ferda… Bunu farkında olmadan yapıyorsun. Her şeye müdahale ediyorsun. Sanıyorsun ki senin elinin değmediği her şey yok olacak. Merak etme bir şey olmaz.
    Bu kadarı da fazlaydı.
    --Yok daha neler… Biz ne konuşacaktık sen konuyu nerelere çekmeye başladın.
    --Yaptığımı tasvip etmiyorum, Ferda… Ama şunu bilmelisin ki pişman değilim.
    Onun bu son sözü canımı yakmıştı. Hem de çok fazla…
    Ayağa kalktım.
    --Seni daha fazla dinlemek istemiyorum, Tamer… İster otele git, ister salonda yat. Ama yatak odasında yatmanı istemiyorum. Üzerindeki o günah kokusuyla yatak odamı kirletmene izin vermeyeceğim.
    O da ayağa kalktı.
    --Hayır… Bunu kabul etmiyorum. Ben yine de odamda yatacağım. Sen karşı çıksan da…
    Sesinde bir kararlılık vardı. Yavaş adımlarla Efe’nin odasına gitti. Onunla neşeli bir şeyler konuştu. Sonra da yatak odasına gitti.
    Ben ne yapacağımı düşünüyordum. Bana ihanet etmiş olan kocam, şu an yatağımdaydı. Üstelik de oldukça rahattı. Kendime şaşıyordum. Ben bu değildim. Ben bu kadar duyarsız bir kadın değildim. Benim gururum vardı. Kadınlık onurum… Ama yeterli tepkiyi gösteremiyordum. Her zaman kendi ayakları üzerinde durabilen, her konuda sürekli projeler üretebilen ben, bu konuda ne yapacağımı bilemiyordum.
    Aslında bu sorun bir başkasına ait olsa ona neler yapması gerektiğini söylerdim. Boşan, derdim. Hem de öyle bir boşan ki, ekonomik olarak asla belini doğrultamasın. Bu yaptığı yanına kar kalmasın. Bunu söylerdim.
    Bağırmak istiyordum. Hem de olabildiğince yüksek tonda… Hem de bir tepeye çıkararak… Öfke dolusu seslerle…
    Ağlamak istiyordum. Hem de istediğim gibi ağlamak… Kimsenin olmadığı bir yerde… Hem de hıçkırıklarla…
    İlk kez içimde büyük bir yalnızlığı yaşıyordum. İlk kez çaresizliği…
    Tamer’in yatak odasında yatıyor olması zoruma gidiyordu. Aslında onun bu evde olmaması gerekiyordu. Aslında onun canına okumam gerekiyordu.
    Hiç uykum yoktu. Aslında yaşadığım olay o kadar tahrip etmişti ki beni; uyku en son düşündüğüm şeydi. Salonda ayaklarımı altıma almış bir şekilde oturuyordum. Kalkacak, bir şey yapacak gücüm olmadığını düşünüyordum. Uzun zaman salonda öylece bekledim.
    Bir süre sonra yanıma Tamer geldi. Uykudan uyanmış gibi görünmüyordu. Uyumadığı belli oluyordu. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de sessizdik. İkimiz de o kadar çok şey söylüyorduk ki içimizden… Sessizliği o bozdu.
    --Bazen bu evde bir yabancı gibi olduğumu düşünüyorum.
    Bu cümlesi bile canımı yakmaya yetmişti. Yine başladı, dedim. Zaten bozuk olan moralimi daha da bozacaktı. Yüzüne baktım. Bana duygulu gözlerle bakıyordu. Bakışlarından rahatsız olmuştum.
    --Senin aldığın koltukta oturuyorum. Senin aldığın televizyonu seyrediyorum. Senin aldığın halının üzerinde yürüyorum. Sandalyeler, masalar, hatta penceredeki perdeler… Hepsini sen aldın. Hatta eskiyenleri sen değiştirdin yenileriyle… Yeni bir şey gördüğünde de kimseye danışmadan sen değiştirdin yine… Yani tüm değişikliği yapan sensin. Bana hiç sormuyorsun. Efe’ye hiç sormuyorsun. Hatta ne yiyeceğimize bile çoğunlukla sen karar veriyorsun.
    -- Bu eve ne alınmışsa ortak hesabımızdaki parayla alındı. Bizim paramızla… Yani senin ve benim… Sadece benim paramla alınmış olsaydı o zaman belki gurur yapabilirdin. Ama bunun için bu kadar hassas davranman gereksiz.
    --Geçen gün gelen davetiyenin üzerinde ne yazıyordu, gördün mü?
    --Hangi davetiyenin…? Seval’in oğlunun sünnet davetiyesinden mi bahsediyorsun?
    --Evet, ondan… Ferda Hanım ve Ailesi yazıyordu.
    Umursamaz bir tavır sergiliyordum. İkimiz de birbirimizi anlamıyorduk. Bu öylesine belli oluyordu ki…
    --Öyle yazacak tabi… Seval senin değil, benim arkadaşım…
    --Senin arkadaşındı. Ama senin sayende ben de tanıdım onu… Seval Hanım demiyorum ona… Seval diyorum. O da bana ismimle hitap ediyor. Demek ki o benim de arkadaşım… Ama mesele bu değil. O, bu evin reisinin sen olduğunu biliyor. Benim için acı olan da bu…
    --Tamer… Bence yanlış düşünüyorsun. Ne demek ailenin reisi… Modern ailelerde bu gibi kavramlar yok.
    --Efe bile bir sorunu olduğunda sana gidiyor. Benimle hiçbir şeyini paylaşmıyor.
    --Bunu mu dert ediyorsun. Daha çocuk o…
    --Çocuk dediğin 15 yaşında… Ve bir gün olsun baba-oğul gibi konuşamadık. Her sorununda sen ön plandasın.
    --Bu yaşlarda erkek çocukları annelerine düşkündür. Biraz daha büyüdüğünde elbette ki sana danışacağı çok şeyi olacaktır.
    --Beni anlamayacağını bildiğim halde konuşuyorum yine de… Ferda, sen gerçekten de kendini çok mükemmel bir şekilde yetiştirmiş bir kadınsın. Üstelik de zekisin. Bilgini çok güzel bir şekilde kullanıyorsun. Başlangıçta bu benim için büyük bir şans olarak değerlendiriyordum. Nasılsa evde her işe koşan akıllı bir karım var diyordum. Gözüm hiçbir zaman arkada kalmadı. Hala da öyle… Sen bu işi çok güzel idare ediyorsun. Ama ben geride kaldıkça sürekli olarak eksiliyorum. Tükeniyorum. Farkında değilsin sen, ben yok oluyorum.
    Yüzüme bakıyordu. Sözlerinde anlaşılmayı bekleyen bir insanın isyanı vardı sanki… Sanki suçlu olan kendisi değilmiş gibi bakıyordu bana…
    --Arkadaşlarla buluştuğumuzda zekanla, bilginle, kendinden emin konuşmanla onları ne kadar ezdiğinin farkında değilsin sen… Düşüncelerini çok güzel ifade ediyorsun. Üstelik de çok güzelsin. Hatta güzel bir kadından bile çok daha güzelsin. Ve sen bu kadar güzelken etrafındaki tüm ilgileri üzerine topladığının farkında değilsin.
    --Ne yani… Bildiğim bir şeyi konuşmayayım mı. Ya da çirkin bir kadın gibi mi davranayım. Ben buyum, değişemem ki…
    --Senden değişmeni isteyen yok, Birtanem… Zaten değişemezsin. Ama değişen biri var. O da benim… Ben şimdiye kadar hep seni mutlu etmeye çalıştım. Ama senin sıradan zevklerin yok. Başka bir kadını mutlu edecek, bulutların üzerine çıkaracak bir sürpriz, seni sadece gülümsetebiliyor. O kadar… Yine de ben seninle gurur duyuyorum. Yine de mutlu olman için çabalıyorum. Ama yoruldum. İnan bana yoruldum.
    Bir süre sustu. İçindeki öfke henüz dinmemişti.
