• 463 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Birinci Dünya Savaşı sonrası işgal altındaki İstanbul’un durumu ile Kurtuluş Savaşı öncesi, Milli Mücadele’ye bakışı ile ikiye ayrılan halkın tutumu kapsamlı bir şekilde anlatılmaktadır.
    Kamil Bey resim yapmaktan ve birkaç yabancı dil bilmekten fazla bir kabiliyeti olmayan, felsefe mezunu, hayatının büyük bir çoğunluğunu yurt dışında geçirmiş bir mirasyedidir. Eli hiç silah tutmamış olan ve biraz da korkak bir mizacı olan Kamil Bey, artık vatanı için fedakarlık yapma zamanının geldiğini anlamaya başlar ve tutuklanan okul arkadaşı İhsan’ın Karadayı isimli gazetesindeki müdürlük işini kabul eder. Kamil Bey’in karısı Nermin’in babası bütün servetini kaybetmiş biri olduğundan Kamil Bey’le de aynı kaybı yaşamak istemeyen Nermin, gazete işlerini onaylamaz. Nermin, padişah taraftarı ve Mustafa Kemal aleyhtarı olan toplumun bir temsilcisidir. Gazetenin sahibi İhsan’ın eşi Medine Hanım ise Nermin’in tam tersi bir karakterdedir ve Milli Mücadele için çalışan cesur ve aydın bir kadındır. Artık bir vatansever olan Kamil Bey’in sonu İhsan Bey’den çok farklı olmayacaktır.
    Sefiller’in roman kahramanı Jan Valjean’in Viktor Hugo’nun kendisi olduğunu söyleyen yazar, Kamil Bey’in de kendisi olduğuna dair sinyaller vermiştir.
    Kemal Tahir, Sabahattin Ali’nin bir öykü kitabını hediye etmesi sonucunda komünizm yoluyla isyana teşvikten 15 yıl ağır hapis cezası almış ve bu kitabı hapishanede yazmıştır. Aynı dönem Nazım Hikmet de benzer suçla hapishanededir.
    Bu kitap, Esir Şehir üçlemesinin ilk kitabıdır ve devam kitapları sırasıyla; Esir Şehrin Mahpusları ve Yol Ayrımı’dır.
    Son derece sürükleyici, cesaret verici, kendine inanma duygusunu yücelten bir romandı, canı gönülden tavsiye edilir.

    "Bir milletin kadınları, erkeklerle aynı safta dövüşe girerlerse o milleti yenmek hiç mümkün mü ? En ilkel insan topluluklarında bu böyleyken zamanla nasıl unutulmuş ? Hep erkek budalalığı... Hangi memlekette erkekler, kadın yardımını küçük görmüşlerse, o memleket mahvolmuştur.”

