• 94 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Talat Sait Halman'ın bu kitabı tamamen kendi çevirileri ve Faulkner'la ilgili kendi okuma deneyimleri ve yorumlarından oluşuyor.

    Kitapta öncelikle yazarın ayrıntılı biyografisi yer alıyor. "Faulkner'ın Yaşadığı "adlı bu bölümde yazarın hayatı anlatılıyor. Halman'ın kitabın ikinci bölümü "Faulkner'ın Yarattığı" adlı bölümde yazarla ilgili tespitlerini ve yorumlarını bu hayat hikâyesine sağlam bir şekilde bağladığını söyleyebiliriz. Jean Paul Sarte'ın Faulkner için söylediği "kozmik kötümserlik" sözünün temelleri sanki yazarın yaşadığı hayatın trajedilerinde gizli gibidir. Her ne kadar Halman biyografi kısmında sözünü ayrıntılı olarak etmemişse de Faulkner'ın alkolikliğinin uçlarda geziniyor olması ve bu yüzden hastanelere düşmesi de bu kötümserliğin altını kalın kalın çizmektedir sanki. Ama daha ötede, kardeşi Dean'in özel uçakla tehlikeli gösteriler yaparken gözünün önünde ölmesi ve Faulkner'ın kardeşinin kanlı vücut parçalarını evinin banyosunda bir araya koyması gibi ürkütücü trajediler de yer alıyor.

    Kitabın ikinci kısmı olan "Faulkner'ın Yarattığı" adlı bölümde Halman, Faulkner okumalarından çıkardığı tespitler ve yorumlarla kitabının niteliğini daha yukarı çıkarıyor. Ancak sağlam Faulkner okumaları yapan bir okurun yapabileceği gözlemler bunlar ve bence oldukça faydalı olabilecek, yol gösterici, düşündürücü yorumlar içeriyorlar. Bunu özetlemek gerekirse;

    "Yirminci yüzyıla "lanete uğramış ölümsüzlük ve ölümsüz lanet hâkimdir"; yeni çağ, "dünyanın köhne ve felaketli rahmi"nden doğmuş bir canavar gibidir. Faulkner'ın eserleri incelenirse, bir bütün olarak bakılırsa "o zaman Dante'nin Cehenneminden çok daha ürkütücü bir panorama ortaya çıkar".

    "Faulkner'da "kör tragedya" evrenseldir. Tek tek kişiler, alınyazısından kaçmak şöyle dursun, ona başkaldıramazlar bile. İnsanın kaderi, kendi umut ve seçimlerinin dışında kalır. Kader karşısında insanın hiç bir gücü yok gibidir, hürriyeti ve haysiyeti bile yoktur. Ama tragedya yalnız kişisel değildir. Yirminci yüzyılda, dünya tarihinde ilk kez tragedya bütün insanlığı kapsamaktadır ve Sartre'ın sözünü ettiği kozmik kötümserlik de budur."

    "Yoknapatawpha- Faulkner'ın yarattığı bu ismi var cismi yok yer; bütün şamatası ve vahşilikleriyle, bütün hile ve kötülükleriyle çağımızı talan eden beşeri cehennemin timsalidir. Yirminci yüzyılda her kıtadaki topluluklar ve kültürler kökten sarsılmıştır. Bu sarsıntı, bir bakıma insanın dışında olan bir lanetten, bir bakıma Faulkner'ın söylediği gibi insanın " kendi icad ettiği ve icat etmek için ısrar ettiği azap ve ızdıraplardan" doğmuştur. Kendisi lanetlenmiş olan insanın yüreğindeki karanlıktır bu. İçteki karanlıktan kurtuluş yoktur, çünkü insanın kalbinin dışında hiç bir gerçek yoktur.İşte bu yüzden Faulkner karakterleri, ahlâken, aklen, ruhsal anlamda karman çorman insanlardır. Bu kargaşa onların alınyazısı olmuştur. Bu yüzden eleştirmen Edith Hamilton Faulkner karakterlerini "kaderin iradesiz köleleri" olarak tanımlamıştır. İradesiz köleler günahlarından kurtulmak için kendi çektikleri ve başkalarına verdikleri azabı ölünceye dek yaşamaya mahkumdur."

