• Adelin'in önceki gün söylediği sözler şu anda damarlarımdan kızgın su gibi akıyor
  • "Zaman bana da bir nehir gibi geliyor. O nehirde yüzüyorum. Sular akıyor ama hangi damla arkamda, hangisi önümde; nehir mi daha hızlı akıyor, ben mi; su önemi geçiyor, arkamda mı kalıyor anlayamıyorum. Gerçek olan tek şey sonsuz bir akış."
    "Ama ömür diye bir süre var. Sınırlı bir süre"
  • 152 syf.
    ·Beğendi·10/10
    GEORGE ORWELL - HAYVAN ÇİFTLİĞİ
    Merhaba arkadaşlar. Hayvan Çiftliği adlı kitabımın yorumu ile karşınızdayım. Kitabımızın konusu şu ki; dört ayaklılar(hayvanlar tabii ki) yönetimi ele geçiriyorlar. İnsanların yerine hayvanların yönetimi ele geçirdiğini düşünün küçük bir kısmı ele geçiriyorlar gerçi. Sahiplerini çiftlikten el birliği ile kovuyorlar ve kendi kendilerine yönetiyorlar burayı. Tarlalarda çalışıyorlar, yel değirmeni inşa ediyorlar. Küçük bir alan olsa da düşünceleri büyük. Yönetimi insanların elinden almak ve insan soyunu yok etmeye çalışmak. Tabi yönetimi ele geçireceğiz derken şansa bakın kendi içlerinde insanlar gibi bir iç savaşa giriyorlar ki . Eyvah! Ben hayvanların başrolde olduğu bu kitabı okurken başta hayal dünyamda onları konuşturmayı falan garipsedim çünkü genel kahramanlarımız insandır haliyle garip oldu okurken tabi konuşuyorlar falan. Ama böyle kurgusu farklı kitaplar beni acayip heyecanlandırıyor , hoşuma gidiyor. Kitap 152 sayfa ben normalde birazcık ağır okurum açıkçası fakat bu kitapta hiç öyle olmadı hızlı okudum, kitap gayet akıyor bu bence kurgudan kaynaklı olsa gerek . Aramızda okuyanlarınız varsa kitabı nasıl buldunuz? Sizce hayvanlar yönetimi ele geçirse neler olur? Kitapsız bir gününüz geçmemesi dileğim ile..
  • 1008 syf.
    ·36 günde·Beğendi·10/10
    Ne yazabilirim diye düşünüyorum. Ne yazarak anlatılabilir acaba bu kitap? Bin küsür değil on bin küsur de olsa okunur ve hiç sıkılmadan yaşanırdı zihinlerimizde yaşattığı mekânlarda. O kadar içine alan, o kadar derinden yaşatan bir kitap ki bu kitap, sadece okumak istiyorsunuz, sadece okumak… Ama bitmesin istiyorsunuz.

    Sadece bir öykü üzerinden değil, kitapta olan hemen her karakterin bir öyküsü vardı. Sadece tek bir konudan değil bir kaç konudan ilerleyerek anlatılmak istenenleri anlattı üstad. Çok büyük bir eser. Değil bir kere, bir kaç kere okunması gerek. Elden bırakamadan okunan eşsiz çeviriyi de unutmamak gerek. Eğer Karamazov Kardeşler okumak ise niyetiniz Nihal Yalaza Taluy çevirisi olmalı. Yıllar evvel farklı bir çeviriyi okumuştum bu yüzden farkı çok iyi görebiliyorum.

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğimle yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Karamazov Kardeşler Dostoyevski’nin okuduğum en iyi romanı diyebileceğim bir eseri. Herhangi bir şekilde sıralama yapma ihtiyacı duyulursa en başa alınması gereken eşsiz bir kitap. Kitapta sadece insanlarıni hayatlarına girişiniz değil, aynı zamanda insan psikolojisine, hayatın etiklerine, yazıldığı dönem Rusya’sına, ilişki ağlarına, inanca daha doğrusu yaşamda karşınıza çıkabilecek her tür olguya girmiş oluyorsunuz. Bunu yaparken ne bir sıkılma ne bir daralma ne de bir ders alıyormuş tadı alıyorsunuz. Dostoyevski size sadece bir gezinti temenni eder gibi dolaştırıyor. Sadece bir gezinti, hepsi bu. Sonrasında ne çıkartırsın ne düşünürsün bunlar sana kalmış…

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğim yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Kitabın herhangi bir özetini yapmak istemiyorum. Kabaca değinmek istiyorum sadece. Sizlere konu hakkında üstün körü bir bilgi vermek ve ilginizi çekmek adına. Adından da anlaşılacağı üzere kardeşlerin hikâyesi bu kitap. Birde baba var tabi. Her ne kadar baba desek de siz bakmayın tam olarak babalık gereklerini yapmayan bir baba. Kardeşlerden biri babası gibi kadın düşkünü, bir diğeri nihilist, en küçük kardeş ise dini bütün bir insan. Bir kardeş daha var esasında ama bu konuya girmiyorum. Çünkü o gayrimeşru bir çocuk. Fakat hikâyede yeri çok büyük.

