• 400 syf.
    ·11 günde
    "Para, ün ve iktidar hırsının gözleri bürüdüğü, üç kuruş gasp ederiz diye gencecik bir flütçünün acımasız ellerle boğulduğu, ortaçağ karanlığının her gün biraz daha koyulaştığı, köylerin, kasabaların, kentlerin etnik boğuşmalarla kan gölüne döndürüldüğü, gerçeğin mafya liderlerinden sorulduğu, hapishanelerde yazarların, bilim adamlarının çürütüldüğü, devletin ve halkın iliklerine kadar soyulduğu, soygunun soyana kâr kaldığı, goygoycuların minareye kılıf hazırladığı, eğitimin ve yönetimin şeriatçılara teslim edildiği, politikacıların çoğunun iktidar labirentlerinde kaybolduğu ya da çıkar peşine düştüğü, erdemin, dürüstlüğün, onurun unutulduğu, kültürün kültürfizikle karıştırıldığı bu şiddet, soygun ve ikiyüzlülük toplumunda birçok kişi, tıpkı benim gibi, herkesin ‘şıkıdım şıkıdım’ oynamadığının farkında.Ama acaba reklam rekabeti, ün ve çıkar hırsı ile gözleri kararmış olanlar yeterince farkında mı?
    Böyle bir toplumda ‘kültür’ün yeri ne?
    Soru bu..."

    "Onat Kutlar, Ase'nin Ölümü"

    Onat Kutlar 30 Aralık 1994 tarihinde Cafe Marmara'da Arkeolog Yasemin Cebenoyan ile birlikte oturuyorlarken
    terör örgütü tarafından bombalı saldırı düzenlendi. Olay yerinde Yasemin Cebenoyan https://imgyukle.com/i/VpAnVG
    hayatını kayberken Onat Kutlar ağır yaralandı kaldırıldığı hastanede 11 Ocak 1995 tarihinde hayatını kaybetti. "aydın" insanlarımızdandı onlar, aydın diyorum zira bu kelime şuan ayaklar altına alınmış olsa da bu ülkede bir avuç aydın da var, ve onları unutturmamak adına da uğraş vermeye devam edeceğiz...


    Ahmet Cemal'de Onat Kutlar'ı sık sık anar ve bu durumu şöyle dile getirir:
    "Onat Kutlar'ı yitirişimiz gibi, yitirdiğimiz her gerçek aydının yokluğuyla birlikte bir darbe daha yiyoruz!.."

    Diğer insanları pek bilmiyorum ama kaybedilen her gerçek aydından sonra bu ülkede biraz daha yalnız ve biraz daha eksik hissetmemek elde değil, zaten bir avuç olan bu insanların yerine de kimseler yetişmiyor Onat Kutlar'ın dediği gibi "para, ün ve iktidar hırsının göz bürüdüğü" bu sözde ve sahte aydınlara insanın kendini yakın hissetmesine imkan var mı?

    Aydın yetiştirebilme bağlamında özürlü olan bu toplumun niteliklerini Onat Kutlar 7 Kasım 1993 tarihindeki yazısında şöyle açıklıyor:

    "Nasıl bir toplum olduk? Nasıl bir gençlik yetiştiriyoruz?.. Okullarından mantık derslerini kaldırmış, değerli öğretmen ve eğitimcilerini ya dışlamış ya da küstürmüş, tam bir çürüme ile kirlenmiş, kısa yoldan köşe dönmeye koşullanmış, tüm medyasında bir bayağılaşma yarışına girmiş, eleştirel bakışı da, belleği de, moral değerleri de yitirmiş bir toplumun küçüklerinden de büyüklerinden de ne bekliyoruz?..

    Onat Kutlar'a "Gündemdeki Konu" kitabına İlhan Selçuk'un yazdığı önsözden bir bölüm ile şimdilik veda edelim;

    "Onat Kutlar omurgalıbir yazardı, belkemiğinden yoksun sürüngenlerden değildi. İnsan eliyle enlem ve boylamları çizilmiş dünyamızda doğrultusu hiç şaşmadı. Kolay gibi görünen bu erdemi koruyabilmek, sanıldığından çok güçtür. Yaşadığımız yıllarda pusulasını şaşırmış aydınlar öylesine çok ki elini sallasan ellisi, saçını sallasan tellisi... Onat, çağdaş Türkiye'nin bir 'önsöz'üdür; çünkü sanatın, yazının uygarlığın 'sonsöz'ü yoktur; üstelik,biliyorum ki bu kısacık 'önsöz' , Onat için hiç mi hiç yeterli değildir.Yaşasaydı, daha neler yazabileceğini düşündükçe yitirdiğimizin ne olduğunu çok daha çarpıcı biçimde duyumsuyorum.Ne var ki bu yazıyı bir ölünün değil, bir dirinin kitabına önsöz gibi yazdığımı da söylemeliyim.Onat yaşarken diriydi, öldükten sonra da diri kalacak."

    Ahmet Cemal benim şimdiye kadar en çok içselleştirdiğim yazardır, yaşanmışlıkların bize kattığı olgunlukları destekleyen yazarlar ayrı bir öneme sahip oluyor o yüzden tesadüf eseri bir kitabına denk gelişimin ardından bu okuduğum dördüncü kitabı ve elimde beş kitabı daha mevcut bir yazarın tüm kitaplarını alma gibi bir takıntım hiç olmadı ama ilk kez bir yazarın tüm kitaplarına baş köşemde yer veriyorum bir kitabı daha kaldı onu da yakın bir zamanda getirteceğim...

    Ahmet Cemal üzerine daha çok söz söyleme ve söyletme amacımın altında yatan sebebi Ahmet Cemal'den dinleyin:
    "Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

    Yüzlerce deneme yazdı bu yankıyı oluşturmak adına onlarca çeviri yaptı, bir ömür boyu kiralık bir apartman dairesinde yaşadı para ve pulu reddederek yardıma muhtaç olan insanlara onlardan habersiz yardım etti. Öğrencilerine hep sevgiyi aşıladı bu nefret çağını sevgiyle aşabilecek olduğumuza inandı ve en önemlisi düşünmeyi öğretmek adına çaba sarf etti bunun da geri dönüşüne yurtdışında okuyan bir öğrencisinin yıllar sonra yolladığı bir kartta "konular önemli değil ben sizden düşünmeyi öğrendim hocam" diyordu, bir öğretmenin bu hayattaki en büyük kazancı da bu değilmi..?

    "Hayatı boyunca çevirdiği ve o zamanlar sayısı kırka yaklaşan kitaplar, yazdığı kitaplar ve sayısını bilmediği onca yazı, gerek yönettiği gerekse yayımlanmasına katkıda bulunduğu onca dergi, evinin hemen hemen bütün duvarlarını kaplayan kitaplığı, yetiştirdiği ve yetiştirmeye, birlikte bir şeyler üretmeye çalıştığı onca öğrenci -hayır, bunların hiçbirine, ama hiçbirine yer yoktu. Bütün bunları herhangi bir "resmi" bildirim formunda "varlığım" diye gösterebilmesi mümkün değildi."



    Bu durumundan ben daha önce bahsettim tekrar tekrar bahsedeceğim bu alıntıyı bankadan kredi talebinde bulunmak için gittiğinde yazmıştı, bu ülkenin gerçek sanatçı ve aydınına verdiği değerin azlığını ya da yokluğunu ifade etmek için bu alıntıyı daima kullanacağım. Ahmet Cemal'i bu olay çok etkiler çok trajik bir konudur milyonlarca kişinin çevirdiği kitapları okuduğu bu ülkede banka memurunun maddi bir varlık gösteremediği için ve maaşını yeterli görmediği için vermediği kredinin talep formunda oluşan maddi boşluğunu ifade ediyor bize Ahmet Cemal...

    "Hep küçücük azınlık olan bizler kendi kuytuluklarımızda burası için, bu ülkenin insanları için bir şeyler üretmeyi hep sürdürdük. Adlarımızı, adlarımızın kalıcılığını, yüzlerimizin sonradan hatırlanıp hatırlanmayacağını bir an bile düşünmeksizin, hiçbir alacalı rengin peşinden koşmaksızın, hep bir sepia tonunun silik soyluluğuyla yetinerek, çalışmayı sürdürdük."


    Tahmin edeceğiniz üzere burada mevcut olan sahte aydınlara bir sitem mevcut. Gazetede köşeyazarı olan Ahmet Cemal'in gündemdeki bir olaydan yola çıkıp yazdığı bir eleştiri metni bu, topluma hiçbir katkı sağlamadan tabiri caizse sürekli ağlayan, sürekli yakınan "sözde aydınlara" verdiği bir cevap bu günümüze bakarak yorumlarsak ne kadar haklı olduğunu görüyoruz çünkü Ahmet Cemal adının kalıcılığının yok olması pahasına gündemdeki her konuda halkını uyardı o da diğer gerçek aydınlar gibi unutlmanın kurbanı oldu kendi yazdığı kitapları okunmuyor sözleri unutuluyor lakin o sahte aydınlar hâlâ en ön safta Siyasi pozlar ve medyatik olaylarla gündemimizde bizim asıl gündemimiz sahtelikle dolu ne zaman gerçekleri görmeye başlayacağız bilemiyorum ama bu ülkenin gerçek vatansever sanatçılarının hiçbir zaman değer görmediğini çok iyi biliyoruz ve bu gerçekler bir yerde yankılanacak çünkü yazdıkları yansıyacak bazen bir çift göze ve bu gözler bu aydınlara kayıtsız kalmayacak..

    "Kimi zaman bazı yazılarımı "fazla Atatürkçü" ya da fazla "Kemalist" bulanlar var. Öylelerine yanıt olarak, Atatürkçülüğü ya da Kemalizmi "fazla" kaçırmayalım derken nerelere gelmiş olduğumuzu anımsatmak, sanırım yeterli olacaktır."

    Diyor Ahmet Cemal bu cümleler çok değerli üzerinde düşünmemiz gerekiyor..

    "Türkiye Cumhuriyeti'nin bir üniversitesinin Eğitim Fakültesinde, adı "Türk Eğitim Tarihi" olan bir ders olsun, ama bu derste öğrencilere Köy Enstitülerinin, Halkevleri'nin, Tercüme Bürosu'nun adı bile edilmesin; başka deyişle, cumhuriyetin ilanından hemen sonra başlayan Türk Aydınlanması'nın temel taşları suskunlukla geçilsin - Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan öç, Cumhuriyet gençliğinin eşsiz bir cehalet uçurumuna itilmesiyle sonuçlanmıştır."


    Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan en büyük öç "Bozkırın Kıvılcımları"mı yetiştirme görevi üstlenen nitelikli üst eğitim kurumu olan Köy Enstitülerinin kapatılması oldu bunu da başka bir eserden bir alıntı ile daha iyi ifade etmek istiyorum Mahmut Makal'ın mezunlar ile yaptığı konuşmaların derlendiği bir kitaptan;

    "
    Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)


    Son olarak Sevgi Kültürü üzerine bir yazısını paylaşıp bitireyim:

    "Sevgililer günlerinde sevgili olduklarını etrafa göstermek için ortalığa dökülenler in sevgililiklerini hiçbir zaman inandırıcı bulamadım. Tıpkı, sevgiyi bir eyleme ve insandan insana yönelik bir sorumluluk kaynağına dönüştürmekten kaçınanların sevgilerini de hiçbir zaman inandırıcı bulamadığım gibi... Sevgi kültürü, toplumun, daha doğrusu sürünün, sevgileri sınıflandırma ve girdikleri sınıfa göre değerlendirme hastalığının, bir insana onu sevdiğinizi hangi koşullar altında söylemek ya da söylememek gerektiğini saptamaya kalkışan korkunç faşizmin karşısına çıkmaktır. Sevgi kültürü, sevmenin eyleminden ve beraberinde getireceği sorumluluktan kaçmamaktır. Sevmek, kimi sevmek olursa olsun, artık bu dünyada onun için de var olabilmektir.. Yaşamımda... ansızın yaşadığından korkup ya da her nedense, kendine yakıştıramayıp, yaşadıklarını inkar yoluyla sevgilerini kirletenleri de tanıdım... sevgileri sorumsuz yaşayabileceklerini ve böylesininin sevgi olabileceğine kendini inandırmış olanlarla da karşılaştım..."


    "İnsanları değiştiremezsin / Sadece onlara sevgi verebilir / Ve o sevgiyi almalarını bekleyebilirsin..."

    John Donne


    https://youtu.be/n8u24QCtj1Y
  • Durmadan senin kararını eleştiriyor gibi olabilirim, ama ne kadar uzağa gidersen git, buradan gerçek anlamda kaçabilir misin? Anlayamadığım tarafı bu işte. Mesafenin uzaklığına pek güvenmesen iyi olur."

    Yerine göre, kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. Sen de, ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. Bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak için yönünü değiştirir. Bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. Tekrar tekrar, sanki şafaktan hemen önce ölüm tanrısıyla yapılan uğursuz bir dans gibi, aynı şey tekrarlanıp gider. Neden dersen, o fırtına uzaklardan çıkıp gelmiş herhangi bir şeyden farklıdır da ondan. O fırtına aslında sensindir. O yüzden yapabileceğin tek şey, teslim olup ayağını dosdoğru fırtınanın içine daldırarak, gözlerini kum girmeyecek şekilde sımsıkı kapatıp adım adım fırtınanın içinden geçmektir. Orada, muhtemelen ne güneş ne de ay, hatta ne yön ne de zaman vardır. Orada, kemikleri bile parçalayacak kadar keskin beyaz kum tanecikleri gökyüzünde dans eder. İşte öyle bir kum fırtınası canlandır gözünde.

    Sonra sen, gerçekten de onun içinden geçip gideceksin. O kum fırtınasının içinden. Hem sembol hem de fiziksel olarak görünen o kum fırtınasının. Sahilde Kafka Haruki Murakami 8 Ancak, hem sembol hem de fiziksel bir şey olduğu halde, aynı zamanda o şey insanın vücudunu binlerce bıçak tarafından kesilmiş gibi lime lime eder. Sayısız insan orada kan akıtmıştır, elbette senin kanın da akacak. Ilık, kırmızı kanın. O kanı avuçlarına dolduracaksın. Senin kanın ile başkalarının kanı birbirine karışacak. Sonra o kum fırtınası bittiğinde, nasıl olup da onun içinden geçebildiğini, nasıl hayatta kalabildiğini tam olarak anlayamayacaksın. Hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın. Yalnız, tek bir şeyden emin olacaksın. O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın. Evet, işte kum fırtınasının anlamı bu.

    Kehanet, karanlık bir su gibi, hep oradadır. Normalde bilinmeyen bir yerde sinsi sinsi gizlenir. Fakat bir an gelir, sessizce çağlayarak hücrelerini birer birer dondurur; sen o zalim, taşkın suyun ortasında debelenip durursun. Tavana yakın havalandırma açıklığına tırnaklarınla tutunur, dışarının taze havasını içine çekmek istersin. Ancak gelen hava kupkurudur, sıcaklığıyla boğazını yakar. Su ve susuzluk, soğuk ve sıcak gibi birbirine ters unsurlar, aynı anda üzerine karabasan gibi çullanır. Dünyada bu kadar çok boş yer olduğu halde, var olabileceğin, sana fazlasıyla yetecek ufacık bir yer bile bulamazsın. Sesleri aradığında, karşına çıkan sessizlik olur. Sessizliği arzuladığındaysa durmak bilmeyen kehanet başlar. O ses, zamanı geldikçe, senin kafanın içindeki gizli düğmesine basar. Yüreğin, uzun yağmurlarla taşan ırmaklara döner. Yeryüzündeki tüm işaretler o selin altında kalmış, karanlık bir yerlere sürüklenmiştir. Yağmursa, o taşan ırmağın üzerine yağmaya devam eder. Böylesi sel manzaralarını televizyon haberlerinde her görüşünde aklına geliverir. "Evet, aynen böyle, benim yüreğim de böyle işte," dersin.