    Halman bu ikinci kısmın sonunda yazarın ilk başlarda büyük eleştiri de alan ama nihayetinde yazarın kimliğini belirleyen üslubundan da söz ediyor. Örneğin eleştirmen V.S. Pritchett, yazarın üslubu için "yazılacak yerde tütün gibi çiğnenip arasıra dışarı tükürülen azap verici bir düzyazı" şeklinde bir yorum yapmış. Clifton Fadiman yazından üslubundan "anlatmaya aykırı" şeklinde söz ediyor ve "hikâye ya da konu anlatılmasın diye bir takım karmakarışık usuller" diyor. Conrad Aiken ise örneğin "düpedüz berbat" yorumu yapmış. Ama elbette bu yorumlar Halman'ın kitabının basıldığı 1963 yılına dek yapılmış olan eleştirilerden oluşuyor, bugün buna benzer yorumlara rastlamak imkânsız olsa gerek.

    Kitapta Faulkner'ın bu eleştirilere verdiği yanıt, onu benzersiz kılan anlatım tarzının neye dayandığını görmek açısından önemli: "Hiç kimse kendisinden ibaret değildir. Geçmişinin toplamıdır insan. Geçmiş, her erkeğin ve her kadının, her ânın bir parçasıdır. Her erkeğin ve her kadının ailesi, görüp geçirdiği şeyler, her vakit kendisinin başlıca unsurlarıdır. Bir hikâyenin bir kişisi, herhangi bir hareket ânında sadece kendisi değildir, onu meydana getiren bütün unsurların birleşimidir. İşte uzun cümle, kişinin bir şey yaptığı o ânın içine onun geçmişini ve belki geleceğini koyma çabasıdır." O halde insan işte bu kamaşma, karmaşa ve iç içe geçmiş anların, anıların, geçmişte bugüne dek gelen bütün birikimlerin bir bileşkesidir ve bu yüzden karmaşıktır, ve onu anlatmaya çalışan dil de onu olduğu gibi yansıtabilmek gayretiyle sözü uzatır, eğip büker, döndürür, tekler, akar gider, hani Çılgın Palmiyeler'de önüne her şeyi katıp da ağır ağır zamana kendini bırakan, susan o koca nehir gibi.

    Halman'ın kitabının üçüncü bölümünde yazarın bibliyografisi ve Türkiye'deki çeviri serüvenini de görüyoruz. İlk Faulkner öyküsü 1951'de çevrilmiş. Önemli edebiyatçılarımız Bilge Karasu, Hamdi Koç, Talât Sait Halman, Ülkü Tamer (ne kadar da güzel bir çeviri ve toplama bir öykü kitabıdır "Kırmızı Yapraklar, mutlaka okunmalı) öyküler ve toplama kitaplar çevirmişlerdir. Ancak Türkçeye çevrilen ilk Faulkner kitabı bir öykü eksiğiyle Halman çevirisi olan ve Yaşar Kemal gibi bir yazarın İnce Memed'i yazmasına bir vesile ve bir ilham da olan "Duman " adlı kitaptır, ancak en azından dilimizde okuyabildiğimiz eserlerini düşünürsek "Duman" aslında en az etkileyici eserlerinden birisidir yazarın, kötü asla değildir, iyidir, ama diğer eserleri yanında ister istemez sönük kalır, ve yine buna rağmen Türkiye edebiyatına etkisi olmuştur, kıymetlidir. Duman'dan sonra çevrilen ilk gerçek kitabı ise "Kutsal Sığınak" olmuştur, sene 1962.

    Kitabın son kısmında Halman bu sefer çevirmen olarak karşımıza geçiyor ve Türkiye'de "Ses ve Öfke" Rasih Güran tarafından 1960larda çevrilmeden önce Halman'ın çevirdiği ("Ses ve Gazap" olarak geçiyor eserin adı) Quentin bölümünden uzun bir parçayı da kitaba ekliyor. Sonuç: muazzam. "Ses ve Öfke"yi bu kadar bilgiden sonra bir kere daha muhakkak okumalıyım.

