Rattigan, pencereden, Temmuz güneşi altında gümüş gibi parlayan İstanbul'a bakıyor ve şöyle düşünüyordu: "Lord Curzon haklı. İstanbul'u Türklerden almak, Avrupa'nın beş yüz yıldır beklediği bir fırsattı. Ne acı ki bu fırsatı kaçırmış görünüyoruz. Tarafsızlığı açıkça terk etmeli ve küstah Ankara'ya karşı bütün gücümüzle Yunanistan'ı desteklemeliyiz.139 Müslüman Türklerin Avrupa toprağında ne işi var?"  

Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman (Sayfa 139)Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman (Sayfa 139)
Fatih Karakuş, bir alıntı ekledi.
31 Mar 01:37 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

"...Kavuran bir ateş ile perişan, eşiğine geldim. Aşk, Temmuz güneşi başımda; ayrılık, hasret serabı içimde... Susuzluğum kalbimi kuruttu, ciğerimi yaktı. Dilim damağım buruk, elim ayağım kırık. Bir yudumcuk su olsan, hararetimi dindirsen. Damlayadursan, karanlıklarıma ab-ı hayat kesilsen..."

Efsane, İskender Pala (Sayfa 274)Efsane, İskender Pala (Sayfa 274)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
02 Ara 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Grouchy
Viyana Kongresi çeşitli entrika ve çekişmelerle, dans ve aşk serüvenleri arasında devam ederken, Napoléon’un,
bir aslan gibi zincire vurulup konulduğu
Elbe Adası’ndaki kafesinden kaçtığı haberi, delegeler arasında bir bomba gibi patladı.

Arkasından gelen haberler birbirini izledi: Napoléon, Lyon’u ele geçirdi.
Napoléon, kralı kovdu.
Bütün birlikler ellerinde sancakları,
Napoléon un saflarına geçiyor.
Napoléon Paris’te.
Napoléon Tuilleries Sarayı’nda.
Leipzig ve yirmi yıl süren o kanlı savaşlar boşunaydı. Biraz öncesine kadar
birbirleriyle çekişen delegeler,
bir aslanın pençesinden kendilerini
kurtarmak istiyorlarmış gibi bir araya geliyorlar ve Napolèon’u bir kez daha
ve ayağa hiç kalkamayacak biçimde yere sermek için İngiliz, Prusyalı, Avusturyalı
ve Ruslardan oluşturulacak bir ordunun hemen silah altına alınmasına karar veriyorlar. Avrupa ülkelerinin imparatorları
ve kralları arasında şu dehşet anındaki
kadar hiç böylesi bir birlik oluşmamıştı.

Wellington, kuzeyden Fransa üzerine yürüyor. Blücher komutasındaki bir Prusya Ordusu
da hemen onun yanı başında ilerliyor.
Ren kıyılarında da Schwarzenberg’in komutası altındaki Avusturya kuvvetleri harekete hazırlanıyordu. Rus Ordusu da yedek kuvvet olarak Almanya içinden
batıya doğru ağır ağır ilerlemekteydi.

Napoléon tehlikeyi hemen kavrıyor.
Bekleyip bu azgın sürünün bir araya gelmesine meydan vermenin tarihin bağışlamayacağı bir hata olacağının farkındadır. O halde, birlik olup kendisini
yok etmelerini beklemeden önce, onların üzerine kendisi yürümeli, Prusya, İngiliz
ve Avusturya kuvvetlerine teker teker saldırmalıydı. Acele etmek zorundaydı,
yoksa ülkesindeki hoşnutsuzluklar artar
ve başı ağrıyabilirdi. Cumhuriyetçiler
güçlenip Kralcılarla birleşmeden ve
ikiyüzlü Fouché, siyasi rakibi Talleirand
ile anlaşıp kendisini arkadan vurmadan
önce üstünlüğü ele geçirip zaferi
kazanması gerekiyordu.

Görkemli Ordusu’nu hemen düşmanın üzerine sürmeliydi. Yoksa her geçen gün
bir kayıp, her geçen saat bir tehlikeydi.
Bunu düşünen Napoléon, toplarını hemen Belçika’ya, Avrupa’nın bu en kanlı savaş alanına doğru harekete geçiriyor.