    Geceyarısı aniden yağmur yağmaya başladı. Arada sırada uyanıp ucuz perdelerin arasından otoban manzarasına baktım. Gürültüyle cama çarpan yağmur damlaları, yol boyunca sıralanan lambaların ışığını bulanıklaştırıyordu. Eşit aralıklarla sıralanan lambalar, dünyanın ölçüsünü belirlemek istermiş gibi, sürekli devam ediyordu. Bir ışık görünüyor, göründüğü anda eskiyor, arkamızda kayboluveriyordu

    O an, kendimi dünyada tek başıma kalmış gibi hissettim. Büyük bir yalnızlık hissi yaşadım. Hiçbir şeyle karşılaştırılması mümkün olmayan bir yalnızlıktı hissettiğim. Hiçbir şey düşünmeksizin, başka bir boyuta karışıp yok olup gitmeyi isteyecek haldeydim.

    Denizci ile denizi ayırt etmek zordur, gerçekler ve insanın yüreğinden geçenler de kolayca ayırt edilemez.

    Çok küçük şeylerde bile dünyada hiçbir şeyin tesadüfen olmayacağı anlamında kullanılır.

    Artık özgür olduğumu düşünüyordum. Gözlerimi kapatıp yalnızca ne kadar özgür olduğumu düşündüm. Oysa özgür olmanın ne anlam ifade ettiğini, henüz tam olarak anlayabilmiş değildim. Anlayabildiğim tek şey, artık yalnız olduğumdu. Yalnız ve bilmediğim bir yerde

    Her şey neredeyse unutulup gitti. O büyük savaş, insanların bir daha asla geri dönmemek üzere yitip gitmeleri... Her şey artık uzak geçmişin bir parçası haline geldi. Günlük yaşamımızda düşünmemiz gereken birçok mesele, en baştan öğrenmemiz gereken yeni şeylerle karşılaşıyoruz. Yeni sistemler, yeni bilgiler, yeni teknolojiler, yeni sözcükler... Fakat bunlarla birlikte zihinden asla silinmeyen şeyler de var.

    Üstün nitelikli tamamlanmamışlık insan bilincini tahrik eder, konsantrasyon yeteneğini artırır.

    Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir. Bu her şeyde böyle olur. Benim sıkılmaya harcayacak zamanım var, ama bir şeylerden bıkmaya harcayacak zamanım yok. Çoğu insan bu ikisi arasındaki ayrımı yapamaz."

    Her şey tamamen hayal gücü sorunu. Sorumluluğumuz hayal gücümüzün içinde başlıyor. Yeats "In dreams begin the responsibilities," [7] diyor. Tamamen öyle. Ters tarafından bakarsak, rüyanın olmadığı yerde sorumluluk da olmaz, diyebiliriz belki de. Aynen bu Eichmann örneğinde olduğu gibi.

    "Birini bitirmeden daha ileridekini aklına bile getirmeyeceksin. Öyle yapanların bastığı yer sallanmaya başlar, yuvarlanıp giderler. Elbette, yalnızca ayakucundaki bir ayrıntıya da takılıp kalmayacaksın. İleriye doğru dürüst bakmazsan bir şeylere çarpıp tökezleyebilirsin. O yüzden, biraz ilerisine de bakarak, aşamaları düzenli olarak izlemen yeterli olur. Bu çok önemlidir. Hangi şartlar altında olursa olsun."


    Gerçeklere göz yummak çok alçakçadır.

    İnsan bir şeylerden özel olarak uzak durmaya çalıştığında ise, o şeyler kendiliğinden insanın üzerine gelir.

    Mutluluğun tek bir türü vardır; ama mutsuzluk bin bir şekilde ve büyüklükte gelebilir. Tolstoy’un dediği gibi ‘’ Mutluluk masal, mutsuzluk ise öyküdür.’’

    Hayal gücünden yoksun insanlarla ciddi ciddi muhatap olursan, bu sefer vücudun kaldırmaz, değil mi? Dedim.

    Genelde kendi kendine düşünebilen insanlardan pek hoşlanılmaz.

    Benim etrafımda birbiri ardına bir sürü şey cereyan ediyor. Bazıları kendi seçimim olsa bile, bazıları hiç istemediğim şeyler. Fakat bu iki sınıf arasındaki ayrımı tam olarak yapamaz haldeyim. Yani kendi seçimin olduğunu düşündüğüm şeylerin bile, aslında ben seçimimi yapmadan çok daha önce gerçekleşeceğinin kesinleştiği hissine kapılıyorum. Ben yalnızca, birilerinin önceden bir yerlerde karar verdiği şeyleri, tecrübe ediyorum belki de. Kendi başıma ne kadar düşünürsem düşüneyim, ne kadar çabalarsam çabalayayım, olan her şey sanki benim değil de bir başkasının etrafında gelişiyor gibi, kendime yabancılaşıyorum. Sanki kendi rotamdan gitgide uzaklaşıyorum. Bu da beni bunaltan, bana ağır gelen bir şey. Hayır, korkutan bir şey demem daha doğru olur belki de. Öyle düşünmeye başladığımda, vücudumu büzülüp kalmış gibi hissediyorum."

    "Eğer öyle bile olsa, yani senin seçimlerinin ve çabalarının boşa gitmesi kaderle ilgili bir şeyse bile, sen neticede değişmez bir gerçek olarak sensin ve kendinden başka bir şey de olamazsın. Sen, kendin olarak emin adımlarla ileri doğru yürüyorsun. Endişelenecek bir şey yok."

    İnsan kaderini değil kader insanı seçer

    İnsan eksiklikleriyle değil güzellikleriyle daha büyük trajedilere sürüklenir.

    Varsayımlar zihnin savaş alanıdır.

    Teşekkür etmeyi bilmediği gibi, aklında hayatta kalmaktan başka bir fikri yoktu

    Sen de öylesine talihsiz bir genci kıskanıyorsun. Öyle çok kıskanıyorsun ki sanki göğsün sıkışıp kalıyor. Senin birilerine karşı kıskançlık dolu hislere kapılman, doğduğundan beri ilk kez oluyor. Kıskançlığın ne demek olduğunu, nihayet çok iyi anladın işte. Ovayı saran bir ateş gibi yüreğini yakıyor o kıskançlık.

    Yine de bu duyguların, senin şimdiye kadar yaşadığın duygulardan çok daha gerçek ve boğucu. Çıkışı da yok. Çıkışı bulma umudun bile yok. Zaman labirentinde yolunu kaybetmişsin. Her şeyden önemlisi, oradan çıkmayı sen de hiç istemiyorsun. Değil mi?



    Fakat zaman dediğimiz şey var olduğu sürece, herkes yaralar alır, herkes farklı hallere dönüşür. Er ya da geç

    "Bir anlamda, evet. Yalnızdım. Tek başına değildim, ama müthiş yalnızdım. Neden dersen, o an olduğumdan daha mutlu olabilmemin mümkün olmadığını anladığım için. Bunu çok açık olarak biliyordum. O yüzden, o andaki halimle zamanın akışının olmadığı bir yere gitmek isterdim." "Bense daha çabuk yaşlanmak istiyorum."

    Sorarsan bir kere utanırsın, sormazsan bir ömür derdi.

    Aradığı şeyleri bulamadığında insan rahat uyuyamaz.

    "'Gerçek şimdiki an, geleceği yiyip bitiren geçmişin ele avuca sığmaz ilerleyişidir. İşin gerçeği, her türlü duyu, belleğin parçalarından başka bir şey değildir.'

    "Hegel 'benlik algılaması' diye bir kavram belirleyip insanın basitçe kendisi ve nesneden uzaklaşarak algılamalarda bulunmakla kalmayıp bir araç olarak kendini nesneye bağlayarak, eylemli bir şekilde kendi benliği üzerindeki algılamasını derinleştirdiğini söyler. Kısaca benlik algılaması."

    "Yani, şu an benim sana yaptığım şey, Hoşino. Benim açımdan bakarsan, ben benliğim, sense nesnesin. Senin açındansa tam tersi. Sen benliksin, ben nesne. Şimdi böyle karşılıklı olarak benlik ve nesneleri değiş tokuş ederek, benlik algılamamızı derinleştirmiş oluyoruz. Eylemli olarak. Elbette, basite indirgemek gerekirse."

    "Dışavurum, gündelik bağların tamamını kopartmak demektir. Dışavurum olmayan bir yaşamın anlamı yoktur. Yalnız, gözlemci kalma mantığından, eylemci olma mantığına sıçramak gerekir

    Gereklilik bağımsız bir kavramdır. Mantık, ahlâk ve anlamdan ayrı olarak söz konusu olur. Görev ve işlev birbirini tamamlar. Görev itibariyle gereksiz olan bir şeyin, bulunmasının da anlamı yoktur. Görev itibariyle gerekli olan bir şey de, mutlaka bulunmalıdır. Buna dramaturji denir. Mantık, ahlâk ve anlam kendi başlarına bir bünye olarak değil, ilişkisellik içinde var olurlar.

    Dünya ağır ağır dönüyor. Bundan bağımsız olarak herkes rüyada yaşıyor.

    Perişan haldeki insanların içinde perişan halde işlerini yaparak günlerini geçirdikleri, perişan bir bina..

    Dünya her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir…


    Rousseau medeniyetin insanoğlunun çit yapmaya başlaması sonrasında doğduğunu söyler.

    "Özgürlük sembolü olabilecek bir şeye sahip olmak, özgürlüğün kendisine sahip olmaktan daha önemli olabilir."

    Rüzgâr eser. Hırçın rüzgârlar da vardır, insanın ruhunu okşayan rüzgârlar da. Fakat tüm rüzgârlar, gün gelir yitip gider. Rüzgâr cisim değildir. Havanın yer değiştirmesine verilen genel bir addır yalnızca. Kulak ver, bu metaforu anlamaya çalış.


    Haddinden uzun düşünmek hiç düşünmemiş olmaktan farksızdır.

    "Neden denize baktıkça insanın içi huzurla doluyor acaba?" "Herhalde geniş olduğu ve üzerinde başka bir şey olmadığı içindir," dedi genç adam parmağıyla denizin açıklarını işaret ederek. "Yani, şurada 7 Eleven marketi, şurada Seiyu benzin istasyonu, şurada paçinkocu, şurada Yoşikava rehin mağazası tabelası olsa o kadar huzurlu bir yer olmaktan çıkardı. Göz alabildiğince boş olması iyi bir şey

    Senin dışında olan bir şey içinde olan bir şeyin yansıması; senin içinde olan bir şey dışında olan bir şeyin yansımasıdır. İşte o yüzden de, kendi dışında olan bir labirente adım atmak yoluyla, kendi içindeki labirente de adım atmış olursun. Bu da, çoğu durumda bir hayli tehlikelidir."


    Fakat sen ne kadar istersen iste, o gelmiyor. Pencereyi yalayıp geçen cılız rüzgârın sesi duyuluyor yalnızca. Bir de, arada sırada gece kuşları boğuk sesleriyle ötüyorlar. Nefesini tutup gözlerini ayırmadan karanlığa bakıyorsun. Rüzgârın sesine kulak veriyorsun. O sesten bir anlam çıkarmaya çalışıyorsun. Bir işaret yakalamaya çalışıyorsun. Fakat çevrende yalnızca karanlığın katmanları var. Sonunda ümidini keserek gözlerini kapatıyor, uykuya dalıyorsun.


    Eğer sen Hamlet’i okumadan yaşamını tamamlıyorsan, ömrünü bir kömür madeninin dibinde geçirmişsin demektir.

    "içi boş insan" haline gelmiştim sanki. İçimde büyük bir boşluk var. O boşluk yavaş yavaş genişleyerek, içimde kalan her şeyi yiyip bitiriyor. Çıkardığı sesi duyabiliyorum. Kendi varlığımı gitgide anlayamaz hale geliyorum. Gerçekten çaresizim. Bir yönüm yok, gökyüzü yok, yeryüzü yok

    "Burada, böylece kendi varlığıma son verebilirim," diye ciddi ciddi düşünmeye başladım. Ağaçlardan oluşan bu kalın duvarların ortasında, yol olmayan yol üzerinde, nefes almayı bırakıp benliğimi karanlığa gömebilir, şiddet yüklü kanımı son damlasına kadar toprağa akıtarak tüm genlerimin çürümesini sağlayabilirdim. Benim savaşım ancak öyle biterdi

    Ben içi boş bir insanım. Kendi kütlesini yiyip bitiren bir boşluk. İşte o yüzden de, artık korkmamı gerektiren hiçbir şey yok

    Bir insanın ölüm şeklini belirleyen o insanın yaşam şekli olmalıydı.

    Zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. O zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. Dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. Fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. Dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.
  • 779 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    Dosto'nun bir önceki romanı Kumarbaz'ın yazılma hikayesi, bu büyük yazara ucundan, kıyısından dokunan herkesin bilgisi dahilindedir. Budala romanı da yine para karşılığı bir dergiye verdiği söz nedeniyle başladığı romanlarından biridir.

    Kumarbaz romanını teslim eden ve romanı bitirmede kendisine yardımcı olan stenograf Anna ile evlenen Dosto, hem gittikçe kötüleşen sağlığı nedeniyle doktorların yurt dışına çıkmasını tavsiye etmesi hem de alacaklıların yoğunlaşan ısrarlarından kurtulmak amacıyla çok sevdiği Rusya ve Petersburg'dan uzaklaşmak ister. Elde yeterli paraları olmaması nedeniyle Anna'nın fedakarlık yaparak kendi mobilyalarını ve çeyizini rehine vermesinin ardından, çiftimiz dört yıllık bir aradan sonra dönecekleri Rusya'dan ayrılırlar.

    Dosto, ilk başlarda eşiyle yürüyüşler yapar, akşamları sohbet eder, müzik dinler, büyük ressamların eserlerini inceler ve eşine yorumlarını aktarır. Geceleri ise yazmaya çalışır. Ama yazamaz. Rusya'dan uzakta Dostoyevski her şeyini yitirir. Çareyi ise ünlü tutkusu kumarda aramaya başlar. Eldeki tüm parayı kaybeder. Yeni borçlar alınır ve eşyalar rehine verilir. Onların da hepsini kumar masasına gömer. Bu dönemde karısını bırakıp başka şehirlere kumar oynamaya giden Dosto'nun, karısına yazdığı mektupları okumak cidden büyük sabır gerektiriyor. Mektupların hepsi, ''ben büyük bir rezilim, beni affet, seni hak etmiyorum, yanına gelmek istiyorum ama tek kuruşum bile kalmadı, bana yol parası gönder,'' şeklindedir. Anna her seferinde yol parası yollar ve o yolladığı para da kumar masasında kaybedilir. Bu mektupların sayısı okuyanı bile çileden çıkaracak kadar fazladır.