    --Benim erkek olmaya ihtiyacım var. Benim gururumun okşanmasına ihtiyacım var. Benim egomun tatmin olmasına ihtiyacı var. Benim zaferlere ihtiyacım var, Ferda…
    Sesini biraz yükseltti.
    --Yahu sen benden eşyaların yerini değiştirirken bile yardım istemedin. Sana yardım etme zevkini bile benden esirgedin. İş yerinde sürekli değişik projelere imza atan, büyük zaferler kazanan ben, senin karşında küçücük bir zafer kazanmak istiyorum, anlamıyor musun. Küçük bir zafer… Sana kendimi ispat etmek istiyorum. Evdeki her hangi bir tamir olayında tamirci çağırıyorsun. Bana sormuyorsun bile… Belki benim yapabileceğim bir şeydir. Ama sen benim gücüme güvenmedin. Haklısın, belki de bozardım o tamir olacak nesneyi… Ama bir kez bozardım. Belki iki kez… Ama öğrenirdim. Sen izin vermedin bana… Sen benim ben olmama izin vermedin.
    Tamer’le her zaman mutlu olduğumuzu düşünüyordum. Çünkü hiçbir sorunumuz yoktu. İkimiz de iyi kazanıyorduk. Hatta o benden de fazla kazanıyordu. Etrafında her zaman takdir gören, sevilen bir kişinin karşımda bu şekilde isyan etmesi beni üzmüştü. Bazı konularda haklıydı. Evin her işiyle ben ilgileniyordum. Bunun nedeni belki de sorumluluk alma duygum fazla gelişmiş olmasındandı.
    -- Hatırlar mısın. Daha yeni yeni flört ediyoruz. Seni güzel bir yere götürmek istedim. Şık, nezih bir yere… Ne de olsa ilk intibaa çok önemlidir ya… Araştırdım, soruşturdum sonra da harika bir yer buldum. Benim için biraz pahalı bir yerdi ama seni seviyordum. Paranın ne önemi vardı ki… Neyse… O mekana gittik ben içimden inşallah bir terslik olmaz, inşallah olumsuz bir şey yaşanmaz diye dua ederken sen beni tebrik etmiştin. Hem de ne için, biliyor musun?
    --Ne için…?
    --Seçtiğim mekan için… Meğer orası senin en sevdiğin mekanlar arasındaymış. Daha önce defalarca gitmişsin. Düşünebiliyor musun ya, benim ilk kez gittiğim üstelik de pahalı diye içeri girerken ayaklarımın titrediği mekan senin sevdiğin mekanlar arasında…
    --İyi de, bunun neresi tuhaf ki…?
    --Neresi mi tuhaf… Sen bunu anlamadın hala değil mi. Ne demek istediğimi anlamadın. İşte o gece sen o sözleri söylediğinde ben kendimi orada bir sığıntı gibi hissettim. Sanki bir anda sen oranın müdavimi ben ise bir yabancıydım.
    --Biraz abartmıyor musun?
    --Beni anlayacağını zaten sanmıyorum. Çünkü senin anlamak gibi bir derdin yok. Senin anlaşılmak gibi bir derdin de yok zaten… Ama yine de söyleyeyim. O an ben orada ezildim, anlıyor musun. Kelimenin tam karşılığı bu… Ezildim. Ne olurdu sanki oraya daha önce defalarca gittiğini söylemeseydin. Ne olurdu sanki ben büyük bir bedel ödeyerek kapısından adım attığım o mekana sen rahatlıkla girdiğini söyleyerek beni küçültmeseydin. Ne olurdu sanki beni biraz olsun ya, biraz olsun anlayabilseydin.
    --Hatırladım o yeri… Babam da severdi orayı… O götürürdü bizi… Orayı tanımam bu yüzden… Zaman zaman da arkadaşlarla birşeyler içmek için giderdik. Hepsi bu…
    --Hepsi bu değil. Sen kendini gerçekten de çok iyi yetiştirmişsin. Üstelik de ailen oldukça varlıklı… Sana her türlü imkanı sağlamış. Sen de bu imkanları çok güzel şekilde değerlendirmişsin. Her şeyi fazlasıyla yaşamışsın. Artık küçük şeyler sana zevk vermiyor, biliyorum. Sana tek bir gül almak istiyordum o ilk günlerimizde… O zaman bile bana cimri dersin diye buket alıyordum. Ya da ne almak istiyorsam onun en iyisini… Kendimi mecbur hissediyordum.
    Gülmemek için kendimi zor tuttum.
    --Oysa ben o tek bir gülü bile büyük bir mutlulukla bağrıma basardım. Senden gelmiş olurdu nasılsa… Bence yanlış düşünmüşsün, Tamer...
    --Olabilir. Yanlış düşünmüş olsam da sebebi sensin. Her şeyi sebebi sensin. Bu evde yaşanmış, yaşanan, yaşanacak olan her şeyin… Çünkü her şeyi sen planlıyorsun, sen yapıyorsun.
    -- Önemli olan senin ya da benim yapmam değil, yapılmış olması… Bizim bir çocuğumuz var. Onun geleceğe hazırlanması var. Bu evin bir şekilde devam etmesi var. İkimiz de çalışıyoruz. İkimiz de kazanıyoruz. Birlikte başarıyoruz, bazı şeyleri…
    --Ben ikinizi de seviyorum, Ferda… Ben yuvamı seviyorum. Ben sizi mutlu etmek istiyorum. Mutlu olmak istiyorum.
    Bu sözleri büyük bir duygusallıkla söyledi. Ama beni de oldukça sinirlendirmişti.
    --Neden ha… Neden beni aldattın o zaman… Hem bana ihanet ediyorsun hem de gözlerime bakarak hala beni sevdiğini söylüyorsun.
    --Sana bir cümle kullandım. Sen beni yoruyorsun, dedim. Hem de çok yoruyorsun, Ferda… Oysa o kadın öyle değil. Onunla tanışmak hiç de zor olmadı. Bir firmanın satış temsilcisi… Ofisime gelmişti. Sonra bir yerde karşılaştık. Ayak üstü biraz sohbet ettik. Oldukça rahat bir kadın… Sonra buluşmak istedi. Önce bir kahve içtik sonra da otele gittik.
    --Yeter…! Daha fazlasını duymak istemiyorum. Zaten yaşadığın rezilliği gördüm.
    --Ne gördün, Ferda…?
    --İhanetini…!
    --Hayır, görmedin.
    Yüzüne sert sert bakıyordum. Öfkem doruklardaydı.
    --Resepsiyondan işlemleri yaptırıp asansörle odaya çıktınız.
    Sesim titriyordu. Bu konuşmayı yapmak beni utandırıyordu.
    --Sonrasını görmedin. Sonra neler yaşadıklarımızı görmedin.
    Cevap veremedim. Haklıydı, sonrası yoktu. Ama bunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
    --Bir oda tuttum. Asansörle yukarı çıkarken kendimi çok kötü hissediyordum. Odanın olduğu kata çıktık. Ama odayı açmadım. Yani o odaya girmedik. Yapamayacağımı söyledim. Özür diledim. Otelden hemen ayrılmak istediğimi belirttim ona… O da bari bir şeyler içelim dedi. Anlayışlı davrandı. Ya da öyle davranmak zorunda kaldı. Otelin en üst katında restoran var. Orada birşeyler içtik. Hepsi bu…
    Yüzüne bakıyordum. Gerçeği arıyordum gözlerinde… Bana tatlı sert bir ifadeyle bakıyordu. Şimdiye kadar bana hiç yalan söylememiş kişiydi karşımdaki… Doğru söylediğine inanıyordum. Ben kocama her zaman inandım zaten… Onun dürüstlüğüne her zaman inandım. Bu sözlerinden sonra rahatlamalı mıydım peki… Ama yine de bir düşünce vardı beni rahatsız eden... Belki eylem yoktu ama o eylemi gerçekleştirmek için her şeyi yapmıştı. Bu yüzden de tam olarak masum sayılmazdı.

