• 96 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İlkokuldayken öğretmenimiz hepimize Sadako'yu okutmuştu. Sınıfta hep beraber bir-iki günde bitirmiştik. Kitabın son sayfasına geldiğimizde bazı kızlar ağlıyordu lâkin erkeklerin çoğu etkilenmemişti. Ben ise yüzümde buruk bir tebessümle sırama bakakalmıştım.

    Bu gerçekten olabilir miydi? İnsan insana neden bunu yapardı ki? Sadako'nun ne günahı vardı? Aklımda böyle binlerce soru cevapsız kalmıştı.

    Kitabın en son sayfalarında turna kuşunun nasıl yapıldığı anlatılıyordu. Bunun üzerine öğretmenimiz bize bir sürü turna kuşları yapıp tavana asma fikrini sunmuştu. Biz de bunun kolay olacağını düşünüp en yakın zamanda renkli, çeşit çeşit kartonlar getirip; kitabımızı açıp yapmaya başlamıştık.

    İlk beş dakika her şey normalken birden zorlaşmaya başladı. Sonunda hepimiz elimizdeki eskileri atıp öğretmenimizle yeniden yapmaya başladık. O ne kadar bize iyi bir şekilde anlatarak gösterse de ben bir türlü yapamıyordum. Sınıfta bu işlerde iyi olan bazı arkadaşlarım hemen kendi başlarına yapmışlardı bile!

    Kaç tane karton harcadım bilmiyorum lâkin bu turna kuşunu gerekmediği sürece başkalarından yardım almadan yapmam gerekiyordu. Bunu kendi kendime hatırlattıktan beş dakika sonra, başkalarına nasıl yapılacağını ustalıkla anlatan arkadaşlarımın yanında buldum kendimi. Büyük çoğunluğunu onlardan yardım alarak sonunda çok küçük olmayan, orta boylarda, pembe, üstümde benim ismim yazan turna kuşumu yapmıştım.

    Herkes yaptığı turnayı öğretmenimize verdi ve hep birlikte onları tavana astık. Astıktan sonra geri çekilip ne kadar güzel olduğuna hayranlıkla bakmıştık. Sadako'nun anısına biz de bunu yapmıştık! Öyle gurur duyuyorduk ki kendimizden...

    Okulun bitmesine son bir hafta kala eski ilkokul arkadaşımla öğretmenimizi ziyarete gittik. Sınıfa girdiğimizde gözüme ilk çarpan şey yaptığımız turna kuşlarıydı. Hâlâ onları saklıyor oluşu öyle sevindirmişti ki beni... Öğretmenimize teşekkür ettik ve onu çok sevdiğimizi söyledik.

    Bunu sizinle de paylaşma gereği duydum. Yarım saate bitirebileceğiniz duygusal ve güzel bir kitap. İyi okumalar :)
  • 200 syf.
    ·4 günde·8/10
    Herkese merhabalar. Bugün, günümüzden yaklaşık 2400 yıl önce idama mahkum edilen ünlü düşünür Sokrates'in, idamına karar veren mahkeme heyetine karşı yaptığı savunmanın, onun öğrencisi olan Platon(Eflatun) tarafından kaleme alınıp, en ince ayrıntılarına kadar bize sunulduğu
    "Sokrates'in Savunması"nı inceleyeceğim.

    İncelememde kitabın içeriğine dair bazı ayrıntılara yer vermeden güzel bir inceleme yazabileceğimi düşünmüyorum.(Spoiler içerebir!) Zaten böyle bir kitap zevk almak adına değil de, anlatılan olayın ehemmiyetinin kavranması açısından okunmalıdır bence.

    Benim için felsefe tarihinin en büyük ismi Sokrates'tir.Sanıyorum ki birçoğumuza "Birkaç filozof ismi sayar mısın?" diye bir soru yöneltiğinde aklımıza gelen ilk isim Sokrates olacaktır. Size Sokrates'in yaşamından bahsedeyim kısaca.

    Sokrates milattan önce 469 yılında Atina'da dünyaya gelmiş ünlü Yunan düşünürüdür. Matematik, geometri, astronomi ve politika üzerine sağlam bir eğitim görmüştür. Dönemin sofistlerinden dersler dinlemiştir. Fakat sofistlere karşı hiçbir zaman sempati beslememiş, kendisini filozof(bilgiyi seven, bilgiyi arayan) olarak tanımlamıştır. Ahlaki değerleri ve kişisel gelişimi dışında askerliği ile de ün yapmıştır. Acı eşiği çok yüksek olduğu için insanlar onun askerliğine çok saygı duymuşlardır. Onun için mutluluk ruhun iyi ya da kötü oluşu ile alakalıdır. İnsanların bilgelik, adalet ve cesaret gibi kavramların ne anlama geldiğini bilmemeleri Sokrates'i bu cehalet kargaşasını yok etmek için çaba sarf etmeye sevk etmiştir. Bu yüzden de hayatını, insanlara erdem ve ahlak kazandırmak ve toplumsal düzeni olumlu etkileyebilmek için harcamıştır. Sokrates tüm bu çabaları ve çalışmaları sayesinde halkının güvenini kazanmıştır. Fakat Sokrates'in yaptığı işler bazı insanların çıkarları ile ters düşmüş ve gençlerin ve toplumun ahlakını bozmak gibi asılsız bir gerekçe ile dava edilmiştir. Sokrates'in savunması alınmış ama Beş Yüzler Meclisi'nde 220'ye karşı 281 oyla idama mahkum edilmiştir. Sokrates davasını ve ahlak anlayışını ölürken bile satmamış, erdemlerinden hiç ödün vermemiştir. 70 yaşında iken baldıran zehrini içip hayata veda etmiştir.