15 Temmuz, sabah saat üçte, Napoléon’un komutasındaki eşsiz Fransız ordusunun öncüleri sınırı geçiyorlar. Bir gün sonra,
ayın 16’sında da, Ligny’de Prusya Ordusu’na saldırıyor ve onları geri püskürtüyorlar. Zincirlerinden kurtulup kafesinden kaçan aslanın düşmanına indirdiği bu ilk
darbe gerçi müthiş bir darbedir,
ama öldürücü değildir. Yenilmiş, fakat tamamen bozguna uğratılamamış Prusya Ordusu, Brüksel’e doğru geri çekiliyor.

Şimdi Napoléon, Wellington’a indireceği
ikinci vuruşa hazırlanıyor. Bir dakika bile yitirecek zamanı yok. Çünkü geçen
her gün, düşmanın güçlenmesine yarayacak, arkasında bıraktığı ülkesinin kuvvetten düşmüş halkını her ne pahasına olursa olsun utku şarabıyla sarhoş etmesi gerekiyor.

17 Temmuz sabahı Napoléon, soğukkanlı
ve sinirleri sağlam bir komutan olan
düşmanı Wellington’un yerleştiği QuatreBas tepelerine doğru, bütün ordusuyla birlikte yürüyor. Napoléon’un savaş planı hiçbir zaman bu kadar kusursuz, askeri buyrukları bu kadar kesin olmamıştı.
Planında yalnızca saldırıyı düşünmekle kalmamış, aynı zamanda bozguna uğratılan, ancak tamamen imha edilememiş
bulunan Blücher’in ordusunun Wellington’la birleşebileceği olasılığını ve bu durumda karşılaşacağı tehlikeyi nasıl savuşturabileceğini de gözden uzak tutmamıştır. Napoléon bu olası tehlikeyi
daha baştan ortadan kaldırmak için, ordusunun bir bölümünü bu iş için ayırıyor
ve bu orduyu, kaçmakta olan
Prusya Ordusu’ nu adım adım izleyerek. İngilizlerle birleşmesine engel olmakla görevlendiriyor.

Napoléon kaçan Prusyalıları izlemekle görevlendirdiği ordunun komutanlığını Mareşal Grouchy’ye veriyor.
Grouchy, zekâ yapısı ve beceri bakımından orta derece bir komutandır. Dürüsttür ve temiz yüreklidir, gözü pek ve güvenilir bir kişiliği vardır. İyi bir süvari komutanı
olduğunu pek çok kez kanıtlamıştır,
ama yalnızca iyi bir süvari komutanıdır.
Ne Marat gibi yığınları peşinden sürükleyebilen ateşli bir süvari ne SaintCyr
ve Berthier gibi bir strateji uzmanı ne de
Ney gibi bir kahramandır.

Bir efsane adamı olan Napoléon’un
yiğitlik dünyasında ona yer ve ün
sağlayacak göze çarpan hiçbir özelliği yoktur. Ne bir yiğitlik nişanı, ne de adından söz ettirecek askerî bir başarısı vardır.
Onu ünlü yapan yalnızca kötü yazgısı olmuştur. Yirmi yıl boyunca İspanya’dan Rusya’ya, Hollanda’dan İtalya’ya kadar
bütün savaş alanlarında çarpıştı.
Mareşalliğe yükselinceye kadar bütün rütbelerden teker teker geçti.
Avusturyalıların mermileri, Mısır’ın güneşi, Arapların hançeri ve Rusya’nın soğuğu, öncüllerini, Desaix’i Marengo’da, Kleber’i Kahire’de, Lannes’i Wagram’da birer birer ortadan kaldırarak ona, bu en yüksek
rütbeye, mareşalliğe giden yolu açtı.

Yürüdüğü bu yol, kendi gücü ve üstün yetenekleri sayesinde kazandığı yol değildir, yirmi yıl süren savaşlar sonunda şans sonucu kendiliğinden önünde açılan bir yoldur.

Grouchy’nin bir kahraman ve strateji
uzmanı olmadığını, yalnızca güvenilir, üstlerine bağlı, dürüst ve çekingen bir adam olduğunu Napoléon da çok iyi bilmektedir. Fakat mareşallerinin yarısı ölmüştür.
Ötekiler de bitmek tükenmek bilmeyen seferlerden yorgun düşmüşler, yeni görevlere istekli değillerdir. İşte bu nedenle Napoléon, orta çapta bir adama böylesine büyük
bir görevi vermek zorunda kalıyor.

İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (WATERLOO: DÜNYANIN YAZGISINI BELİRLEYEN AN)İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Stefan Zweig (WATERLOO: DÜNYANIN YAZGISINI BELİRLEYEN AN)

Cemile Teyze
Bitmeyen Mesai Üzerine
Yaz sonunda balkonum bir başka güzel... Haziran ayı başında semt pazarından alıp diktiğim kırmızı, pembe sardunyalar balkonumun bir köşesini adeta istila ettiler. Tüm yayılmacılıklar böyle olsa hayatta... Yaseminin bu sene pek keyfi yok. Temmuz içinde canlandı biraz ama Ağustos’ta döktü çiçeklerini, birkaç tane var üzerinde... Ama akşamları açık balkon kapısından salona doğru kokularını yaymaya devam ediyorlar...

Gündüz güneşi ile iyice ısınan balkonu, akşama doğru yıkıyorum, çiçekleri de suladıktan sonra benim balkon sefam başlıyor... Uzanıyorum şezlonguma sokağın başında hafif rüzgarla sallanan kestane ve akasya ağaçlarına bakıp şehrin uzak uğultularını dinliyorum. Akasyalar kurumaya başladı, ama korna ve lastik sesleri devam ediyor... İnsanın hareket alanı kısıtlandıkça hayal dünyası genişliyor galiba... Çokça geçmiş, az bugün, yarın hatırlanmasa da olur.

Eski evimizin sokağında bir Ermeni İlkokulu vardı... Çocukların sesleriyle
başlardı mesaim. Önce kahvaltı hazırlanır, işe yetişme telaşı içinde yarım içilmiş çaylar. Bir dilim kızarmış ekmek, birkaç zeytin çekirdeği, kırıntılar... Öylece bırakılan masalar. Yani akşam yorgun argın eve gelindiğinde yemek yapmaya soyunmadan önce yapılması gereken bir kalem iş. Ne gam. Böyle bir hayat o geride kalan amansız koşturmalar özlenebilir mi peki? Tabii ki hayır. Belki gençliğimi özlüyorum, belki de her şeyin görüntü olduğunu kavrayamadığım o yalansız günleri. Ben yıllar sonra elde ettiğim bu huzurun devam etmesini dilerken, televizyonların sesinin sonuna kadar açıldığı bol ışıklı evlerde, akşamın bu erken vaktinde kadınların çoğunun mutfakta debelendiğini görüyorum...

Değişen pek bir şey yok, kadın hayatlarında. O çok yoruluyor, ben erken geliyorum, zaten yemek yapmasını da bilmiyor. Filan. Binbir türlü bahaneler. En eşitlikçi erkek ve kadın bile ikili ilişkilerde kendilerini yıllar geçtikten sonra bu konumda bulabiliyorlar.

Tedirginlik iyidir. “Bizi olağanlıkların öldürdüğünü unutma” diyor şair. Okul bitip
hayat savaşı içine dalan kaç genç insan ülkemizde şiir okumaya devam ediyor ki. İmgelerin yerini gerçek hayat, gizlemli sevgililerin yerini etli canlı erkekler ve ince, kaba iktidar oyunları alıyor. Kadınlara ise bu güç ve iktidar alanlarında birbirleriyle rekabet etmekten başka yol kalmıyor. Kimi fasulye pişirmek konusunda rakip tanımıyor, kimi çocuk eğitimi konusunda, bazıları yuvayı yapan dişi kuş olarak, temizlik, bakım, dışarıda çalışma, iyi anne, iyi eş tüm rolleri birden üzerine alıyor. Yaşamlarımız hakkında karar verilen tüm alanlarda erkekler güç ve iktidarlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Parlamentoda bizim adımıza siyasi kararları onlar alıyorlar, istihdam yasalarıyla bizi eve kapayacak tedbirler getiriyorlar, hukukla elimizi kolumuzu bağlıyorlar. Biz güvenli evciklerimizde sadece kendi huzurumuzu korumak ve kendi çocuklarımızı sevmek, onların geleceğini düşünmek üzerine yoğunlaşırken, gerçek hayatlarımız elimizden kayıp gidiyor.

Çevrenizde ne olup bittiğine bakıverin kızlarım, ipekböcekleri gibi duvarınızı örmeyin. Hayat ona müdahale ettiğiniz ölçüde, sizindir ve “öz niteliklerin tümü tedirgindir”, huzurunuzu bozmaktan asla korkmayın...
(Petrol-İş Kadın Dergisi Sayı:32’den alınmıştır.)