    --Ben seni çok seviyorum, Ferda… Ben bu hayatta sadece seni sevdim. O kadın bir anlık zaaftı sadece… Çünkü ilk kez emek harcamadan bir kadına ulaşmıştım. Belki de o bana ulaştı. Ama yapamadım. Yani sana ihanet etmek değildi, derdim. O an sen aklıma bile gelmedin. O kadın benim tarzım değildi. Yani dünya görüşümüz, özel zevklerimiz farklıydı.
    --Desene biraz bana benzeyen bir kadın olsaydı…
    --O an ne olurdu, inan bilmiyorum. Belki de o ihaneti yaşardım. Belki de sana olan sevgim beni korurdu. Çünkü ben hala bu hayatta senden daha güzel bir kadının olabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü ben hala bu hayatta seni sevdiğim gibi bir başka kadını sevebileceğimi düşünemiyorum. Çünkü ben seni üzmek istemiyorum, Birtanem… Ben seninle yaşlanmak istiyorum.
    Bardağın yarısı boştu. Ya boş olan kısımların hesabını soracaktım ondan… O kadınla buluştuğu için cezalandıracaktım. Ya da dolu olan kısımla değerlendirecektim sadece… En azından zaaflarına yenilmediği için kaldığımız yerden devam edebilecektik. Gururun da sınırları olmalı… Bugün canımı çok yakmıştı ama üzerimdeki yük biraz olsun hafiflemişti.
    Bir an gülümseyerek baktı bana… Bakışlarında bir muzırlık vardı.
    --Biliyor musun, seni otelin lobisinde gördüğümde çok mutlu oldum.
    --Saçmalama… Ben o an yerin dibine girmenin hesabını yapıyordum.
    --Beni kıskanmıştın. Hem de ilk kez… Senin beni takip edeceğini asla düşünmezdim. O an koşup senin boynuna sarılmayı bile düşündüm.
    --Delisin sen ya…
    Ben bu adamı çok seviyorum. Elbette ki takip edeceğim. Elbette ki kıskanacağım. Ne de olsa benim kocam… Çocuğumun babası… Daha da önemlisi sevdiğim adam… Her ne kadar ayakları yere basan bir kadın da olsam, sonuçta kadınım. Benim olana elbette ki sahip çıkacaktım.
    O gece beraber yattık. Ama ikimizin de yakınlaşma cesareti yoktu. İkimiz de reddedilmekten korkuyorduk belki de… Belki de duygularımız hayli yorgundu. Dinlenmeye ihtiyacımız vardı.
    Ertesi sabah pazardı. Her zaman ki gibi diğerlerinden erken kalkıp markete gittim. Kahvaltılık bir şeyler aldım. Sonra da güzel bir masa hazırladım. Tamer hala uyuyordu.
    --Kalk bakalım uykucu… Neredeyse öğle olacak. Kahvaltı hazır…
    Bir müddet sonra baba-oğul ikisi de masadaydı.
    Mutfaktan Tamer’e seslendim.
    --Tamer…! Buraya gelebilir misin, lütfen…!
    --Efendim, birtanem…
    --Senin sevdiğin reçelden aldım ama kavanozun kapağını açamıyorum. Yardım eder misin?
    O an yüzünde oluşan ifadeyi sevdim.
    --Elbette, hayatım.
    Tamer kavanozun kapağını eliyle sıkıca tutup çevirmeye başladı. Ama açılmadı. Bu sefer daha da kuvvetli çevirmeye başladı. Kapak bir türlü açılmıyordu. Tamer tüm gücünü kullandığı halde başaramıyordu. Şişeyi kırmasından korkuyordum.
    --Şey, birtanem… İstersen kapağın altından kaşıkla bastır. Havasını al. O zaman belki açılabilir.
    Ama o hala bildiğini yapıyordu. Beni duymuyordu bile…
    --Canım… İstersen sana söylediğimi bir dene…
    Kendisine bir kaşık verip nasıl yapması gerektiğini söyledim. Dediğimi yaptığında kapak rahatlıkla açıldı. Kocamın yüzünde büyük bir iş başaran insanların gururu vardı.
    --Çok teşekkür ederim, Sevgilim… Eline sağlık…
    --Rica ederim.
    Tamer bir an için yüzüme baktı. Gülümsüyordu. Evet, sonuçta benim rahatlıkla açabileceğim kapağı birlikte açmıştık. Ama bu onu rahatsız etmemişti. Bilakis mutlu bile olmuştu. Sanki birlikte bir işi başarmış gibiydik.
    Kocam kendisini değersiz hissediyordu. Haklıydı belki de… Ben onu kendisini iyi hissedecek duygulardan mahrum bırakmıştım. Belki de bu yüzden kendisini bir başka kadının kollarına atmak istemişti. Kendini daha iyi hissedeceğini düşündüğü bir başka kollara… Belki de ben itmiştim onu o kadının kollarına… Kendini değersiz hissetmek, hayattan zevk almayı zorlaştırır. Kendine olan güvenini azaltır. Zamanla da yalnızlaştırır. Yalnız insan her zaman sığınacağı bir liman arar. Tamer neyse ki tam zamanında yanlıştan dönmüştü. Belki de bu olay birbirimizi anlamamız için gerekliydi.
    Ben evin her şeyine koşturarak iyi bir şey yaptığımı zannederken aslında en büyük yanlışı sevdiklerime yapmışım. Hem onların kendilerini iyi hissetme duygularını ellerinden almış, hem de kendi hayatımı farkında olmadan zorlaştırmışım. Bu şekilde davranarak fedakar eş, fedakar anne rolüne soyunmuştum. Yanlış yaptığımın farkında değildim. Tamer ilk kez içindeki duyguları net bir şekilde ortaya çıkararak benim hata yaptığımı söyledi. Üstelik inandırıcıydı. Sonuna kadar haklıydı.
    Tamer’in ihtiyacı olan şeyin ne olduğunu o kavanoz kapağını açtığında yüzünde görmüştüm. Benim gözümde değerli olduğunu görmek istiyordu. Çocuğunun gözünde pasif bir baba imajını silmek istiyordu.
    Önemli olan bir şeyin yapılması değil, paylaşarak yapılmasıydı. Ne de olsa biz bir aileydik. Herkesin kararı alınmalıydı. Belki sonuçta yine benim dediğim olacaktı ama eşim ve oğlum da kendilerini iyi hissedecekti.
    Değişmesi gereken bendim.
    Zaferi bireysel olarak değil, takım olarak kazanmalıydık.