    Sokrates'in hayatı işte böyle, inceleme daha yeni başlıyor ama emin ol ki buraya kadar okuman bile sana çok bilgi kattı. Bence okumaya devam et. :))

    Gelelim Sokrates'in ölüm anına...

    Sokrates gitti, yıkandı,temizlendi.Zehri içmek için hazırlanıyor, son anlarını yaşıyordu. Ölmeden önce 3 oğlu ve kadınlar girdi odaya. Sokrates son konuşmalarını yaptı onlarla. Baldıran zehrini içti, bacaklarından başlayan bir ağrı bir süre sonra tüm vücudunu sardı.

    Öleceğini, son saniyelerini yaşadığını anlamıştı ki ağzından ders niteliğindeki şu son sözleri döküldü:"Kriton, Asklepios'a bir horoz borcumuz var;ödemeyi unutma olur mu?"

    Sokrates'in son sözleri orada bulunan sıradan insanlar için çok tuhaf göründü tabiki. Onun ölümüne neden olan erdemliliğinden son anlarında da vazgeçmemişti. Başında dikilmiş, onun ölümünü seyreden herkes hüngür hüngür ağlıyordu ama o Asklepios'a olan borcunu düşünüyordu. İşte erdem bu demekti, işte dava buydu. Çok didaktik olan bu son cümleyi ettikten sonra canı çekildi. Sokrates böyle bir adamdı. Erdemi onun ölüm nedeni olmuştu. Dün tam da Sokrates'in durumunu anlatan bir cümle okudum,Nietzsche'den.Şöyle diyordu Nietzsche: #39683340

    Aslında ben bu kitabı okuyalı uzun süre olmuştu. İnceleme yazmak da aklımda yoktu ancak Nietzsche'nin bu sözlerini okuduktan sonra erdem insanı Sokrates'e haksızlık yaptığımı fark ettim. İncelememi Nietzsche'ye borçluyum doğrusu.

    Şimdi biraz da Sokrates'in savunma konuşmasına değinelim.

    Toplumun ahlaki değerlerine baş kaldırmak ve halkı isyana teşvik etmek suçlarından dolayı mahkeme edilen Sokrates tüm bu asılsız suçlamaları red ediyor,kendisine dava açan Meletos, Anytos ve Lykon'un uğraşlarını boşa çıkarmak için büyük çaba sarf ediyor ve onları yeriyordu. Onların asılsız olan suçlamalarındaki tutarsızlıkları gözler önüne seriyor, kendini akladığını düşünüyor ve vicdani huzurunu sağlıyordu. Her şeye rağmen öleceğini, haklı olsa da idam edileceğini düşünmeden edemiyordu yine de. Çünkü o doğruları yanlış zamanda söylemiş, vakitsiz öten horoz durumuna düşmüştü. Vakitsiz öten horozun başının kesileceğini de biliyordu.

    Önce, kendisini insanlara hiçbir zaman bir bilgin olarak tanıtmadığını,bu özelliğini kendisinin de çok sonraları fark ettiğini söylemişti. Gerçekten de böyleydi bu. Arkadaşı Khairephon Delphoi'ye (Tanrı'nın ve sözcülerinin bulunduğu kent-o zamanki din anlayışında-) gitmiş ve Tanrı'ya:"Sokrates' ten daha bilge bir insan var mı?" diye sormuştu. Tanrı sözcüsü Python'da ona Sokrates'ten daha bilge biri olmadığını söylemişti.

    Sokrates bu durum karşısında çok şaşırmış, inanamamıştı. Yaşayan en bilge insan kendisi miydi? Kendisinden daha bilge olduğunu düşündüğü birkaç bilgenin kapısını çaldı. Tanrı'nın en bilge insan olarak neden kendisini seçtiğini şimdi daha iyi anlıyordu. Kendisinden daha bilge olduğunu düşündüğü tüm insanlar bilmediğini bilmiyordu. Kendisini biliyor sanıyorlardı. Oysa Sokrates bilmediğini biliyordu. Bu yüzden de artık emindi, en bilge kendisiydi. "Ben bilmediğimi biliyorum, oysa onlar bildiğini sanıyorlar;o halde ben daha bilgiliyim! " diyordu. Sokrates'in felsefesini tek bir cümleye indirecek olursak ortaya şu cümle çıkıyordu zaten:"Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir." Mesele bilmekte ya da bilmemekte değildi, mesele bilmediğini bilmekteydi.

    Daha sonra "Kendini bil!" diye seslendi Sokrates, insanlığa. Bu da başka bir büyük öğretiydi. İnsanın kendini bilmesi ne mühimdi. Zaten Sokrates de son anlarına kadar kendini bildiği için sağlamamış mıydı iç huzurunu? Kendini bilmek...Bugün tüm insanların en büyük sorunu kendini bilmemektir zaten. Bize "Sen kimsin?" diye bir soru yöneltildiğinde adımızı ve soyadımızı söyleyip kendimizi bildiğimizi sanıyoruz, işin tuhaf yönü şu ki soruyu soran da bu cevap karşısında tatmin oluyor, artık bizi bildiğini sanıyor.

    "Ben Tanrı'nın, devletin başına musallat ettiği bir at sineğiyim. Her gün her yerde sizi dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum. Erdemli ve namuslu yaşamanız için sizin peşinizi bırakmıyorum." diye devam ediyordu Sokrates savunmasına."Benim gibi birini bulamazsınız!" diye de ekliyordu. Herkes şahitti onun tüm faaliyetlerine ve tüm halk da kefil olabilirdi onun insani yönüne. Ancak bu durum çıkarlarına tersti. Karşılarında yok edilmesi gereken bir Sokrates vardı onların.