    Kitabın son bölümünde ayrıca Faulkner'ın bir şiiri," Ağustos Işığı"ndan bir bölüm (kitapta "Ağustos Aydınlığı" olarak geçiyor adı) var. Kitap, Faulkner'ın ilk kez okuduğum "Mağara " adlı öyküsüyle sona eriyor. "Mağara" okuduğum en iyi Faulkner öykülerinden birisi olup Halman'ın çevirideki yetkinliğini tekrar tekrar gösteren çok etkileyici, nitelik kokan, müthiş bir öykü.

    William Faulkner'ın dilimize çevrilmeyen çok eseri var ve gecikmeden dilimize kazandırılmaları gerekiyor. Daha fazla Faulkner, daha fazla edebiyat ve daha fazla iyi edebiyat demek. Yazarla tanışmak isteyenler için bence Ülkü Tamer'in "Kırmızı Yapraklar" adlı çok iyi seçimlerden oluşan toplama öykü kitabıyla beraber bu kitap da çok iyi bir başlangıç seçeneği olabilir. Bunu yapmayı düşünen okurlara şimdiden iyi okumalar dilerim.
  • 612 syf.
    ·27 günde·Beğendi·8/10
    İncelemeye başlamadan önce bu değerli kitabın ciddi emekler sonucunda ortaya çıktığını belirtmeliyim. Yazar İbrahim Tüzer, İsmet Özel’in hayatını ve şiirlerini adeta didik didik ederek, bazen de şair ile birebir söyleşilerde bulunarak bu eseri meydana getirmiştir. Bu çabasından dolayı büyük bir takdiri hak ediyor. Ayrıca kitabını bana göndererek büyük saygı duyduğum şairin hayat yolculuğunu izlememi sağladığı için özel teşekkürümü borç bilirim.

    Kitabın ilk bölümleri İsmet Özel’in hayatını, şiirlerinin içeriğini oluştururken “Şiirlerin yapı bakımından incelenmesi (syf 361) “ bölümünden itibaren yazar, İsmet Özel şiirlerini akademik yönden ele almış ve nazım şekli, dil ve üslüp konularına değinmiştir. Bu yüzden incelemem ağırlıklı olarak ilk bölümden oluşacaktır.

    ”Müttefik kuvvetlerin Almanya sınırlarını aştığı günlerde doğdum” diye tarif eder doğumunu geçtiğimiz Eylül ayında 74 yaşına giren şair İsmet Özel. Bu savaşın kendi yaşantısını ve eğitimini oldukça etkilediğini de ekler. Kendisi 6 kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gelmiştir. Diğer kardeşlerinin eğitimli olması da kendisi için büyük bir avantaj olmuştur. Çünkü bu sayede henüz ilkokul çağlarında iken kitaplarla dolu bir evde yaşar ve Maksim Gorki’yi, Valezquez’i, Renoir’i tanıma imkanını bulur..

    Küçük yaşlarda yaptığı okumaların bilinçlenmesini sağladığı görülen şair otoriter tavra karşı oluşunu şu şekilde aktarmaktadır: “Ben çocukken de müthiş bir anti otoriter tavra sahiptim. Mesela öğretmenlerimi pek sevmezdim. Sebebi de şuydu “yani ne oluyor geliyor sınıfa herkesi susturuyor, ayağa falan kaldırıyor” derdim. Birinin üzerimde baskı kurması için bir gerekçesinin olmasını beklerdim. Çocukluğundan itibaren bu tavrını değiştirmeyen şair itaat etmemeyi kendisine görev bilir. “Kadirşinas itaatsizliği ve tevarüs edilmemiş asaleti”ni ise şöyle açıklamaktadır. “Verilen desteğe karşı severek hizmet, fakat asla itaat etmemek. Sonu itaate varacaksa sunulan yardımı reddetmek. Asalet hissi ise benim içimde taşıdığım değil, bana çevreden telkin edilmiş bir değerdir. Sebebi de çok yalın: taşrada bir devlet memurunun çocuğu olmak.”