    Özcan KIYICI
  • 229 syf.
    Ahmet OKTAY:
    Fazıl Hüsnü Dağlarca ile konuştuk biraz. "Sen şair değil bilginsin" dedi, şunları da ekleyerek: "Şiirlerini küçümsediğimi sanma, ama senin gibi her alana açılan bir kişi daha yok. Ne zaman yapıyorsun bunları?"

    Sana öyle hak veriyorum ki Dağlarca!

    (Uzun zamandır herhalde bir kitabı okurken hiç bu kadar keyif almamıştım. Zaten genelde de beni çok etkileyen kitaplara inceleme yazıyorum.)

    Günlük, anlaşılması güç kelimeler ve çok fazla terim içermesine rağmen yine de -benim gözümde- kendini okutmayı başardı.

    Kendisinin ortaokul mezunu olduğunu öğrendiğimde açıkcası çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni eğitim hayatını bu kadar erken bırakması değildi.. Okumaya böylesine aşık birinin okul hayatınının neden yarım kaldığıydı. Bununla ilgili günlüğünde hiç bahsetmiyor.

    Oktay, Sovyet iktidarıyla çok fazla ilgilenmiş, sol görüşlü, hayatını Marksist düşünce sistemi ile şekillendiren toplumcu gerçekçi aydınlarımızdan biridir. Kapitalist sistemin karşısında durmuş, dönemin amiyane tabirle yalaka kişilerine de haddini çok güzel bildirmiştir. Sonuna kadar laik sistemi savunmuş, kendisi de sol görüşlü olmasına rağmen Türkiye’de bu durumun Kemalistlik ile karıştırıldığını, insanların yanlış yorumladığını anlatmaya çalışmıştır. Stalin’i sevmediğini, Lenin’e ise daha yakın olduğunu yazılarından ben anladım.

    “Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.”

    Bu alıntı da burada kalsın.

    Oktay, edebiyat camiasına çok hakimdir ve sürekli kitap okuyup, gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Şiirde Gerçeküstücülük konusunda geri kaldığımızdan da yakınır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi şairlerine göndermelerde bulunur.

    Kendisinde hoşuma giden tespitleri çok olmuştur fakat doğal olarak hepsini yazamıyorum. Oktay, “Yapı bazen imgeye göre şekilleniyor bazen sese göre,” diyor. Ama bazı dönem yeni şairlerin güzel gözükmek adına illa kelimenin ikinci anlamını kullanıp yapıyı bozduklarından yakınıyor.

    Kendisi şiirin çıkmaza girdiğini ve popüler kültürün esiri olduğunu düşünüyor. Ama sadece şiir demekle kalmıyor popüler kültürün esiri olan birçok aydından da bahsediyor. Burada kendi sözlerinden bir ekleme yapmak istiyorum.
    “Gerçekten, 19'unda yazdığım gibi edebiyat çevreleri olmadı­ğı için, yeni bohem mekânlarında şiir falan okunmuyor artık. Yazınsal ritüeller unutuldu. Şimdi, yazarların, şairlerin bir tür teşhirciliğe bitişmiş gösterileri moda: İmza günü, açık oturum, konuşma. Şüphe yok: Yararlı uygulamalar hepsi. Ama ister is­temez hepsi tecimselleştirildi.”

    Bir akşam camiadan arkadaşlarıyla oturup yemek yediğini yazıyor ve günlüğünde bunu anlatırken bazı noktalar dikkatimi çekiyor.
    Kendisi herkesten uzaklaşmakta haklı olduğunu ve artık bir araya gelince kitapları konuşmak yerine insanların sadece dedikodusunun döndüğünü söylüyor. Aslında hepsi bizimle aynı, bizden biri ve hep aynı hikayeler, aynı şikayetler... Temsili 1K işte.