    Atina halkına, bir bilgeyi öldürmenin onlara tarih boyunca silinmeyecek bir leke bırakacağını söylüyordu. Kötü şöhret dışında bir kazançları olmadığı şu an da aşikar değil mi zaten?

    İdamı açıklandı ve artık her şey kesinleşmişti. Mahkemedekiler Sokrates'in çabasının boşa çıktığını düşünüyorlardı. "Herkes gitsin yoluna;ben ölmeye, siz de yaşamaya... Hangisi daha iyi? Bunu Tanrı'dan başkası bilemez." dedi, Sokrates. Sözlerini ve savunmasını bitiren cümle de bu oldu.

    Ve şu an günümüzde;baskı altında olmadan, objektif değerlendirmeler yapabilen biz insanlar oradan sağ olarak kurtulan insanın aslında kim olduğunu çok iyi biliyoruz. Adı ve öğretileri felsefe kitaplarında ve insanlık tarihinde yazılı olan Sokrates'in idamına neden olan insanların tamamı tarihte bir kara leke olarak kalıyor ve oradan sağ çıkan tek insan Sokrates oluyordu.Sokrates yaşamaya hep devam etmişti, ölümsüzdü o. Sonuç böyleydi...

    İncelememe son noktayı koymadan önce tekrar söylemek istiyorum ki ben bugün burada faydalı bir inceleme yazmaya çalıştım ve ortaya bu çıktı. Kitabın, ehemmiyeti açısından kesinlikle okunması gerektiğini ve çok akıcı bir anlatı olduğunu üzerine basa basa belirtmek istiyorum. Buraya kadar okuyan gerçek okur dostlarıma teşekkür ediyorum. Umarım faydalı olabilmişimdir.
  • BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA..

    Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
    Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti:
    "Nazif Bey mi?"dedi.
    "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
    "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
    Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine.
    "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
    Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı.
    Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı.

    Kendisini toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
    "Evet var, oğlu Selim Bey....".
    Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
    Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
    "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi..
    Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
    "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.

    Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."dedi.
    Beraber merdivenden çıktılar.
    İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
    O da içeri girdi.

    Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
    "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
    "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

    Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
    "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
    "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
    Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü:
    "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım."

    Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu.
    Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine:
    "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
    Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi.
    Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
    "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

    Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
    Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
    "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
    Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
    "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
    "Emanet mi?" dedi.

    Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
    Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.
    Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
    Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı.
    Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi.

    O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
    Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.
    Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti.

    Sonra Nazif Bey'in duvardaki portresini göstererek,
    "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
    "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
    Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu.
    'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi.
    Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.

    Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
    Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
    Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
    "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

    Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
    Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı.
    İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
    "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

    İyice meraklanmıştı.
    Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
    Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu.

    Üçüncü cümlede:
    "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."
    diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
    Artık aklı hep tablodaydı.

    Sonunda dayanamayıp,
    "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." dedi.

    Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak
    "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı.
    Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
    Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
    O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı.
    Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.
    Yemekleri artık annem yapıyordu.
    Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
    O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
    Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum.
    Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

    Annemin ağlayışına mukabil babam:
    'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
    dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,
    'Alışacağız.'dedi.
    Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.

    Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar.
    Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık.
    Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
    Annem bezgin bir sesle:
    'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
    Bunun üzerine babam:
    'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.
    Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu,
    'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
    Yürümeye başladık.
    Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.
    Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı.
    Geride kaldığımı fark etmemişti.
    Biraz sonra fark edince bana döndü.
    İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim.
    Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
    Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
    Babam oldukça sakin bir şekilde:
    'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
    Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.
    Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum.
    Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim.
    Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
    Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
    'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

    Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık.
    Bu hal birkaç yıl sürdü.

    Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
    Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı.
    Her birimize bir paket getirmişti.
    Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu.
    Bizi bir araya topladı.
    'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
    Sözlerini kesmek zorunda kaldı.
    Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
    de bir koltuğa oturdu.
    Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı.
    O sırada da ağlıyordu.
    Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
    Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
    Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
    Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
    Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
    Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.

    Babam nihayet kendisini topladı ve
    'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
    Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim.
    Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
    Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi.
    Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.

    Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.
    Bu çoraplar her gün bana:
    'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor."

    Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
    "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey.
    Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."
    Selim Beye döndü ve
    "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
    Selim Bey kendisine has tebessümü ile:
    "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.

    O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi.
    Kutuyu Selim Bey'in masasına bırakıp çıktı.
    Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
    'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.
    Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
    İçinden kadife bir kese çıktı.
    Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
    Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
    Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı:

    "Sevgili Mehmet Bey oğlum,
    Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
    Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
    Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
    Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
    lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
    Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
    Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
    Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
    Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim.
    Bu altınlar sizindir.
    Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

    Sevgilerimle, Nazif Cebeci."

    Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

    Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
    Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı.
    Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
    Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
    Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi....
  • AVCI DİZİ HİKAYESİ KANALDAN GEÇMEDİĞİNİ ÖĞRENİRSEM HİKAYENİN TAMAMINI PAYLAŞACAĞIM