    Kışın gelmesi ve değişen hava nedeniyle sağlığı iyice bozulan ve nöbetleri sıklaşmaya başlayan Dosto, kumar masasına yeni ziyaretler yapar. Bu arada yazmaya başladığı romanı beğenmez ve müsveddeleri yakar. Bir yayıncıdan avans ister. Yayıncı romanın ilk bölümünü 1 Ocak günü teslim etmesi şartıyla parayı yollar. Ancak Aralık sonunda Dosto'nun elinde hâlâ hiçbir şey yoktur. Ama bir fikir aklına gelmiş ve romanın kişilerini oluşturmaya başlamıştır. Yazdığı mektuplarda bu romanı şöyle adlandırmıştır: Budala…

    İlk etapta yazmakta iyice zorlanan Dosto, baş döndürecek bir haber alır. Anna hamiledir. Dosto, eğer kızı olursa Suç ve Ceza'nın Sonya'sı anısına Sonya, erkek olursa kardeşinin anısına Mişel adını vereceklerini söyler. Bir kızı olur. Dosto bulutların üstünde gezmektedir. Ancak küçük Sonya bir süre sonra hastalanır ve hayata veda eder. Bu korkunç kayıpla birlikte Dostoyevski her şeyini yitirir. Kendisi ve eşi hastalanır. Dosto, her zaman yaptığı gibi kayıplarının ve acılarının üstesinden yazarak gelir. Budala, işte bu büyük mutluluk ve en korkunç kayıp arasındaki zaman diliminde şekillenir.

    Budala en büyük yapıtlarından biri sayılsa da oldukça gereksiz uzatılmış bir roman. Romanın gelişme olarak adlandırabileceğimiz 400-500 sayfasının gerçekleşen olaylara ya da konuya neredeyse hiçbir katkısı yok. Zaten Dosto da arkadaşına yazdığı mektuplarda elinde hiçbir şey olmadığını ve anlatmak istediklerinin 10/1'ini bile anlatamadığından yakınıyor. Dostoyevski'ye hayran olma nedenlerinden biri olan insan psikolojisine dair tespitler ise yok denecek kadar az. Bazı hikayelerinde ve novellasında dâhi bu 800 sayfaya yakın romanında bulunan tespitlerden daha fazlası mevcuttu. Eleştirmenler tarafından bile kategorilendirilemeyen bu romana Dosto'nun ilk büyük aşk romanı denilebilir sadece. Ancak bu romandaki aşk, varılmak istenen bir hedeften ziyade aşılması gereken bir engeldir. Baş karakter olan Prens Mişkin ise Dosto'nun kaleminden çıkmış en gerçek dışı karakter olarak kabul edilir. Bu karakter tamamen duygusal bir zekaya sahiptir. Herkes için 2+2=4 iken Prens Mişkin için cevap 3'tür. Her türlü mantık, ahlak ya da toplumdan gelen kuralların dışında durur. Diğer karakterler bu budalanın fikirlerine katılmasalar ve gülünç bulsalar bile ondan etkilenmekten, hoşgörü göstermekten geri duramazlar. Rogojin ve Nastasya tüm kuralları aşarak yaşayan karakterler olduğu için de bu kuralların dışında yaşayan budaladan en fazla etkilenen iki karakter olurlar. Zaten romanın ana iskeletini oluşturan olay ve karakterler genelde bu 3 karakterdir. Peki tüm kitaplarında insanlığa dair gözlemlerinden, çevresindeki kişilerden, yaşadığı olaylar ve acılardan beslenen Dosto, hayatında yer kaplamayan, gerçek dışı bu karakteri nasıl besledi? Bu karakterin büyük oranda kaynağı Dostoyevski'nin ta kendisiydi. Prens ve Dosto'nun geçirdiği nöbetler ve etkileri oldukça benzerdir. Prens'in bazı kişilere anlattığı ve çok etkilendiği, idam kararı ertelenen adamın hikayesi birebir kendisinin yaşadıklarıdır. Nastasya konusunda rakibi olan Rogojin'e yardım etmesi ve gösterdiği tavırlar ise ilk eşiyle evlenmelerinden önce ileride karısı olacak kadının başka bir adama gönlünü kaptırması ve onların ilişkisine yardım etmeye çalışmasıyla benzerlikler gösterir. Prensin, Rogojin'in evinde gördüğü ve bakmaya katlanamadığı Hans Holbein'in elinden çıkan Haçın İndirilişi adlı tablosuna verilen tepki ve romana girmesi de Dosto'nun hayatından geliyor. Anna'nın hatıralarında bu tabloya Avrupa gezilerinden rastladıkları ve Dosto'nun bu tablo karşısında uzun süre kitlendiği ve bir tür nöbet geçirdiği yazıyor.

    Budala, halk tarafında Suç ve Ceza'nın yarattığı etkiye biraz olsun yaklaşamıyor. Eleştirmenlerin birçoğu yorumda bile bulunmuyor. Eleştiri yapanlar ise bu gereksiz uzatılmış ve Dosto'nun aklına geleni yazdığını iddia ettikleri romanı beğenmiyorlar. Ancak yaşadığı acı nedeniyle aklını kaybetmesine ramak kalmış Dosto'yu, ortaya koyduğu bu romanla yine de takdir etmemek benim pek elimde değil.

    "Şimdi Şneyder gelmiş olsaydı İsviçre’den, eski öğrencisi ve hastasını böyle görseydi, İsviçre’de onu tedavi etmeye başladığı ilk yılda bazen böyle olduğunu söyler, elini sallayıp o zaman söylediğinin aynısını söylerdi: “Budala!”
  • Big Bang teorisinin de bir kez daha ortaya koyduğu gibi, Allah evreni yokluktan var etmiştir. Bu büyük patlama, her yönüyle insanı düşündüren, tesadüflerle izah edilemeyecek ince hesaplar ve detaylarla doludur.

    Patlamanın her anındaki sıcaklık, atom parçacıklarının sayısı, o anda devreye giren kuvvetler ve bu kuvvetlerin şiddetleri çok hassas değerlere sahip olmalıdır. Bu değerlerin birinin bile sağlanamaması durumunda, bugün içinde yaşadığımız evren var olamazdı. Kastettiğimiz değerlerin herhangi birinin matematiksel olarak "0"a yakın bir miktarda dahi değişmesi, bu sonu hazırlamaya yeterlidir.

    Kısacası evren ve onun yapı taşı olan atomlar Büyük Patlama anından hemen sonra Allah'ın yarattığı bu dengeler sayesinde yoktan var olmaya başlamıştır. Bilim adamları bu oluşum sırasında meydana gelen olayların mükemmel zamanlamalarını ve bu zamanlamalarda devrede olan fizik kurallarının düzenini anlamak için sayısız çalışmalar yapmışlardır. Bugün artık bu konuda çalışma yapan tüm bilimadamlarının kabul ettiği gerçekler şunlardır:

    "0" anı: Ne maddenin, ne de zamanın var olmadığı ve patlamanın gerçekleştiği bu "an", fizikte t (zaman) = 0 anı olarak kabul edilmektedir. Yani t=0 anında hiçbir şey yoktur. Yaratılmanın başladığı bu "an"dan önceyi tarif edebilmek için, o anda var olan fizik kurallarını bilmemiz gerekir. Çünkü şu an var olan fizik kanunları patlamanın ilk anlarında geçerli değildir.

    Fiziğin tanımlayabildiği olaylar en küçük zaman birimi olan 10-43 saniyeden itibaren başlar. Bu, insan aklının asla kavrayamayacağı bir zaman dilimidir. Peki acaba, hayal bile edemediğimiz, bu küçük zaman aralığında neler olmuştur? Fizikçiler bu anda meydana gelen olayları tüm detaylarıyla açıklayabilecek bir teoriyi şu ana kadar geliştirememişlerdir.5

    Çünkü bilim adamlarının ellerinde hesap yapabilmeleri için gereken malzeme yoktur. Matematik ve fizik kurallarının tanımları bu sınırda tıkanıp kalmıştır. Yani her bir detayı çok hassas dengeler üzerine kurulmuş bu patlamanın öncesi de, bu ilk anları da fiziğin ve insanın kavrama gücünün ötesinde bir yaratılışa sahiptir...

    Zamanın olmadığı bir andan başlayan bu yaratılışı an an madde evreninin ve fizik kurallarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Şimdi bu patlamada çok kısa süre içerisinde büyük bir hassasiyetle meydana gelen olaylara bir göz atalım:

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi fizikte her şey 10-43 saniye sonrasından itibaren hesaplanabilir ve ancak bu andan sonra enerji ve zaman tarif edilebilir. Yaratılışın bu anında, sıcaklık değeri 1032 (100.000.000.000.000.000.-000.000.000.000.000) derecedir. Bir kıyaslama yapacak olursak, güneşin sıcaklık derecesi milyonlarla (108), güneşten çok büyük yıldızların sıcaklığı ise ancak milyarlarla (1011) ifade edilir. Şu an tespit edebildiğimiz en yüksek sıcaklık milyar derecelerle sınırlıyken, 10-43 anındaki sıcaklığın ne derece yüksek olduğu konusunda bir kıyas yapabilmek mümkündür.

    10-43 saniyelik bu dönemden bir aşama ileri gidip saniyenin 10-37 olduğu zamana geliriz. Bu iki süre arasındaki aralık bir-iki saniye gibi bir an değildir. Saniyenin katrilyon kere katrilyonda biri kadar bir zaman aralığından bahsedilmektedir. Sıcaklık yine olağanüstü yüksek olup 1029 (100.000.000.-000.000.000.000.000.000.000)°C değerindedir. Bu aşamada henüz atomlar yaratılmamıştır.6

    Bir adım daha atıp 10-2 saniyelik döneme giriyoruz. Bu aralık, bir saniyenin yüzde birini ifade etmektedir. Bu zaman dilimi içinde sıcaklık 100 milyar derecedir. Bu dönemde "ilk evren" şekillenmeye başlamıştır. Daha atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötron gibi parçacıklar görünürde yoktur. Ortada sadece elektron ve onun zıttı olan pozitron (anti-elektron) vardır. Çünkü evrenin o anki sıcaklığı ve hızı sadece bu parçacıkların oluşmasına izin verir. Yokluğun ardından patlama gerçekleşeli daha 1 saniye bile geçmeden, elektron ve pozitronlar oluşmuştur.

    Bu andan sonra oluşacak her atom parçacığının hangi anda ortaya çıkacağı çok önemlidir. Çünkü şu andaki fizik kurallarının ortaya çıkması için her parçacık özel bir anda ortaya çıkmak zorundadır. Hangi parçanın önce oluşacağı çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu sıralama ya da zamanlamadaki en ufak bir oynama sonucunda, evrenin bugünkü haline gelmesi mümkün olmazdı.

    Şimdi burada durup biraz düşünelim.

    Büyük Patlama teorisi, evreni oluşturan tüm maddenin yokluktan ortaya çıktığını göstermesiyle Allah'ın varlığının bir delilini ortaya koymuş oldu. Ancak bununla kalmadı, Büyük Patlama'nın ardından henüz 1 saniye bile geçmeden atomun yapıtaşlarının da yoktan var olduğunu gösterdi. Bu parçacıkların sahip olduğu inanılmaz denge ve düzene dikkat etmek gerekir. İlerleyen sayfalarda daha detaylı anlatacağımız bu dengeler sayesinde evren bugünkü durumundadır ve yine bu dengeler sayesinde bizler yaşamımızı rahatça sürdürebiliriz. Kısacası, büyük bir karmaşa ve düzensizlik yaratması beklenebilecek bir patlamanın ardından mükemmel bir düzen, bizlerin "fizik kuralları" olarak adlandırdığı değişmeyen kanunlar ortaya çıkmıştır. Bu ise, Büyük Patlama da dahil evrenin yaratılışından itibaren her anın kusursuzca tasarlandığını bizlere kanıtlamaktadır.

    Şimdi kaldığımız yerden gelişmeleri izlemeye devam edelim.

    Bir aşama sonra, 10-1 saniye kadar bir zamanın geçtiği bir ana geliriz. Bu sırada sıcaklık 30 milyar derecedir. t=0 anından bu döneme gelene kadar henüz 1 saniye bile geçmemiştir. Ancak atomun diğer parçacıkları olan nötron ve protonlar artık belirmeye başlamıştır. Daha sonraki bölümlerde kusursuz yapılarını inceleyeceğiniz nötron ve protonlar, işte bu şekilde yokluktan "an"dan bile kısa bir süre içerisinde yaratılmışlardır.

    Patlamadan sonraki 1. saniyeye gelelim. Bu dönemdeki kütlesel yoğunluğun derecesine baktığımızda, yine olağanüstü büyük bir rakamla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Yapılan hesaplamalara göre bu dönemdeki mevcut kütlenin yoğunluk değeri, litre başına 3.8 milyar kilogramdır. Milyar kilogram olarak ifade edilen bu rakamı, aritmetik olarak tespit edebilmek ve bu rakamı kağıt üzerinde göstermek kolaydır. Ancak, bu değeri tam olarak kavrayabilmek mümkün değildir. Bu rakamın büyüklüğünü daha kolay ifade edebilmek için çok basit bir örnek verecek olursak; "Himalayalardaki Everest tepesi bu yoğunluğa sahip olsaydı, kazanacağı çekim kuvveti ile dünyamızı bir anda yutabilirdi" diyebiliriz.7

    Bir sonraki zaman diliminin en belirgin özelliği ise sıcaklığın oldukça düşük bir değere ulaşmış olmasıdır. Evren artık yaklaşık 14 saniyelik bir ömre sahiptir ve sıcaklık da 3 milyar derecedir ve çok müthiş bir hızla genişlemeye devam etmektedir.

    Hidrojen ve helyum çekirdekleri gibi kararlı atom çekirdeklerinin oluşmaya başladığı dönem de işte bu dönemdir. Yani bir proton ile bir nötron ilk defa yan yana durabilecekleri bir ortam bulmuşlardır. Kütleleri var ile yok arası olan bu iki parçacık olağanüstü bir çekim oluşturarak, o müthiş yayılma hızına karşı koymaya başlamışlardır. Ortada son derece bilinçli, kontrollü bir gidiş olduğu bellidir. İnanılmaz bir patlamanın ardından, büyük bir denge, hassas bir düzen oluşmaktadır. Protonlar ve nötronlar bir araya gelmeye, maddenin yapı taşı olan atomu oluşturmaya başlamışlardır. Oysa bu parçacıkların, maddeyi oluşturabilmek için gerekli hassas dengeleri sağlayabilecek bir güce ve bilince sahip olmaları elbette ki mümkün değildir.

    Bu oluşumu takip eden dönemde, evrenin sıcaklığı 1 milyar dereceye düşmüştür. Bu sıcaklık güneşimizin merkez sıcaklığının 60 katıdır. İlk dönemden bu döneme kadar geçen süre sadece 3 dakika 2 saniyedir. Artık foton, proton, anti-proton, nötrino ve anti-nötrino gibi atom altı parçacıklar çoğunluktadır. Bu dönemde var olan tüm parçacıkların sayıları ve birbirleri ile olan etkileşimleri çok kritiktir. Öyle ki, herhangi bir parçacığın sayısındaki en ufak bir farklılık, bunların belirlediği enerji düzeyini bozacak ve enerjinin maddeye dönüşmesini engelleyecektir.