Hasan Fevzi Yüreğil &Bediüzzaman Hz.
Bediüzzaman Hazretleri’nin dünyaya teşrif ettiği senelerde Denizli’de gökyüzünün altında ki bir mâneviyat eri çevresindeki tâbilerine şöyle sesleniyordu:
“Bu gün Kürdistan da bir büyük evliya Dünyaya geldi, bu zat zamanın sahibi, asrımızın vekilidir,” diyerek müjdeler veriyordu.
Bu büyük evliyanın adı da “Hacı Hasan Feyzi” idi.
Bu mübarek zatın ahirete intikalinden sonra yerine aynı ismi taşıyan Hasan Feyzi Yüreğil geçiyor.
O yıllarda Bediüzzaman Hazretleri Âyetül Kübra’nın basılması vesilesi ile talebeleri ile beraber Denizli Hapishanesi’ndedir. Hasan Feyzi Efendi bu yüce şahsın medhini duyduktan sonra, kendisi ile görüşmek ve tanışmak ister. Hapishanede ziyaret mümkün olmadığı için mahkeme gününü sorar. Eskiden mahkûmlar jandarma nezaretinde götürülürdü hapishaneden adliyeye. Böyle bir anda mahkûmların geçeceği caddenin karşı tarafında beklemeye başlar ve karşıdan Bediüzzaman Hazretleri önde sair Nur Talebeleri arkada kafile halinde gelmektedirler. Hasan Feyzi Efendi kendi kendine şöyle seslenir:
“Eğer bu zat bu zamanda beklenilen zat ise beni tanıması gerekir” diyerek beklemeye başlar. Bediüzzaman Hazretleri Hasan Feyzi Efendi’nin istikametine geldiği zaman ona müteveccihen dönerek iki elini kaldırarak kendisini selâmlar.
O andan itibaren Hasan Feyzi Efendi’nin gönlüne ve kalbine nuranî bir aşk ve şevk dolar. Bu hale muhatap olan Feyzi Efendi sağ elini göğsüne koyarak selâmına mukabelede bulunur. Bu hale yanında ki Nur Talebeleri hayretler içinde nazar etmektedirler.
Hasan Feyzi Efendi kendi dünyasında bir karar verir. “Evet bu zamanın manevî sahibi budur. Hacı Hasan Feyzi Efendi Hazretleri’nin işaret ettiği ve “şarkta Dünyaya teşrif edecek zat” dediği zatın O olduğuna karara verir. Talebelerini ve müritlerini toplar ve onlara şu hitapta bulunur:
“Ey benim müridlerim!
Her asrın bir sahibi vardır. Buna delil Peygamberimizin (asm) malûm şu sözleridir.
“Benden sonra bir peygamber gelmeyecektir, ama her yüz senede dini tecdid için Cenâb-ı Hak tarafından bir müceddid gönderilecektir” hadisine ittibaen bu zamanda bu vazife ihsan-ı İlâhî tarafından Bediüzzaman Hazretlerine verilmiştir.İmam-ı Rabbani, Abdulkadiri Geylani, Mevlânâ Halidi Bağdadî gibi bir imamdır. Ve şu an şehrimizde ki hapishanede bulunmaktadır. Böyle bir zaman da ona intisaptan başka üstün bir hizmet yoktur. Sizler isterseniz benimle beraber gelirsiniz, isterseniz gelmezsiniz. Sizin iradenize karışmam,” diyerek Nur mesleğine intisap eder.
“Yollarda bırakıp geçtik dervişi,
Artık gönüllerden öyle teşvişi,
Kâfi parlayan Nurun güneşi,
Ey makesi Rahmet-i âlem Risale-i Nur.”