    1 BÖLÜM

    Aksam karanlığı çökmek üzereydi, Tunç her zamanki gibi sokakta kendini oyuna kaptırmıştı. Yerde bilye oynuyorlardı. Her renkten olan bilyeleri sırayla uzağa dizip kim en başından vurursa ganimeti o topluyordu. Gökkuşağını andıran bilyeler tamamını farklı her birini bir insan gibi görmekte mümkündü. Evin girişinden bir ses duyuldu annesi ona seslenmişti. O kendini oyuna o kadar kaptırmıştıki bu sesi duymamıştı. Bu onun için büyük bir bela demekti. Günün ganimetini toplamakla meşgul olan Tunç sevinç içerisindeydi. Üstü çok kirlenmişti bilye oynarken yere değen dizleri pantolonunun içler acısı hali dışarıdan belli oluyordu. Şehir merkezine yakın bir köyde yaşayan çocuklar sık ağaçlarla çevrili ormanda da oyun oynarlardı. Saat biraz geç olduğu için bugünlük gitmemeye karar vermişlerdi. Uzaktan tehlike yavaş yavaş geldi ensesinden tutup havaya kaldırdı. Hızlıca onu yere fırlattı, acı içerisinde yere kapaklandı. Kafalarını kaldırdıklarında Tunç'un üvey babası Zaim başlarında duruyordu. Yerde duran bilyelere hızlıca tekme attı. Ona sinirle bakan arkadaşları Tunç'un üvey babasına küfür etmek istiyorlardı. Kendilerinden yaşça büyük olduğundan bu cesareti kendilerinde bulamıyordu. Korkarak Tunç evin yolunu tuttu. Çocuklara aşırı sinirlenip küfür edip yoluna devam etti. Hiç kimse bu adamı sevmiyordu. Herhangi birinin sevdiklerinden bile emin değildi.

    Eve hızlıca giren Tunç korkudan rengi solmuştu. Öylesine ondan korkuyordu ona herhangi birinin zarar verebileceğini düşünmüyordu. Kapının arkasına saklandı derin derin soluyordu. Annesi onu görünce çok üzülüyordu. Elinden herhangi bir şey gelmiyordu. Çok can sıkıcı bir durumdu, hayat onlar için çekilmez bir hal almıştı. Böyle bir hatayı nasıl yaptığını düşünüyordu. Onunla evlenmese hayatın nasıl olacağını düşündü, hem nasıl geçineceklerdi. İçeriye ünlü homurdanmasıyla babaları girmişti. Her tarafa çemkirerek giriyor ve özellikle üvey oğlunu bir güzel pataklamak istiyordu. Onun olduğu odaya doğru yöneldi. Çocuğun annesi oğlunu korumak için içeriye girmişti. Babadan hiçbir beklenmeyecek bir şey oldu ve bu sefer onu dövmeyeceğini belirtti. Dinlenip gücünü toplayıp öyle döveceğini belirtti.

    Okulda başı büyük belada olan Tunç, bir yandan öğretmenin verdiği sınav kağıtlarını ve devamsızlığını bildiren kağıtları babasına imzalatmak zorundaydı. Olmayacak işler yine başına gelmişti. İki saat önce daha dayaktan yeni kurtulmuştu. Mutfakta meyve tabağı hazırlayan annesinin yanına gitti. Önce annesinin daha yarısına gelen beline sarıldı. Bir terslik olduğunu hemen annesi bakar bakmaz anladı. Oğlunun yüzüne baktı ve bir korku olduğunu anladı. Israrla annesi soruyor ama ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Eğer kağıtları vermezse bu sefer öğretmen evlerine geleceğini belirtmişti. Mecbur kalarak kağıtları annesi Asiyeye verdi. Sınav ve devamsızlık kağıtlarına bakan annesi ne yapacağını bilmiyordu. Kağıtları göstermezse başı daha büyük belaya girebilirdi. Odanın yolunu tuttu kocasına seslenerek korkarak kağıtları uzattı. Adam bir hışımla kalktığı gibi yerden Tunç'un odasının yolunu tuttu. Önünü kesen annesini Tuttuğu gibi kenara attı. Girer girmez odaya kemerini çıkarttı. Arkasından kimsenin gelmesi için kapıyı kilitledi. Üvey oğlunu bir kum torbası gibi koltuğun üzerine fırlattı. Vurmaya başladı defalarca canı çok yanan oğlunu öyle bir eğitmiştiki ona canı yansan bile ses çıkarmamayı öğretmişti. On beş dakika süren bu dayaktan sonra baba üvey kızının eve girdiğini duydu. Çocuğu bir kenara bırakan baba hemen odadan çıktı. Üniversitede okuyan büyük kızına başka türlü gözükmek istiyordu. Elif çok farklı bir kızdı ela gözleri zayıf bedeni beline kadar gelen uzun saçlarıyla tam bir güzellik abidesiydi. Babaları ona her ne kadar iyi davransa da bunun yapmacık olduğunu biliyor. Ailesine ne kadar kötü davrandığını biliyordu. Burnuna farklı kokular geliyordu. Çoğu zaman annesine boşanmasını söylemiş ama annesi bunu bir türlü kabul etmemişti.

    Gece olduğunda herkes odalarına çekilmişti. Babalarıysa evin çatısında içki içiyordu. Kafası çok bozuktu bir eşine bakıyor. Artık ona yaşlanmış geliyordu. Gözü sadece üvey kızından başkasını görmüyordu. O gece çok içmişti kızının ona kötü davranmasını gururuna yediremiyordu. Ne kadar şirinlik yapsada kızının bunu görmeyeceğini fark etti. Yerinden kalktı kızının olduğu odanın kapısına geldi. Yavaşça eğildi kızını kapının aralık kısmında ona bakmaya başlamıştı. Koridorun kapısı yavaşça açıldı. Dışarıya küçük oğulları çıkmıştı. Babalarının kardeşini gözetlediğini fark etti. Düşünen Tunç işin içinden çıkamıyordu. Babasının kafasına bir şeyler vurup öldürmek istedi. İlk defa ona korkmadan böyle hissetmişti. Babası onu fark etti zorla onu odasına yolladı. Mecburen odasına dönen Tunç biraz bekledikten sonra tekrar koridora çıktı. Ama kimse yoktu ablasının odasına gitti. Garip boğuşma sesleri duydu. Annesini uyandırırsa babalarının onları öldüreceğini biliyordu. Korku o kadar içine işlemiştiki hiçbir şey yapamadı. Bekledikten sonra babası odadan çıktı. Ona içeriye girmesini emretti. Mecburen girdi ondan onu öldürecek kadar nefret emişti. Ablasını merak ediyordu. Tekrar ablasının odasına yöneldi. Adamını attığı anda onu o kadar berbat halde bulduki ona sarıldı. Ağlaya ağlaya gözleri kan çanağına dönmüştü. Durumuna çok üzüldü beraber ağladılar. O gece bir karar verdi. Ne olursa olsun artık ailesinden kimsesinin üzülmesine izin vermeyecekti.

