• 240 syf.
    ·3 günde·9/10
    Size, bildiğiniz herşeyin aslında bildiginiz veya inandığınız gibi olmadığı söylesek,herşeyin birer pazarlama mekanizması olduğunu ve kamuya süslü bir medya aracılığı ile yayıldığını söylesek inanır mısınız..?

    Evet , bildiklerinizi bir kenara atıp ,hazır olun. Bu kitap farklı bir bakış açısı kazandıracak,sizi bazı yerlerde ciddi rahatsız edecek,bazı yerlerde gururlandıracak,ülkemiz ve milletimizi asıl özüyle karşınıza koyacaktır.

    Kitap 232 sf. Dili müthiş akıcı,anlaşılması ve yorumlaması kolay bir kitap.Sizi düşündüren,şaşırtan,bilgilendiren ve bunları yaparkende yormayan bir kitap.

    Kitabın ismi ilginizi çekmiştir diye düşünüyorum. Zira ben ilk aşamada isminden etkilendim.Normalde günümüz yazarlarına çok önem vermem,fakat arada bir böyle ilgimi çeken başlık ve konularla karşılaşınca da merakıma yenik düşüp , okurum.İyi ki okumuşum dedigim kitapların arasına da an itibariyle girmiştir.

    Kitabın konusu nedir,ne anlatıyor derseniz ana hatlarıyla fazla ayrıntıya girmeden bilgilendireyim.Fazla spoiler merakı öldürür,biraz gizem her zaman merakı diri tutar :) Türkler zeki midir sorusuna hepimiz aynı cevabı veririz dimi ? Nedir bu cevap : klasik ögretmen tabiriyle,zeki ama çalışmıyor.. :)
    Türk milleti olarak hepimiz zekamıza güveniriz ama aramızdan dehâ çıkmaz,nedir bu deha ? Zekâ ile deha aynı şey midir, patenti kimdedir bunun ? Bunu belirleyen merci bizim toplumumuzla özdeş midir, yoksa var olan bir çalışmanın iyi bi pazarlamayla dehâ haline getirilmesi midir ?
    İşte bu ve daha fazla sorunun cevabını farklı bir açıdan değerlendireceğiniz bir konuya hakim kitap.

    Kitapta şöyle bir tabir var: " yemek ne kadar kötü olursa olsun güzel servis edilirse,sizi etkileyecektir." yani birsey güzel cilalanır ,içine biraz gizem, biraz süs,biraz farklılık katarsanız o hertürlü kamuda tutar,siz yeterki inandırmayı hedefleyin ! Neden Türklerden dehâ çıkmaz sorusunun cevabı kitabın içinde.Okudukça ,kavradıkça ve gerçekleri gördükçe bunu çok iyi anlayacaksınız.Esprili ve iğneleyici dille, olayları kendi dilimiz ve kendi kültürümüzden dinleyeceksiniz.Yani kitap bizi bizden dinlemeyi anlatacak..

    İçinde Newton'ların,Fatih'lerin,Mozart ve Beethoven'ların ,Einstein ve nicelerinin bu evrelerin neresinde ,nasıl olduklarını belki de nasıl kullanıldıklarını göreceksiniz.Belki de herşey abartıldığı gibi değildir ne dersiniz ?

    Beğendiğiniz,beğenmediğiniz,inandığınız veya inanmadığınız şeyler olacaktır.kitabın arkasında kaynakçaları var.Herseyin ötesinde, farklı bir bakış açısından, geçmişi ve günümüzü belki de geleceğimizi değerlendirmemize fayda sağlayacaktır.

    Aziz Sancarın bir sözüyle bitirip keyifli okumalar dilerim..

    "Herkesten üstün değiliz ama kimseden de aşağı değiliz.Kendimizle iftihar edelim ki başkası da bize saygı göstersin."
  • İlk defa çekilen karadeliğin resmine bakmaya doyamıyoruz! Ve tabii ki bu ve birçok diğer ilke imza atan kadınlar!

    İlk bilgisayar programcısı Ada Lovelace'ın izinde yürüyen Katie Bouman bu resmin ortaya çıkmasında kullanılan algoritmaları yazan grubun lideri, yeni algoritmayı geliştiren Kara delik fotoğrafının kahramanı.

    https://hizliresim.com/al7ZYz

    Kara deliğin görüntülenmesinde en büyük katkı sağlayan bilim insanlarından biri de, Arizona Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik bölümünde görev yapan Prof. Dr. Feryal Özel.

    https://hizliresim.com/nQ4qyV

    Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilim Vakfı öncülüğündeki astrofizikçiler, tüm dünyanın merakla beklediği ilk kara delik fotoğrafını yayınladı. Kara deliğin görüntülenmesini sağlayan ekipte bir Türk bilim insanı da yer aldı. Astronomi ve astrofizik profesörü olan Feryal Özel, 20 kişilik ekiple birlikte 20 yıl süren çalışmaya imza attı.