Bediüzzaman Hazretleri tahliyeden sonra bir buçuk ay şehir otelinde kalır. Bu müddet içinde müteaddit defalar Bediüzzaman Hazretleri ile görüşmeleri olur.
Daha sonra Bediüzzaman’ın mecburi ikamete tabi tutulduğu yer belli olmuştur. 31 Temmuz 1944 yılı bir Perşembe günü bir komiser refakatinde Denizli’den Afyon’a hareket etmişti. Oradan da Emirdağ ilçesine getirilmiştir. Bu ayrılık Hasan Feyzi Efendi’ye çok zor gelmiştir.
Bir anda bulduğu maneviyat sultanını uğurlarken yazdığı hazin şiirin de şunları dile getirmişti:
“Çekilip nuru hidayet yine zindan olacak,
Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak,
Yine sen yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm,
Çünkü hicran dolu kalbim yine hicran olacak”
Şiirin başına şu notu yazmıştır: “Hazretinize buradan ayrılırken söylemiştim.”
Şiirin tam metnini trende beklerken Bediüzzaman Hazretleri’nin kucağına bırakır ve göz yaşlarını tutamaz.
Bediüzzaman Hazretleri’nin Emirdağ ilçesinde bulunduğu zaman da muhtelif mektuplaşmaları olur. Bediüzzaman Hazretleri bir mektubunda şöyle ifadelerde bulunur Hasan Feyzi Efendiye:
“Nur hakkında parlak fıkraların da, bu biçare kardeşine kendini kurban etmeye söz verdiğinden ve Nur vazifesini acele yapmasıyla istirahat âlemine gitti. Merhum Hasan Feyzi kardeşimiz, aynen merhum Hafız Ali misüllü, bir mektubunda dediği gibi ‘dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak!’ dediğini tasdiken Üstadına bedel şehit kardeşi Büyük Hafız Ali’nin yanına gitmiş. Bu zat-ı Zülcenaheyn ehl-i kalp ve gayet yüksek bir ilmi hakikat, otuz sene muallimlik perdesi altında imana hizmet etmiş ve on seneden beri Risale-i Nur’u elde edip gizli perde altında çalışmış. Sonra iki sene zarfında doğrudan doğruya Risale-i Nurun yüksek hizmetlerini ve kemalâtını çekinmeyerek ruhu canıyla herkese ilân etmiştir”
1946 yılında Hasan Feyzi Efendi ebedî âleme Üstadına kendi hayatını vererek vefat etmiştir.
Yüksek bir ilim ve velâyet sahibi olan Hasan Feyzi Efendi genç denecek bir yaşta ve tam merhum Zübeyir Gündüzalp Ağabey yaşında iken vefat etmiştir. Kabri Denizli Kabristanı’ndadır.
Denizliye her gittiğimizde merhum Hafız Ali Ağabey’in kabri ile Hasan Feyzi’nin kabrini de ziyaret eder ve kalbi bir hüzün ile duâ ve niyazlarda bulunuruz.
Aşkı mutlak ve şevki mutlak işte budur.
Gönül çağlayanından dökülen mısralar ve gönül telini titreten kelimeleri Hasan Feyzi Efendi’nin kısa zamanda nasıl bir coşkun ırmağa dönüştüğünü açıkça gösterir. Nur risalelerinin içine alınan şiirlerinde bu hali görmek mümkündür.
Kendisi kıyamete kadar yad edilecek yüksek mertebesini, Nur Talebeleri hiçbir zaman unutmayacaklardır.
Cenâb-ı Hak kendisine Rahmet eylesin.