    “Ormanın yırtıcılarında yırtıcılık açlığı giderene kadarmış. İnsanlar arasındaki yırtıcılık,-ekmeğe,kadına,hatta yaşamaya dahi- tıka basa doymuş olsalar yine sürüyor.”
  • Gerçekten de bu insanlar bir çocuk yaptıklarında kendilerine hiçbir şey sormazlar, oysa bir çocuk yapmanın ve her şeyden önce de kendi çocuğunu yapmanın felaket yaratmak olduğunu ve bu yüzden bir çocuk yapmanın ve hele kendi çocuğunu yapmanın kepazelikten başka bir şey olmadığını söylüyor. Ve çocuk yapıldığında, diyor Oehler, onu yapanlar kendi özgür istekleriyle yaptıkları çocuğu devlete ödetirler. Bu milyonlarca ve milyonlarca sırf özgür istekle yapılan çocuklara devlet bakmak zorunda, o, hepimizin bildiği gibi tamamen gereksiz olan, yeni, milyonlarca defa felaketten başka bir şey getirmemiş olan çocuklara. Tarih histerisi, diyor Oehler, bu durumu görmezden gelmekte, yani yapılan bütün çocuklarla yapılan felaketin ve yapılan gereksizliğin söz konusu olduğunu. Çocuk yapanları, çocuklarını tamamen kafasızca ve en hain ve alçak biçimde yaptıkları yönünde kınamaktan kaçınılamaz, oysa onlar da, bildiğimiz gibi, kafasız değillerdir. Bütün bu kafasızca yapılan çocuklardan, bu çocuklarla aldatılan devletin parasını ödemek zorunda olduğu çocuklardan, daha büyük bir felaket yoktur, diyor Oehler. Çocuk yapan, diyor Oehler, en büyük cezaya çarptırılmak ve desteklenmemelidir. Hiç de sosyal olmadığını bildiğimiz ve mevcut en tatsız tarih aykırılığından başka bir şey olmayan devletin o tamamen yanlış sosyal destek hevesi denilen şeyden başkası değildir bir çocuk yapmanın cinayet oluşunun suçlusu, bir çocuk yapmak ve bir çocuğu dünyaya getirmek benim zaten en büyük cinayet olarak tanımladığım şeydir, diyor Oehler, bu cinayetin, diyor Oehler, cezalandırılmaması, tam tersine desteklenmesidir suçlu. Ve yapılan bütün çocukların kafasızlaştırılmaları, diyor Oehler, bir olgudur. Kafayla hiçbir çocuk yapılmaz, diyor Oehler, ve kafasız yapılan ve daha çok da kafasızlaştırılan cezalandırılmalıdır. Parlamentonun ve parlamentoların görevi, kafasız çocuklar yapmaya karşı yasalar çıkarmak ve bunu uygulamaktır ve kafasız çocuk yapmaya en yüksek cezayı vermektir ve herkesin kendine özgü en yüksek cezayı almasını öngören yasayı, diyor Oehler, yürürlüğe sokmalı ve uygulamalıdır. Böyle bir yasanın çıkmasından hemen sonra, diyor Oehler, dünya kendi iyiliğine doğru dönüşecektir. Çocuk yapmayı destekleyen bir devlet, hele de kafasızca çocuk yapmayı, diyor Oehler, kafasız bir devlettir, hele ilerici bir devlet hiç değildir, diyor Oehler. Çocuk yapmayı destekleyen bir devlet ne deneyime ne de bilgiye sahiptir. Böylesi bir devlet suçludur, çünkü bilinçli olarak kördür, böylesi bir devlet güncel değildir, diyor Oehler, ama bildiğimiz gibi güncel ya da diyelim ki güncel denilen devlet olanaksızdır ve böylece de bu bizim devletimiz asla güncel devlet olamaz. Çocuk yapan biri, diyor Oehler, bir felaket yaptığını bilir, mutsuz olacak bir şey yaptığını, çünkü mutsuz olmak zorundadır, doğası gereği tamamen felaket olan, sadece doğası gereği tamamen felaket bir şey olmak zorundanın dışında bir şey olamayacağım bilir. Sonsuz bir felaket yapar sadece bir çocuk yaparak, diyor Oehler. Bir cinayettir bu. Kafasızca ya da tersi, bir çocuk yapanın bir cinayet işlediğini söylemekten asla vazgeçmemeliyiz, diyor Oehler. Şimdi biz Klosterneuburg sokağından geçerken bu kadar çok, evet yüzlerce çocuğun olması durumu Oehler'in çocuk yapma üzerine söylediklerini sürdürmesine yol açıyor. Ona verilen yaşamı istemediğini bildiğimiz bir insan yapmak, diyor Oehler, çünkü hiçbir insan ona verilen yaşamı istemez, bu er geç ama kesinlikle her insanda bu insan henüz yokken ortaya çıkar, böyle bir insanı yapmak gerçekten cinayettir, insanlar çaresizlikleriyle yoğrulan alçaklıkları içinde kendi kendilerine yaşamlarına sahip olmak istediklerini telkin ederler, oysa gerçekte hiçbir zaman yaşamlarına sahip olmak istemezler, çünkü kendi yaşamlarından ve temelde sorumsuz üreticilerinden nefret ettikleri kadar hiçbir şeyden nefret etmezler, bu üreticiler ürettiklerinden bu gerçek yüzünden ayrılmış olsalar ya da olmasalar bile bu gerçek yüzünden mahvolmak istemezler. Bu inanılmaz yalana bütün insanlar kendilerini inandırıyor,
    diyor Oehler, milyonlar bu yalana inanıyor. Kendi yaşamlarını istediklerini söylüyorlar, her gün toplumda bunu gösteriyorlar, ama gerçek, yaşamlarmı istemedikleri. Hiçbir insan, yaşamına sahip olmak istemiyor, diyor Oehler, herkes kendi yaşamından memnun, ama ona sahip olmak istemiyor, bir kez yaşamı var, diyor Oehler, yaşamının kendisi için bir şey olduğuyla kendini aldatıyor, ama gerçekte ve doğrusu, bu onun için dehşet verici olmaktan başka bir şey değil. Yaşam bir tek gün bile
    değerli değildir, diyor Oehler, siz en az özeni gösterip bu sokaktaki yüzlerce insana bakarsanız, gözlerinizi insanların olduğu yerde açık tutarsanız görürsünüz bunu. Sadece bir kez gözleriniz açık bu sokaktan, bu çocuklarla dolu sokaktan geçerseniz, diyor Oehler. Bu derece umutsuzluk ve bu derece korkunçluk ve bu derece zavallılık, diyor Oehler. Gerçek burada gördüğümün dışında bir şey değildir: ürkütücüdür. Bu kadar çok umutsuzluğun ve bu kadar çok felaketin ve bu kadar çok zavallılığın nasıl olup da mümkün olduğunu, diyor Oehler, soruyorum kendime. Doğanın bu kadar çok felaket ve bu kadar çok dehşet töz üretebilmesi. Doğanın kendi umutsuz ve acınası yaratıklarına karşı bu kadar büyük bir kayıtsızlık üretebilmesi. Bu sınırsız acı çekme kapasitesi, diyor Oehler. Bu sınırsız üretmenin buluş zenginliği ve felakete dayanıklılık. Bu gerçekten sırf burada bu sokakta binlere varan bireyin iğrençliği. Aklınız almadan ve umutsuzca bakmak zorundasınız, diyor Oehler, günbegün yığınla yeni ve gittikçe büyüyen insan mutsuzluğu üretilmesine, bu kadar çok insan çirkinliği ve insan iğrençliği diyor, her gün, süreklilikle ve görülmemiş inatla. Siz kendinizi tanıyorsunuz, diyor Oehler, tıpkı benim kendimi tanıdığım gibi, işte böyle bütün bu insanlar da, bizden başkası değiller, ama buna rağmen mutsuz ve umutsuz ve temelden kayıplar. O, Oehler, radikal biçimde konuşacak olursak, insanlığın bütünüyle yok olmasından yana, ona kalsaydı, artık çocuk, bir teki bile ve dolayısıyla artık insan, bir teki bile olmamalı, dünya yavaş yavaş ölüyor, diyor Oehler, gittikçe daha az insan, sonunda sadece birkaç insan olmalı, sonunda hiçbir insan, hem de hiç mi hiç insan kalmamalı. Ama bu şimdi söylediği, dünyanın yavaş yavaş yittiği ve insanların yavaş yavaş doğal yollarla azaldığı ve sonunda dünyadan tamamen yok olmalarını sağlamak, sadece artık tamamen ve bütünsel biçimde bir tek düşünce ile birlikte çalışan beynin taşkınlığıdır ve Oehler bunu bütünüyle saçmalık olarak nitelendiriyor. Elbette yavaş yavaş ölen, sonunda tamamen insansız kalan bir dünya mutlaka en güzeli olurdu, diyor Oehler.
  • İnsanın aşkından ölmesinin dilde hoş görülebilir şiirsel bir abartı olduğunu düşünmüşümdür hep. O akşam, bir kez daha kedisiz ve onsuz olarak eve döndüğümde, yalnızca insanın ölmesinin mümkün olduğunu değil, benim de böyle yaşlı ve kimsesiz bir halde aşkımdan ölmekte olduğumu anladım. Ama aynı zamanda bunun tam tersi bir gerçeğin de geçerli olduğunun farkına varmıştım: Yaşadığım kâbusun verdiği zevki dünyada hiçbir şeye değişmezdim.
  • 176 syf.
    Edebiyat; insanın yaşadığı devrin toplumsal, siyasal, ekonomik, düşünsel atmosferinden etkilenerek, bunların etkilerini kendi ruh dünyasında özümseyip farklı bir bakışla estetik bir dokusu güçlü bir ürün ortaya koyması demektir. Yaşadığı devir ifadesi bizi yanıltarak sanatçının sadece kendi devrine odaklandığı hatasına götürmemelidir; zira her devir kendinden öncekilerin üzerinde yükselir. Bu açıdan da aslında kendi devrimizin yapı ve özelliklerine baktığımızda, bizden önceki binlerce yıllık insanlık devrine de bakmış oluyoruz.

    Edebiyat organik bir canlılığa sahip olmasa da düşünsel bir canlılığa sahiptir. Sürekli değişir, gelişir. Aynı zamanda çevresini de değiştirir. Buna, o dönem Fransa’sında yıkılması kararı alınan Notre Dame Katedrali’nin, Victor Hugo’nun yazdığı eserler neticesinde oluşan kamuoyunun sayesinde bu sondan kurtulmasını örnek verebiliriz. Bir başka örnek, Rus toplumunu yazdıkları eserlerle bilinçlendiren ve akıbetlerine doğrudan etki eden Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy gibi büyük yazarların eserlerinin bu gücüdür. Bu açıdan Emel Kefeli, edebiyat akımlarını gelgit olarak niteliyor.