    Bilimsel çalışmalarını ABD'de sürdüren ve 'dünyanın en akıllı kadınlarından biri' olarak nitelendirilen, EHT Bilim Konseyi Üyesi ve Arizona Üniversitesi'nde astronomi ve astrofizik profesörü olan Feryal Özel (43),karadeliğin gölgesinin büyüklüğünü ölçmek ve Albert Einstein'in görelilik teorisinin öngörülerini EHT gözlemleriyle karşılaştırmakla görevlendirilen Modelleme ve Analiz Çalışma Grubu'nu yönetti.  2003 yılında "Büyük Fikirler" adlı 20 kişilik listeye alınan Özel, 20 yıldır bu projede çalıştığını belirten Özel, "Bu tatlı anı yaşamak çok uzun zaman aldı" dedi.

    Dünyanın en önemli fizikçilerinden Stephan Hawking ile de çalışan Özel, galaksilerin oluşumu, yıldızların ölümü ve kara delikler alanında yaptığı çalışmalarla NASA'da da görev yaptı.

    Feryal Özel, NASA tarafından verilen Hubble kadrosuna alınan ilk ve tek Türk olma unvanına da sahiptir.

    Röportajlarından birinde: "NASA tarafından verilen Hubble ödülüne de layık görüldüm. Hubble kadrosuna alınmış ilk ve tek Türküm. Türkiye'nin ismini bu vesileyle duyurmuş olmak beni çok mutlu etti tabi. Bunun dışında son on yılda birçok ödül aldım. Bunun dışında son on yılda birçok ödül aldım. 2013 yılında Amerikan Astrofizik Derneği'nin yılda bir defa en başarılı astrofizikçiye verdiği Maria Goeppert Mayer ödülüne layık görüldüm. 2010 yılında Harvard Üniversitesi'nin en başarılı astrofizikçi ödülünü aldım. 2012 yılında Harvard Radcliffe Enstitüsüne, 2014 yılında Berkeley Miller Enstitüsüne üye seçildim. Aynı zamanda Türkiye'de Bilim Akademisi üyesiyim." diyerek başarılarından bahsetmiştir.

    Kaynaklar:

    https://www.google.com/...yal-ozel-2429881-amp

    Bilim Kadınları (@Bilimkadinlari) adlı kişiye göz at: https://twitter.com/Bilimkadinlari?s=09
  • İstanbuldaki Amerikan elçi müsteşarı Lewis Einstein'a göre Türk'ler bu olayda çok adil davranır. Denizaltının terk edilip mürettebatı denizin dalgalarıyla boğuşurken Türk askerleri suya girerler, düşmanlarını kurtarırlar. ''Türkler bu konularda olağanüstüdür'' yazar Einstein...
    Alan Moorehead
    Sayfa 91 - Doğan kitap- 6.baskı
  • Tarihe geçmiş insanların ölmeden önce son sözleri...

    Leonardo Da Vinci:
    -"Çalışmalarım olması gereken kaliteye erişemediği için tanrıyı ve insanlığı gücendirdim."

    Oğuz Atay:
    -"Sevinmeyin daha ölmedim."

    Ünlü seyyah Marko Polo:
    -"Kimse bana inanmayacağı için gördüklerimin yarısını bile anlatmadım."

    İngiltere kralı III Richard savaş alanında atı yaralandıktan sonra kaçan askerlerine bakarak:
    -"At! at! Bir ata krallığımı veririm!" demiş ve at veren olmamış, düşman askerler tarafından öldürülmüş.

    Ünlü bestekar Mozart:
    -"Ölümün tadı dilimin ucunda,bu dünyadan olmayan bir şeyler hissediyorum."

    Jameikalı ünlü şarkıcı Bob Marley:
    -"Para hayatı satın alamaz."

    Amerikalı bilim adamı Josep Henry Green belki de öldüğünü kendi anlayan yegane insandır. 81 yaşında ölüm döşeğinde nabzını ölçerken nabzının durduğunu fark etmiş ve son sözü "Durdu" olmuş.

    Karl Marx:
    -"Hadi oradan. Son sözler yeterince doğru söz söylememiş aptallar içindir."

