• Tanrılar mutabakata vardı
    Ve çekildiler köşelerine
    Emekliliğe ayrılanlar sonsuzlukta unutuldular
    Unutulmak istemeyenler elçilerle konuştu
    Sen tanrının elçisisin
    Sözümün yegâne tek temsilcisisin
    Konuştu insandan insan bir canlı
    Herşey yalan size tek yaratıcınızdan
    Mesaj getirdim
    Tarih çok gördü mesajları
    Sümer'lerden
    Mısır'lılara
    Antik yunan'dan
    Roma'lılara
    Budist'lere
    Ínka ve Aztek imparatorluğuna
    Geldi ve gittiler
    Oyununu oynayan çekildi köşesine
    Başarısızlar emekliğinin tadını almakta
    Sonra çok zaman sonra evrimleşip
    Paraya bıraktı yerini
    Güce tapanlar
    Sömürmek için can atanlar
    Elinde İncil tanrının mesajını getirdim
    Size ey Afrika
    Ne gülünç
    Afrikalılara kaldı İncil
    Tanrının mesajını götürenlere
    Kara elmas ve uçsuz bucaksız toprak
    Dinde zorlama yoktur dedi elçi
    Sizi hak din İslam'a davet ediyorum
    Lakin kabul etmez iseniz
    Karılarınız ve kızlarınız cariye
    Sizin ve erkek çocuğunuzun kellesi gidecek dedi mümin kâfire
    Ve mallarınız da ganimetimiz
    Çok tanrılı inançtan tek tanrılı inanca evrimleşmiş olsada yaratıcı
    Ne hikmetse sonunda hep bir
    Sömürü aracı.....
  • Çoğunluk azınlığın kuluydu şimdi.
    Kolayca çaresiz ve kimliksiz bırakılacaktı halk.
    Tanrılar ondan yana olmasalar bunca güç verirler miydi
    krala?

    Tanrılar değişince belki,
    Kaderi değişebilir halkların.
    Yine de binlerce ve binlerce yıl sürecek sömürü.
  • 96 syf.
    Güzel Çocuk Sadako;
    Bir katladım, iki katladım. Olmadı. Meğer ne zormuş umutları kağıttan kuşlara bağlamak… Heba ettim onca kuşu. Daha büyümeden veda ettiler hayata. Sonra baktım. Hafiften serpilmeye, şekil almaya başladılar. Bu sefer de, birkaç gözyaşı damlası döküldü kanatlarına. Onları da attım. Hani sen konuşurdun ya onlarla; kanatlarınıza huzur yazacağım, böylece tüm dünyada uçabileceksiniz, derdin. Ben de istedim ki; tek bir acı zerresi dahi, değmesin hiçbir kuşun kanadına…

    En çok minik olanları severdin. Çünkü en zor onlar katlanırdı. Sen de benim gibi zoru sevdin. En “minik” olanlar, en çok direnenler… En “minik” olanlar, zorluklara en çok göğüs gerenlerdi. Daha çok özen göstermek gerekirdi onlara. Ben de en çok, işte o “minik”leri sevdim.

    Tam 644 turna kuşu. 644 umut demek. 644 emek... Daha ne kadar umut kalmıştı geriye, hesabım yetmez. Daha kaç kağıt gerekirdi yaşamaya, bilmem. Kaç nefes kaldı, saymam.