    Edebiyat akımlarının doğuş yeri Avrupa kültürüdür. Özelde ise Almanya’da doğan romantizmi bir kenara koyacak olursak, Fransa ön plana çıkıyor. Uzun yıllar Avrupa’da Fransızca’nın egemenliğini bu çerçevede de değerlendirebilir, etkisini gözümüzde canlandırmak açısından ise Rus romanlarında sürekli geçen Fransızca kelimeleri aklımıza getirebiliriz. Türk edebiyatının da etkilendiği ve beslendiği ana kaynak Fransız edebiyatı olmuştur. Fransız edebiyatının ve genel olarak Avrupa kültürünün beslendiği kaynaklar ise Antikite ve Hristiyanlık olmuştur.

    Antikiteye baktığımızda Homeros’tan önce ilk edebi eserlerin dini nitelikte olan ‘hymnos’ adı verilen şiirler olduğunu görüyoruz. Din adamlarının bu etkisi, Troia Savaşı ile kırılarak, tanrıya yakarının ve dileğin salt tema olduğu şiirlerin yönü, ‘rhapsodos’ adı verilen gezici şairlerin elinde kahramanlık temalarına kayıyor. En tanınmış rhapsodos ise İliada ve Odissea’nın yazarı olarak kabul edilen Homeros’tur. İliada, kahramanlık ve savaş temalarının önceli; Odissea ise modern romanın başlangıcı, baş kahramanı ile modern kahramanın prototipi oluyor. Odysseus karakteri, Troia Savaşı’nda kilit rol oynayan oldukça zeki ve kurnaz bir askerdir. Savaştan sonra kendi krallığına dönüş yolculuğu oldukça çetrefilli olmuştur. Bu esnada başından geçen zorluklar aslında insanın doğaya karşı üstünlük mücadelesini simgeler. Doğanın tüm yıkıcı güçlerine karşı Odysseus’un aklıyla kurduğu oyunlar gelecekteki insanın doğaya karşı nispi zaferinin ilanı ve bu yönde ilk ateşin yakılmasıdır. Aynı zamanda bu iki eserde ve diğer Antikite eserlerinde, öğretici ve ahlaki yönde verilen mesajlar klasisizmin temel yapılarını da oluşturacaktır. Bundan evvel ise araya Ortaçağ girecektir.

    Ortaçağ düzeninde insan, birey olarak kendine yer bulamaz; üst bir insanlar topluluğu içinde bulunması zorunludur. Bu topluluğun kimlik özellikleri insanın otomatik olarak özelliği olur. Bu aynı zamanda insana çizilen oldukça katı sınırdır. Çünkü eğer bu sınırı aşmak isterse Ortaçağın katı hiyerarşik düzeninin lideri ve muhafızı kilise devreye girerek insanı ateşe atabilir, kazığa oturtabilir. Skolastik felsefe bu noktada kilisenin elindeki kılıçtır. Bilginin Tanrı tarafından kesin, değişmez ve evrensel manada verildiğine duyulan katı inanç etkisiyle Ortaçağ filozofu, kendisine kalan tek şeyin bu bilginin temellerini sağlamlaştırmak olduğunu düşünür. Daha sonra insanların yavaş yavaş sömürüye ve baskıya karşı seslerini yükseltmeleri ve keşif ile icatların etkisiyle insanı temel alan bir düşünsel akım olarak doğacak Rönesans’ın filozofu ise “yeni bir teklif getiren” kişi olarak kendini konumlandıracak. Artık bilginin önündeki engeller yıkılıyor ve hazır yemek ortadan kalkıyor. Rönesans, dünya edebiyatına görecelik ve hoşgörüyü kazandırarak günümüze kadar birçok sanat akımının temelini atar. Diğer özellikleri ise şu şekilde sıralanabilir: Antikite’yi örnek alma, akıl ve dengeye önem verme, dil ve üsluba önem verme, insanı merkez alıp evrensel bir insan profili ortaya koyma çabası ve bu esnada ise milli olmaktan uzaklaşmadır. Aslında birazdan göreceğimiz üzere bunların çoğu klasisizm akımının da özellikleri olacaktır. Bu ara geçiş sürecindeki önemli isimler olarak şunlar verilmiştir: Dante, Petrarca, Boccacio, Rabelais, Montaigne ve Cervantes. Bunlardan, insanı genel özellikleri ile anlamak isteyen ve bunun için kendinden yola çıkarak Denemeler’ini yazan Montaigne’i, klasik tenkitin kurucusu Sainte-Beuve “klasisizmin müjdeleyicisi” olarak isimlendirir.

    Latincede “classicus” kelimesi seçme anlamında kullanılıyormuş. Daha sonra mana gelişmiş ve neticede, Yunan ve Latin edebiyatına klasik eserler denilmeye başlanmış. Antikite’de ve ondan sonraki dönemlerde insanın temel arayışı olan, değişenin altında değişmeyen özü arama arzusu edebiyatta da temel hedef olarak görülmüş ve bu da onların Antikite’yi ana kaynak benimsemelerinin yolunu açmıştır. Klasik devir diye adlandırılan 17. Yüzyılın tarihi ve sosyal arka planında ise şunlar bulunuyor: Derebeylik yıkılmış, krallıklar hakim, Protestan vs mücadelesi sürüyor, dini inançlarda hürriyet çok az, her şey unvanlara ve belli kurallara göre düzenlenmiş ve bu kurallara uymak zorunlu, birey bilinci yok, herkes bir kalıptan çıkmış gibi, birbirlerine benzerdir. Bunların edebiyata da doğrudan etkisi mevcuttur.

    Bu etkiler şu şekildedir: Klasik, birey üzerinde değil, genel insan tipi üzerinde durur. Duygular öne çıkarılmaz, akıl hep ön plandadır; dilde asalet ve mükemmeliyet arayışı hakimdir. Genel insan tipinde temel sınır, insanın üçgüdülerine teslim olmayan tam tersi onun hakimi olan yüce bir yaratık olmasıdır. Bunun yansıması ise edebiyatta insanın içgüdülerine yer vermeme veya yer verilse bile bunların kötü olarak gösterilip aklı önceleyen bir karakterle içgüdünün hakimiyetinin kırılarak insanın ‘olması gereken’ hale getirilişi şeklinde olmalıdır. Bu insan tipinde temel olan akıldır, genel olarak da akıl değişimin ardındaki değişmeyendir. Haliyle evrensel olarak konumlandırılan akla bağlı olarak denge, sadelik ve his dünyasının geri plana itilmesi ve Aristo’nun altın ortası sağlanmalıdır. Bunun içinse bu konuları zaten işlemiş olan Antikite örnek alınmalı hatta taklit edilmelidir, zira sanat taklit etmektir. Tabi bu taklit insanı, insan tabiatını taklittir, yoksa klasik devirde doğaya ilgi yok denecek kadar azdır. Geneli önceleyen bir akım olmanın doğal sonucu olarak millilik, yerellik geri planda bırakılmıştır. Devrin simge özelliği; olay, zaman ve mekanda birlik, yani üç birlik kuralıdır. Buna göre sanatçı, yıllar sürecek olayları iki-üç saat sürecek bir temsile sığdıramaz, haliyle eser basit ve konuları belirli zaman ve mekan dahilinde ele alıp, işlemelidir. Altın ortaya dönecek olursak, eserlerde insanların ahlaki ve sosyal konumlandırmaları yapılır ve bunda ölçüt kendi doğalarıdır. Örneğin; kadının doğası kabul edilen özelliklerini terk etmesi eleştirilir vb. Bu akımı özetleyen söz ise şudur: “Sanat bir fantezi değildir. Öğretici ve ahlaki olduğu oranda değer kazanır.” Klasisizmin önde gelen isimleri olarak şunlar verilmiş: Corneille, Racine, Moliere, La Fontaine, Boileau.