    Yahu orada bir de ne öğrendim, “Nâzım’dan sonra şiir mi yazacağız?” diye düşünüp şairliği bırakan birçok isim varmış. Şaka gibi geldi..

    Bunun gibi benim çok dikkatimi çeken buraya birkaç tane dedikodu yazayım.

    -Can yücel ile Ahmed Arif kavga etmiş. Ahmed Arif çok duygusal davranıp gitmiş.
    Hee bir de bu Oktay, şairliğe ilk başladığı zamanlarda Nazım ve Arif’ten etkilendiğini belirtiyor ama sonrasında Arif’ten öyle bir soğumuş ki onu yermekten de hiç geri kalmıyor.
    (Can Yücel ile Oktay da kavgalıymış bu arada.)

    -Sevim Burak ve Sait Faik meselesi.
    Sevim Burak’ın öldükten sonra mektupları yayınlanmış. Orada da Sait Faik’in ne oğlancılığı kalmış ne de ayyaşlığı.. Ahmet Oktay buna çok içerlemiş ve Sevim Burak için sen ayyaş değil miydin Eyy Sevim diyor.
    Ödül almak için aylarca adam kovaladığını hepimiz biliyoruz, diyor.

    -Kemal Tahir ve Cahit Sıtkı meselesi.
    Kemal Tahir meğersem şair olarak başlamış bu yola ama her ne olduysa nasıl bir düşünceye girdiyse birden romana çevirmiş yönünü. Daha sonradan tekrar şiire döner gibi olmuş ve şöyle demiş “Cahit Sıtkı’nın şair sayıldığı...”
    Ee Ahmet Oktay da durur mu yapıştırmış cevabı. Tahir için, sen şiire devam etseydin de Sıtkı bu konuda senden daha yeteneklidir, ustandır, saygı duymalısın diyor.

    -Cemal Süreya’ya öldükten sonra baya sahip çıkmış ve İslamcı Şairlerin saldırılarından da olabildiğince korumaya çalışmış. (Kendisi İslamcı Şair diyor.) Günlüğünde de Cemal Süreya’nın şiirini ve kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmıştır. Yineee birilerine de laf elbette göndermiştir;
    “Acaba Sezai Karakoç Cemal Süreya’nın ölümüyle ilgili bir şey yazacak mı çok merak ediyorum.”

    Ahmet Oktay’ın sevdiği pek nadir kişi vardır ve Cemal Süreya’da bunlardan biridir. Enis Batur, Ferit Edgü, Selim İleri, Melih Cevdet Anday, Emre Kongar.. Aklıma gelenler bunlar. Genel olarak günlükte hep iyi sohbetlerine şahit oldum.

    -İlhan Berk ile çok uğraşıyor. Onun için “oldum olası aforizma delisidir böyle konuşmaya çok bayılır,” diyor.

    -Attila İlhan ve Küçük İskender’den hiç hoşlanmıyor. Hatta ufak tartışmaları da olmuş. Attila İlhan’ın kendisini çok elit havalara sokmasına katlanamıyor galiba haha. Küçük İskender için de üff neler neler diyor. Ama en net yazabileceğim şey şudur; “Aykırı olmak ve aykırı görünmeye çalışmak birbirinden farklıdır.”


    -Tahsin Yücel, Orhan Pamuk “Kara Kitap” sorunu.
    Ahmet Oktay, Orhan Pamuk’u beğeniyor fakat bir eleştiri şuradan yapıyor. Tahsin Yücel Arı Türkçe kullanmaya özen gösterdiğinden dolayı Orhan Pamuk’u Türkçe konusunda eleştiriyor ve Ahmet Oktay şöyle bir soru yöneltiyor: “Yazın dilbilgisi midir?” Daha sonradan ise Oktay şunu söylüyor: “Eğer dilbilgisi kötüyse yazarın düşünmeden yazdığını ve yazdığını okumadığını gösterir.”

    -Mehmet Fuat, Ahmet Oktay hakkında bir yazı yazmış ve Oktay ona şöyle cevap veriyor;
    “Benim çok fazla "modaya uygun giyindiğimi" yazıyor. Ye­ni paradigmaları anlama çabasının, onun küçültücü anlamda kullandığı moda sözcüğüne ya da kavramına indirgenmemesi ve ona eşitlenmemesi gerektiğine inanıyorum.
    Memet Fuat tam da bu eğilim yüzünden tutucu bir konu­ma yerleşebilir.
    Tutuculuk moda'nın öteki ucudur. Negatifi değil.
    Ben modaya göre giyinmiyorum ama M. Fuat'ın elbiseleri çekmiş.” :D

    -Oktay, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Ahmed Arif taklitçiliğinden çok sıkılmış. Hatta Cemal Süreya şiir ödülünde şeçili kurulda görevdeymiş fakat Orhan Alkaya arasında bir gerginlik olduğundan dolayı çekilmek istemiş. Eğer oy vermiş olsaydı Metin Altıok’a oyunu verecekmiş.

    -Mahmut Makal, Orhan Veli, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin.. Daha aklıma gelmeyecek bir sürü kişinin bazı noktalarını eleştiriyor. He şimdi diyeceksiniz Oktay çok mu mükemmeldi? Hayır elbette değildi. Ama kendisi gerçekten bu yolda çok büyük emekler vermiş ve bana günlüğünde asla boş bir insan olmadığını kanıtlamıştır. Her eleştirisine elbette katılmadım ama dönemin aydınlarına da farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı.


    Günlüğünden bahsederken Oktay “kendi okur tarihim” diye söylemiştir ve hakikaten de öyledir. Bundan sonrasını isterseniz okumanıza gerek yok. Tamamen kendimi düşünerek yaptığım bir şey. Fakat dönemin isimlerini merak ederseniz ve okuduğu kitaplar hakkında fikir sahibi olmak isterseniz göz atabilirsiniz. Okuduğu kitaplardan çok etkilendiğim ve cidden bu yazarı da mı biliyormuş yahu diyerek şaşkınlığa uğradığım için kitapların listesini yapmaya çalıştım. Günlükte bahsettiği, üzerinde konuştuğu isimleri de tek tek yazdım. Elbette eksikler, gözümden kaçanlar olmuştur çünkü bunlar bir liste halinde değildi ve ben okudukça, elimde bir kalemle, işaretleyip yazarak listeyi oluşturdum.