    Sadece kardeşler değil elbette daha birçok karakter daha var. Kardeşlerin âşık olduğu kadınlar, kitabın çıkış noktası olduğunu düşündüğüm İlyuşa, çiftlikteki kâhya, handaki kumarbaz Polonyalılar ve küçük kardeşin keşiş hocası… Çok geniş bir karakterler zinciri ve bu zincirin tüm halkaları bir şekilde birbirleri ile bağlı. İşte kitabın en sevdiğim yeri de bu oldu. Bu karakterlerin hepsinin bir hayatı var ve biz bu hayatlara tek tek değiniyoruz kitabı okurken. Üzerinden bir betimleme ustalığı ile geçmek yerine, derinlemesine bir karakter analizine giriyoruz.

    Kitabı okurken bu karakter neden böyle yaptı şimdi? Diye sorduğum çok yer oldu. Tam bu soruyu sorduğumda Dostoyevski, “şimdi siz soruyorsunuz neden böyle bir davranış sergiledi, çok hatalı bir hareket bu diye. Ama bir bakalım neden böyle yapmış” diyerek o karaktere giriyor ve bir bakıyoruz konunun bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz bir yönü varmış. İşte bu kitapta en fazla etkilendiğim bu oldu. Kitabın yazılışına olan hayranlığımı belki on misli kuvvetlendiren bu durum, kitabı okurken büyük bir keyif verdi.

    Çok fazla uzatılabilecek bir konu ama dediğim gibi burada zaman kaybetmeden hemen alın ve okumaya başlayın. Ama unutmayın herhangi bir çeviri değil bu çeviriyi tavsiye ediyorum. Çünkü inanın çeviri çok ama çok önemli. Özellikle klasik eserlerde buna dikkat etmek size bir klasik eseri sevdirir ve güzel bir okuma yapmanızı sağlar.

    İyi okumalar.

    Metin Yılmaz duygularımızın tercümanı olmuş.
  • 372 syf.
    kitabı elimden az önce bıraktım. yazacaklarımı toparlamam, okuduklarımı sindirmem gerektiğini biliyordum ama her saniye başka bir düşünce dolanıyordu aklımda. kelimelere dönüşmeyi bekliyorlardı. öncelikle kitaptan, ensest mağduru birinin cümlesini iliştirmek istiyorum buraya.
    “babam yanıma gelince gözlerimi kapatıyorum. çünkü biliyorum yine aynı şey olacak. uyuyor numarası yaparsam belki yapmaz diyorum ama olmuyor. hissetmeyeyim diye gözlerimi sımsıkı kapatıyorum.”
    sindirebileceğinin, hayal edebileceğinin, düşünebileceğinin çok daha fazlası. hayat bir çocuğun söylediği şu dört cümle kadar ağır. yaşadıkları kaldırabileceğinin çok daha fazlasını barındırıyor.
    kitap baştan aşağı gerçeklik akıyor fakat içime sindiremediğin bir şeyler hissediyorum. kitabın konusu çok ağır ama bir yavanlık vardı, neden kaynaklandığını çözemedim. ama hızla okudum. bazen çok hızlı okuduğumu düşünüp yavaşladım. yazılanları düşünmemek elimde değildi. aklımın bir köşesinde sürekli başka bir hikaye dönüyordu. okurken, ruhen çok zorlandım.
    ilk kez youtube’daki videosuyla haberim oldu kitaptan ama ara ara izlediğim videodan çok sonra almaya cesaret edebildim. izlediğim, dinlediğim gibi okumaya cesaret edebilmek zor olmuştu ki nitekim birkaç ay kitaplığımda öylece bekledi zamanını.
    başlardan itibaren çok çabuk çekti kitap beni. tüm gerçekliğiyle ellerimde tutuyordum ve okuduklarım insan olarak kendimden utanmama, çoğu zaman hayretler içinde kalmama sebep oldu. hepsi gerçek olmamalıydı fakat biliyordum ki çok daha fazlası vardı yazılmamış. tüm o yazılmamışları da kitabı okuduktan sonra yük gibi alıyorsunuz omuzlarınıza. zaten taşımakta çok geç kaldığınız, çoğumuzun göremediği, okumadığı, gerçekliğini reddettiği bir yük. öylece sizde kalakalıyor.
    bir yerlerden hatırladığımız, duyduğumuz, gizli gizli konuştuğumuz her şey kitabın içinde. çok daha önemlisi kitap sizi bir olayla baş başa bırakıp gitmiyor. neler yapabileceğinizden, nasıl fark edilebileceğinden, sağlıktan, hukuktan terapiye çoğu şeyle ilgili bilinçlendiriyor.

    türkiye’de ensest gerçeği. konuşmaktan, adını söylemekten çekindiğimiz, yaşanmamış gibi yapmanın kolay olduğu ve belki de kabul etmenin en zor olacağı gerçek. ama var ve burada. üç maymunu oynamanın faydası yok. şimdi susarsan hiç konuşamazsın, susma!
  • Zaman su gibi akıyor..