    Ünlü kahin Nostradamus:
    -"Yarından itibaren artık burada olmayacağım" demiş ve o gece vefat etmiştir.

    Alman filozof Hegel günümüzde de işlenen o müthiş kelimeyi söylemiş:
    -"Sadece bir kişi beni anladı, o da gerçekten anlamadı."

    Sokrates:
    -"Krito, Asclepius'a bir horoz borcum var. Borcu ödemeyi unutma."

    Fransız yazar Volteire yatağında can çekişdiği sırada başına gelip öldüğünde şeytanı lanetlemesini isteyen papaza:
    -"Papaz efendi, bence şuan düşman kazanmak için iyi bir zaman değil."demiş.

    Fransız besteci Jean Phlipe Rameau son anda kendisine şarkı söyleyen rahipe:
    -"Ne yapmaya çalışıyorsun Tanrı aşkına , detone oluyorsun."demiş.

    Katil olduğu için idamla cezalandırılan James Rodgers son bir isteğin var mı sorusuna:
    -"Evet, kurşun geçirmez bir yelek."demiş.

    Albert Einstein:
    -"Ben görevimi burada bitiriyorum."

    Charles:
    -"Ölümüm çok uzun sürdü, umarım beni affedersiniz."

    Deniz Gezmiş:
    -"Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği!! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun Emperyalizm!"

    Peyami Safa:
    -"İşte bu fena"

    Benito Mussolini:
    -"Beni göğsümden vurun."

    Ludwig Van Beethoven:
    -"Komedi bitti."

    Cemal Nadir:
    -"Ah iyi olsam, terliklerimi giysem, şu odada dolaşsam, şu köşeye geçsem, resimlerimi yapsam..."

    Charlie Chaplin:
    (Tanrı ruhunu affetsin, diyen papaza karşılık olarak) -"Neden olmasın? Ne de olsa kendi malı."

    Winston Churchill
    -"Her şeyden öyle sıkıldım ki…"

    Anton Çehov:
    -"Çok zamandır şampanya içmemiştim."

    Ernesto Che Guevara:
    -"Vur korkak herif, sonuçta sadece bir adam öldüreceksin."

    Eugene Delacroix:
    -"Mezarıma ne resim ne heykel ne de fotoğraf, hiçbir şey koymayınız."

    Johann Wolfgang von Goethe:
    Biraz daha ışık.

    -"Nikolay Vasilyeviç Gogol."
    Bir merdiven çabuk bir merdiven getirin

    Victor Hugo:
    -"Siyah bir ışık görüyorum"

    Kant:
    -"İşte bu iyi."

    Karl Marx:
    -"Hadi oradan. son sözler yeterince doğru söz söylememiş aptallar içindir."

    Namık Kemal:
    -"Biraz dinleneyim"

    Oscar wilde:
    -"Ya duvar kağıdı gidiyor, ya da ben"

    Julius Caesar (Roma İmparatoru, M.Ö. 44)
    -"Sen de mi Brütüs?"

    George Bernard Shaw:
    -"Bu da benim için yeni bir deneyim olacak"

    Kanuni Sultan Süleyman:
    -"Ben ölünce bir elimi tabutumun dışına atın. İnsanlar görsünler ki padişah olan Süleyman bu dünyadan eli boş gitmiştir."

    Salvador Dalí:
    -"Saatim nerede?"
  • Çinli simyacıların barutu keşfiyle Türk toplarının Konstantinopolis surlarını yıkması arasında altı yüz yıl geçmişti. Buna karşılık Einstein'ın herhangi bir kütlenin enerjiye çevrilebileceğini bulmasıyla (E=mc2 bu anlama gelir), iki atom bombasının Hiroşima ve Nagasaki'yi yerle bir etmesi ve nükleer enerji santrallerinin dünyanın her yanında mantar gibi bitmesi arasında sadece kırk yıl geçmişti.
  • “Televizyonların 100 kanalından 99’unda cinayet, uyuşturucu, dalavere ve ahlaksızlıktan başka şey göremezsiniz. Yani millet tamamen cahil bırakılmış, hiç düşünemeyen sadece tüketen bir toplum oluşturulmuş.”
  • 144 syf.
    ·1 günde·7/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Yola Düşen Gölgeler kitabını yorumladım: https://youtu.be/eHZFlxwsG8Y

    Yanımızdan öylece geçip giden insanların yüzündeki yaşanmışlıkları görmeye kendi hayatımızı düşünmekten hiç fırsat bulabildik mi? Mehmet Y. bu kadar ticari imkansızlık ve zor koşullar içinde kıvranan edebiyat piyasasında bu konuları sizin yerinize düşünmüş.