    Günlük içinde geçen dönemin edebiyat camiası isimleri ve Dünya Edebiyatından bahsettiği isimler;
    1. Selim İleri
    2. Latife Tekin
    3. Enis Batur
    4. İlhan Berk
    5. Ahmed Arif
    6. Önay Sözer
    7. Attila İlhan
    8. Fazıl Hüsnü Dağlarca
    9. Ivan Gonçarov
    10. Dostoyevski
    11. Melih Cevdet
    12. Lale Müldür
    13. Şükran Kurdakul
    14. Murathan Mungan (Cinsel tercihi sebebiyle birkaç problem olmuş ve Mungan’ın arkasında durmuştur.)
    15. Güner Kuban
    16. Kafka
    17. Yılmaz Gruda
    18. Hilmi Yavuz
    19. Ferhan Şensoy
    20. Fromm
    21. Refik Erduran
    22. Korkut Boratav
    23. Ali Bulaç
    24. Mehmet Ali Kılıçbay
    25. Ruşen Çakır
    26. Ahmet Kahraman
    27. Adalet Ağaoğlu
    28. Emre Kongar
    29. Emil Galip Sandalcı
    30. Mine G Saulnier
    31. Abdurrahman Dilipak (-)
    32. Sevim Burak
    33. Sait Faik
    34. Cemal Süreya
    35. Edip Cansever
    36. Aziz Nesin
    37. Baudelaire
    38. Oğuz Atay
    39. Yusuf Atılgan
    40. Nazım Hikmet
    41. Necip Fazıl
    42. Refik Durbaş
    43. Yahya Kemal
    44. Ülkü Tamer
    45. Nezihe Araz
    46. Uğur Kökden
    47. Can Alkor
    48. Ara Güler
    49. Jean Genet
    50. Küçük İskender
    51. Azra Erhat
    52. Sabahattin Eyüboğlu
    53. İrfan Şahinbaş
    54. Tarık Buğra
    55. Kemal Tahir
    56. Turgut Uyar
    57. Metin Altıok
    58. Vedat Günyol
    59. Agatha Christie
    60. Gorki
    61. Mihail Şoholov
    62. Ingmar Bergman
    63. Luis Bunuel
    64. Andrey Tarkovski
    65. Tahsin Yücel
    66. A. Huxley
    67. Aziz Çalışlar(-)
    68. Orhan Alkaya
    69. Nurdan Gürbilek
    70. Yılmaz Öner
    71. Balzac
    72. Stendhal
    73. Flaubert
    74. Shakespeare
    75. Suphi Aytimur
    76. Özdemir Nutku
    77. Eliot
    78. Halid Ziya
    79. Şerif Mardin
    80. Proust
    81. A. Ş. Hisar
    82. Demir Özlü
    83. Fethi Naci
    84. Ahmet Cemal
    85. Füsun Akatlı
    86. Gül Işık
    87. Simone De Beauvoir
    88. Umberto Eco
    89. Salah Birsel
    90. Özdemir İnce
    91. Nietzsche
    92. Ahmet İram
    93. Süreyya Berfe
    94. Seyhan Erözçelik
    95. Tuğrul Tanyol
    96. Ömer Naci Soykan
    97. Susan Sontag
    98. Ahmet Muhip dıranas
    99. Uğur Mumcu
    100. Oktay Akbal
    101. Mehmet Fuat
    102. Sartre
    103. Aliye Berger
    104. Orhan Koçak
    105. Ercüment Behzat
    106. Van Gogh
    107. Foucault.
    108. Ataol Behramoğlu
    109. Tanpınar
    110. Nedim Gürsel
    111. Orhan Veli
    112. Rilke
    113. Mayakovski
    114. Afşar Timuçin
    115. Sennur Sezer
    116. Adnan Özyalçıner
    Bunlar haricinde gözümden kaçanlar elbette olmuştur.

    Günlükte geçen kitapların listesi; (eksikler vardır.)
    1. E. H. Carr- Dostoyevski
    2. Jean Genet- Gidcometti’nin Atölyesi
    3. Metin Kaçan- Ağır Roman
    4. Ferit Edgü- O
    5. İlhan Berk- Pera
    6. J. M. Albertini- Azgelişmişliğin Mekanizması
    7. Tarık Zafer Tunaya- İttihat ve Terakki
    8. Tony Cliff- Rusya’da Devlet Kapitalizmi
    9. Peyami Safa- Sözde Kızlar( En ucuz, en acemi, üstünkörü yapıtlarından biri diyor. Safa’yı da pek sevmiyor.)
    10. Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm, Demokrasi
    11. Güner Kuban- Sevişmenin Rengi( Beğenmiyor)
    12. Pierre Clatres- Devlete Karşı Toplum
    13. Fazıl Hüsnü Dağlarca- Uzaklarda Giyinmek, Çocuk ve Allah
    14. M. Jay- Diyalektik imgelem
    15. Paul Valery- Bugünkü Dünyaya Bakış
    16. Orhan Pamuk- Kara Kitap, Sessiz ev
    17. J. Needham- Doğunun Bilgisi Doğumun Bilimi
    18. Kürşat Bumin- Batıda Devlet ve Çocuk
    19. Fromm- Sahip Olmak ya da Olmak
    20. Sadri Ertem- Bacayı indir bacayı kaldır
    21. Cassirer- Devlet Efsanesi
    22. Yıldız Ecevit- Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
    23. Oğuzhan Akay- CinAyetler
    24. Carr- Bolşevik Devrimi
    25. Eric J. Hobsbawm- Devrim Çağı
    26. Eric J. Hobsbawm- Kapital Çağı
    27. Eric J. Hobsbawm- İmparatorluk Çağı
    28. R. Jakobson- Sekiz Yazı
    29. Doğu Perinçek- Stalin’den Gorbaçov’a
    30. L. Benevolo- Modern Mimarlığın Tarihi
    31. Julius Welhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini Siyasi Muhalefet Partileri
    32. Salvador Dali- Bir Dahinin Güncesi
    33. Hallac-ı Mansur- Kitab’üt Tavasin
    34. Proust- Swann’ların Semtinden(Hatta bu kitap üzerine konuşuyor ve Yakup Kadri ile Tahsin Yücel çevirisini kıyaslıyor.
    35. Kierkegaard- Korku Titreme
    36. Lyotard- Postmodernist Durum
    37. Flaubert- Üç Hikaye
    38. S. Zweig- Dünya Fikir Mimarları
    39. Borges- Alçaklığın evrensel tarihi(Bu kitaba çok şaşırdım ve mutlu oldum. Borges’i aynı anladığımızı görmek ve kitapta da aynı hikaye üzerinde odaklanmamız ise ayrıca hoşuma gitti.
    40. Ezra Pound- Konfüçyüs
    41. Agatha Christie- Ackroyd’un Katili
    42. Igmar Bergman- Büyülü Fener
    43. Barthes- Çağdaş Söylenler
    44. Bilge Karasu- Gece (Bu kitaba bir inceleme yazısı yazacakmış ama hep ertelemiş. Açıkcası merak etmiştim.)
    45. Adalet Ağaoğlu- Üç Beş Kişi
    46. Walter Benjamin- Parıltılar
    47. Joyce- Sürgünler
    48. Yıldız Sertel- Ardımdaki Yıllar
    49. Jale Parla- Babalar ve Oğullar
    50. Ercüment Uçarı- Ziba Sokağı
    51. Karl Korsch- Marksizm ve Felsefe
    52. Simone De Beauvoir- Mandarinler
    53. Ahmet İnsel- Türkiye Toplumun Bunalımı
    54. Ali H. Neyzi- Kızıltoprak
    55. Cahit Irgat- Irgatın Türküsü
    56. Şerif Mardin- Makaleler
    57. Salah Birsel- Hafiyeler önde gider
    58. Marcuse- Karşı devrim ve başkaldırı
    59. Ömer Naci Soykan- Müziksel Dünya Ütopyasında Adorna ile Bir Yolculuk
    60. Turgenyev- Babalar ve Oğullar
    61. Nietzsche- Putların Alacakaranlığı
    62. Daryush Shayegan- Yaralı Biliç(-)
    63. Kundera- Roman Sanatı
    64. Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü
    65. Carr- Romantik Sürgünler
    66. Paul Avrich- Anarşist Portreler(Bunu okumasına da baya baya şaşırdım. Kendisi de çok önemli bir eser olduğunu düşünmüş ve beğenmiş.)
    67. Sade- Sodom’un 120 günü
    68. Doğu Perinçek- Parti ve Sanat(-)
    69. Orhan Veli- Bütün Yazıları
    70. Gilles Kepel- Tanrının İntikamı
    71. Nurdan Gürbilek- Vitrinde Yaşamak
    72. David Dickson- Alternatif Teknoloji