    Örneğin elektron ve pozitronları ele alalım: Elektron ve pozitron bir araya geldiğinde enerji açığa çıkar. Bu sebeple ikisinin de sayıları çok önemlidir. Diyelim ki 10 birim elektron ve 8 birim pozitron karşı karşıya geliyor. Bu durumda, 10 birim elektronun 8 birimi, yine 8 birim pozitronla etkileşime girer ve böylece enerji açığa çıkar. Sonuçta, 2 birim elektron serbest kalır. Elektron, evrenin yapı taşı olan atomu oluşturan parçacıklardan biri olduğundan, evrenin var olabilmesi için bu dönemde gerekli miktarda elektron olması şarttır. Az önceki örnek üzerinde düşünmeye devam edersek, karşı karşıya gelen elektron ve pozitronlardan, eğer pozitronların sayısı daha fazla olsaydı, sonuçta açığa çıkan enerjiden elektron yerine pozitronlar arta kalacak ve madde evreni asla oluşamayacaktı. Pozitron ve elektronların sayısı eşit olsaydı, bu kez de ortaya sadece enerji çıkacak, maddesel evrene dair hiçbir şey oluşmayacaktı. Oysa elektron sayısındaki bu fazlalık, sonradan evrendeki protonların sayısına eşit olacak şekilde çok hassas bir ölçüyle ayarlanmıştır. Çünkü daha sonradan oluşacak olan atomda, elektron ve proton sayıları birbirine eşit olacaktır.

    İşte, Büyük Patlama'dan sonra ortaya çıkan parçacıkların sayısı bu kadar ince bir hesapla belirlenmiş ve sonuçta madde evreni oluşabilmiştir. Prof. Dr. Steven Weinberg bu parçacıklar arasındaki etkileşimin ne derece kritik olduğunu şu sözleriyle vurgulamaktadır:

    Evrende ilk birkaç dakikada gerçekten de kesin olarak eşit sayıda parçacık ve karşıt parçacık oluşmuş olsaydı, sıcaklık 1.000.000.000 derecenin altına düştüğünde, bunların tümü yok olur ve ışınım dışında hiçbir şey kalmazdı. Bu olasılığa karşı çok iyi bir kanıt vardır: Var olmamız. Parçacık ve karşı parçacıkların yok olmasının ardından şimdiki evrenin maddesini sağlamak üzere geriye bir şeylerin kalabilmesi için, pozitronlardan biraz daha çok elektron, karşı protonlardan biraz daha çok proton ve karşı nötronlardan biraz daha çok nötron var olmalıydı.8

    İlk dönemden bu yana toplam 34 dakika 40 saniye geçmiştir. Evrenimiz artık yarım saat yaşındadır. Sıcaklık milyar derecelerden düşmüş, 300 milyon dereceye ulaşmıştır. Elektronlarla pozitronlar birbirleriyle çarpışarak enerji açığa çıkarmayı sürdürürler. Artık atomu oluşturacak olan parçacıkların sayıları, madde evreninin oluşmasına imkan sağlayacak şekilde dengelenmiştir.

    Patlamanın hızının nispeten yavaşlamasıyla birlikte neredeyse kütlesi dahi olmayan bu parçacıklar birbirlerinin etkisine girmeye başlarlar. İlk hidrojen atomu, bir elektronun bir protonun yörüngesine girmesiyle oluşur. Bu oluşumla birlikte evrende göreceğimiz temel kuvvetlerle tanışmış oluruz.

    İnsan kavrayışının çok üstünde bir tasarım ürünü olan ve yapıları çok hassas dengeler üzerine oturan bu parçacıkların tesadüfler sonucu bir araya gelip, üstelik de hepsinin aynı davranışta bulunmaları kuşkusuz imkansızdır. Bu kusursuzluk, üzerinde araştırma yapan herkesi çok önemli bir gerçeğe götürür. Ortada üstün bir "yaratılış" ve bu yaratılışın her anında eşsiz bir kontrol vardır. Çünkü patlama sonrasında meydana gelen her parçacığın belirli bir zamanda, belirli bir ısıda ve belirli bir hızla oluşmaları gerekir. Öyleki bu haliyle, adeta kurulmuş bir saat gibi çalışan bu sistem, çalışmaya başlamadan önce bu ince ayarlarıyla birlikte programlanmıştır. Yani büyük patlama ve onun sonucunda ortaya çıkan kusursuz evren, patlama başlamadan önce tasarlanmış ve daha sonra harekete geçirilmiştir.

    Evreni düzenleyen, tasarlayan ve kontrol eden bu irade, elbette ki her şeyin yaratıcısı olan Allah'tır.

    Bu tasarım yalnızca atomda değil, evrenin büyük küçük her kütlesinde gözlemlenebilir. Başlangıçta birbirinden ışık hızıyla kopup uzaklaşan bu parçacıklardan yalnızca hidrojen atomları oluşmakla kalmamış, bugünkü evrenin içerdiği bütün muazzam sistemler, diğer atomlar, moleküller, gezegenler, güneşler, güneş sistemleri, galaksiler, kuasarlar, vs. muhteşem bir plan, ölçü ve denge içinde sırayla meydana gelmişlerdir. Sadece bir atomun oluşması için gereken parçacıkların şans eseri bir araya gelmeleri, hassas dengeleri oluşturmaları dahi imkansızken, gezegenlerin, galaksilerin, kısacası evrendeki işleyişi sağlayan tüm sistemlerin hepsinin teker teker şans eseri oluşup dengelere kavuştuğunu iddia etmek tamamen akıl ve mantık dışı olur. Bu eşsiz tasarımı yapan irade tüm evrenin Yaratıcısı olan Allah'tır.

    Oluşumu tek başına bir mucize olan hidrojen atomunu diğer atomların oluşması takip etmiştir. Ancak, burada hemen akla "diğer atomlar neye göre oluştu, niçin tüm proton ve nötronlar sadece hidrojen atomunu oluşturmadılar, parçacıklar hangi atomdan ne kadar oluşturacaklarına nasıl karar verdiler?..." gibi sorular gelmektedir. Bu soruların cevabı bizi yine aynı sonuca götürmektedir: Hidrojenin ve onu takip eden tüm atomların ortaya çıkışında büyük bir kudret, kontrol ve tasarım vardır. Bu kontrol ve tasarım insan aklının sınırlarını zorlayan, ortada açık bir "yaratılış" olduğunu gösteren özelliktedir. Büyük Patlama ile ortaya çıkan fizik kuralları, aradan geçen yaklaşık 17 milyar yıllık zamanda herhangi bir değişikliğe uğramamıştır. Üstelik bu kurallar öyle ince hesaplar neticesinde var edilmişlerdir ki, bugünkü değerlerinden milimetrik sapmalar bile tüm evrendeki yapıyı ve düzeni alt üst edebilecek sonuçlar doğurabilir. Bu noktada ünlü fizikçi Prof. Stephen Hawking'in konuyla ilgili sözleri ilgi çekicidir. Hawking, anlatılan olayların aslında kavrayabildiğimizden çok daha ince hesaplar üzerine kurulduğunu şöyle açıklamaktadır:

    Eğer Big Bang'ten bir saniye sonra genişleme oranı, 100.000 milyon kere milyonda bir değeri kadar az olsaydı, evren genişlemeyi bırakıp kendi içine çökecekti.9

    Bu derece ince hesaplar üzerine kurulmuş olan Büyük Patlama, zamanın, mekanın ve maddenin kendiliğinden var olmadığını, herşeyin Allah tarafından yaratıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü yukarıda anlatılan olayların, başıboş tesadüfler sonucu meydana gelmesi ve evrenin yapı taşı olan atomu oluşturması kesinlikle mümkün değildir.

    Nitekim bu konu ile ilgilenen pek çok bilim adamı evrenin yaratılışında sonsuz bir kuvvetin varlığını ve büyüklüğünü kabul etmiş durumdadır. Ünlü astrofizikçi Hugh Ross evrenin Yaratıcısı'nın tüm boyutların üzerinde olduğunu şöyle açıklar:

    Zaman, olayların meydana geldiği boyuttur. Eğer zaman, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Yaratıcı'nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlıyor.10

    Big Bang'in en önemli özelliği, bu teoriyle insanların Allah'ın gücünü daha iyi anlama imkanı bulmalarıdır. İçinde barındırdığı tüm maddelerle birlikte bir evrenin yoktan meydana gelmesi Allah'ın gücünün en büyük delillerindendir. Patlama sırasındaki enerjinin hassas dengesi ise, Allah'ın ilminin sonsuzluğunu düşündürtmeye yönelik çok büyük bir işarettir.
  • Evrim Yine Açmazda


    Peki, insan için bu kadar önemli bir duyu nasıl ortaya çıktı? Görme diye bir kavram yoktan nasıl varoldu? Biraz daha geniş bir açıdan bakarak bu soruyu genelleştirelim. Beş duyusu, beyni, uyumla çalışan iç organları, elleri, ayakları, bedeni ve ruhu ile insan nasıl meydana geldi?

    Sağduyu sahibi ve aklını kullanabilen her insan bu soruya canlılığın üstün ve kusursuz bir yaratılışın sonucu olduğu cevabını verecektir. Ancak bu açık gerçeği reddeden evrim teorisinin bu soruya vereceği cevap ise tesadüflerdir. Evrimciler şu ana kadar gelmiş geçmiş tüm canlı-cansız varlıkların, hiçbir yaratılış olmadan sayısız tesadüflerin biraraya gelmesi sonucunda meydana geldiklerini iddia ederler. Ancak evrimin bu iddiası hem akla hem mantık kurallarına hem de bilime aykırıdır. Çünkü cansız maddelerin canlı oluşturması bir canlıya hayat vermesi mümkün değildir. Bilim evrendeki kusursuz düzene tesadüflerle açıklama getirmeye çalışan evrim teorisini her yönden çökertmiştir. Tüm bilimsel kanıtlar evrimcilerin iddialarının akıl ve bilim dışılığını ortaya koymakta, evrimcilerin sahtekarlıklarını birer birer ortaya çıkarmaktadır. Bununla birlikte canlılığın tesadüflerle açıklanması mümkün olmayan üstün bir tasarımın eseri olduğunu göstermektedir. Canlılardaki bu kusursuz tasarımın sahibi tüm evreni yaratan Allah'tır.

    Evrim teorisinin bilim karşısında uğradığı yenilgiye rağmen, bugün hala dünyadaki belli başlı akademik çevreler ve medya kuruluşları büyük bir dayanışma içerisinde evrim teorisini ayakta tutma çabasındadırlar. Genel olarak izlenilen yöntem dünyanın bir köşesinde bulunan bir kafatasıyla evrim zincirinin eksik bir halkasının tamamlandığını manşetten duyurmaktır. Oysa ortada herhangi bir zincir yoktur ki eksik halkası tamamlansın. Dahası ortada geçiş formu sayılacak yarı balık-yarı sürüngen, yarı sürüngen-yarı kuş gibi herhangi bir fosil de bulunmamaktadır. Buna rağmen, sanki evrim bütün aşamalarıyla ispatlanmış da bir tek maymundan insana uzanan zincirde ufak tefek eksikler kalmış gibi bir hava yaratılmaya çalışılır.

    Evrimcilerin ısrarla dikkatleri kafatası fosillerine çekmelerinin elbette bir nedeni vardır. Tarih boyunca, irili ufaklı binlerce maymun türü yaşamış ve bunların yüzde doksan yedisinin nesli tükenmiştir. Bu maymunların kafatası fosillerini büyüklüklerine ve bazı fiziksel özelliklerine göre dizip, "işte maymundan insana uzanan zincir" demek son derece kolaydır. Hiçbir somut kanıta dayanmayan hayali dış görünüm çizimleri, fosil sahtekarlıkları ve hileli sıralamalar da evrim senaryolarının temel malzemeleridir.

    Oysa evrim daha mikrobiyoloji aşamasında çökmüştür. Bunun yanı sıra mevcut karmaşık organellerin varlığını hiçbir şekilde izah edememektedir. Bu yüzden evrimci çevreler olabildiği kadar bu konular üzerinde tartışmaktan kaçarlar. Zaman zaman da hiçbir cevap niteliği taşımayan teknik ayrıntıları ardı ardına dizerek, sözde bu konuların da açıklamasını yapmış izlenimi vermeye çalışırlar.

    Bu kitabın konusu olan göz de, "Gözleri düşünmek beni bu teoriden soğuttu" diyen Darwin'den beri evrimcileri çıkmaza sürükleyen organlardan biridir. Gözün yapısı ve işlevleri incelendiğinde evrimcilerin bu kaçışlarının sebebi daha iyi anlaşılır. Göz birçok farklı organel ve bölümden oluşmuş karmaşık bir yapıya sahiptir. Hayret uyandıracak kadar geniş kapsamlı işlevleri vardır. Bunların tümü gözü oluşturan farklı organel ve bölümlerin uyum içinde çalışmaları sonucunda gerçekleşir. Parçalardan birinin bile olmaması gözün görevini yapamaması demektir. Bu da evrim açısından içinden çıkılmaz bir noktadır. Çünkü evrim, mevcut bütün organların zaman içinde kendi kendilerine oluştuğunu öne sürer. Gözün, ancak bütün organelleriyle eksiksiz ve kusursuz bir şekilde aynı anda varolmasının zorunluluğu da böyle bir sürecin hiçbir zaman olamayacağı anlamına gelir.

    Konuyu daha iyi anlamak için bir örnek verelim. Gözyaşı salgılamayan bir göz, çok kısa bir sürede kurur ve kör olur. Dahası gözyaşı, antiseptik özelliği ile, gözü mikroplara karşı korur. Evrimciler, gözyaşı olmadan birkaç saat içinde kuruyan gözün, sözde evrim süreci içinde, gözyaşı bezleri oluşana kadar milyonlarca yıl nasıl dayandığı sorusunu akıllarına getirmek bile istemezler. Kaldı ki gözün görevini yapabilmesi için bütün organ ve sistemleriyle mevcut olan bir beden dışında, kornea, konjonktiva, iris, göz bebeği, göz merceği, retina, koroid, göz kasları, göz kapakları gibi doku ve organellere ihtiyaç vardır. Bundan başka göz ve beyin bağlantısını sağlayan muhteşem bir sinir ağı ve beyinde bulunan son derece kompleks görme alanı olmadan görmemiz mümkün değildir. Bütün bu sayılanlar, tesadüfen hiçbir şekilde oluşamayacak kadar özel ve kompleks yapılara sahiptirler.

    Bu organellerden herhangi biri, örneğin göz merceği olmasa göz hiçbir işe yaramaz. Dahası göz merceği ile göz bebeğinin yerleri değişmiş olsa, göz yine görevini yerine getiremez. Kısaca gözün yapısı çok özel bir planlamanın eseridir. Bir tekinin bile tesadüfler sonucunda kendi kendine oluşması imkansız olan bu organel ve katmanların, belirli bir plan ve uyum içinde aynı anda, aynı yerde bulunmalarının ancak tek bir geçerli ve mantıklı açıklaması vardır. Gözü oluşturan tüm organeller üstün akla sahip bir güç tarafından yaratılmışlardır. Bu gücün sahibi ise Allah'tır.