    Kitabı okuyup hakkıyla inceleyen pek çok arkadaş var, ben daha çok bahsedilmeyen yönlerden kitaba yaklaşmaya çalışacağım. Eğer ben de herkesin dediğini dersem size ve kitabın yazarının gelecek ürünlerine kattığım bir şey olmamış olur, incelemeyi okumayı bitirdiğinizde boşa vakit kaybetmiş olursunuz.

    İlk önce 10 üzerinden 7 puanı hak eden olumlu kısımlardan bahsedeceğim kısaca. Yazar aslında benim de kafamı kurcalayan bir düşünce olan yanımızdan geçip giden ve hayatlarını hiç merak etmediğimiz insanların önemsiz görüntülerinin altında ne kadar yaşanmışlık barındırabileceğini aktarmaya çalışmış. Mehmet Abi'yle az çok sohbet edenler için geçmişte yaşadığı kişisel zorlukları, mesleğinden atılan ve hayattan kovulmuş gibi hisseden insanların yüreğinde bir gün mutlaka tecelli edeceğini düşündüğü adalet ve umut beklentisini, unutulmuşlukları ve vatanından ayrı hissetme duygusunu kitaptaki pek çok cümlede görebiliyorsunuz. Yazarın da 97. sayfada dediği gibi:
    "Ümitlenmenin iyi bir şey olup olmadığı konusunda kararsızım. Çünkü sizi hem hayata bağlıyor hem de tüketiyordu."
    İşte, yanımızdan öylece geçip gittiğini düşündüğümüz insanların hayatına bir üst anlatıcı aracılığıyla şahit etmek de umuta benzerdi, bizi hem onların hayatına bağlıyor hem de onların yaşantılarının derin kaosu arasında bizi tüketiyordu.

    Musa karakteri aracılığıyla reislerine sorgusuz ve sualsiz itaat hatta iman eden insanların aslında içlerinde ne kadar kötü insan olduklarını, ülkede politika konuşmanın ciddi bir sorun haline geldiğini, İstanbul takımı tutanların inadına ille de Samsunspor deyip de Mehmet Abi'nin bir otobiyografi misali yazılmış edebiyattaki yerel renk barındırma işlevini karşılayan satırlarını, Sırp faşizmi içerisinde direnen ve sadece cinsel anlamda değil, duygusal ve ruhsal olarak da tecavüze uğrayan pek çok insanın anılarını yazarın kalemi aracılığıyla içselleştirebiliyorsunuz. Çünkü bunlar etrafınızda her zaman olmuş, oluyor ve olacak olan hayatın tam da içinden olaylar! Yazarın amaçladığı da tam olarak bu, etrafınızda size dış görünüşüyle önemsiz gibi görünen insanlara kulak vermeniz, onların hayatlarına dokunmanız, anlaşılmanın kimseye ait olamadığı geçici bir hayatta onları kalıcı olarak anlamanız...

    Kitabın benim açımdan en çarpıcı bulduğum kısmı gitmeyi en çok istediğim yerlerden biri olan Mostar, Sarajevo ve Sırpların Büyük Sırbistan ideası kurma fikri çevresince masum insanlara, özellikle de kadınlara uyguladığı düşünsel ve fiziksel işkence. Bu yüzden en kilit karakter olarak Aida Spahiç'i belirtebiliriz. Mehmet Abi'yi bu yüzden seviyorum işte! Piyasa ve vitrin edebiyatında karşımıza yine birileri tarafından zorla, hatta ticari bir kaygıyla çıkarılan kitaplardaki klişeleşmiş ve klonlaşmış konular, cümleler yerine karşımıza tamamen kendine ait, özgün cümleleriyle çıkıyordu. Unutulmuş, görmezden gelinmiş, hayatlarına dokunulmamış, umursanmamış, kitaplarda ve tarihte adları bile geçmemiş isimsiz cesetlerle "Ben buradayım" diyordu!

    Mehmet Abi'nin Balkanlar coğrafyasına duyduğu hayranlık, masum insanları barındıran bir Sarajevo şehri perspektifi çizilerek anlatılıyor. Burada Gündüz Vassaf'ın Mostari adlı kitabından birkaç alıntı paylaşacağım.