    Tarihler 1789’u gösterdiğinde Fransa’da devrim rüzgarları esmekte ve insanlar otorite ile geleneklere karşı isyan halindelerdir. Bu dönemde bireycilik, hürriyet, eşitlik, demokrasi olguları dillerden düşmüyordur. Keza kölelik, milliyetçilik ve ulus kavramları yoğun tartışma konusudur. Sosyal ve siyasi hayatı bu kadar derinden etkileyen bu düşüncelerin kendisini edebiyatta da hissettirmemesi imkansızdır. En başta, otoritenin yıkıldığı bir dönemde, sanatta klasisizmin katı ve kuralcı anlayışı hedef alınmadan olmazdı. Victor Hugo, doğan romantizm akımını boşuna “edebiyatta liberalizm” olarak nitelemez. Daha önce de denildiği üzere romantizm akımı Almanya’da klasisizme tepki olarak doğmuş, sonra da Fransa’ya gelmiş ve yoğun ilgi görmüştür. 1800’den 1843 dek üç farklı dönemde yaşanan Fransız romantizmi, 1830’un siyasi atmosferinde iki kola ayrılır: Bunlardan ilki, “Sanat sanat içindir” romantizmidir ve bu ileride parnas, sembolizm ve gerçeküstücülük ile neticelenecek; ikincisi “Toplum için sanat” romantizmi ise ileride ortaya çıkacak realizm ve natüralizme zemin hazırlayacaktır. Peki bu romantiklerin derdi ne?

    En başta aklın sınırlarından bir kaçıştır. Onu elinde bir kılıç olarak kullanarak insanları genel insan tipinin içinde birbirine benzer kılarak farklılığı dışlayan klasisizme tepkidir. Bu açıdan romantizmin en önde gelen özelliği bireye verdiği önemdir. Artık insan, benzer özellikleriyle değil, farklı özellikleriyle ele alınır. Bu bireyin oluşumunda mevcut sosyal yapının etkisi doğrudandır, buna kanıt olarak Rousseau’nun “insan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur” sözüyle “ben”e vurguları gösterilebilir. Bu ben, salon ve şehir hayatının katı sınırlara ve kurallara sahip atmosferinden kendisini kır hayatına ve uzak memleketlere atmak isteyen hüzünlü bir bendir. Bunun sonucunda aynı zamanda klasisizmin dışladığı doğa, insanın ilgi odağı olur ve ilk olarak Rousseau’yla edebiyata giren doğa tasvirleri, romantizm akımın karakteristik özelliği halini alır. Bu tasvirler daha çok, hüzünlü kişinin arkasındaki bir fon ve süs olarak kendini gösterir. Rousseau’nun “Julie ya da Novella Heloise(1761)” eseri bu konuda ilk özelliği göstererek edebiyat dünyasında önemli bir yere sahiptir. Uzak memleketlerdense romantiklerin ilgi odağı, klasisizmin değişimin içindeki değişmeyeni aklın yerine duyguyla birlikte konumlandırdıkları egzotik, gücünü zıtlıkların bir arada olmasından alan Doğu’dur. Ama bu Doğu tahayyülü, gerçeklerden ziyade onların zihinlerinde ürettikleri bir tahayyülden ibarettir. Bundan dolayı ne kadar romantik varsa o kadar Doğu vardır denir. Uzak memleketlere kaçamadığı noktadaysa romantik, idealler yaratarak hayal dünyalarına sığınır. Çünkü, melankolinin kendilerine mahsus bir özellik olduğu romantikler, içinde bulundukları hayattan memnun değillerdir. Öyle ki bu hüzne “mal du siecle”(Asrın hastalığı) adı verilmiştir. Asrın hastalığına sahip bu insanlar; bedbaht, nasıl mutlu olacağını bilmeyen, dertleri zevk edinen, acı çekmekten hoşlanan bir duyuşa sahiptirler. Öte yandansa birer dava adamıdırlar. Bunlardan önde gelen romantik şairlerden Lord Byron, işi abartarak Yunan İsyanına katılmış ve burada da hayatını kaybetmiştir. Hugo ise klasiklerin iktidara bağlı duruşuna zıt olarak döneminde halkın yanında olmuş önde gelen bir romantiktir. Bununlar birlikte Hugo’nun Notre Dame Kamburu eserindeki yoğun tasvirleriyle birlikte Katedral adeta romanda bir kahraman hüviyeti kazanır. Bu tarz gerçekçi tasvirler nedeniyle romantizm aynı zamanda kendisine tepki olarak doğacak olan realizmin de zeminini hazırlar.

    Romantik için din duygusu da ön plandadır ama bu, dogmatik şekilde kendini göstermez daha çok mistik bir duyuştur. Bu duyuş onların ideal alem yaratımlarını besleyen bir başka etmendir. Sürekli bir kaçış ve arayış duygusu içinde olan romantikler, klasisizmin görmezden geldiği yerel unsurlara, milli kültüre ve tarihe de ilgi duymaya başlarlar. Rönesans’ın hor gördüğü Ortaçağ onların ilham kaynağı olur. Yine Notre Dame Kamburu bu konuda iyi bir örnektir. Tarihe bakışlarındaki temel farklılık ise savaş hikayeleri odaklı olmayıp, devrin insanlarını merkeze almalarıdır. Hugo’nun Sefiller eseri bu konuda önemli bir örnektir. Geçmişe duyulan ilgiyle her millet milli eserlerini derleyip toplamaya başlar ve bunun sonucunda Antikite’nin yanında yeni bir kaynak doğar. Öte yandan milli bilinç kuvvetlenir, milliyetçilik uluslararası bir olgu haline gelir. Tiyatroda ise Victor Hugo’nun eseri Hernani’nin gösterimi sırasında çıkan tartışmalar tarihe Hernani Savaşı olarak geçer ve romantizmin klasisizme karşı zaferinin simgesi olur. George Sand’ın şu sözü ise romantizmin yasası olarak kabul edilir: “Biz bahtsız bir soydanız, bunun içindir ki kendimizi sanatın yardımıyla hayattan uzak tutmaya şiddetle muhtacız.”