    Sabah olduğunda Üvey babası işe gitmek için yola çıktı. Annesiyse kızının okula gitmemesine şaşırdı. Kapısını çokça çaldı. Çok meraklanan Annesi bir şeyler olduğundan şüphelenmeye başladı. Kapı açıldı annesi kızını gördü. Kızı tok bir ses tonuyla Annesine iyi olduğunu bugün okul olmadığını söyledi. Pek inanmasa da inanmış gibi yaptı. Oğlu okula gitmek için evden çıktı. Okula felan gitmeye niyetleri yoktu. En samimi dört arkadaşıyla buluşup okulu ektiler. Cem Kalyon sarı saçları mavi gözleri içlerindeki en güçlüsü oydu. Arkadaşı Zeki Menen diğerlerinden daha akıllıydı. İçlerinde en küçük boylu olan Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. İleride hakim olmak istiyordu. Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. Bir hırsızdı ama henüz yakalanmamıştı. Oda ileride yakalanmazsa polis olmak istiyordu. Hepsinin farklı farklı yetenekleri vardı. Her zaman gittikleri ormana gittiler. Başına gelenleri arkadaşlarına anlatmaya karar verdi. Nasıl anlatacağını bilmiyordu. Artık yaşları gereği neyin ne olduğuna karar veriyorlardı. Hepsi orta okul son sınıfa gidiyor ama hepsi de cin gibiydi. Yavaş yavaş arkadaşlarına anlattı olup biteni hepsi korkmuş ve şaşırmış bir şekilde ona baktı. Üzerlerinden şoku attıktan sonra hepsi nefret dolu gözlerle baktılar. Tunç'un ne yapacağını sordular. Kesin bir ifadeyle öldüreceğini söyledi. Hepsi ona haklı olduğunu söyledi. Kendi başlarına böyle bir durum gelirse aynı tepkiyi vereceklerini biliyordu. Ona gücünün yetmeyeceğini de biliyorlardı. Sağlam bir plana ihtiyaçları vardı. İçlerinden Zeki cesur bir karar aldı." Onu beraber daha rahat öldürürüz" Dedi

    Şaşkın bir ifadeyle bakan Tunç ona minnettar bir gözle baktı. Kabul edemeyeceğini bildirdi. Zekiyse bunu bir cevap olarak kabul etmiyordu. Diğer arkadaşları da onunla olduklarını beraber öldüreceklerini beyan ettiler. Hepsine şaşırıp böyle arkadaşları olduğu için tanrıya şükür ediyordu. Birlikte plan yapmaya başladılar. Onu öldürmenin en iyi yolunun Ormana çekmek olduğuna karar verdiler. Kimse böylece onları görmezdi. Bir sorun vardı. Hiçbir güç onu buraya getiremezdi. Çok akıllı bir çocuk olan Zeki onu çekmenin çok kolay olduğunu belirtti. Arkadaşları onu anlayamıyordu. İnsanların tek zaaf noktasının para olduğunu belirtti. Ormanda para ve altın bulduğumuzu söylersek rahatça onu buraya çekeceklerini söyledi. Mükemmel bir plandı çünkü insanlar aç gözlüydü ve işe yarayacağını düşünüyorlardı. Planları işe yararsa hep birlikte birer darbeyle işini sonsuza kadar bitireceklerdi. . Evden bıçak almak istediler. Fakat Zeki bunun hata olduğunu evlerinde cinayet aleti tutamayacaklarını belirtti. Haklı olduğu arkadaşları tarafından anlaşıldı. Bütün arkadaşlar cebinden bütün haftalıkları dışarıya çıkarttılar. Paraları birleştirip dört tane bıçak almaya karar verdiler. İçlerinden Salih çarşıya gitmek için harekete geçti. Yakalanmaması çok önemliydi. Eğer görülürse ileride polisler anlayabilirdi. Akşama kadar bekleyen arkadaşlar. Ormanda stresi oyun oynayarak atmaya çalıştılar.

    Saat ilerlemeye başladı. Arkadaşlar gerilmiş bir halde Salihi beklemeye başladılar. İleriden bir silüet belirdi. Gelen arkadaşlarıydı ellerinde bir poşet vardı. Yanına geldiklerinde poşete baktılar. Dört tane gazete kağıdına sarılmış bıçak gördüler. Hepsi birer tane yanlarına aldılar. Geriye sadece Tuncu gönderip onu buraya getirmesini beklediler.

    Yola çıkan Tunç artık hiç korkmadığını fark etti. Korkacak bir durumu olmadığını anladı. Ablasını korkunç duruma düşüren o iğrenç adamı öldürmek artık bütün bedeninin istediğini biliyordu. Ormandan çıkarken karanlığın çökmesine yaklaşık dört saat vardı. Yaz olduğu için saat artık 9 gibi felan kararıyordu. Ağaçlardan çıktıktan sonra köy yoluna girdi. Evlerine artık adım adım yaklaşıyordu. Üvey babası sinirden deliriyor olmalıydı. Son saatlerine doğru yaklaşan babasını düşündükçe istediği gibi delirmesinde bir sıkıntı yoktu. İsterse kendisini bile dövmesinde bir sakınca görmüyordu. Köye yaklaştı içeriye girdi. Her gün köyün sokaklarında oynayan çocuklarını düşününce bugün etraf pek bir sakindi. Evler köyde dağınık bir şekilde yapılmıştı. Yolda giderken köyde oturan halası seslendi ama onu duyacak durumda değildi. Cinayete yavaş yavaş yaklaşıyordu. Nihayet eve yaklaşmıştı.