    Bu tavrı, şairi benim için apayrı bir yere taşır. Çünkü İsmet Özel devrin adamı olmamıştır. Güçlüden yana tavır sergilememiş, dünyanın türlü zenginliklerini elde edebilecek olmasına rağmen buna tevessül etmemiştir. Of Not Being A Jew şiirinde şöyle demektedir;

    Evet, ilmektir boynumdaki ama ben
    kimsenin kölesi değilim
    tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
    tarantulaymış benim adım diyecek değilim
    tam düşerken tutunduğum tuğlayı kendime rab bellemeyeceğim.

    İsmet Özel, 1954 yılında henüz 10 yaşında iken okulda katıldığı bir yarışmada birinci olan ve gazetede yayımlanan ‘Kış’ şiiriyle başlatır şiir serüvenini. İlk dönemlerden itibaren sosyalist çizgisiyle yazdığı şiirlerinde toplumsal sorunlara değinmiş, halkla iç içe olduğunu hissettirmiştir. Ancak zamanla içinde taşıdığı ateşin dava arkadaşlarında olmadığını gören şair sosyalizmin kendisine yetmediğini de fark eder.

    ‘Waldo Sen Neden Burada Değilsin’ adlı otobiyografik kitabında 12 Mart 1971 muhtırasıyla beraber inzivaya çekilerek uzun uzun düşündüğünü ve düşüncelerine sağlam bir temel bulmaya çalıştığını ifade eder. Ancak bu inzivanın herkesten uzaklaşma ile olmadığını, zihinsel olduğunu da ekler. Bu inziva neticesinde de Müslüman olmaya karar verir.”Beni sosyalist olmaya iten etkenler, Müslüman olmaya da itti. Ben aynı yol üstünde yürüyüp Müslüman oldum” der. Şunu da eklemeliyim ki şair, yaklaşık 3 yıl boyunca Müslüman olduğunu gizleyerek herkesin rahatça komünist olduğunu söyleyebildiği bir dönemde Müslüman olduğunu açıklamıştır.

    Şair Müslümanlığın esasını oluşturan “kadir-i mutlak” inancıyla ontolojik problemlerine cevap bularak “yeniden doğuş”unu gerçekleştirmiştir. Sonrasında ise dinine sıkı sıkıya bağlanarak hayatını devam ettirir. Bu konu ile ilgili bir röportajda şöyle demektedir: “Ben hayatının orta yaşlarında islamiyeti seçmiş bir insan olarak çok daha bilinçliyim birçok insandan. Yıllar önce İzmir İlahiyat Fakültesinde konuşuyorlar. “Niye İsmet Özel, islamiyete bu kadar kıskançlık gösteriyor?” diyor biri. Öteki şöyle diyor: “Herkesin gözü görüyor. Ama gözü sonradan açılmış olan adam mı gözüne ihtimam gösterir, yoksa doğuştan beri zaten görmekte olan mı?”

    Şiirlerinden bahsetmek gerekirse, biraz okumayla İsmet Özel’in bütün şiirlerini ince bir zeka ile harmanlayarak yoğun çalışmalar sonucunda ortaya çıkardığını görebiliriz. İlk bakışta anlaşılmaz gibi görünse de dikkatli okunup araştırıldığında dizelerinin dolu dolu olduğu görülmektedir. Yazar İbrahim Tüzer kitabının sonundaki ‘Sözün Özeti’ kısmında şöyle demektedir:

    “İsmet Özel şiirlerine yabancı olan bir okur için anlamsız ya da saçma olarak görülebilecek olan kullanımlar, şair tarafından metinlerinin anlamını çoğaltmak ve şiirin bütündeki anlamını farklı katmanlarda yeniden üretmek için bilinçli olarak oluşturulmaktadır. Özellikle son dönemde yayımladığı şiirleriyle okuyucuyu bu türden bir gayrete yönlendiren şair, şiirin hem yazılır hem de okunurken özel çaba gerektirecek bir uğraş alanı olduğunu da ortaya koymuş olmaktadır.