    Birinci tekil şahıs romanları/anılar, seyahatler, mektup-romanlar, tarihi dram ve tarihi roman bu akımın başlıca türleridir. 19. Yüzyılda sanayi devrimin yarattığı yeni koşullar ve pozitivizmin etkisiyle yerini realizme bırakmıştır.

    A.Comte’nun insanlık tarihinin üçüncü aşaması olarak konumlandırdığı pozitivizmde, insan kendi aklının değişimin ardındaki değişmeyeni anlayamayacağına ikna olmuş ve istikametini deney ve gözlemle var olan kanunların arasındaki ilişkileri anlamaya çevirmiştir. Ampirizm önem kazanmış, buna ek olarak Sanayi devriminin sonucunda makinelerin ekonomik sistemin temelini teşkil eder hale gelerek anamalcılık zirveye doğru ilerlemiş; maddi değerler öne çıkmış ve materyalizmin etkisi kendini iyice göstermiştir. Bu ortamda romancılar, gerçeği olabildiğince nesnel bir şekilde yansıtma amacıyla yazmaya başlamışlar. Bunlardan dolayı realizm, pozitivizmin sanat ve edebiyata aksi olarak kabul ediliyor.

    Osmanlı Balta Limanı Sözleşmesi’yle İngiltere’nin açık pazarı haline geldiği 1850’li yıllarda, realizm romantizme tepki olarak ama onun oluşturduğu tasvir zemininden doğmuştur. En etkili olduğu 1850-1890 arasında birtakım düşünürlerin de etkisiyle determinizm güçlenmiş ve dinin etkisi sıfırlanmıştır. Bununla birlikte ahlak ve geleneklerin sınırlayıcı etkisi de kırılmış, romancılar insan hayatının gerçekliğine daha yakından bakma ve onları kağıda dökme imkanı bulmuşlardır. Realist yazarlar, çevrenin insan üzerindeki etkisini merkeze alırlar. Bunu yaparken tasvirleri, romantikler gibi bir dekor, süs olarak değil, insan ruhunun kapılarının açılmasının imkanını verecek bir anahtar olarak kullanırlar. Öyle ki okur tasvirleri okurken romanın ilerleyen sürecinde meydana gelecek aksiyonların neticesine de psikolojik olarak hazırlanıyordur. Bu konuda pozitivist gözle yazılan ilk roman olan Flaubert’in Madame Bovary’isinde Bovary’nin taşındığı kasabanın uzun tasvirleri örnek olarak gösteriliyor. Bu kasabanın tasvirlerinden okurda kalan izlenim, ilerleyen satırlarda Bovary’nin bu atmosferden bunalacağı ve haliyle bunun romanda belirleyici bir unsur olacağıdır. Çoğu kez realist romancı bu tasvirler için olsun karakter ve onun hayatı için olsun gerçek hayatı gözlemleyerek uzun uzun notlar alır. Bu konuda kitapta, Alphonse Daudet örnek verilmiş, zira onun bu notları kendisi öldükten yayınlanmış. Benim verebileceğim örnek, realizmle derin farkları olmayan natüralizm akımının öncüsü Zola’nın, Germinal romanını yazmak için uyarılara aldırmadan bizzat maden ocaklarına inip orayı incelemesi ve madencilerle birebir konuşmasıdır. Bir diğer örnek ise Tolstoy’dur. Tolstoy büyük eseri Savaş ve Barış’taki Borodino Muharebesi’ni daha iyi anlatabilmek için savaş alanında iki gün boyunca at sırtında gezinmiş.

    Realist romancıların bu gözlemleri iki farklı noktada yoğunlaşır: İlki, kahraman karaktere yoğunlaşarak; insanı diğerlerinden ayıran özellikleri işlerler ve bunun için de güçlü kişiliğe sahip insanları kahramanları olarak seçerler. İkincisi ise törelere önem vererek, alelade, silik karakterleri merkeze alıp toplumun gelenek ve göreneklerini, bunların insana yansımalarını yansıtırlar. Son olarak realist roman ahlaki, dini ve sosyal bir amaca hizmet etmez. Bu, romancının romandan asla bu tarz sonuç çıkarılmasın isteği olarak anlaşılmamalı, manası, okuyucunun romandan çıkaracağı ahlaki sonuç romanın hedefi değildir. Romanın kendi güzelliğinden ve biçim mükemmeliyetinden başka bir hedefinin olmadığı belirtilmiş. Ancak bu noktada Rus realist romancılarının bu özelliğe dahil olmadıkları yönünde itirazda bulunabilir. Diğer bir noktada realist romancının romanında kendi fikirlerini katmaması ilkesidir ki, bunun da sağlanabileceğini yani mümkün olduğunu pek zannetmiyorum.

    Emile Zola’nın başını çektiği natüralizmi, realizmin uç noktası olarak niteleyebiliriz. Bilim insanı gibi romana yaklaşmayı prensip edinmişler, romantizme ve romantizmin idealizmine, bireyselliğe karşı bir pozisyonda kendilerini konumlandırmışlar. Determinizm etkisini yakinen gösterir. Realizm ve natüralizmin şiirdeki yansıması ise Parnas akımıdır. Bu akıma göre şiirde, kişisel olmayan konular lirizmden uzak şekilde ele alınmalı; tasvirlerle adeta bir resim ortaya koyulmalıdır. Tek gayesi sanat olup “Kolay sanatı öldürür” prensibını edinmişler; ilginç gelen yanı ise şairin kendi duygularını yansıtmayarak duyarsız ve hissiz bir şekilde kendini konumlandırması, kendi kendime öyle şiir mi olurmuş dedim okurken. Bunu tek ben dememişim meğersem, Baudelaire de öyle düşünmüş ve Kötülük Çiçekleri ile hem rüya ve gizemi hayattan çıkaran pozitivizme hem de varlıkta, tabiatta sadece dışı gören natüralizme tepki olarak doğan Sembolizmin ilk örneğini vermiş. Bu akımın en önemli özelliği şiirin her okurda farklı çağrışımlar yapmasıdır. Birinci Dünya Savaşının en buhranlı zamanlarında doğan ve savaştan bıkmış bir neslin isyanını dile getiren ve gerçeküstücülüğün zeminini hazırlayan Dadaizm ise gelenekselliğe ve akla karşı bir anarşi olarak ortaya çıkıp kısa sürede de kaybolur. Keskin sirke kübüne zara diye boşuna demiyorlar. Belirli bir durum ve anın tespitini esas alıp, nesnel gerçeklikten ziyade nesnelerden gelen izlenimleri anlık ifade etmeye dayalı empresyonizm (izlenimcilik) ile özün değişmeyen resmini her açıdan yansıtarak çizmek isteyen kübizmin atışmasına şahit oluyoruz. Empresyonizme yakinen şahit olmak isteyenler Marcel Proust’u okuyabilirler. Çayına bandırdığı kurabiyesiyle başlayan izlenimlerin sonu gelmez. Edmund Husserl’in fikirlerinden etkilenerek oluşan ekspresyonizmde ise önemli olan, sanatçının iç gerçeğidir, zira Türkçesi de dışavurumculuktur. Sanatta aklı ve şuurun kontrolüne gıcık olan gerçeküstücülüğün öncü ismi Andre Breton’dur. Diğer temsilcileri, Picasso, Salvador Dali, Aragon vb. “Varlık özden önce gelir,” sözüyle en kısa şekilde ifade edilebilecek varoluşçuluk, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ortamda geniş yankı bularak bunalımı, umutsuzluğu, insanın hayattaki ‘saçma’ vaziyetini sembolik bir dille anlatmış, bundan dolayı halktan ziyade aydın zümreye hitap edebilmiş.