    Eve girdiğinde annesinin yemek yaptığını gördü. Herkes oturmuş yemeğe başlamıştı. Üvey babası ona biraz hönkürdü ama pek oralı olmadı. Sofrada bir tek ablası eksikti. Annesi kızını yemeğe çağırdı ama ablası tok olduğunu belirtti. Onun durumuna çok üzülüyordu. Zor bir durumdu ve içinde bugün değil de dün ona saldırması gerektiğini düşündü. Başlarına daha kötü bir olay gelmeden durumu düzeltmenin onun boynunun borcu olduğunu biliyordu. Salondan annesi hayvanlara bakmak için dışarıya ahıra doğru gittiğini gördü. Yemek yedikten sonra üvey babasına yaklaştı. Ormanda altın bulduğunu söyledi. Üvey babasının gözleri açıldı ve onu dinlemeye başladı. Nerede olduğunu sorduğunda onu oraya götüreceğini belirtti. O kadar sevinmiştiki ilk defa üvey oğlunun başını okşadı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı başına neler geleceğini henüz bilmiyordu. Köyden uzaklaşmışlardı ormanın girişine doğru yürüdüler. Üvey babası çok sevinçliydi. Başına talih kuşu konduğunu düşünüyordu. Saat biraz daha ilerlerken babası acele etmelerini emretti. Karanlıkta bir şey göremeyeceğini ikisi de biliyordu. Ama durum Tunç'un lehine işliyordu. Nihayet ormana varmışlardı. Gece ormanda olmak çok tehlikeli bir durumdu ve babası da bunu biliyordu. Ormanın derinliklerine girdiklerinde babası iyice homurdanmaya ve arsızlaşmaya başladı. Çok geçmeden varacakları yere gelmişlerdi. Durdular babası altınların yerini merakla sordu. Çevresini arkadaşları sardı ellerinde bıçakları gören baba ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arkadaşları altın olmadığını belirttiler. Tunç'un babasına mahkemedeymiş gibi sorgulamaya başladılar.

    Annesinin evden dışarıya çıktığını fark eden Elif mutfağa gitti. Raflardan bir ekmek bıçağı alan Elif odasının yolunu tuttu. Evde çok büyük terslikler olduğunu anlayan anne ne olup bittiğini anlamıyordu. Kızıysa soğukkanlı bir şekilde kendini ölüme hazırlıyordu. Ölümü artık bir kurtuluş olarak algılıyordu. Maalesef bu durumu çanak tutan bir annesi vardı. Onları korumakla görevli olan annesi çocukları yerine bir tercih yapmıştı. Odasına giren Elif geride bir mektup bıraktı. Olan her şeyi anlatan Elif mektubu başının yanına koydu. Bıçağın sivri tarafına tutan Elif onları bastırarak bileklerini kesti. Yerdeki kilim ve Elif'in yatağı kısa süre içinde kan gölüne döndü. Yavaş yavaş ölümün geldiğini hisseden Elif yavaş yavaş gözlerini kapadı.

    Ormanda kapana kısılan üvey babaysa çocuklara sinirle azarlamaya başladı. Çocuklar durumu bildiklerinden ondan hesap sormaya başladılar. Hepsinin elinde bir bıçak vardı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilemeyen baba şaşkınlık içindeydi. Kendisini öldürmek için gelen bu dört arkadaştan korkmuyordu. Sadece olanı biteni açıklamalarından korkuyordu. Hepsini alt edeceğinden çok emindi. Dünkü işlediğin suçun üstüne dört cinayet demek ömür boyu hapis cezası demekti. Çocuklar onlar birer katil değildi. Sonuçta onları bu noktaya getirende hayattı ve artık geri dönüşün olmadığını iki tarafta biliyordu. Akıllıca bir hamle yapan çocuklar ikişer metre mesafeyle babadan uzaklaştılar. Bu mesafe ne çok uzak nede yakındı. Avlarına bakar gibi olan çocuklar babanın hamle yapmasını beklediler. Çok geçmeden hamle geldi. Tunç'un üzerine hamle yapan babanın hatası çok büyüktü. Sırtı açıkta kalmıştı. Üç arkadaş aynı anda babaya sırtından bıçakları savurmaya başladılar. Altı yedi yerinden bıçaklanan baba sırtından kanlar geliyordu. Önündeki tek hamleyle tuncu yere yıkan baba arkadaki çocuklara saldırmaya yöneldi. Çok cesur bir çocuk olan Tunç babasını ayağından yakaladı. Bırakmaya hiç niyeti yoktu. Yanına düşen bıçağı alıp sol bacağına sapladı. Hemen yerden kalkan Tunç arkadaşlarının yanına geçti. Son gücünü toplamaya çalışan baba çocuklara karşı atağa geçmeye çalışacaktı. Artık eskisi gibi korkutucu görünmüyordu. Zavallı seken bir adama dönmüştü. Çocuklar tekrardan babanın etrafını sardı. Tekrar hamle yapan baba Zekiye saldırmaya çalıştı. Aynısı tekrardan yaşandı üç arkadaş aynı anda arkadan saldırdı. Tek tek bıçak darbesini babaya karşı savurdular. Son nefesini vermek üzere olan baba yere yığıldı. Orada son nefesini verdi. Üstlerinin kirleneceğini düşünen çocuklar bunun çok kolay bir ölüm olduğunu anladılar. Artık daha büyük bir sorun vardı. Cesedi ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Önemli olanın öldürmek değil, yakalanmamak olduğunu anladılar.