    Apaçık olan böyle bir gerçeği kabul etmek insanı sonsuz hayatında kurtuluşa götüren yolun ilk adımıdır. Bu kitap yaratılış gerçeğini gözler önüne serdiği gibi insanın kurtuluşu için atması gereken adımlara da bir yol gösterici olmak amacını taşımaktadır.
  • Ahlakın Güzelleşmesinde Yeni Tarz: İmam Nursi Modeli


    I. PSİKOLOJİNİN BUGÜNÜ

    İnsan ruhunun derinliklerini ve zenginliğini tanıma çabası insanın yaradılışından beri vardır ve var olmaya devam edecektir. Psikiyatri ve psikoloji insanı ele alan diğer bilim dallarından farklı olarak ruh ve beden ilişkisinin getirdiği çelişkiye çözüm aramak zorunda kalmıştır. Son yıllarda doğa ve genetik bilimindeki gelişmeler, fizyolojik psikolojinin beyin işlevlerinin neler olduğunun daha fazla bilinebilir olması insanı etkilemek isteyenlerin çok dikkatini çekmiştir. İnsan beyni nöron denilen hücrelerden oluşurken, bilgisayarlar silikonlardan oluşurlar. "Bir model geliştirerek beyindeki bilgileri bilgisayara, bilgisayardaki bilgileri beyne nakledebilir miyiz?" sorusu artık hayal olmaktan çıktı. İnsan beynine mikroçip koyarak onu yönlendirebilir miyiz? İlaç vererek onun davranışlarını değiştirebilir miyiz? soruları akademik araştırma konuları arasındadır.

    GELECEK BİLİMİ

    Bilim dünyasının yeni bir projesi var. Bu proje "Beyin projesidir." Genom projesi tamamlanarak evrenin sırları konusunda önemli bir adım atıldı. Beyin projesinin tamamlanması için 30 yıllık bir süre belirlendi. İnsanlığın sırlarının anlaşılmasında "Nasıl düşünüyoruz" sorusu önemli bir hedef olmuştur ve çalışmaları bu noktalara getirmiştir.

    Önemli çalışmalar yapan"World Future Society"(Dünya Gelecek Derneği) öğrenmenin gelişmesi, okul eğitimi ve onunla yakından ilişkili olan IQ zekâsı konusunda ilginç görüşler öne sürmektedir. Bu görüşler şu şekildedir:

    1- Şimdiye kadar yapılmış en büyük makine olan İNTERNET giderek büyüyecek ve önem kazanacaktır.

    2- Beden gücünün yerini mekanik makineler aldı. Bilgisayarlarda zihinsel çalışmaların yükünü azaltacaktır.

    3- Bilgi teknolojisi dünyanın her yerine yayılacak, aletleri küçülecek ve herkes taşıyabilecektir. O kadar küçülecek ki bedeninize bile yerleştirilebilecektir. Ürünleri tanıtmak için bu aletler bedava bile verilecektir.

    4- Yeni bir Dünya kültürü oluşacak, mevcut kültür ve dillerden pek çoğu yok olacaktır. Bu durum ise beklenmedik olaylar ve tehlikelere neden olabilecektir.

    5- Akıllı evler oluşacak, bundan sonra büro gökdelenler gereksizleşecektir. İnsanların çoğu kırsal kesime ve tatil yörelerine yerleşecek, bilgi teknolojisi ile işlerini yürütecektir. Evler çok çekici şekilde olacak, bu nedenle dışarı çıkmak istemeyen insan yeni bir yalnız yaşam türü oluşturacaktır.

    6- Yeni yaşam türü insanı antisosyalleştirecek, ardından suç davranışlarında belirgin artışlar oluşacaktır.

    7- Klasik zekâya dayalı olan klasik okul eğitimi şekil değiştirecek. Her alanda paketlenmiş eğitim yardımları alınabilecektir. Okul eğitimi bebeklik çağından başlayacak "Yaşam boyu" eğitim düşüncesi yaygınlaşacaktır. "Uzaktan eğitim" sistemi bütün dünyaya yayılacaktır.

    8- Okul sınıfları çok farklı, yetenek ve ilgileri olan öğrencileri bir araya getirecek daha çok sanal gerçekler konuşulacaktır.

    9- Depolanmış bilgi kaynakları genç kuşağın daha kolay ulaşabileceği hale gelecek, daha çok bilgi sahibi olmak yerine daha az bilecek , ancak bilgiye istediği anda ulaşacak.

    10- İnsanlığın bugüne kadar edindiği bütün bilgilerden kendi çalışmaları için yararlanabilecektir.

    11- Eğitim kişisel tempoya göre tamamlanabilecektir.

    12- Disiplinli, ama eğlenceli eğitim felsefesi yerleşecek, öğretmenlik görevi öğrencilerdeki yıkıcı ve oyuncu eğilimleri denetleme önceliğine dönüşecektir.

    13-Gerçekler yerine sanal birdünyada yaşanacak bencillik, kumar, kişisel çıkar tutkunluğu daha büyük toplumsal sorun haline gelecektir.

    GENEL SİSTEMLER KURAMI

    İnsanın var oluşunun anlaşılma çabaları evrenin somuttan soyuta genel bir sistem bütünlüğü içerisinde olduğu tezini güçlendirmektedir. Madde-enerji toplulukları ve yer zaman sürekliliği aşamalı (hiyerarşik) bir düzen içerisindedir. Sub-atomik parçacıklar, atom, hücre, insan, aile, toplum, dünya, evren şeklinde birbiri içindeki daireler sisteminde yerimiz nerededir? Somut sistemle soyut sistemlerin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Decart "Düşünüyorum öyleyse varım" diyerek duyguları önemsememişti. Zeki ama başarısız, bilgili ama ahlâksız insanların giderek çoğalması duyguların eğitimini ön plana çıkardı. Duyguların eğitiminin şansa bırakılamayacağı ortaya çıktı.

    Klasik psikanaliz ve 20. yüzyılın başındaki baskın psikolojik görüş Freudiyen görüştü. Bu görüşlere göre baskı, gerilim ve zorlama ruhsal bozukluklara yol açıyordu. Bu sebeple temel psikolojik ihtiyaçların giderilmesi için hoşgörülü eğitimle çocukların dürtülerinin boşalımına imkan sağlanmalıydı. Genç beyinler fazla bilgilerle yüklenmemeliydi. Cinsel doyum erken yaşlardan itibaren sağlanmalıydı. Böylece insanların ruh sağlığı daha iyi olacaktı.

    Ancak psikolojik gözlem, psikiyatrik bulgular yukarıda saydığım beklentilere karşı tam tersi sonuçlar elde etti. Örneğin: En ağır ruhsal bedensel zorlamaların yükü altında kalmış İkinci Dünya Savaşı sürecinde nevrotik ve şizofrenik dediğimiz ruhsal bozukluklarda artış olmadı. Sadece savaş stres reaksiyonları yaşandı. (Genç 1981) Buna karşılık savaşı izleyen yıllarda toplumlar istenilen refah düzeyine eriştikçe depresyonlarda, varoluş nevrozlarında artış oldu. Emeklilik depresyonu arttı. Yaşamın anlamsızlığı görüşünden kökenini alan yeni ruhsal bozukluklar ortaya çıktı. (Alexander,1960) Çağdaş insan giderek toplumdan kopuyordu. İntihar olayları artıyordu. Bazı insanlar anlamsız gördükleri yaşama heyecan katmak için suç işliyorlar, uyuşturucu kullanıyorlardı.

    ABD, Dünya nüfusunun %5'ini oluşturduğu olduğu halde Dünya kaynaklarının %25'ini kullanıyor. Zengin Dünyalılar Ay'a giderken, yoksul Dünyalılar açlıkla ölüm savaşı veriyor. Buna karşı zengin Dünyalılar bilgili ama mutlu değiller. O halde ruh sağlığı politikaları yeniden düzenlenmeliydi. Freud hayatının son yıllarında "Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir." derken bu gidişi vurgulamaya çalışmıştı.

    DUYGULAR MANTIKLI OLMAK İÇİN GEREKLİDİR

    Bir insan, hayatında önemli kararlar verirken, yatırım yaparken, evlenirken duyguları ile de hareket eder. Bir ülkede karar mekanizmasının başında bulunan kişiler korkularının etkisi altında iseler çok adaletsizlikler yapabilirler.

    Duyguların Biyolojik Temelleri

    Korku, öfke, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, kıskançlık, kuşku, düşmanlık, tiksinme, üzüntü gibi temel duygular beyin beden ilişkisinde farklı sonuçlar doğurur. Öfke anında kalp atışı hızlanır, çevik hareket sağlayabilecek güçte enerji açığa çıkar. Korku anında kan kaçmayı kolaylaştıracak şekilde bacaklara toplanırken yüz solar. Mutluluk anında bazı beyin alanlarında metabolizma artışı yaşanır. Sevgi duygusu ile parasempatik sistem harekete geçerek vücutta gevşeme oluşur. Üzüntü anında beyinde enerji azalması yaşanır. Uzun süren üzüntünün depresyona yol açması durumunda metabolizma yavaşlar, geri çekilme yaşanır. Bu durum, organizmanın sonuçları değerlendirmek, yeni başlangıçlar yapmak için kendini güvende hissedeceği içe dönüklüğe gidişinin işaretidir. Kaygı durumunda korkuya benzer bir tepki oluşur, beynin duygularla ilgili alanında enerji artışı yaşanır, sempatik sistem uyarılır. Vücut "savaş-kaç-yaklaşan tehlikeye odaklan" şeklinde dikkatini arttırır.

    Duygusal Körlük

    Beynin orta bölgesi limbik sistemdir. İnsanın öğrenme ve hatırlama süreçlerinin önemli bir kısmı bu bölgenin ürünüdür. Badem büyüklüğündeki Amigdal ise duygusal durumların uzmanıdır. Amigdal'i alınmış olan hayvanlarda korku, öfke, yarışma, işbirliği güdüleri kaybolur. Amigdal bölgesi Epilepsi hastalığı nedeniyle çıkarılmış bireylerde duygusal körlük oluşur. Bu kişiler neşe, sevinç, üzüntülü olaylar karşısında kaygısız kalırlar. Çok iyi konuştukları halde sevgi, şefkat hissetmezler. Karşı tarafın çektiği acıya karşı duyarsız kalırlar. Acıma duyguları körelmiş gibidirler.

    New York Sinir Bilimleri Merkezinde çalışanDr. Joseph Le Doux duygusal beyinde Amigdalin rolünü ilk keşfeden sinir bilimcidir. Beyin haritası yöntemi ile çalışarak duygusal beyin devrelerini çözüp eski bilgileri değiştirdi. Beyin kabuğunun daha karar aşamasındayken amigdal bölümünün denetimi nasıl elinde tuttuğunu açıkladı.

    Ön beyin (prefrontal loblar) ile Amigdal ilginç bir birliktelik gösterir. Anlama, kavrama, dikkat, karar verme, plan yapma, strateji üretme beyin ön bölgesinin işlevidir. Amigdal duygusal öneri gönderiyor, ön beyin bunu süzgeçten geçiriyor. İkiside bilinçli çalışma disiplinine sahipse akıl ve mantık birlikteliği ortaya çıkıyor.

    Sağ ön beyin korku-öfke gibi olumsuz duyguların yeridir. Sol ön beyinde onu denetler. Sol prefrontal korteksi hasarlı, inmeli hastaların ileri derecede kaygı-korku içinde oldukları, hasarı sağ tarafta olanların beklenmedik ölçüde mutlu oldukları bilinen gözlemlerdir. Sağ ön beyni ameliyatla alınmış erkeğin ameliyattan sonra kişiliğinin değiştiğini, şefkatli bir insan haline geldiğini eşler söylerler. (Mutlu koca vakası) Aynı şekilde psikiyatri pratiğinde öfkeli, kıskanç, kuşkucu kişilerin beynin bu bölgesinde kimyasal iletiyi değiştirici ilaçlarla sakin ve kontrollü hale geldikleri bilinmektedir.

    İnsan beyninde düşünce ve duygunun buluştuğu çizgi Prefrontal - Amigdal devresidir. Amigdal'e depolanmış ve kayıtlı duygularla, akıl süzgecimiz olan ön beyin bölgeleri çocukluk çağından itibaren iyi kimyasallarla ve doğru sinirsel networkla şekillendirilirse akıl ve sevgiyi beraber kullanan insanlar ortaya çıkacaktır.

    AHLÂKIN BİYOLOJİK TEMELLERİ

    Bilimsel çalışmalar sinir sistemi, sinir iletileri ve beyin kimyası ile dini ve ahlâki deneyimlerin arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyorlar. Bilimle din arasında köprü kurabilecek bu çalışmalarla önemli bulgular elde edildi. Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Andrew Newberg Tanrı'nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne sürdü. SPECT beyin haritalama yöntemi ile yaptığı çalışmalarda Tibetli Budistlerin derin transa geçtikleri sırada radyoaktif boya şırınga ederek yaptığı deney sonunda beynin belli bölgelerinin değişime uğradığını saptadı. "İnsanlar ruhani deneyimler geçirirken evrenle bütün olduklarını hissederler ve kendileri olma duygusunu kaybederler. Bunun nedeni beynin o bölgelerinde neler olduğu ile ilgilidir. Şu halde o bölgeyi belirler ve bloke ederseniz, kendimizle dışımızdaki dünya arasında sınır kalkar."

    Milyonlarca insan dini inançlarının hayatlarını değiştirdiğini söylerken herhalde beyinlerinde bazı programların değiştiğini söylüyorlar.(Hürriyet, 18.06.2001)

    İngiliz Doğabilimci Edward O. Wilson "Atlantic Monthly"dergisi Nisan 1998 sayısında bir makale yayınladı. Ahlakın biyolojik temelleri (The Biological Basis of Morality) isimli makalede Wilson dinin sadece sosyal hayata ait bir olguolmadığını aynı zamanda genlerimizde yazılı bir gerçek olduğunu iddia etti. 6 Temmuz 1998 tarihinde Newsweek dergisi de konuyu sorgulayan ikiaraştırma yayınlıyor.

    Edward Wilson Harvard Üniversitesinde de mukayeseli zooloji müzesinde çalışıyor. Ömrünü karıncaların hayatını inceleyerek geçiriyor. Tezi bilimsel metodolojiyi değiştirecek boyutta bir tez. Bilginin Birlikteliği (Consilience, Knopf yay.) kitabında yazarı tartışılacak çarpıcı görüşleri var.

    Ahlaki değerlerin dini veya din dışıda olsa aşkın yani insan aklında üstün bir yerde olduğunu savunuyor. Sosyal olguların sinir sisteminin anlaşılması ile çözülebileceğini, sinir sistemi genetik bilimini, genetik bilim biyokimyayı biyokimya da insan davranışını açıklıyor. Böylece her şey doğa bilimlerine indirgeniyor.

    Wilson, insanoğlunun genetik uyaranlarını dinlediği zamana hlâki öğretilere uygun davranacağı ve kendi menfaatini koruyacağını savunuyor.