    Modernizm ise özellikle realizme tepki olarak doğar. Çünkü, 20. yüzyılda bilimdeki gelişmeler sonucunda insanın dış gerçekliğe güveni azalmıştır. Perpektivizm anlayışı oluşur. Bununla birlikte sanatın kurmaca olduğuna dikkati ilk olarak modernistler çekmiştir. Postmodernizm de insanların uygarlığa ve insanlığa güven duymadığı bir ortamda gelişir. Büyük savaş, nükleer silahlar, insanlığın yok olma tehlikesi bu inancı zedeleyen etmenlerdir. Öte yandan modernizmin fikrini de etkileyen bilimsel gelişmeler postmodernizmi de etkiler. Bunlar; kuantum fiziğinin ortaya koyduğu belirsizliğin, Einstein’in görecelilik kuramının, doğrunun ancak belli koşullarda ve göreceli olarak doğru olduğu; evrenin bir sistemler karmaşası olması, evrenin giderek genişleyip yok olmaya doğru gittiği görüşleridir. Bunlar sonucunda, insanın kadim değişmeyene duyduğu inanç ve özlem, arzu da yıkılmaktadır.

    Edebiyata 1950 ile girip 70-80’li yıllarda genişleyen postmodernizmin bazı temel özellikleri şunlardır:
    - Önemli olan anlamın berrak olması değil, zengin olmasıdır.
    - En temel özelliklerinden birisi ve mevcut bilimin yansıması olan belirsizlik. Evren bir kaostur, bu kaos içinde hiçbir şeyi hatta kendimizi bile bilemeyiz.
    - Haliyle böyle düşüncenin doğal sonucu olarak, mevcut sanatı ve değerleri sorgulama. Bunun neticesinde insan da kendini yeniden keşfe dalmalıdır. Bu da kimlik karmaşasını beraberinde getirir.
    - Alt – üst kültür ayrımı tanımaz, kültürün bütünlüğünü esas alır. Dostoyevski’nin eserleri ile isimlerini bilmediğim veya aklıma gelmeyen sözüm ona yazarların eserleri, Tv dizileri ile sanat filmleri vs hepsi aynı düzeydedir.
    - Sanat kurmacadır, önemli olan bu kurmaca yapının sergilenmesidir. Sanatçının bu yönde elinde her şey malzeme niteliği taşır.
    - Postmodern sanatçı, sanat ile gerçek arasındaki bağlantıyı yok etmeyi amaçlar.
    - Gerçekler görecelidir ve tartışmaya açıktır.
    - Postmodernizm, etnik kökler ve fundamentalizm (köktendincilik) ile de bağlantılıdır. İçinde yaşadığımız devirle hesaplaşma olarak da görülen postmodernizm, köktendinciliğin nedeni ve sonucu olarak da görülüyor. Aynı zamanda dinin dogmatik yapısını farklı şekillerde yorumlamaya açar.
    - Bireyde kimliğini bulma ve kendini kanıtlama arzusunu körükler. Bu arayış günümüzle hesaplaşmayla birleşince doğal olarak geçmişe dönüşe neden olur. Bu da geçmişe duyulan nostaljik özlemle kendini su yüzüne çıkarır.
    - Postmodernizm, tüm sistemlerin demokrasi adı altında bireyciliği kitleleştirerek yok ettiğini düşünür. Günümüzdeki bireylerin ancak bir gruba ait olarak var olduklarını ve ait oldukları kimliğin özelliklerini gösterdiklerini söyler. (siyah, beyaz, erkek, kadın, sağcı, solcu vb:)
    - Kimlikleri sorgular, bize bunların altında verilen doğruları ve kavramları tartışır; bu ister istemez toplumların bölünmesine neden olur. Sosyal medyanın da etkisiyle bunun seviyesi daha da artar. Etnik hareketler, feminizm, kadın hareketleri, homoseksüel haklarının tartışılması bunun yansımaları olarak gösterilir. Bu görüş, tarih, felsefe, edebiyat, eleştiri gibi pek çok alanın doğrularının da sarmakta ve her şeyin sınırları birbirine karışır. Bununla paralel olarak insanlar arası iletişim ve uyum da azalmaktadır. Buluşulacak ortak paydalar ortadan kalkar. Yerlerine küçük küçük paydacıklarla kamplaşma yaşanır. Her kamplaşma kendi gerçekliğinde yaşar. Haliyle postmodernizmin farklılıkları bir araya getirerek evrensel olma iddası zedelenir.
    - Postmodern sanatçı başka metinlerden de sıklıkla faydalanır. Metinlerarasılık özelliği ile eserde başka eserlerden metinler yer alabilir. Bunu referans vermeden alabilir, alıntılar yapabilir. Bu parçaları birbirlerine ekleyip hiçbir yorum yapmadan yeni bir kurgu içinde sunabilir.(pastiş)
    - Orta sınıf kültürü olarak gelişen akım için, şöhret kimsenin tekelinde değildir, en sıradan bir kişi bile bir ana şöhret olabilir. Zira günümüzde sosyal medyalarda bu sıklıkla yaşanılıyor. Youtube kanalı açma, twitter’da dikkat çekici sözler etme, instagramda fiziksel özelliklerini ön plana çıkarma sıradan insanları ünlü yapma yolları olmuştur.
    - Postmodern romanda, bütünlük yoktur. Bölümler arası bağlantılarda kopukluklar görülür, birbirleriyle ilişkili olmayan kahramanlar bulunabilir. Anlatılanlar okurun, düş ile gerçek arasında ikilem yaşamasına neden olur. Dikkat çekici sonlar veya net bir finale sahip sonlardan ziyade okurun “ee ne oldu şimdi” demesine neden olacak sonlar tercih edilir.
    - Okurdan dedektif veya bulmaca çözen gibi davranılması beklenir.
    - Neticede, evreni anlamak nasıl mümkün değilse sanat eserinde de bir anlam aramak boşunadır anlayışı hakimdir.