    Arkadaşlar oturup cesedin başında ne karar vereceklerini düşünüyorlardı. Hepsi de yakalanırlarsa ceza evine gönderileceklerini biliyordu. Artık çok temkinli olmaları gerekiyordu. Önce suç aletlerinden kurtulmaya karar verdiler. Bıçakları arkadaşı Salihe veren arkadaşlar onları ormana gömmesini söylediler. Ormanı içlerinde en iyi bilen oydu. Hiç kimse bunları bulamamalıydı. Kendisi dahil bulmamalıydı. Bıçakların hepsi aynı çeşitti. Ağaçların arasından ormanın derinliklerine girdi ve gözden kayboldu. Diğer arkadaşlarsa ailelerinin merak edeceğini düşünerek eve gitmeye karar verdiler. Böylece kimse şüphelenmeyecek gece olunca da cesedi gömeceklerdi. Evlerine dönmeye başlayan çocuklar tamda istedikleri gibi hava kararmadan ormandan çıkmışlardı.

    2 BÖLÜM

    Kızı Elif'in odadan hiç çıkmamasına çok şaşıran anne bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Oturduğu koltuktan doğrulup kızının odasına doğru yürüdü. Önce kapıyı çalan anne içeriden ses çıkmasına şaşırıp kapıyı açtı. İçeriye ilk baktığında şaşıran anne koşarak kızının başına geldi. Ama yaşayıp yaşamadığını bilmiyordu. Hemen komşulardan yardım istedi. Koşarak gelen komşulardan birkaç kişi öldüğünü doğruladı. O an annenin bütün dünyası başına yıkılmıştı. Artık yaşayan bütün hayalleri kızıyla birlikte ölmüştü. Yerde yatan kızın başında bulunan notu okuyan muhtar buranın bir suç mahalli olduğunu anladı. Hemen polislere haber verdiler. Çok vakit geçmeden olay yerine polisler geldi.

    Köye doğru giren arkadaşlar etrafta polis olduğunu anladılar. Çok telaşlandılar bu kadar çabuk mu? Duyulmuştu. Bu soruyu kendilerine sordular. Ama kendileri için gelemeyeceğini başka bir şey için geldiklerini çok geçmeden anladılar. Tunç'un evleri sarı polis şeritleriye kaplıydı. İçeriye girmekse kesinlikle yasaktı. Yanlış bir şeyler olduğunu fark eden Tunç koşarak olay yerine geldi. Annesi bir taşın başında oturmuş ağlıyordu. İlk defa annesini böyle görmek onu derinden yaralamıştı. Etrafına baktı ablası yoktu başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Bir kenara çekilip oda ağlamaya başladı. Ablası yaşadığı acıya dayanamayarak İntahar etmişti. İçinden keşke o adamın canını dün alsaydı diye iç geçirdi. Elinden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu.

    Etraf sakinleştiğinde polisler incelemeyi bırakmış, artık sorular sormaya başlamıştı. Önce annesini sorguya çekmeye başladı. Korkarak polislere bütün bildiğini anlatan annesi üvey babasının nerede olduğunu bilmediğini söyledi. Yaklaşık 7 saat önce kendisiyle birlikte çıktığını kimse görmemişti. Artık yakalansa da bir önemi yoktu. Sadece arkadaşları için endişelenmeye başlamıştı. Sokağın başında beklerken arkadaşlarını gördü. Ellerinde kazma küreklerle işi halletmiş gibi duruyorlardı. İçlerinden Zeki arkadaşına kafalarını sallayarak rahat olmasını söylediler. Annenin yanında duran baş komiser arkadaşların gecenin bir vakti ellerinde kazma kürek görünce şaşırdı. Gecenin bir vakti ne yaptıklarını düşündü. Onun için önemsiz bir detaydı ve artık yakalaması gereken bir suçlu olduğunu biliyordu. Tunç durumun verdiği rahatlıkla artık ceset için endişelenmemesi gerektiğini biliyordu. Yanına yaklaşan polisler ona da soru sormak istiyorlardı. İçlerinden ismini daha sonra Yasin Ateş olduğunu öğrendiği, genç bıyıklı yakışıklı olan Baş komiser yanına geldi. Sorular sormaya başladı. Ne cevap verdiysem daha fazlasını bildiğimi fark ediyor. Ama bunun için üzerime gelmiyordu. Tek dertleri üvey babam olacak adamı bulup bir an önce içeriye tıkmaktı. Fakat artık çok geçti. Soğuk toprağın altında yatan bir cesetti ve bu kendinde bir memnuniyet yaratıyordu.

    Geceyi evde geçiremeyeceğini anlayan anne oğlunu alıp aynı köydeki kız kardeşinin yanına gitmeye karar verdi. Zor durumda kaldıklarını bilen kız kardeşi onlara evlerini seve seve açmıştı. Tam bir felaket yaşanıyordu. Herkesin aklında böyle bir düşünce vardı. Hiç kimse bir kıza böyle bir kötülük yapmamalı diye düşünüyordu. Eve girdiklerinde sanki herkes onlara acıyormuş gibi bakıyordu. Çok geçmeden teyzesi evin salonuna yataklarını kurdu. Bu dünyada tek sığınağı kalan oğluyla beraber yattı. Zaman geçiyordu saat gece dört gibiydi annesinin ağladığını gördü. Hemen ayağa kalktı onu teskin etmeye çalıştı. Sessiz kimsenin duyamayacağı bir tonda annesine" onu öldürdüm" dedi

    Şaşırmış bir ifadeyle bakan annesi ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Tekrar sordu" Kimi öldürdün"

    "Kız kardeşime o iğrenç şeyleri yapan adamı öldürdüm" Annesi şaşırmıştı ama aynı zamanda kendisinin yapması gereken şeyi küçük oğlunun yaptığını duyunca içi burkuldu ve ona sıkı sıkı sarıldı. Artık endişelenmesi gereken bir oğlu olduğunu hatırladı.