    Düşünüyorum da, - zira son günlerde düşünmeye çok zamanım oldu- hangi yüz yılda yaşasaydık, alabilirdik insan olmanın tadını? Hep acısı, kederi kaldı damağımızda. Bakınca tarihe, her yüz yıla ayrı bir elem yazmışlar. Elimden gelseydi, kanadına acı değen her bir turna kuşunu daha büyümeden attığım gibi, tüm kötülükleri de yok ederdim. Ama insanız, imkansız. Eskiler nasıl bilip de söylemişler: “İnsanoğlu gamdan hali değildir, her birini bir efkara yazmışlar.” Bizim de yazımız buymuş. Sen; savaşın, atom bombasının olduğu bir döneme denk geldin. İnsanlığın yüreğine acı bir darbe gibi inmişti. Ardında bir sürü hastalık, bir sürü yara bırakarak. Her yüzyılda başka bir acı peydah olmuş ya, bizim zamanımızda da Çernobil düştü atom bombası gibi evlerimize, sofralarımıza… Kanser vardı mesela, beyin tümörü. Adaletsizlik, sömürü, şiddet, geçinebilme sancıları, fakirlik… Ve yaşın gereği sana ifade edemeyeceğim daha pek çok ahlaksızlık… Kağıt gibi hepsini buruşturup atmak isterdim.
    Yapamadım Sadako… Üzgünüm. Meğer ne zormuş, umutları kağıttan kuşlara bağlamak.
    Bir Japon efsanesi dermiş ki, "Hasta biri kağıttan bin tane turna kuşu yaparsa, Tanrılar o kişinin dileğini yerine getirir ve onu sağlığına tekrar kavuşturur."* Biliyorum bu mektupla sana; bin değil on bin turna kuşu yapıp göndersem, fayda etmez. Ömrüm de yetmez. Ama umut bu… Tükenir mi? Uçup gittiyse kuşlar; kelimeler, sözler de göç etmedi ya! Vakti geçmedi ya mektupların, şiirlerin, türkülerin… Sonsuz kere yazıp, sonsuz kere söylerim sana.
    Bırak! Kanatlanıp uçsun hepsi. Penceremizden gökyüzüne havalanan, on binlerce turna kuşu olsun.
    An geliyor, o turna kuşlarının peşi sıra gitmek istiyorum Sadako. Sonra senin azmine bakıp utanıyorum. İçimde küçücük bir şey var ki vazgeçmiyor. Vazgeçmek özgürlüktür ya, bir türlü onu özgür kılamıyorum. Hasret Gültekin’in o güzel yüreğinden kopup gelen sesiyle haykırmak istiyorum:
    “Ve her şey, yaşanmadı daha…”
    Ezeli ve ebedi, umutla dinleyebileceğim o sesi gönderiyorum sana. Sadako… Ben bu dünyada tutunuyorum. Öte dünyalarda da, sana ışık olsun.
    Mektup bile olsa, vedaları sevmem ben. Güzel Çocuk… Merhaba!
    https://www.youtube.com/watch?v=W9-KJn4LtZE

    *”Minik” Bir Not: Bunlar da benim turna kuşlarım. Umutlarım… https://resimyukle.xyz/resim/Va1WNe
  • 251 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Ana kitabı okuduğum en güzel kitapların arasında yer aldığını belirterek yorumuma başlamak isterim. Bir ananın dramını anlatıyor olsa da aslında, Çin köylüsünün feodalizm döneminde yaşadığı yoksulluk, açlık, sefalet ve çaresizliğini anlatmaktadır.
    Okuduğumuzda bizim insanımızla köylümüzle, anamızla ne kadar benzeşiyor diye dedirten bu kitapta; aslında yoksulluğun evrensel olduğu, yoksul insan yaşamının dünyanın her yerinde aynı zorluklarla aynı çaresizliklerle karşı karşıya kalıyor olmasıdır. Tanrılar farklı olduğu halde; teslimiyet ve kaderciliğin aynı olması da sömürü düzenini sürdürmek isteyenlerin dört elle sarıldığı bir olgu olduğundandır.
    Analık duygusu da yoksulluk gibi dünyanın her yerinde aynıdır. Bu yüzden bu kitabı okurken Çin de bir köyde yaşayan yoksul bir ananın yaşadıkları ve duyguları ile kendi ülkemiz yaşayan anaları rahatlıkla özdeşleştirebiliyoruz. Bu özelliği de yazarın kitabı yazarken isim kullanmamış olması kuvvetlendirmiştir.
    Varolan kadere (düzene) karşı çıkan kendi kaderini çizmek üzere başkaldıranların da nasıl kolaylıkla ölümle cezalandırıldığını göstermesi açısından çok güzel ve anlamlı bir kitap olduğunu tekrar belirtmek isterim.
    Bu kitap gerçekten her kütüphanede olması ve her kesin okuması gereken bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.