    Vassaf Mostari kitabının 18. sayfasında der ki;
    "Mostar'da ne yaşamaya acelem var, ne de ölmeye."
    Evet! Sırp güçler tarafından sebepsizce öldürülen masum insanların ve Osmanlı-İslam tarihinin Avrupa'dan silinmeye çabasının da ne yaşamaya acelesi vardı ne de ölmeye! Ama sebepsizce öldürüldüler ve tarihin tozlu sayfalarında bir toz olarak kaldılar. Arkalarında kimleri bıraktıkları umursanmadan...

    Vassaf Mostari kitabının 21. sayfasında der ki;
    "Mostar sokaklarına soruyorum. Savaş ölüleri mezarda. Sakatlar nerede?"
    Evet, sakatlar nerede? İşte, siyasi ve sosyolojik kaos içerisinde ruhsal ve duygusal yönden sakatlanmış insanların hayatlarına Yola Düşen Gölgeler kitabında tanıklık ediyorsunuz. Savaş ölüleri mezardadır. Sakatlar ise Yola Düşen Gölgeler'dedir.

    Pek çok ülkeden turistin gittiği ve gezdiği Mostar ve köprüsünde Vassaf da yürüyüş ve davranışlarından insanların ülkeleri konusunda tahminler yapardı. Bu kitaptaki otobüste de biz, insanların kafasında saklı kalmış düşünceleri aracılığıyla bir otobüs mekanı içerisinden tümevarım yapılacak şekilde insanların yaşanmışlıkları konusunda tahminler yapıyoruz.

    Evliya Çelebi'nin de dediği gibi:
    "...nehr-i Neretva bir minare boyu süfladan akup enli nehr-i azim olmağile iktiza hasebiyle Koca Mi'mar Sinan böyle bir göz cisr-i tak-ı tumturak etmişdir. Seyyahan-ı cihan böyle tak-ı ali görmemişdir."
    Evet, Mostar ve Sarajevo pek çok yönüyle kalbi kırık şehirlerdir. Savaş döneminde hasar almış ve yıkılmış köprüleriyle, ruhsal ve cinsel tecavüze uğrayan pek çok insanıyla, çeşit çeşit yaşanmışlığıyla kalbi kırılmış şehirlerdir. Hatırlatıcı bir tutkal niteliği taşıyan kitaplar ise Mostari ve Yola Düşen Gölgeler cinsinden kitaplardır.

    Drina köprüsü yazarı Ivo Andriç'in de dediği gibi, "Mostar denince aklıma önce ışık gelir."
    Evet, benim de aklıma önce ışık gelir. Adaletsizlik, umutsuzluk, korku, adam kayırılma, haksızlık ve bu kadar siyasi kaos içerisinde bir ışıktır Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Mostar dağlarına haç dikip, "Biz buyuz" diyen Hristiyanlarla, bayramda her zamankinden çok kurban kesip, "Biz buyuz" diyen Müslümanların aitlik pehlivanlığının din kavramı kısıtından çıkıp insanlık mertebesine erişmesidir Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Yoksa Bosnalı mı olmak lazım Bosnalıların Neretva rengi gözlerindeki o masum ve acıklı bakışı anlayabilmek için?

    Haberiniz var mı Mostar Manifestosu'ndan? https://i.ibb.co/n6rRpkr/IMG-3330.jpg
    Düzenin son köleleri olan çocuklardan, gençlerden, unutulmuş ve hayatları üzerine yıkılmış kadınlardan?
    Ölmek istemiyorum deyip öldürmeyi de kabul etmeyen gençlerden?
    Mehmet Abi'nin de kitabında demeye çalıştığı gibi, haberiniz var mı insanların savaşlara karşı olmasından çok bütün savaşların insana karşı olmasından ve haklı savaşın yalan üzerine kurulu olmasından?
    Savaş ilan eden yaşlılardan, öldüren ve ölen gençlerden?
    Haberiniz var mı Einstein'ın dediği "Savaşa ve barışa aynı anda hazırlanılmaz" cümlesini siyasette geçerli kıldıkça savaşların azabileceğinden?
    Haberiniz var mı Seville Berberi'nin dediği, "Gülmeyi biliyoruz. Oynamayı biliyoruz. Yüzümüz kızarıyor. İrademizle, acıya dayanabilen, inancımız uğruna aç kalabilen de biziz. Ve daha emekleme çağındayız." cümlelerinden?

    Artık haberiniz var!

    Bu kadar olumlu içselleştirmeden sonra biraz da neden 3 puanı kırdığım kısmına geçelim.