    Polisler tüm köyü sorguya çekmeye karar vermişlerdi. Tek bir yanlışları vardı. Oda bu köyde onu kimsenin sevmediği gerçeğiydi. Bütün polisler üvey babalarının bir anda nereye gittiğini araştırıyorlardı. Bazı polisler iş yerini arkadaşlarına sorular sorarken bazıları hala köyde sorular sormaktaydı. Birkaç gün daha gelip gitmişlerdi. Hiçbir netice alamıyorlardı. Artık babalarının durumu bildiği ve kaçtığı kanaatine vardılar.

    Ortalık sakinlemişti annesi ve Tunç eve dönmüşlerdi. Ablasını toprağa vermişlerdi. Evleri artık daha bir sessizdi. Akşam beraber yemek yedikten sonra oğluyla ilk defa yalnız başına konuşma fırsatı buldu. Koltukta oturuyorlar anne oğluna üvey babasını nasıl öldürdüğünü sordu. Ablasının başına gelenleri bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu. Oğlu annesinin sorduklarına tek tek cevap verdi. Asıl öğrenmek istediği ablasının başına gelenleri bilip bilmediğiydi, bu onun daha çok sinirlerini bozuyordu. Dürüstçe annesine bildiğini söylemesiyle küçük oğluna bir tokat atan anne tekrardan ağlamaya başladı. Kendisinin bu durumu nasıl öğrenemediğini merak ediyordu. Hatasını tekrardan anlayan Tunç annesine korktuğunu söylüyordu. Ama annesi onu dinleyecek durumda değildi. Biraz sakinleşmişti annesi cesedi ne yaptığını sordu. Küçük oğlunun cezaevine girmesine müsaade edemezdi. Kendisi de giremezdi, ona sonuçta kimin bakacağını düşündü. Düşündükten sonra Tunç cesedi arkadaşlarıyla gömdüğünü belirtince iyice şaşırdı. Koca bir adamı tek başına öldüremezdi sonuçta ve annesi arkadaşlarının kimler olduğunu sordu. Soğuk bir ses tonunda annesine Zeki, Salih ve Cem'in isimlerini verdi. İyice meraklanan anne oğluna onu cesedin yanına götürmesini istedi. Böylece iyi gömüp gömmediklerine karar verecekti. İyice karanlık çöküp gece olmasını, böylece kimsenin görmeyeceğini düşündü.

    Gece çöktüğünde evlerinden ayrılıp doğruca ormana doğru yürümeye başladılar. Saat yaklaşık bir civarıydı kimsenin onları görmesini istemiyordu. Köyden çıkarken ellerinde el fenerleriyle köy yolundan çıktılar. Ormanın girişine doğru yaklaşıyorlardı. Annesi gece yaban domuzu kurtların olduğunu biliyordu. Oğlunun bunlardan korkmamasına şaşırıyordu. Hele bir cinayet belki de tüm hayatı bitebilir şeklinde düşünüyordu. Onda artık bir farklılık olduğunu seziyordu. Bir cesaret patlaması artık bir çocuk olmadığını biliyor fakat bunu kendisine söyleyecek cesareti bulamıyordu. Orman girdiler yaklaşık yarım saat hızla içine doğru yol aldılar. Nihayet cesedin gömülü olduğu alana geldiler. Annesi burasımı diye sordu. Oda kafasını salladı. Toprağa baktı hiçbir çıkıntı göremiyordu. Cesedin burada olduğunu kimsenin anlamayacağını belirtti. Neler yaşadıklarını bundan sonra başlarına neler gelebileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. İleriden ağaçların arasından bir ses geldi. Kendilerini birinin gördüğünü düşündüler. İki tane insan gölgesi görür gibi oldular. Etraflarına baktılar korkunun eşiğine geldiler. İleriye sesin geldiği yöne gittiler. Çevrelerinde kimse yoktu, rahat bir nefes aldılar. Tekrardan geri cesedin gömüldüğü alana geldiler. Son bir kez baktı cesedin gömülü olduğu alana ve üstüne tükürdü. Hızlıca oradan uzaklaştılar.

    İki adam karanlık tipli adam bir anne ve oğlunun gece gece ormanda ne işi olur diye düşündüler. Onların ayrılmasından sonra cesedin olduğu alana geldiler. Toprağa baktılar yeni kazılmış olduğunu fark ettiler. Ne saklanmış olacağını düşünmeye başladılar. İçlerinden sakallı, orta boylu olan, üzerinde avcı montu giyen Zekai bastıkları toprakta bir şey gömülü olduğunu anladı. İçinde iri yapılı olan kazım hiç açmamaları konusunda arkadaşını ikna etmeye çalışıyordu. İkisi bu konuda kısa bir tartışma yaşadılar. Arkadaşı ormanın derinliklerine gömdükleri esrar ağaçlarının yakalanacağını, daha kötüsü kendilerinin yakalanacağını belirtti. Zekai hiç oralı olmuyordu. İçinden bir ses para altın bulmayı ümit ediyordu. İki arkadaş el ele verip kazmaya başladılar. Kazdıkça gerilim artıyor, ne bulacakları konusunda şüpheleri artıyordu. Biraz derine indikten sonra o kadarda derine gömmediklerini fark ettiler. Sert bir şeye çarpmışlardı. Elleriyle üzerindeki toprağı attıklarında bir cesetle karşılaşmışlardı. Ayaklandılar o anne ve oğlunun hiç normal olmadığını anladılar. Tekrar geriye cesedi gömdüler. Geriye bakmadan uzaklaşmaya başladılar.