    Kendisi bunun daha nicelerini okumuştur..
    Yanlarına (-) koyduklarımı hiç sevmemiştir. Aralarda tabi yine sevmedikleri var ama olumlu özelliklerinden de bahsediyor. Bilmediğim birçok isim vardı açıkcası böyle listelemek benim çok hoşuma gitti ve büyük bir keyifle yaptım. Hepsini tek tek araştırmayı düşünüyorum. Buraya kadar okuyan olduysa da gözlerine sağlık.
  • Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi.

    İlk bakışta Kıbrıslı toprak sahibi, ehlikeyif biri gibiydi. Aslında Kıbrıslıların içinde tükenmeyen enerjisiyle öne çıktı. Rauf Denktaş’ı gazetedeki fotoğrafları dışında ilk defa Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1966 yılındaki bir konferansta dinledim. Tezlerinde gayet sağlam bir mantığı ve kuvvetli hitabeti vardı. Biyografisini soruşturduğum ve okuduğum zaman Kıbrıs Türk’ünün güçlü bir azınlık lideri karşıma çıktı. Nadir olarak hukuku hem de İngiltere’de okuyanlardandı. Bu sayede Kıbrıs’ın adliye mekanizmasına ve idareye nüfuz edebilmiştir.

    Savcıydı. Kıbrıslılar daha çok polis teşkilatındaydı. EOKA’cılar ve adadaki Türklere hak vermek istemeyenler onları Britanya idaresinin piyonu olarak nitelerlerdi. Boş bir demogogyadır. Azınlık çoğunluğun benimsemediğini benimsemeyi tercih eder, bu umumi bir kuraldır.

    DİRENİŞİN ADI

    Denktaş Londra, Zürih antlaşmalarıyla ikinci dereceye itilen bir halk grubunu eşitlik düzeyinde kavgaya ve direnmeye çekti. Bu anlamda Kıbrıs’ın tarihinde iki lider varsa birisi odur. Öbürü, Başpiskopos Makarios’tur ama yarışa daha avantajlı başlamıştı. Kıbrıs sadece EOKA’cılarla ve İngiliz yönetimiyle değil bazen Ankara’nın pasif liderleriyle ve yorgun bir halkla da yola devam etti. Kıbrıslılara enerji aşıladı. Kavga edilecek yerde kavgaya girdi, sükûnetin ve diplomasinin gerektiği yerde bu yöntemi sonuna kadar kullandı. En güçlü silahı sivri deyimleri ama onun yanında nüktedanlığıydı. Kıbrıs Türk’ünün Anadolu’yla olan tarihi bağlantısını bir an dahi unutmadı. Ancak bunun sayesinde ayakta kalınacağının bilincindeydi.

    TARİH HAKLI ÇIKARDI

    Mücadelesi sırasında ada Türkleri arasındaki muhalifler kadar Anadolu’dan yerleştirilenlerin arasındaki zıt davranışlarla da karşılaştığı açıktır. Annan Planı’nı destekleyenler içinde bu grup bilhassa ağırlıklıdır. Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi. Bazı liderlerin yaptıkları kendilerinden sonra daha da iyi anlaşılır. Yakın Türk tarihinin en önemli liderlerinden birisi hiç şüphesiz Rauf Denktaş’tır.

    SİYASİLER VE GENÇLERE BİR NUMUNE

    İSTANBUL’da doğdu. Osmanlı Devleti’nin son dahiliye vekillerinden gazeteci, mülkiye mezunu Ali Kemal Bey’in ve Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın kızı Sabiha Zeki Hanım’ın oğludur. Ali Kemal’in İzmit’te linç edilmesinden sonra ana-oğul Türkiye’yi terk ettiler ve Sabiha Hanım’ın Almanya’da yaşayan kız kardeşinin yanına taşındılar. Çocukluğunda bir müddet İtalya’da Capri Adası’nda diğer teyzesinin yanında oturdu. Galiba eğitimindeki diğer Batı tipi eğitim alan Türklerden farklılığı burada başlıyor. Küçük yaşta Latince öğrendi. Yerleştikleri Paris’te hukuk okudu. Bern’de devam etti. Mezuniyetinden sonra Türkiye’ye döndü.