    Wilson'ın bu görüşü Antonio Domasio ve Le Doux'un görüşleri birbirini destekliyor. Bütün bilgiler ve psikososyal yaşantılar beyinde belli bölgelerde kimyasal harflerle yazılıdır. "Bütün bunları yöneten, yönetici (Executive) bir gen mi var? Doğaüstü güç, beyni nasıl etkiliyor?" sorularına dikkati çekiyor. Dinin biyolojik bir ihtiyaç olduğu, ruhsal deneyimlerin insanda huşu duygusu uyandırmasının biyolojik bir temeli olduğu görüşleri gittikçe doğrulanmaktadır. Yaşamı ayakta tutan her şeyin biyolojik temeli olduğu Din ve Tanrı ihtiyacının da biyolojik temeli olduğu tezini savunanların bir kanıtı da tarihte dine karşı yapılan eylemlerin uzun vadede daha çok dindarlaşma sürecini hızlandırma olgusudur. Bunun hangi din ve inanç olacağı kültürel yapının öğretisine bağlıdır.

    Moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki muazzam ilerleme, her türlü duygunun genler tarafından salgılanan enzimlerin yönlendirdiğini söylüyor. Kalbin sadece beyne kan pompalayan bir pompa olduğu; insanın duygu, düşünce ve davranışlarının yönetildiği organın beyin olduğu kanıtlandı.

    Sosyal bilimlerle uğraşanlar genleri dikkate almak zorundadırlar. Toplumda psikolojik müdahaleler yapmak isteyenler de artık genleri göz önüne almak zorunda kalacaklardır.

    II. KÜRESELLEŞME VE AHLÂK

    Şu anda Dünya da 1.300.000.000 insan açlık sınırında bulunuyor, önlem alınmazsa eğer 2020 yılında bu sayı 3.000.000.000 bulacak. Dünyanın bir köşesinde umutsuzluk, şiddet, adaletsizlik, açlık, yoksulluk yaşanırken, diğer tarafında bolluk içerisinde müreffeh bir hayat var. Dünya nüfusunun % 20'si olan Batı toplumları Dünya kaynaklarının % 80'ini tüketiyorlar.

    Haçlı seferleri dini seferler olarak biliniyordu, gerçekte ise o bir kılıftı. O tarihlerde Batıda açlık, sefalet ve yoksulluk vardı. Doğu ise zengindi. Seferlerin dini değil ekonomik ve siyasi gerekçeleri vardı. Şimdi Doğudan Batıya göç başladı. TIR'ların altında ve kum motorları ile insanlar Batıya göçmeye devam ediyor. Önlem alınmazsa vize ve silahlar bu göçü durduramayacak.

    Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde sade insanlar yaşanan adaletsizliği, haksızlığı daha fazla görmeye başladılar. Önceleri kader diyerek sineye çekilen durumlar artık öfke ve isyan fırtınaları oluşturuyor.

    Batıda da durum çok farklı değil. "15 Eylül'de CNN Int. de altı yaşındaki kız çocuk soruyor; kuleler neden bombalandı, bu insanlar bizden neden nefret ediyorlar."

    Ya Adalet, Ya Şiddet:

    İnsanlık tarihinde hep adaletsizlikler oldu. Feodal düzende zengin azınlık; surlar, şatolar arkasında yaşarken sefil çoğunluk kaderine razı bir hayat içindeydi. Bu yüzyılda insanlık uyandı, sade insanlarda, her şeyi görebilir oldular. Böylece toplumsal talep arttı. HABİTAT II. Toplantısında, sivil toplum örgütlerinin hükümetlerin ortağı olması, hesap sorması ve sorgulaması benimsendi.

    İnsanlık uyanmışken ve insaniyetin getirdiği nimetleri tatmışken bunu güzel yaşamak için adaletli bir global düzene ihtiyaç vardır.

    ABD dünyanın tek büyük gücü oldu. Batı değerleri dünyaya hâkim oldu. Bakalım bu durum dünyaya asgari mutluluğu sağlayabilecek mi? Hiç olmazsa hayatın yaşamaya değer olduğunu gösterebilmek için bir yorum, bir inanç insanlara kabul ettirebilecek mi? Toplumsal barış ve bireysel mutluluğu sağlamak için kendi değerlerinin yetersiz olduğunu görüp Doğu değerlerinden yaralanacak mı?

    Batı değerleri hep aklı rehber aldı. Doğu değerleri duyguları ön planda tuttu. ABD Batı akılcılığı ve Doğu ahlâkı ortak zemininde insanlığı buluşturup küresel mutluluğu sağlayabilir.

    İnsanların barış içinde beraber yaşayacağı küresel bir düzen için seküler ahlâki öğretilerin ve bütün dinlerin uzlaştığı insani değerlere ihtiyaç vardır. Işık hızını geçme gayretleri iyi insanların elinde olmazsa tarihin sonu felaket olur. İyi insanlar-kötü insanlar mücadelelerinde küresel ahlâk, şiddet içermeyen kültür, insanlık bilinci, adil ekonomik düzen ve paylaşma ahlâkı çoğunluğun kabul ettiği altın standart haline gelmezse ne yazık ki küresel barış olamayacaktır.

    III. KÜRESEL NARSİSİZM

    Narsisistik (özsever) kişinin temel özellikleri şunlardır; gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanırlar ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.

    Egosu büyük ama her şeyi küçük olan bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak sadece kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.

    Rekabeti çok kullanırlar, sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.

    Diğer insanlar narsisistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.

    Liderle rarasında narsisistik kişi çoktur. Liderliğin bittiği yerde narsisizm başlar.

    En büyük Narsisist Hitlerdi!

    Sezarların çoğu, Napolyon, Mussolini, Kleopatra, Nemrud, Firavun, Stalin gibi kişilerin hepsi heykeli dikilecek narsisistlerdi. Bunlardan biri olan Hitler Darwin'den etkilenerek kendi ırkının üstünlüğünü, diğer ırkların değersizliğini doktrin haline getirdi (Nazizm). Bu doktrine halkına inandırdı ve insanlık tarihinin en kanlı savaşının çıkmasına neden oldu.

    Narsisistik kişiler çoğalıyor mu?

    Teknolojik başarı, insanlığın eski çağlara göre daha zengin olması insanların egolarının kabarmasına neden oldu. Tanrıya ne gerek var diyen insanlar çoğaldılar ve bunu bilim adına ifade etmeye başladılar. Eski çağlarda değer vermemek ve inançsızlık eğitimsizlikten ileri geliyordu. Bugün bilim ve teknoloji adına dine gerek olmadığı ve hesap vereceğimiz doğaüstü gücün olmadığı duygusu gelişti. Bir insan düşününüz, kendisi narsisistik özellikte ve yaptıklarından hesap verme duygusu taşımıyor. Bu kişi kendi çıkarı için her şeyi yapabilir. "Beni inorganik maddeler yarattıysa, ona hesap vermeyeceğime göre canımın istediğini yaparım" felsefesi gelişti. Bireysellik bencilliğe dönüştü. Kendi çıkarını kutsallaştıran insan başkalarına neden yardım etsin ki!

    "Kuvvetliysem zayıfı yok etmem hakkımdır. Ben özel ve önemliyim, başkası açlıktan ölse bana ne, ben tok olduktan sonra" anlayışı bu kişilerin ego idealleri oldu. Zayıf insan ve milletleri çalıştırıp sırtlarından beslenmek bu görüş sahiplerinin doğal haklarıydı.

    Böyle bireyler insanlık tarihinde hep oldu. Semavi mesajlar ise bu kişilere karşı zayıfları sürekli korudu ve yol gösterdi. Haklarını doğru yöntemlerle savunmayı başaran zayıflar ezilmekten kurtuldu ve toplumsal barış böyle sağlandı.

    Peki günümüzde ne olacak? Narsisistik bireyler eski çağlara göre daha çok ve fazladan ellerinde teknolojik güçlerde var. İşte bu durumda küresel narsisizme karşı küresel bir faaliyet gerekiyor. Ahirzaman dininin bu küresel tehlikeye bir çözümü olmalı.

    Bediüzzaman'a göre bu formüller Kur'an-ı Kerim'de vardı. Bir dönem Imam-ı Rabbani'nin Mektubat'ını, Abdülkadir-i Geylani'nin Fütuhul Gaybi'sini nefis terbiyesi için okuyor. Fakat nefsi ikna olmuyor. Daha sonra "Ulum-u felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki,.. " diyerek bu asrın nefsi özelliklerine uygun olan eserlerini yazmaya başlıyor. Bu çalışmaları "Tevhid-i Kıble et" diyerek doğrudan Kur'an-ı Kerim'den yorumlar çıkararak yapıyor.(Yirmi Altıncı Lem'a)

    IV. MACHIAVELLI'NİN DERİN ETKİSİ

    Niccolo Machiavelli (1489-1527) "Hükümdar" isimli kitabı ile siyaset biliminin kurucusu olarak anılır. Machiavelli'nin bu kitabını Hitler, Napolyon, Mussoline, Stalin hep başucu eseri olarak bulundurdular. Siyasetçilere ilham kaynağı olan bu kitap, aslında siyasi ahlâkı tanımlıyordu.

    Kitabın ana fikri şudur. "Devlet menfaatleri uğruna her şey mübahtır. Devlet hayatı ile özel hayatın ahlâki ölçüleri birbirinden farklıdır". "Gayenin vasıtayı meşru kılacağı" herkesin bildiği görüşüdür.

    "Zalimlik; bir hükümdarın tebâsını birlik halinde ve itaatkâr tutabilmek için kullandığı silahlardan biridir. Bir-iki ibretli örnekle kan döken hükümdar, sonunda daha büyük kan dökülmesine yol açacak kadar yumuşaklık gösteren birinden daha merhametli olacaktır. Hükümdarın şiddeti fertlere zarar verir. Hükümdarın gereksiz yumuşaklığı devlete zarar verir",

    "Hükümdarın korkutucu olması sevilmesinden daha emniyetlidir."

    "Dürüstlük övgüye değerdir. Fakat siyasi iktidarın muhafazası için hilekârlık, ikiyüzlülük, yalan yere yemin zorunludur. İnsanların hepsi iyi olmadığı için hükümdarın da iyi olması gerekmez. Hükümdar sözünde durmamayı izah için her zaman makul bir sebep bulur. Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."

    Machiavelli Hükümdar isimli eserinde olması gerekeni değil olanı ele aldığını söylüyordu. Machiavelli'nin hararetli okuyucular listesinde bugün dünyayı yönetenlerin olduğunu gördükçe, küreselleşmeyi savunanların Machiavelli'de çok faydalı öğütler bulduklarını söylemelerini toplumsal barış için büyük tehlike olarak değerlendiriyorum. Bu anlayış kişileri siyasi başarıya götürebilir, fakat uzun vadede sonuç toplumsal ahlâkın bozulması ve barışın zarar görmesidir. Bir kazanıp on kaybetmektir. I. ve II. Dünya savaşlarında Machiavelli'nin büyük ahlâki sorumluluğu vardır. Despotizmi savunanlar bu fikirlerden çok yararlandılar. Doğu despotizminde de bu ahlâkın eserlerini görüyoruz. Emevi saltanatı bunun bir örneğidir.

    V. KÜRESEL TEHLİKE VE DUYGUSAL ZEKA

    İngiltere'de intiharla gelen ölümler trafik kazalarından fazla, Norveç'de uyuşturucu ile meydana gelen ölümler trafik kazalarından fazla. Her yüz ABD'liden 3'ü şiddet içeren bir suçun kurbanı. ABD'de de kadınların % 65'i, erkeklerin % 80'i abartı derecesinde alkol kullanıyor. 1999 yılında boşanma oranı %75'e çıktı. Çocuk suç çetelerinin 750.000 üyesi var. SAMHSA raporunda 3.000.000 gencin ölümü düşündüğü belirtiliyor. ABD'de son 10 yılda ölüm cezasına çarptırılan mahkum sayısı % 57 arttı. (Psychology Today, Haziran 2002)

    New York Times'in haberine göre Norveç'de 1999'da dünyaya gelen çocukların % 49'ü evlilik dışı doğumlardan oluşuyor. Bu oran İzlanda da % 62, İngiltere de % 38, Fransa da % 41 seviyesinde. En dindar olarak bilinen İrlanda da ise 1999 da doğan 100 çocuktan 31'i evlilik dışı. Cinsel suçların kurbanlarının % 71'i 17 yaşının altındaki çocuklardan meydana geliyor.

    Yukarıdaki rakamlar Batılıların duygusal profillerinin iyi olmadığını gösteriyor. Evlilik, toplumsal yaşam gibi duygusal paylaşım gerektiren konularda başarılı olamıyorlar.

    Bir sinir bilimci olan Antonio R. Damasio "Descartes'in yanılgısı" isimli kitapta duygu, akıl ve insan beynini araştırırken beynin duyguları yöneten hücrelerini tanımladı. Duyguların eğitimini şansa bırakmakla hata yapıldığında itiraf etti.

    Daniel Goleman "Duygusal Zekâ" isimli kitabının girişinde şöyle diyordu: "Son on yılda ailemizde, çevremizde ve toplum hayatımızda duygularla baş edememe, umutsuzluk, tahammülsüzlük ve evlilik içi şiddet arttı. İnsanlar 'İyi günler' yerine 'gel boyunun ölçüsünü al' diyorlar."

    AHLÂKA AYKIRILIK ÖLÇEĞİ

    New York Üniversitesinde Psikiyatri Doçenti Dr. Michael Welner belki insanlık tarihinde ilk defa "Ahlâka aykırılık ölçeği" geliştirdi. Gerekçesi de adi suçların, cinayetlerin artması, sadist, kana susamış, hor gören insanların fazlalaşması ve kendinden başkasını düşünmeyen insanların hızla artması karşısında psikiyatrinin kötülüğü tanımlama yeteneğini belirlemekti.

    Duygusal Zekâ Nedir?

    1- Öz bilinç: İnsanın kendisini tanıması.

    2- Öz denetim: İnsanın kendisini yönetmesi. Hedefini belirleme, kendisini harekete geçirme, dürtü ve isteklerini kontrol edebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, ruh halini düzenleyebilme.

    3- Empati kurabilme: Diğergâmlık, başkasının istek ve ihtiyaçlarını anlayabilme

    4- Uzlaşma yeteneği: Sorunlar karşısında ben-merkezci davranmadan uzlaşma odaklı çaba içinde olma. Kavga ve mahkeme arayışından vazgeçme

    5- Umut besleyebilme:

    İşte ABD'liler Semavi Ahlâk'da geçen sabır, tevekkül, affedicilik Allah'ın rahmetinden ümit kesmeme, alçak gönüllü olma, verici olma gibi özelliklere deneme-yanılma yolu ile geldiler.

    KÜRESEL AHLÂK İLKELERİ

    Dünya dinleri parlamentosu 1993 yılında Chicago'da kabul ettiği Küresel ahlâk deklarasyonunda başlıca şöyle diyor.

    1- Küresel ekonomi, küresel siyaset ve küresel çevre büyük krizdedir.

    2- Küresel ahlâk olmadan küresel düzen olamaz.

    3- İnsanların barış içinde bir arada yaşayacağı bir bakış gerekiyor.

    4- Küresel ahlâk yeni bir ideoloji veya yani bir din değildir.

    5- Küresel ahlâk bütün dinlerin ve seküler ahlâkın öğretilerinin uzlaştığı değerlere dayanır.