    Kitabı çok beğendim. Edebiyat akımlarının oluşumunu tarihsel nedenleriyle ele almış, onların arasındaki ilişkiler ve karakteristik özellikleri, önde gelen isimleri okuru sıkmadan ve yalın şekilde ortaya koyulmuş. Sonlarda, Türk edebiyatındaki yansımalarına kısaca yer verildikten sonra bu akımlara örnek olması için metinlere de yer verilmiş. Herkese tavsiye ederim. ,


    İyi okumalar.
  • Askeri müdahalelerin demokrasinin gereği olduğunu söylemek müm­kün değildir. Bu nedenle askeri bir müdahalenin, bilhassa demokrasi il­kesine inanmış aydınlarca tepki görmesini beklemek gerekir. Fakat ne ilginçtir ki, kuramsal açıdan böyle olması gereken şey, uygulamada bü­ yük oranda gerçekleşmemiştir. Hatta "Aydın" sıfatını üstlenmiş bir kesim açısından tam tersi gerçekleşmiş ve bu kesim darbenin savunucusu ve ideolojik temellerini hazırlama rolünü üstlenmişlerdir. Bu konuda, 27 Ma­yıs sonrasında Cemal Gürsel'in "Bize derhal bir anayasa yapın, çünkü en geç üç ay içinde seçimlere gidip, iktidarı sivillere bırakacağız" demesi kar­şısında, Profesör Kubalı'nın, yapılan darbenin tamamıyla hukuki oldu­ğunu söyleyerek yaptığı tavsiye dikkat çekicidir: "Gerçek güç sizdedir. Bu bakımdan mevcut hukuksal mevzuatta başta anayasa olmak üzere her türlü değişikliği yapmak konusunda meşru yetkileriniz vardır". Gürsel'in hükü­müsteşarlardan oluşturma fikrini öne sürmesi üzerine de "Olur mu Paşam! her türlü yasama ve yürütme yetkisine sahip olduğunuza göre hü­kümeti de aranızda kurabilirsiniz"91 der.

    91 Altuğ, 27 Mayıs'tan 12 Mart'a, s. 39
  • 360 syf.
    ·2 günde·9/10
    Zecharia Sitchin. 10 kitaplık dünya tarihi serisiyle herkesi şaşırtmıştı, araştırma ve incelemeleriyle de şaşırtmaya devam ediyor bizleri. Toplam 13 bölümden ayrılan bu yazılar da 12. Gezegen kitabı kadar etkileyeci. Hatta o kitaptan o kadar bahsediliyor ki, iyi ki önce o kitabı okumuşum diye de düşündüm. Şöyle bir bölümlere ve neler içerdiğine de hafiften bakalım istiyorum. Ayrıca şunu da belirteyim ki okurken aşırı derecede yorulacaksınız, kolay bir okuma olmayacak hepimiz için de.
    1.Bölüm: Göklerdeki Ordu, Sümerler üzerine de sık sık dokunan kitabın ilk bölümde özellikle tabletlerinde keşfettikleri Uranüs ve bunu nasıl tanımlayıp anlattıklarına değiniyor. Dünyanın bir bilinmeyenin keşfi yerine bilinen yeniden keşfini nasıl yaotığını açıklıyor MÖ. 4000 ve MS. 1980li yılları karşılaştırarak aradaki 6000 yılın ne kadar manidar olduğunu anlatıyor.
    2.Bölüm: Dış Uzaydan Geldi, bölümünde az evvel bahsettiğimiz 12. Gezegen olaya dahil oluyor. Modern gökbilimi ve keşiflerin aslında binlerce yıllık hikayeyi nasıl desteklediğini anlatıyor. Yörüngemizin tamamlanmasının 3600 yıl sürdüğünden; Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüton ve Dünya ile Ay üzerinden bunların hepsini son şekline sokan Nibiru/Marduk gezegeninden oluşan güneş sistemini açıklıyor. Bunun dışında Neptün’ün keşfiyle devre dışı kalan Bode Kanunu’da değiniyoruz.
    3.Bölüm: Başlangıçta, bizleri 17. yüzyıla götürüyor Tekvin kitabının açılış dizelerinden hesaplayarak dünyanın yaratıldığı kesin günün MÖ. 4004 olarak hesaplandığını ve Kitabı Mukaddes’in bile halen bu hesabı yapan Ussher’in kronolojisini taşıdığını; yaratılış metinlerini bir araya getirip 1876’da yayımlayan George Smith’in çalışmalarını, Babil lehçesinde yazılan Akadça Yaratılış Hikayesi mevcudiyetinin saptanmasını ve 1902-1914 arası yapılan kazılarla yaratılış destanının Asurca yazılmış tabletlerinin bulunuşunu anlatıyor. Bu da aslında Sümerlerin yaklaşık 6000 yıl önce bildiği şeyleri modern bilimin 200 yıl kadar geçmişe dönük biçimde açığa çıkarmasını ortaya koyuyor.
    4.Bölüm: Yaratılışın Habercileri, oldukça önemli bir bölümdür. 1720lere, Edmud Halley’e götürür bizleri. Yani Halley Kuyruklu Yıldızının peşine. Periyodik olarak saptanması, 1531 ve 1607’de de gözlemlenmesine, 75-76 yılda bir kez gözlemlenmesine, ayrıca her çıktığında bir felaket yaşanmasına ve bunu milattan önceki tarihlere kadar götürülmesine de hayran kaldım.
    5.Bölüm: Gaia - Oyulmuş Gezegen, dünyamıza ve oluşumuna değinen bir bölüm. Tektonik plakalar, sular ve karalar üçgeninde gelip gittiğimiz bu metinde oldukça ilgi çekici.
    6.Bölüm: Yaratılışın Tanığı, Apollo astronotları tarafından Ay yüzeyinden getirilen taşlardan birinin 4.1 milyar yaşında olduğunun ortaya çıkması ve buna Yaratılış Taşı adı verilmesiyle başlayan, Ay’ın durumunun incelenmesine ön ayak olan, nasıl oluştuğunu inceleyen hatta bir düşünceyle ve etkili bir düşünceyle de dünyanın dönüş hızına bağlı olarak bir çarpma sonucu yahut hızlı dönüş neticesinde dünyadan kopan bir parçanın mı buna neden olduğunu inceliyoruz.
    7.Bölüm: Yaşam Tohumu, insanoğlunun bilgiyi arama çalışmaları, karşısına çıkan en büyük gizem olan “YAŞAM” üzerine üretilen teoriler, dünyanın evrimi ve buna dair yapılan çalışmaların herkesin malumu olduğunu ancak hiçbirinin de dünyadaki yaşamın nasıl başladığı, sorusuna cevap veremediğini anlatır. Yalnız mıyız, sorusunun da ötesinde daha temel bir soru vardır aslında. Güneş sisteminde yahut galakside de gerçekten tek miyiz? Açıkçası tek olduğumuza inanmıyorum. Bana öyle geliyor ki yakında Marsta falan hayat da bulurlar. Biz hala 2. el araç kavgası yaparken hem de!!! Bunun dışında Tekvin’de yaratılış konusuna da değiniyor.
    8.Bölüm: Ademoğlu - Yaratılan Köle, bölümünde daha çok modern mikrobiyolojinin geldiği noktalar; üreme, gen aktarımı, dna ve rna üzerinden ilerleyen bir bölüm görmekteyiz.
    9.Bölüm: Havva Denilen Ana, oldukça ilginç bir bölümdür. İlk kadın Havva, cennetteki hikayeleri, kadınların nasıl ortaya çıktığı, yapılan incelemelerde kadınların tarihi geçmişlerinin nereye kadar götürüldüğü konu ediliyor aslında bu da oldukça ilgi çekici bir konudur.
    10.Bölüm: Bilgelik Göklerden İndirildiğinde, adından da anlaşılacağı üzere, insanoğlıu ilk bilgileri nereden edindi, sorusuna cevap arıyoruz. Misal beraber yaşama, hayvan evcilleştirme, konuşmayı nasıl öğrendiğimiz ve yazıya nasıl geçtiğimiz gibi muammaları konuşuyoruz ki çok ilgimi çekti bu. Şu an nasıl konuşup yazacağını bilmeyen, dilimizi katleden bir yığın insan olduğunu gözlemliyoruz.
    11.Bölüm: Marsta Bir Uzay Üssü, Benim de inandığım bu görüşe göre Mars'ın yaşanabilir olduğuna karar verildiği, geçmişte de yaşanabilir bir gezegen olduğu, üzerindeki şekiller ve yapılan incelemelerle çekilen yüzey resimlerinin de bunu desteklediği anlatılıyor. Ayrıca yapay bir Mars ortamı oluşturulduğu, bu ortamda hayvanların birkaç saat yaşarken bitkilerin uyum sağladığının görülmesi beni etkiledi. Ancak ne hayvanlar ne de bitkiler üreyemediler. Hoş, üreselerdi şimdi de cennetten arsa yerine Mars'tan arsa satışı yapılırdı.
    12.Bölüm: Phobos, oldukça ilgi çekici bir bölümdür. Phobos adlı 2 uzay aracının uzayda kaybolmasının gerçek bir kayıp mı yoksa yok edildiklerine kanıt mı olduğu tartışmasından ufolara, Mars'tan gezegenimize, aranılan bir hayat belirtisi ve bulunursa illa savaş mı olacak gibi konulara bilimsel açıklık getirilmeye çalışılıyor. Ben uzun zamandır evrende yalnız olmadığımıza inanıyor ama bunu kanıtlayamıyorum. Hiçbir şey yok ama kesin bir şey var, durumu. Tanıdık geldi mi? 
    13.Bölüm: Olacakları Gizlice Beklerken, kitabımızın son ve en uzun bölümlerinden biridir. Yalnızlık ve yalnız olmadığımız vurgusuyla başlıyoruz. Uzaylılar varsa ve çok gelişmişlerse neden iletişime geçmedik sorusu gündeme oturuyor ki haklı bir soru aslında ama. Madem bu kadar gelişmiş bir formdan bahsediyoruz, sürekli ölüm, savaş, istila düşünen bir toplumla belki ileri bir gelişmişlik seviyesi ve savaşın değil barışın huzurunu tatmış bir form iletişime geçmek istemiyordur. Kendi aramızda bile bahsedecek olursak kim savaş olsun, sevdikleri kaybolsun ister ki? Hepimiz yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybettik. Kim bunun acısını yaşamak ister ki sürekli. Hepsi bir yana kaçınız rahatını bırakıp savaş bölgesine gidip orada yaşamayı göze alabilir. Gerçekleri konuşalım arkadaşlar, savaş iğrençtir barışsa bunun tam tersi. Huzurdur huzur. Hele bizim milletimizin oldukça fazla huzura ihtiyacı var.