    3 DİLDE GÜNLÜK

    Memuriyete girmeden evvel yedek subaylık görevini yaptı. Kendi ifadesiyle uzun yıllar çocukluğundan beri ayrı yaşadığı ülkesini ve halkı daha çok tanıyıp intibak etti. Hariciye imtihanını büyük dereceyle kazandı. Bu yabancı dallar kadar Türkçemizin zenginliğine de hâkimdir. Ali Kemal’in oğlu diplomasiye nasıl girer diye tereddüde düşen erkâna İsmet Paşa “Kabiliyetli bir gencin neden yolunu kapatıyorsunuz? Hak ettiyse bu mesleğe girer” demiştir. 27 yaşında bakanlıktaki görevine başladı. 1943 yılında Bükreş’te dış göreve tayin edildi. Hatıratında takip ettiğimiz kadarıyla Romanya ile Rumenleri onun kadar doğru anlayan Türk az bulunur.

    “Sadece Diplomat”, büyükelçi Kuneralp’in 3. baskısı yapılan eseri. Günlük jurnallerinden ve kayıtlarından istifadeyle kronolojik olarak diplomasi hayatını anlatıyor. Sık sık tuttuğu belgeleri kaydediyor. Türkiye’de insanların çoğu diplomasiyi herkesin yapacağı bir iş sanırlar. Hatta son zamanlarda büyükelçilikler herkesin, bakanlıktakilerden daha iyi yapabileceği bir görev olarak değerlendiriliyor, yanlış... Dış politikanın hatlarını tespit etmek şüphesiz büyükelçilerin tekelinde değil ama dış politikanın yönüne şekil verenler bu işleri büyükelçileri aracılığıyla yapmak zorundalar. Profesyonel diplomasi adı üzerinde yazmayı, uzlaşmayı, müzakereyi bilen insanların işidir. Bu uslup “Seni seviyorum” demek için “Azami muhabbettin teminatı tammesi iş bu vesileyle mutazamındır” diyecek kadar dağınık değilse de bugünkü dilimizden kaybolan birtakım kelimeler “Müsterhemdir”, “İblâğ olunur” veya “Bu şekilde anlaşılacağına dair çekincemiz vardır” gibi ifadelerle dolu bir nota dili boş değildir. Diplomasi hem kesin mesaj vermek hem de kaba hiddeti yatıştırmak sanatıdır. Diplomasi dünyayı dıştaki muhiti, zaman ve mekân olarak kavramaktır. Büyükelçi Kuneralp’in tuttuğu notlar, kullandığı ifade ve üslubu bu bakımdan hem siyasilerimize hem de bu mesleğe girecek olan gençlere bir numunedir. Burada şunu belirteyim bu kitapla çıkan “DIPLOMATIC NOTEBOOKS I 1958-1960 THE VIEW FROM ANKARA” kitabında, 3 dilde tutulan günlükler bir düstur olmalıdır.

    TEHLİKELİ BİR ADAM

    Hiç şüphesiz ki büyükelçi Kuneralp Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın mesleğin biçimi ve muhtevası bakımından örnek büyüklerindendi. Davranışı ve kariyeri itibariyle “Türklerin Büyükelçisi” olarak unvanlandırılması en uygundur. Bern Büyükelçiliği’nde iken, büyüdüğü bu memleketin erkânı ve halkı tarafından kendilerinden biri olarak görüldü. Hatta İsviçre Dışişleri Bakanı’nın yaptığı bir nükte çok meşhurudur: “Bu tehlikeli bir adamdır. Çünkü bizden olmadığını hep unutuyoruz.” Hakkındaki nükteler, anekdotlar ve söylentiler sayısızdır. Almancayı Bern lehçesiyle konuşurdu.

    TÜRK BİR İMTİYAZDIR

    Londra Büyükelçiliği bir efsanedir ama kaderinin en acı ve meslek hayatının en mutantan kapanışı Madrid’de oldu. 2 Haziran 1978’de kör terör; bacanağı, Mahir Balcı’nın babası olan emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu’nu, eşi Necla Hanım’ı ve büyükelçilik şoförü İspanyol Antonyo Torres’i, üç kişinin taramasıyla bir anda yok etti. Büyükelçinin bu suikasttan kurtulması anlık bir tesadüftür. İspanyollar diğer Batı Avrupa ülkelerinden farklı davrandılar. Kral Juan Carlos’un büyükelçiye taziye için geldiğinde devlet reisi olarak “Utanıyorum” demesi gerçek bir özrün ifadesidir. Büyükelçi Kuneralp bu hain saldırıya rağmen görev yerini bırakmadı. Bir yıl sonra büyük bir ihtiram halesi içinde Madrid’i terk etti. Veda nutkunda yaşadıklarını, gerisindeki hayatı ve Türkiye’yi özetledi: “Türk olmak pahalıdır ama bir imtiyazdır.”

    BENİM İLGİMİ ÇEKİYOR

    Kitapta NATO ve ABD, Kıbrıs, İkinci Dünya Harbi’ndeki Türk siyaseti, Londra, Madrid notları ve ardından tek torunu “Küçük Necla’ya” diye açtığı bölümde Türk-Yunan politikası üzerindeki görüşlerini içeriyor. Son bölüm bakanlık makamına büyükelçi olarak gönderdiği raporlardan seçmelerdir. Epeydir Türk Dışişleri mensupları bilhassa büyükelçiler hatırat yayımladılar. Bunların her biri kendi açısından ilginç, en azından benim ilgimi çekiyor. İçlerinde gerçekten bir diplomatın bıraktığı ve diplomasinin ne olduğunu öğretebilen büyükelçi Kuneralp’in yayımlanan notları ve hatıratıdır.

    İlber Ortaylı
  • Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yu...va kurma konusunu.
    Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

    Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
    Bir şey diyemedim...
    Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
    Kızla görüştürmek istediler...
    İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

    Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

    Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
    Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
    Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
    Hayırlısı olsun dedim kalktım...
    Nezaketle ayrıldık evden...

    Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
    Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
    O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
    Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
    Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
    Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
    Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

    Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

    Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

    Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

    Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

    Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

    O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

    Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
    Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
    Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
    Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
    Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

    Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

    Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

    Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

    Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

    Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
    Konuşmasına ağır ağır devam etti…
    Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

    Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

    ve devam etti konuşmasına…

    Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

    Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

    Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

    Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
    İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
    Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

    Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
    Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
    Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

    Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

    Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

    Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
    Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

    Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

    Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

    Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

    Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

    Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

    Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

    O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

    Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

    İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

    Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

    Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
    Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

    Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

    Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

    Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

    Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

    Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

    BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)
    O
    Allah (cc) herkese böyle eş nasip eylesin … SON..

    #38883893 👈