    6- Hiç kimse dini, rengi, düşüncesi, cinsiyeti yüzünden dışlanmamalıdır.

    7- İstisnasız her insana insanca muamele yapılmalıdır.

    8- Kimse kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır.

    9- Irksal, cinsel, bireysel, sınıfsal her türlü egoizm reddedilmelidir.

    10- Hayata saygılı şiddet içermeyen bir kültür benimsenmelidir.

    11- Sadece insan değil yeryüzündeki her şey saygıdeğerdir.

    12- Adil ekonomik düzen olmadan küresel barış olmaz.

    13- Ekonomik ve siyasi güç, vahşi üstünlük kavgalarına değil insanlığın hizmetine yöneltilmelidir.

    14- Açgözlülük insan ruhunu öldürür. Alçakgönüllülüğe değer verilmelidir.

    15-Gazeteci, bilim adamı, doktor her meslek kendi etik kurallarını geliştirmelidir.

    16-İnsan bilinci gelişmeden dünya asla iyiye götürülemez. (Aksiyon, Ekim 2001)

    VI. İMAM NURSİ'NİN TEZİ

    İKİ DEHŞETLİ HÂL:

    Milyonlarca dini kitabın neşrine set çekildiği, insanları dini faaliyetten vazgeçirmek için sistemli çalışılmaların yapıldığı bir dönemde Nur Risalelerinin çoğu el yazması ile yaygınlaşmasının ve okunmasının sırrı sorulduğunda İmam Nursi bu zamanın iki dehşetli durumdan söz ediyor.

    Birincisi: Hissiyat-ı insaniyenin akıl ve fikre baskın geldiği fikri. Hedonizm olarak da tanımlayacağımız zevkçiliğin, dünya sevgisinin insanın hayatında birinci plana çıkmasını dehşetli bir durum olarak öne sürüyor. Böylece insanlar kısa vadeli zevkle meşgul olup ölüm ve ötesini düşünmüyorlar, Allah'ı akıllarına ve gönüllerine getirmiyorlar. Hoşça vakit geçirip mutluluğu yakalayacaklarını düşünüyorlar.

    Bu Hedonistik hissiyatın modern insanın günlük yaşamını doldurduğu düşüncesine karşı geliştirdiği yöntem ise şudur. Modern insanın lezzet olarak gördüğü şeyin içerisinde elemi gösterip aklını devreye sokmaktır. Allah'ın istemediği tarzda yaşamanın ve maddi zevkler peşinde koşmanın elem verici, ürkütücü neticeleri ile onları yüzleştirmek.

    "Günahların, haram lezzetlerin içinde manevi elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaiki şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevi lezzetler bulunduğunu ispat ediyor."

    "Risale-i Nur bu dünya da manevi cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevi bir cennet bulunduğunu ispat ediyor." (İ.K.M. s.8)

    gibi görüşlerle duyguların denetimini, kişinin kendini yönetmesini aklın rehberliğine veriyor. Akıl yürütme yöntemleri ile zevk tuzaklarına insanların düşmemesini, dini yaşantının insanı bu dünyada da mutlu ettiğini kanıtlama yolunu seçiyor.

    Böyle akıl yürütme yöntemleri kullanılarak toplumdaki ahlâki yozlaşmanın önünün alınacağını, bireylerin Kur'an ahlâkına uygun yaşamanın güzelliklerine ikna edilmesini anlatmanın bir "tecdid" olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır.

    İkinci dehşetli hâl olarak şu tezi savunuyor.

    "Eskiden fen ve ilim ile dalalete girip, inad ve temerrüd ile iman hakikatlarına karşı çıkana nispeten şimdi yüz derece ziyade olmuş."(İ.K.M. 10).

    Bu tespitten sonra yazdığı eserlerde fen ve ilim kullanılarak imani gerçekleri kanıtlama yolunu seçiyor. Allah'ın varlığını tartışmaya açıyor, akıl yürütme yöntemleri ile (vacib-ül vucud) olması gerektiğini savunuyor. Öldükten sonra dirileceğimiz ve ikinci bir hayatın varlığını ispatlıyor. (Haşir Risalesi). Kadere inanmanın mantık ve muhakeme ölçülerinde açıklamasını yapıyor. (Yirmi Altıncı Söz). Naturalizme karşı Mistizmin tezini Tabiat Risalesinde mantıksal yargılama yöntemleri ile ifade ediyor. Tesettürün ve Ramazan orucunun insanın psikolojik doğasına uygun olduğunu delillendiriyor. Bir seyyahı evrende gezdirerek ağaçlar, kuşlar, yağmur, yıldızlar, insan vücudu ve kan hücrelerini konuşturarak bilimsel verileri delil olarak anlatıyor. Peygamber ahlâkına uygun olarak yaşamanın insanı mutlu edeceğini, sağlıklı yapacağını, hastaneleri, hapishaneleri çeşitli maddi hastalıkları delil belirterek aktarıyor. Hapishanede yazdığı mektuplarla zehirli bal hükmündeki gençlik lezzetlerine aldanmamayı anlatarak sonsuz gençlik lezzetine bilet olan Peygamber yoluna gençleri davet ediyor. 5-10 senelik gençliğin meşru daire dışındaki lezzetlerinin gam ve keder çektirdiğine, "meşru dairedeki keyfin keyfe kafi geldiğini"ne gençleri ikna ediyor.

    İKİ AHLÂKIN KARŞILAŞTIRILMASI

    İmam Nursi On İkinci Söz'de Kur'an ve felsefe ahlâklarını şöyle karşılaştırıyor. "Kur'an-ı Hakimin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi :

    Felsefenin halis bir tilmizi bir firavundur. Menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. O ... dinsiz şakird cebbar, mağrurdur...Gaye-i himmeti nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmindir...

    Amma Hikmet-i Kur'an'ın halis tilmizi ise bir abddir. Hem cennet gibi azam menfaata olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem mütevazidir. Rıza-ı ilahi, fazilet için amel eder, çalışır...

    Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder. Hedefi menfaat bilir.Düstur-u hayatı cidal tanır. Cemaatlerin rabıtasını unsuriyet, menfi milliyet tutar. Semeratı ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin hacat-ı beşeriyeyi tezyiddir.

    Amma Hikmet-i Kur'aniye ise nokta-ı istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gayede menfaate bedel gaye ve rıza-ı ilahiyi kabul eder. Hayatta düsturu cidal yerine düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarını unsuriyet milliyet yerine rabıta-i dini ve sınıfı ve vatani kabul eder. Gayatı hevesat-ı nefsaniyeye sed çekip ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    İki ahlâk öğretisinin şahsi hayata verdiklerini ve toplumsal hayata sağladıklarını şöyle yorumlayabiliriz.

    Seküler ahlâk öğretisinin kişiye verdiği ego ideali menfaattir. Çıkarı için çalışan insanlar güçlerini o yönde kullanacaklardır. Güçlü olan zayıfa zarar verecek, böylece çatışma çıkacaktır. Dini ahlâkın kişiye verdiği ego ideali "Fazilet ve Rızayı İlahi"dir. Erdemli yaşamayı onurlu yaşamak olarak algılayan insan, ilkeleri için çıkarını ikinci plana atacaktır. Dini ahlâk insanın ilkeli yaşamasını önerdiği için ilkeli insanlar daha kolay anlaşma sağlayıp uzlaşabileceklerdir.

    Seküler ahlâkın dayanak noktası kuvvettir. Çözümlenmesi gereken konularda güç, para, sosyal statü kullanılarak sorun çözülmeye çalışılır. Güç, para ve sosyal konumu ilkesizce şahsi çıkarı için kullanan insanlardan oluşan bir toplumda kavga, şiddet, saldırı bitmeyecektir.

    Dini ahlâk dayanak noktası "Kuvvet yerine Hak" der. Haklı olanın güçlü olması, güçlü olanın haklı olmamasını benimseyen insanlardan oluşmuş toplumda ortak yaşam kolay olur

    Seküler ahlâkta yaşam prensibi "mücadele"dir. Darwin'den etkilenen sosyal bilimciler, yarışmacılığı, rekabetçiliği barışçıl olmayan bir tarzda önerdiler. İşletmelerde başkasını düşünmeden başarılı olmayı ilke olarak benimsediler. Böylece üretkenlik arttı, fakat insanlar arası yardımlaşma azaldı. İnsanlar zengin oldular,ama yalnız kaldılar.

    Dini ahlâkta yaşam prensibi olarak "yardımlaşma" önerildi. "Kendi iyiliğin ve başarından önce toplumun iyiliği ve başarısı gelir" ilkesi ile paylaşma ahlâkı "infak" gerçeği olarak önerildi. Kendisinden önce komşusunu düşünmek, başkasına, zayıflara, hastalara yardım etmek kutsal davranış olarak övüldü.

    Seküler ahlâkta topluluklar arası bağ olarak ırk, soy bağı önerildi. Milliyetçilik duyguları şovenizm ölçüsünde teşvik edildi. Ulus devlet ideoloji olarak benimsendi. Ulusçuluğu kutsallaştıran yaklaşım başkalarını yutmakla beslenen "şovenizm" akımlarını doğurdu. İnsanlık tarihinin en büyük savaşları XX. yüzyılda bunun için yaşandı. Dünya barışı bu anlayış sebebiyle zarar gördü.

    Dini ahlâkta insanlar arası bağ olarak "din, vatan, sınıf bağı" ön plana çıkarıldı. İnsanların değiştirilebilir bağlarının olması sevgi duygusunu güçlendirici etki yapar. Bir insanın kendi ırkından olmayan bir insanı sevebilmesi, küçük görmemesi, savundukları ortak değerlerin daha çok olması toplumsal kardeşlik ve dostluk duygularını arttırıcı sonuçlar verir.

    SEKÜLER AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- İnsanların zevk tuzaklarına düşmesi, zevklerini doyurmak için bencilleşmesi.

    2- Narsisistik bireylerin artması: Başkalarını küçümseyen, kendi çıkarı için her şeyi kullanan, eleştiri kabul etmeyen, yardımlaşmayı kendisine yardım olarak düşünen, kinci, kıskanç, nankör, övgüyle beslenen küçük firavunların çoğalması. Basit, rutin günlük işler onu mutlu etmediği için küçük şeylerden zevk alamaz. Onu mutlu edecek şey para, güç, şöhret ve cinsel doyumdur.

    3- İnsanlığın ihtiyaçlarının artması: Daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, para, güç, şöhret sahibi olmak duygularının abartılması ekonominin felsefesi oldu. Tüketim teşvik edildi. İnsanların beklenti düzeyi yükseltildi. Moda ve merak gibi duygular abartıldı. 1-2 şeyle mutlu yaşam sürebilecek insan 20-30 şeye muhtaç duruma düştü. Ulaşmadığı için kendini kötü hissetmeye başladı.

    4- Yalnızlık psikososyal sorun oldu. Kendi çıkarını kutsallaştırmış, zorluklar karşısında zevk aldığı başka konuya yönelen insan özgür ve birey olmak isterken kendisini yalnız, güvensiz hissetmeye başladı. Kendi rahatını, zevkini eğlencesini amaç edinen birey evlilik yaşamında, aile içi iletişimde gerekli olan empatik iletişimi sağlayamadı. "Biz" diyemeyen bir insan hep "Ben" demenin sonucu yalnızlığı, köpeklerle arkadaşlık kurmayı tercih etti.

    5- Güven duygusu azaldı. Kendisini sevmenin medeniyet olarak sunulduğu bir ahlâkta başkalarını sevme duygusu zayıfladı. Başkalarını sevmeyen insan onların dost olmadığını düşünmeye başlar. Kendisini tehdit altında hisseder. Her an zarara uğrayacağı duygusu ile korku içerisinde yaşar. Kendi çıkarı için yalan söyleyebilen bir insan herkesin yalan söylediğini düşünmeye başlar ve güvensizlik daha da artar.

    6- Saygı duygusu zarar gördü. Ben-merkezci yaklaşımlar kutsal değer olarak bireyin isteklerinin doyurulması, zevklerinin karşılanmasını önerir. Böyle durumlarda otorite rolündeki kişilere karşı kızgınlık gelişir. İsteklerini sınırlandıran güce karşı saygısızlık, kurallara önem vermeme, itaatsizlik duyguları ön plana çıkar. Başkasının hakkına saygı duymak gibi bir kaygı, merhametli olmak seküler ahlâkı benimsemiş insan için gereksizdir.

    Yaptıkları işlerde bir yaratıcıya hesap vermeyeceğini düşünen insan yasalara yakalanmadıkça her şeyi yapabilirim düşüncesine sahip olur. Başkasına zarar vermenin, hayvanlara, doğaya zarar vermenin vicdani kaygısını hissetmez. Kendisine doğrudan zarar vermeyen şey onun umurunda bile değildir.

    Zengin, bilgili ama mutlu olmayan bireyler seküler sistemin meyveleri olarak önümüzde duruyor.

    DİNİ AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- Somut zevkler yerine soyut zevklerle doyum sağlayan insanlar oluşur. Zevk alma ve sevme duygusunu rutin günlük işlerinde bulabilir. Eşiyle, ailesiyle, toplumsal rolüyle mutluluğu yakalayabilir. Para, güç, şöhret, cinsel doyum yaşamında ve egosunda ideal olmaz. Toplumun iyiliğinden zevk almayı başarabilir. Küçük şeylerden mutlu olmayı başaran birey ortaya çıkar.

    2- İçgüdüleri dizginleyerek psikolojik enerjisini toplumsal üretkenliğe yöneltir. Amaç erdem olarak insanları sevmek, doğrulara bağlılık, dürüst olmak, sözünde durmak, âdil olmak, hoşgörülü olmak, barışçıl olmak, yardımsever olmak, içten, samimi, iyi niyetli olmak, şefkatli olmak, alçak gönüllü ve diğergâm olmak benimsenir.

    Araç erdem olarak: Çalışkan, düzenli, dikkatli, disiplinli, cömert, cesaretli, esnek, yumuşak olmak, başkalarını incitmemek gibi özellikleri benimser. Böylece psikolojik enerjisi kişisel zevklere değil toplumsal zevklere yönelterek mutluluğu yakalamaya çalışır.

    3- Hodgamlık yerine diğergamlığın yerleşmesi sağlanır. Her olay ve durumda kendi çıkarı için sonuçlar çıkaran birey yerine her olay ve durumda toplumun ve diğer insanların menfaatini düşünebilen bireylerin çoğalması gerçekleşir. Böylece toplumsal barış için gerekli zemin oluşur.

    4- Uzlaşma kültürü gelişir. Kendisi için istediğini başkası için isteyen, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan bireyler çoğalır.

    "Güçlüler yapacağını yapar, zayıflara katlanmak düşer." tarzındaki uzlaşmayı yok eden seküler ahlâk yerine "güçlü ve zayıf hukuk önünde eşittir" evrensel ahlâkı benimsenir.