Bir Yudum Kitap
Günaydın. İnsan hayalleriyle, ümitleriyle yaşar. En büyük fenalıklardan sonra dahi tutunabilir hayata. Öyle kendi kendini yiyip bitirmek mesele değil. Yusuf Atılgan, "Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi." der ve buruk da olsa umudun anlamını hatırlatır sevgili okur. Var olun.

Uğur Günel - Kent Sineması
Alamet Dergi, Temmuz - Ağustos 2017

Ilık bir yaz akşamı elinde sinema biletleriyle geldi babam işten eve. Üzerinde Kent Sineması 12.000 TL yazan pembe renkli kâğıt parçalarını bize göstererek, "Hazırlanın hadi, komik adamın filmine gidiyoruz." dedi.
Komik adamdan henüz habersiz ben ve kardeşim, el ele tutuşarak çıktık evden. Anne ve babamızın ardında yürüyoruz gayet çocuk hallerimizle. 1988 yazının bol kontrastlı güneşi, yerini dolunaya bırakmış ama asfalt hâlâ sıcak. Ayaklarım terliklerimden bazen kayarak çıkıp, asfalta temas ettiğinde hissediyorum bu sıcaklığı. Kent Sineması, bir yazlık sinema. Aynı isimli yokuşun üzerine kurulu. Patlamış mısırın kokusu sarmış dört bir yanı. Gazoz şişelerinin tıngırtıları eşlik ediyor ona. Mavi yağlı boyayla boyanmış tahta iskemleler. Duvarlarda fersiz floresan lambalar, altlarında Cüneyt Arkın'lı Tarık Akan'lı film afişleri. Henüz tanımıyorum onları, ama görür görmez seviyorum. Sanki akrabalarımmış gibi sorgusuz sualsiz benimsiyorum.
Mavi yağlı boya kokusu üzerine sinen tahta iskelmede, sağa ve sola dönerek etrafı irdeliyorum. Ayaklarım yere değmiyor henüz. Kardeşim yanımda. Elindeki Barbi bebeğini kucağına oturtmuş. Birbirimize anlamsız bakıyoruz. Nerdeyiz? Önümüzde dev bir duvar, kireçle beyaza boyanmış. Önünde küçük bir sahne. Önümüzden habire birileri geçip yer kapmaya çalışıyor. Birden söndü ışıklar. Dev duvar aydınlandı.
Kent Sineması'nın mütevazı avlusundan, Cahit Berkay'ın müzikleri yankılandı fezaya doğru. Film başladı. Kemal Sunal köy öğretmeni Hüsnü rolünde. İstanbul'a tayini çıkıyor. O gün tanıştığımız komik adam, bu defa komik değil. Ağırbaşlı, hüzünlü. Şehirde modern hayata karışıp zengin ve mutlu olacağım derken sefaletle boğuşuyor. Günde dört vesait yol parası vermemek için saatlerce yürüyor. Gecekondu mahallesinde bir kulübede yaşıyor. Geçinemiyor, okul çıkışı ceviz satıyor.
Bir ara dev perdenin neden aydınlandığını merak ettim. Kafamın üzerinde değişik renkli bir ışık huzmesi var, kafamı arkaya çevirdim. Arkamda bir sürü izleyici duvara doğru bakıyorlar. Ben ışığın geldiği yere doğru baktım. En arkada, yüksek bir kulübe var. Ordan geliyor.
Bir süre onu seyrettim. Büyülendim. Minicik ışık büyüyerek dev bir duvara yansıyor. Film oynuyor. Sinemanın büyüsü o gün zerk oldu bünyeme. Tekrar döndüm filme. Hüsnü öğretmen zabıtadan kaçarken çukura düşmüş. Bacağını kırmış olacak ki acı acı bağırıyor. Zabıta gülüp dalga geçiyor, "Boşver belasını buldu işte." diyerek. Çok hüzünlendim, çok üzüldüm. Belki de ağladım. 4 yaşında, dört bir yanı hüzünlü bir minik izleyici olarak çıktım o akşam Kent Sineması'ndan.
Komik adam, o gün komedi dozu çok çok düşük bir dramla tanışmıştı benimle. Sonradan hep ben onunla tanışmak istedim ama olmadı. Bütün filmlerini hatmetmiş, ezberlemiştim. Öz amcam, babam, çok yakın akrabamız, aile dostumuz gibi bir şeydi sanki. Kısmet olmadı yüz yüze tanışmak.
90'ların başında, yerine yeni apartmanlar, çok katlı bloklar yapmak üzere yıktılar Kent Sineması'nı. Sinmiş patlamış mısır kokusu ve çok renkli ışık huzmesi, önce toza dumana karışıp, ardından moloz yığınına dönüştü. İş makinelerinin detone sesleri bastırdı Cahit Berkay'ın ezgilerini ve gazoz şişelerinin tıngırtısını. Feri kaçtı duvarın, yerine yapılan binanın ışıklığa bakan hela pencelerinden.
Çok yıllar sonra o yeni apartmanın, sinemasız ve Kent'in biçimsiz mimarisinin penceresinde, bir indigo çocuk belirdi elinde tabletiyle. Işık huzmesiz, patlamış mısırsız bir film seyretti elindeki cihazdan. Hiç keyif almadı. Şişe tıngırtısı da duyulmadı etrafta. Gazoz şişeleri bile cam değil artık.
Tabletin sağ tarafında önerilen filmlerde "Öğretmen"i gördü. İzleyip izlememekte kararsız kaldı. 12.000 TL'lik pembe biletlerden dahi habersiz, öylece sıvazladı tabletini.

Temmuz 2017 ..bu siiri severmisim meğer.
SEVERMİŞİM MEĞER

yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedimtoprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer


meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak

hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazdımdı
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
belki böyle bir şey olmadı
….
çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım

severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim
yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir eski ölümdür benim için
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek

NÂZIM HİKMET

19 Nisan 1962