    Yazar abim kitaba yaptığı #40348950 incelemesinde romanın postmodern bir roman olduğundan bahsetmiş. Ben bu romanı postmodern bir roman olarak nitelendiremem. Postmodern romanda Gencay Şaylan'ın kategorize ettiği gibi daha çok toplum değil sanatçının kendi bilinci belirleyicidir. Yola Düşen Gölgeler'de ise daha çok toplum bilinci ve kişilerin tikel düşüncelerinin topluma nasıl yansıdığını görmekteyiz.

    Gencay Şaylan postmodern roman için "Gerçek açık uçlu olarak kavranmakta ve gerçekliği yansıtma yerine belirsizlik ve
    kararsızlık esas alınmaktadır," demiştir. Fakat Yola Düşen Gölgeler kitabında gerçekler gayet net ve okuruna tarihsel süreçler biçiminde yoğrularak belirlilik ve kararlılık ilkelerince yansıtılmış.

    Tuco Herrera'nın #41130029 incelemesinde belirtilen zaman konusundaki tutarsızlıklar postmodern edebiyatta zaten amaçlı ve bilinçli bir şekilde kurmacaya yedirilen zaman-mekan bütünlüğü olmamasını akıllara getirir. Bu yüzdendir ki, bu tutarsızlıklar ve zaman-mekan bütünlüğü olmaması konusu yönünden postmodernizmden çok çok az bir pay alabilir.

    Postmodern romanda çok net bir şekilde iletilmeye çalışılan bir mesaj söz konusu değildir fakat Yola Düşen Gölgeler'de Sırpların, Ortadoğu'nun katliamında yaşanan acılar, tecavüzler ve umursanmayıp geçilen insanların bize iletmeye çalıştıkları mesajlar var diye düşünüyorum.

    Yola Düşen Gölgeler'i kurmaca içinde kurmaca ve üstkurmaca bir roman diye nitelendirmek mümkün. Bu yüzden kendisini İrlanda Edebiyatı yazarı olan Flann O'Brien'in yazmış olduğu metinlerde kullandığı kurmaca içinde kurmaca oluşturmaya çalıştığını düşündüm.

    Postmodern romanda, postyapısalcı Julia Kristeva tarafından ortaya atılan metinlerarasılık özelliği de hatrı sayılır bir yer kaplar. Fakat Yola Düşen Gölgeler'de metinlerin anlamı başka metinler tarafından şekillendirilmez, tam tersine metinlerin anlamı kendi içlerinde içine kapanık bir şekilde kendi kendilerince şekillenirler.

    Yola Düşen Gölgeler, %40 postmodern ve %60 modern şeklinde tanımlanabilir. Bütününe bakıldığında akli kriterlere göre bir araya getirilen sistemli ve düzenli olay örgüsüne sahip olmamasıyla postmodernizme girebilir. Fakat karakterlerin kendi öyküleri kendi içlerinde sistemli ve düzenli olay örgülerine sahiptir. Bütünden bakıldığında postmodernist fakat detaylarda kesinlikle modernist izler taşımaktadır.

    Yola Düşen Gölgeler kitabının başını ve sonunu okuyanlar rahat bir şekilde algılayabilmiştir. Fakat postmodern metinlerde bu başı-sonu uçlarının netliği ortadan kalkması gerekir. Eğer ki yazar postmodern roman nitelemesini kullanacaksa, özellikle de kitabın başında ve sonunda okuruna bu postmodernliği daha net bir şekilde aktarmalıydı.

    Kitap aslında olay örgüsünün tek çizgide ilerleyen bütünlüklü hadiselerden ziyade birbiriyle organik bağı olmayan parçalardan meydana getirilmesi, kitabın sonunu meydana getiren olayların intizamsızca bir araya getirilmiş gibi görünmeleri dolayısıyla karakterlerin öyküleri bazında postmodern sayılabilir. Fakat yazar, kitabın sonuna kadar korumaya çalıştığı postmodern kaygıyı bir kenara bırakıp daha çok modernist bir başlangıç ve sonuçlandırmayı tercih etmiş. Oysaki bu türde sonucun nedenden daha önce gelmesi gibi bir durum söz konusudur ve bu da daha çok kronolojik zamanın olmaması ile alakalıdır. Bu yüzden karakterlerin kendi içlerinde yaşadıkları olaylar ve "nedenler" sonucu kendileri oluşturdukları için modernist üsluptadır. Kitabın detayları modernist olunca da bütününü de postmodernist olarak nitelendirmenin eksik olacağı kanaatindeyim.