    "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölmüş bana ne" veya "sen çalış ben yiyeyim" tarzındaki acımasız ben merkezcilik yerine yardımlaşmaya ibadet kutsallığı vererek toplumsal barışa katkı sağlanır. (İktisat Risalesi)

    5- Ölüm korkusundan kurtulur. Hesap verme duygusu taşımayan, kendi çıkarını kutsallaştırmış bir insan ölüm gerçeği ile yüzleşmemeye çalışır. Ancak kaçınılamayacak bu gerçek onu ruhsal acılara iter. Varoluş amacını sorgulayan, ona uygun yaşamaya çalışan bir insan ego ideallerini kendisini tatmine değil yaratıcısını memnun etmeye göre düzenleyecektir. Ölüm o kişi için bir kavuşma olacaktır. Sevdiği kişiye kavuşma aşkı kalıcı ve devamlı bir lezzettir. Baki, sonsuz, sınırsız güç sahibine döneceğini bilen bir insan içindeki sevgi ateşini sürekli yakacaktır. Sevgi ateşinin yandığı yerde korkular buharlaşıp giderler.

    Sevilmek, istenmek, takdir edilmek insanın temel içgüdüleridir. (Maslow) Bu içgüdülerin yönünü yaratıcıya yönelten insan iki yaşamında da mutluluğu yakalar. Görüldüğü gibi İmam Nursi tezini seküler ahlâkla dini ahlâkın ortaya çıkardığı sonuçları göstererek ifade etmiştir.

    VII. İMAM NURSİNİN KULLANDIĞI YÖNTEM

    İmam Nursi eğitimli olan ve olmayan takipçilerini nasıl ikna etti? Savunduğu teze onları nasıl inandırdı? İmam Nursi gibi formal eğitim almamış bir kişinin oluşturduğu büyük etki sosyolojik bir inceleme konusudur. Oluşturduğu etkinin dayandığı temelleri ve kaynakları iyi analiz etmek gerekiyor.

    Onun kişiliğinde buluşan etkiler nelerdi, kullandığı özel bir yöntem var mıydı, sübjektif paradigmaları nelerdi?

    Kişiler kendi kültürleri içerisinde özel bir yol ararken İmam Nursi nasıl bir kültürel yol haritası geliştirmişti?

    Bütün bu sorular akademik bir ilgi alanı olarak kafa yorulması gereken konulardır.

    1. "TEBLİĞ DEĞİL TEMSİL ZAMANI" DEMESİ

    İmam Nursi Şualar kitabının 302. sayfada Risale-i Nur'un mesleğini şöyle ifade eder :

    1. İhlas-ı tam ve terk-i enaniyet.

    2. Zahmetlerde rahmeti elemlerde baki lezzetleri hissedip aramalı.

    3. Fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elim elemleri göstermek.

    4. İmanın şu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını.

    5. Hiçbir felsefenin eli yetişemediği noktaları ve hakikatleri ders vermek.

    Bu ifadelerde özetlendiği gibi İmam Nursi düzeltme faaliyetine kendisinden başlamıştır. Eserlerinde mektuplarına "Ey nefsim" diyerek başlamıştır. Kendisi söylemlerini ve peygamber ahlâkını kusursuz yaşamıştır. Her şeyden feragat, hediye almamak, dünya malına değer vermemek gibi özellikleri tavizsiz uygulaması, bu asrın Mevlânâsı gibi yaşamayı başarması O'nun aleyhindeki propogandaya rağmen güven duygusunu azaltmamış artırmıştır. "Biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaiki imaniyenin kemâlatını ef'alimizle izhar etsek sair dinlerin tabileri elbette cemaatle İslamiyete girecekler" sözü İmam Nursi'ye aittir. İnsanlığın uyandığını, ilim ve araştırma meyli içinde olduğunu, doğru nerdeyse er geç arayıp bulacağını "Uyanmış beşerin başka şansı yok" diyerek savunuyordu. İmam Nursi'nin en yakın bir talebesi olan Zübeyr Gündüzalp de "Hizmet için değil nefsimi ıslah için çalışmalıyım" diyordu.(1997, Nefis Muhasebesi) İmam Nursi'nin örnek olmaya dayalı yaşama yöntemini kullanması günümüzde Asr-ı Saadet Müslümanı bilincini geliştirdi.

    2. MÜSBET HAREKET İLKESİ

    İmam Nursi başkasının kusurlarını dile getirmeden sürekli kendi doğrularını anlatmıştır. Siyasi bir talep içine girmemiş "En büyük siyaset siyasetle ilgilenmemektir." diyerek iman ve ahlâk vurgusundan taviz vermemiştir. Tahrik edici yaklaşımlara hep sessiz kalmış, kendi doğrularına sarılarak ve model insan yetiştirerek ancak cihat edilebileceğini savunmuştur. "Taş atana ekmek at" şeklindeki tasavvuf ilkesini yaşantısında göstermiştir. Böyle davranarak kavgacılığı, boğuşmayı, düşmanlık duygularının gelişmesini önlüyordu. Bu yapıcı ve kucaklayıcı tavrıyla çağımızın Mevlânâsı oluyordu.

    3. DİN VE BİLİM UZLAŞMASINI SAVUNMASI

    Sadece din ilimleri ile meşgul olmanın taassuba, sadece fen ilimleri ile meşgul olmanın da hile ve şüpheye götüreceği, ancak ikisinin beraberliğinden akıl ve duyguların aydınlanmış olacağı tezini ısrarla savundu. İmam Nursi 21. yüzyılda post modernizmin geldiği noktayı 80-90 yıl önce görmüşdü. Tüm bu önerileriyle bilgili, çalışkan ve nitelikli insanların yetişebileceğini tekrar tekrar ifade etti.

    4. KİŞİSİZLEŞTİRME ÇABASI

    Osmanlı ve orta çağ döneminde şeyh-mürit ilişkisinde kişisel bağlılık mekanizmaları ile irşat faaliyeti sürüyordu. Modern çağda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, sanattır." düşüncesi en önemli vurgu haline geldi.. Modern dünya önermeci araçlar,kişisel ilişki tarzının yerine araştırmaya dayalı araçları öneriyordu. Herkes fikir üreterek, kafa yorarak doğruyu bulmalıydı. İncelemeden kimsenin arkasından gidilmemeliydi.

    İşte bu anlayışa uygun olarak İmam Nursi'de kişisel rehberliği reddedici yaklaşımlar görüyoruz. "Beni ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur'u okusun, Said yoktur, konuşan yalnız hakikattir" gibi ifadelerle sürekli bu vurguyu yapıyordu.

    Arkasından halife bırakmaması, mezarının bilinmemesini istemesi, buna rağmen ölümünden sonra bütün dünyada milyonlarca takipçisinin olması sosyolojik bir olgudur

    Kur'anda konulan normları, geleneksel müslüman davranış ve kişisel ilişki tarzını gelişen sanayii ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilenmiş (tecdit) olması çağdaş Türkiye'de oluşturduğu etkidir. (Şerif Mardin 1992)

    5. DOĞU DESPOTİZMİ İLE MÜCADELE ETMESİ

    "Sorma, düşünme itaat et." tarzındaki geleneksel sosyal yapının modern çağla birlikte başladığını İmam Nursi meşrutiyet döneminde gördü. Sorgulayan, özgür düşünen, bağımsız davranan bireylerin, insanlığın geleceğinde yer alacağı tezini savunan din alimi olarak ilginç bir öngörü içinde olduğunu söyleyebiliriz.

    Ortodoks Osmanlı ulemalarının kesinlikle kabul etmeyeceği bu tezi Meşrutiyet döneminde yazdığı kitaplarında açıkça ifade etti. "Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözündeki vahşet ve istibdadı kaldırdı." sözü ona aittir.

    İstibdatın İslamın özünde olmadığını Emevilerle birlikte girdiğini söylüyordu. Ayrıca özel hayatta, medresede, ülke yönetiminde istibdadın yerinin olmadığını karıncaların cumhuriyetçiliğini örnek vererek anlatması canlandırılmış İslami modernleşmenin Kur'ani bir yorumu olarak nitelendirilebilir.

    6. SEVGİ YERİNE ŞEFKATİ MESLEK OLARAK SEÇMESİ

    Risale-i Nurmesleğinin dört esasıolan "acz, fakr, şefkat, tefekkür"ü sayarken insanlararası bağda şefkatin sevgiden daha üstün olduğunu savundu. Şefkat koşulsuz bir sevgi olarak tanımlanırsa içerisinde menfaat izi olmayan bir sevginin savunulması hatta bunun için İmam-ı Rabbani ye hafif bir muhalefette bulunması ilginçtir.

    İmam Nursi, Yakup Peygamberinoğlu Hz. Yusuf'a ilgisini şefkat, Züleyha'nın Yusuf'a ilgisini de aşk olarak tarif ediyor. Aşk ve muhabbetin ücret ve karşılık istediğini fakat şefkatin karşılıksız sevgi olduğunu savunarak insanlararasında koşulsuz sevgiyi önermesi İmam Nursi'nin başka bir yaklaşımıdır.

    Sevginin karşılık beklemeden verilmesini savunduğu İhlas Risalelerini takipçilerinin on beş günde bir okunmasını istemesi dikkat çekmektedir.

    7. EV OKULLARI UYGULAMASI

    Değişen dünya şartlarında din ve fen bilimlerini birleştirerek geliştirmeye çalıştığı projeleri hayata geçirilemeyen İmam Nursi ilginç bir yol izledi. Yazdığı kitapların evlerde okunup tartışılmasını ve kendisine mektuplar yazılmasını hararetle destekledi. Dört büyük kitabını bu mektuplara verdiği cevaplardan oluşturdu. Şualar isimli kitabını doğruları savunmaya, Sözler, Lem'alar gibi eserleri ile tezini anlatmaya, Lahikalar isimli (Emirdağ, Barla, Kastamonu) kitaplarında da uygulanacak yöntemlere yer verdi.

    Anadolu'da bir gelenek vardır "sıra geceleri" olarak tanımlanır. Akşamları aileler oturup çeşitli kitaplar okurlar, sohbetler yaparlardı. İşte İmam Nursi bu sosyolojik veriyi çok iyi gözlemledi ve kitaplarının kabulünde bu yasal yolu kullandı. Peygamber ahlâkına uygun yaşamanın, sünnete uymanın bir edep olduğu, bu evlerde hayata geçirildi. Psikolojik karmaşa yaşayan, tereddüt ve arayış içerisindeki insanlar kafalarındaki sorulara bu evlerde cevap buluyorlardı.

    8. UMUDU AYAKTA TUTMAYI BAŞARMASI

    Umut eserlerindeki lahika mektuplarında sık vurgulanan bir konudur. Küfrün bel kemiğinin kırıldığı, istikbal inkılapları içerisinde en gür sedanın İslam'ın sedası olacağı her ziyaretine gelene vurguladığı görüşler olmuştur.

    "Fikri hürriyet, meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerle başladı... Su-i ahlâkın çirkin neticelerinin görülmesi ile hakikatlerin önü açılacak. Hakiki medeniyet, maddi terakki ve hakkaniyetin manevi katkıları ile düşmanlar mağlup olup dağılacak"

    gibi motivasyonu arttırıcı vurguları sürekli yapmıştır. Hatta kendisi ile görüşmek isteyenlere; ümit duygusunu destekleyen, yeisi en dehşetli hastalık olarak tanımlayan, insanlığın fıtri gidişinin Kur'ana doğru olduğunu anlatan "Hutbe-i Şamiye" isimli eserini okumayı tavsiye etmesi çarpıcı bir uygulamasıydı.

    SONUÇ:

    İmam Nursi, "insanların kendi dinlerini ve kültürlerini koruyarak modernleşmesinin mümkün olduğu" tezini hem teoride hem pratikte kanıtlamış bir fikir ve aksiyon insanı olarak dikkati çekmektedir. Güzel ahlâktan ibaret olarak tanımlanan Kur'an normlarını ve Hz. Muhammed'i model almaya dayalı bir sistemi geliştirdi.

    Zikirlerle, şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitap okuma, akıl ve kalbi beraber kullanma, kişinin değil kitapların arkasından gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.

    Sosyokültürel süreçlerde geliştirdiği bu hareket modeli, dinler tarihinde subjektif bir paradigmadır. Çizdiği kültürel yol haritası da insanların kendi kültürleri içerisinde yol bulmalarını kolaylaştırmıştır. Kendi kişisel rehberliğini reddetmesi fikirlerinin arkasından gidilmesini pekiştirdi. Hareketinin dinamiğinde çağımızın tedirgin insanına, psikolojik karmaşasına, arayışına çözüm sunması önemlidir.

    Diğer taraftan geleneksel ulema kültürü ile halk kültürünü ev okullarında bir araya getirdi. Kendisini de talebe olarak niteledi.

    İnsanın Allah'a erişmesinde "Ulu kişi" imajına gerek olmadan bir yolun bulunabilmesi, arkasından halife bırakmaması, eserlerini rehber olarak sunması İmam Nursi'nin iman ve ahlak alanında karizmatik önderliğini gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.

    KAYNAKLAR

    1. Berger P.L : Dinin sosyal gerçekliği, İnsan Yayınları, İSTANBUL, 1993.

    2.CooperC.L : Stress, Medicine and Health CRC Press, NEWYORK, 1996.

    3.Csermely P.: Stress of Life from Molecules to men, Annals of the New York Academy of Sciences, Volume851,New York,1998.

    4.Damasio, A: Descartes'in Yanılgısı, Duygu, akıl ve insan beyni, Varlık/Bilim Yayınları Türkçesi Bahar Atlanır İSTANBUL, 1999.

    5. Damasio A.R.,Harrington A., Kagan J., et.all: Unity of Knowledge, The convergence of natural and human science Annals of the New York Academy of Sciences, Vol. 935. 2001.

    6. DSM IV: Amerikan Psikiyatri Birliği, Diognostic and Statistical Manual of Mental Disorders, New York,1998

    7.Gençten, Engin: Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Maya Yay., ANKARA, 1981.

    8. Goleman D.: Duygusal Zeka, Varlık/Bilim Yay. Çeviri: Banu Seçkin Yüksel 9.Basım İSTANBUL,1998.

    9. Jung C. G. : Psikoloji ve Din, Çeviri: Cengiz Şişmen, İnsanYay.,İSTANBUL,1975.

    10. Kutay, Cemal: Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman'ı Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an Ahlakına Dayalı Yaşama Düzeni Yeni Asya Yay., İSTANBUL,1980.

    11. Mardin, Şerif: Bediüzzaman Said Nursi Olayı, ModernTürkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yay, İSTANBUL,1992.

    12. Micheal Thomas: Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, Gazeteciler Yazarlar Vakfı Yay. Zaman Gaz. Yay. İSTANBUL, 2000 (6-7 Haziran 1997 tarihli Bildiri).

    13. Nurbaki Haluk: İnsan Bilinmezi.7Baskı Damla Yay. İSTANBUL 1999

    14. Nursi, Said: Risale-i Nur Külliyatı, Kaynaklı-İndeksli 1, 2, 3, ciltler. Yeni Asya Yay. İSTANBUL 1994.

    15. Spinoza:Etika, Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış,Tercüme, Hilmi Ziya Ülken, Ülken Yay., İSTANBUL (Tarih Yok)

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: 1952 yılında Merzifon'da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıt'a hizmetinden sonra 1982 yılında GATA'da psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu'da hastahane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa'da yardımcı doçent (1988), doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumunda bilirkişi olarak görev yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Centers of America Nöropsikiyatri Merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yapmaktadır. Çok sayıda eseri ve makalesi vardır.

    Yazar: Nevzat TARHAN (Prof. Dr.)