    Böylelikle kitabımız son buluyor arkadaşlar. Gerçekten çok büyük bir emek ve araştırma var. Hayran kalmamak yahut görmezden gelmek mümkün değil.
    Böylelikle güzel bir araştırma eserini daha geride bıraktık. Keyifli okumalar, mutlu geceler dilerim..
  • Bireylerde, nicelik niteliğe ne kadar üstün gelirse,bireyler, eğer deyim yerindeyse, sadece basit birey durumuna düşmeye o kadar yakın olacaklardır ve böylece birbirlerinden de o kadar çok ayrılmış olacaklardır; kuşkusuzdu, birbirlerinden farklılaşmış olacak­lardır, anlamında değildir, çünkü tamamen niceliksel farklı­laşmanın —ki söz konusu ayrılma budur— tersine, bir de ni­teliksel farklılaşma vardır. Buradaki ayrılma bireyleri, keli­menin en dar anlamıyla, sadece çok sayıda "birimler" haline koyar ve onların bütününden bir niceliksel çokluk meydana getirir. Uç noktada bu bireyler, her türlü niteliksel belirlenimden yoksun olacaklarından dolayı, ancak fizikçile­rin sözüm ona "atomları"na benzer bir şey olabilirler; işte, bu uç noktaya (la limite) gerçekten hiçbir zaman ulaşılamaz ise de, modern dünyanın gittiği, yöneldiği yön böyledir.

    İster in­sanlar söz konusu olsun, ister insanların içinde yaşadıkları nesneler söz konusu olsun, gittikçe her şeyin her yerde tek biçimliliğe(uniformité)indirgenmeye çalışıldığını görebilmek için, insanın sadece etrafına şöyle bir göz atması gerekir, ve şurası son derece açıktır ki, böyle bir sonuç ancak, her türlü nitelik farkını mümkün olduğunca ortadan kaldırarak elde edilebilir. Fakat burada oldukça dikkat edilmesi gereken bir başka husus da şudur: Tuhaf bir yanılsamayla (illusion),kimi­leri bu "tekbiçimleştirme"yi (uniformisation) bir "birleştirme"(unification) sanmaktadırlar, oysaki gerçekte tam tersi bir du­rumu yansıtmaktadır; "farklılaşmanın (séparativité)gittikçe belirginleşen bir yoğunlaşması söz konusu olduğuna göre, bu durum gayet açık gözükebilir. Üstüne basa basa söylüyo­ruz ki, nicelik sadece ayırabilir ve kesinlikle birleştiremez. "Madde"den (matière) kaynaklanan her şey, değişik biçimler altında, parçalar halinde olan "birimler" (unités) arasında, sa­dece çatışma ve uyuşmazlık meydana getirir. Aslında bu di­rimler" gerçek birliğin tam zıt ucunda bulunurlar ya da en azından, artık nitelikle dengesi sağlanamayan bir niceliğin bütün ağırlığıyla tam o zıt uca doğru giderler; fakat bu "tek- biçimleştirme" modern dünyanın çok önemli ve aynı zaman­da yanlış yorumlanmaya çok müsait bir yönünü oluşturmak­tadır.