    Kitabın esas postmodernliğini oluşturan olay ise anlatıcının "metne müdahale etmekten ısrarla kaçınması"dır. Zira Yıldız Ecevit'in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar kitabında belirttiği gibi;
    “Geçmişin güvenilir/sağlam/ağırbaşlı yazarı, yerini, ağırlık/bilgelik sergilemekten hoşlanmayan, yaşamın anlamı konusunda kuşkulu olan ve okuru yönlendirmeyi aklından bile geçirmeyen oyunbaz bir kurgu sanatçısına bırakır."
    Yola Düşen Gölgeler kitabında da anlatıcı bize ne bilgelik sergiler ne de yaşamı konusunda net bir görüşe sahiptir. Başkalarının öykülerine dokunarak metne müdahale etmekten olabildiğince kaçınmaya çabalar.

    Üstkurmaca kullanımı biraz da muğlaklaştırılabilirdi, metinlerarasılık biraz daha sık kullanılabilirdi, postmodern romana ait olan parodi, pastiş ve ironileme tekniği ile ciddiyetin ironileştirilmesi ve alaya alınması biraz daha görünür olabilirdi.

    Yola Düşen Gölgeler kitabı üstte saydığım nedenlerin reaksiyonundan ötürü %40 oranında postmodern, %60 oranında modern bir kitaptır.

    Tuna'nın Türküsü kitabında gördüğümüz zamanlar arası geçişler ve kronolojik dengesizlik, Yola Düşen Gölgeler kitabında karakterlerin bir otobüs mekanında sınırlandırılmasıyla sağlanmış. Tuna'nın Türküsü kitabında farklı mekanlar ve farklı karakterlerin yine bir tesadüflük ile sonuçlanması vardı, Yola Düşen Gölgeler kitabında da kitap sonuçlandırılışının karakterlerin kolektifliği şeklinde cereyan etmesi ve ani oluşu yazar konusunda beni hem aynı sonucu görmeye hem de tesadüfiliği sorgulamaya itti. Bu hem olumsuz yönde anti-deneysellik hem de olumlu bir şekilde çizgi koruma şeklinde yorumlanabilir.

    Musa'nın hapis yıllarının daha detaylı bir şekilde anlatılmasını ve Türkiye için bir virüs olma niteliği taşıyan Musa karakterini kitapta daha çok görmek isterdim. Zira zorlanılırsa Musa karakterinden bir Vaas Montenegro, bir Tyler Durden gibi psikopat çıkarılabilirdi. Farklı bir kitapta Musa'nın daha derin bir antikahramanlaştırılması ile bu denenebilir.

    Abdullah Sami'nin sadece tek sayfada 0'dan tepeye çıkması yine hem olumsuz yönde "Ne çabuk oldu? Biraz detay yok mu?" şeklinde hem de olumlu yönde "Ülkede bu kişilikler zaten hep böyle çabuk kayırılıyor" şeklinde eleştirilebilir. Ben yine de Abdullah Sami'nin kurgusunun çok aceleye getirildiğini düşündüm.

    Kitabın 30. sayfasında Yunus Emre için belirtilen;
    "Hiç şüphe yok ki samimi bir Müslüman ve hatta dindardır. Ancak onun 13. asır Müslümanlığındaki anlayış ve yorumları bugün dahi muhtaç olduğumuz, anlamak zorunda olduğumuz bir kavrayıştır. Çünkü içinde iman, merhamet, sevgi, insanlık, hoşgörü gibi değerli taşır." cümleleri kitap için 1 puanın daha gitmesine sebep oldu. Çünkü vitrin edebiyatında bizim önümüze ısrarla çıkarılan klasik Livaneli ve Şafak edebiyatında kullanılan klişe cümleleri hatırlattı. Artık roman kurgusu içerisinde tasavvufi bir karakterden bahsedilmesinden gına geldi diyebilirim.

    Cemre Demirel, Bir Başka Din: Tasavvuf adlı kitabında, ayrıca Fuat Köprülü'nün tekke edebiyatı dediği şeyin Yunus Emre'nin eserleri olduğunu ve Yunus Emre hakkında "Şu an dahi en bilgilisinden en cahiline, yoldan geçen 100 kişiye Mevlana'yı veya Yunus Emre'yi sorsanız, bunların sanırım 99'u bu kişiler hakkında güzel şeyler söyler. Zira yüzyıllardan beri öyle sahte bir "hoşgörü, ne olursan ol gel, kardeşlik" imajı vardır ki bu şahsiyetlerin, bu tabuyu yıkmak çok zordur." cümlelerinden bahsedildiğini görebiliriz. Bu yüzden Yola Düşen Gölgeler kitabında hem Aliya İzzetbegoviç hem Atatürk hem de Yunus Emre gibi isimlerin aynı çatı altında toplanması biraz abes olmuş. Zira Atatürk 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununu çıkararak sadece bu tekkeleri ve tarikatları kapatmakla kalmamış, aynı zamanda şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi tasavvuf öğretilerini de yasaklamıştır. Yoksa Yola Düşen Gölgeler'de sayfalarca yer kaplamaz Yunus Emre. Sadece bir kısımda geçtiği için içine düşülen çelişkiyi belirtmek istedim.

    Kitabın kapağından da kısaca bahsedelim. Gerçekten güzel bir kapak. Postmodernliği yansıtan ve metne bulaşmayı tercih etmeyen o gizemli anlatıcının İstanbul-Ankara yolculuğu imgesi aracılığıyla İstanbul parantezinde karartılması sağlanmış. Çok, çok yerinde. Renkler ve çizgilerin kullanımı, otobüsün geçtiği ve içinde barındırdığı hayatların zikzaklı bir labirent gibi oluşunu hatırlattı. Gayet postmodern ve düşündürücü bir kapak diye düşünüyorum.

    Mehmet Abi'ye tavsiyelerim:
    - Kurgu içerisine daha fazla kurgudışı cümleler, anlatı şeklinde yedirilebilir. Değerli ve unutamadığın düşüncelerin var ve bunları daha fazla göstermekten çekinmemelisin. Bazen bizi kurgudan dışarı atıp tamamen düşünce dünyanla da buluşturabilirsin.
    - Klişeleşmemiş konulardan ve hiç kimsenin bahsetmeye çalışmadığı bu tür umursanmamış insanlardan devam edebilirsin, zira okuması gerçekten keyifli ve düşündürücü oluyor. Senin sayende ne kadar şey öğrendim.
    - Hiçbir zaman bu temiz ve iyi kalpliliğini kaybetme. Sen bu site ve bu ülke için bir umutsun. Aida'nın bahsettiği umut sensin.
    - Karakterlerin yaşadığı psikolojik buhranları biraz daha detaylandırabilirsin. Musa gibi bir psikopatı, Abdullah Sami gibi Sadık Hidayet'in Hacı Agasına benzeyen bir dalkavuğu daha da uçlara götürebilirsin. Roman kurmacalarında okurlar uçlarda dolaşmayı severler. Bizi bir sayfada saf bir nefretle, bir sayfada detaylı betimlemelerle birlikte yoğrulmuş sevgiyle buluşturabilirsin.
    - Kurgu arasında geçişler daha çok olabilir, karakterler illa ki en sonda buluşmayabilir. Tuna'nın Türküsü ve Yola Düşen Gölgeler'de karakterlerin en sonda bir şekilde ortaklaşması durumunu, bir diğer kitabında ortaklaşmama sağlayarak okurlarını şaşırtabileceğini düşünüyorum. Metinlerarasılık işlevini daha çok kullanabilirsin.
    - Daha çok mekan ve mimari tasvirler konusuna göz atabilirsin, zira insanlar mekanlarla insansılaşır, mekanlar da insanlarla mekansılaşır. Balkan ve Türk mimarisini kitaplarda çok daha fazla kullanabilirsin. Zira o kadar karakter görüyoruz fakat karakterler Türkiye ya da Balkan şehirlerinde gibi değiller. Daha çok sınırları belirtilmemiş X şehrinde gibiler.
    - Aşkta aslolanın akıl değil his olduğunu söylemişsin fakat bence akıllıca bir kalptir aslolan. Akıl süzgecinden geçmeyen sevgi insanı çok saflaştırabilir ve bu da tehlikeye sürükleyebilir.
    - Kitapta geçen 3 adet yazım yanlışını sana mesaj olarak attım.
    - Okurların tarafından sevildiğini bil, içindeki iyi insan olma özelliğini hiçbir zaman kaybetme. Ölümün olduğunu ve iyi işler yapmamız gerektiğini sen de benim gibi biliyorsun. Bu yoldan devam et, yoluna her zaman daha fazla güzellik çıkacaktır.

    Nice Mehmet Yılmazlı kitaplara...

    Bu incelemeyi yazarken kullandığım kaynaklar;
    Gündüz Vassaf - Mostari
    Cemre Demirel - Bir Başka Din: Tasavvuf
    http://arsizsanat.com/...umak-icin-cabalamak/
    http://openaccess.inonu.edu.tr:8080/...ce=1&isAllowed=y
    http://edebiyat.k12.org.tr/...ar/%C3%9Cstkurmaca/5