    İsmet Özel şiir ile ilgili düşüncelerini şöyle dile getirmektedir: “Şiir bugüne kadar hep böyle olmuştur. Önce ‘bu nedir’ dedirtmiş, sonra da ‘ha buymuş’ dedirtmiştir.” Şaire göre şiir, ‘öğretir ama kanıtlamaz, gösterir ama sergilemez.’ Bu tutumunu şiirlerinde açıkça görebiliriz. Örneğin ‘Bir Devrimcinin Armonikası’ adlı şiirinde şöyle der;

    Ben ki gövdemi bütünüyle ne yapmalıyım
    tahta bir bavul
    gibi duruyorum insanın kıyısında
    makine
    çok acemice buluyor beni sanırım

    Tahta bavulun insan yapımı olan bir eşya özelliği taşıdığı ve tahta olmayan bavullara nazaran “eğilip bükülmeden” hatlarını sonuna kadar muhafaza ettiği düşünüldüğünde şairin, ‘makine’ kelimesi ile eleştiri getirdiği sıradanlıkların ve yabancılaşmanın anlam dünyası biraz daha genişlemektedir. Özel, modern dünyanın insanlara dayattıkları karşısında durabilmek ve bireyselleşerek “sahici” olabilmenin imkanını elde edebilmek için “yalnız olunması gerektiğini dile getirmektedir.

    Amentü şiirinde “İnsanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda..” der şair. Burada ‘Gölgesiyle tanımlanan’ bir insanın, artık kendi ışığını kesmesini ve kendi uzağına düşerek “gölgesi tarafından ele geçirilmiş” olmasını anlatmaktadır.

    Akla karşı tezler şiirinden bir dizede ise “ütüsüz bir pantolon kadar tedbirliyim” derken , metaforik içeriğiyle okunduğunda modern insanın hayat karşısındaki statik tavrına işaret eder. Çünkü modern insan göz önünde olmayı yeğlediğinden hayat içerisinde “olduğu” gibi yer almaktan kaçınır ve sürekli başkaları tarafından nasıl göründüğünün hesabını yapar. Şair burada eleştirisini dile getirmektedir.

    Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.
    Aşklarım, inançlarım işgal altındadır
    tabutumun üstünde zar atıyorlar
    cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır

    Kanla Kirlenmiş Evrak isimli şiirinde geçen yukarıdaki dizeler ise şairin babasını kaybettiği günlerde yazılmıştır. Şair bu durumunu “cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır” dizesiyle ortaya koyar.

    Yine Waldo Sen Neden Burada Değilsin isimli kitabında şöyle der şair; “Genç yaşımda şiirin önemli ve değerli şeyleri dile getirdiği için değil, önemli ve değerli şeylerin varlığını bize hissettirdiği için hayatımızda yer tuttuğunu kavradım.” Bu tutumunu Yaşatan isimli şiirinde görebiliriz;

    Gözlerim
    ne güzeldir halka bakınca
    gözlerimde böğürtlendir
    avuçlarımda nar,
    ayaklarını çıplatıp sulardan geçen çocuklar
    sevinçle kıpırdatır yapraklarımı.

    İsmet Özel’in şiirlerini bir düşünce çerçevesinde yazdığını, anlamsız gibi görünse de bazen sayfalara sığmayacak anlatımları sade bir dille tek dizede nasıl aktardığını ve daha fazlasını yazar İbrahim Tüzer’in kitabında görebiliriz. Edebiyat tarihimizde önemli bir yere sahip olan, kendisinden sonraki nesilleri ciddi anlamda etkileyen bu Büyük Şair’in değerinin anlaşılması ve sesine kulak verilmesi ümidiyle incelememi bitiyorum.
  • 295 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    İncelemeye başlamadan önce “MEHMED UZUN OKUMA ETKİNLİĞİ” #30997659 altında böyle güzel bir kalemi benimle tanıştırdığı ve Kürt Edebiyatının en iyilerinden birini okuma fırsatı sağladığı için sevgili Esra’ya teşekkür ederim.

    Bu romanın bana hissettirdikleri anlatamam belki ama içimde canlandırdığı ezgileri sizinle paylaşabilirim. https://www.youtube.com/...gI&start_radio=1
    Ve bir de bu romana çok yakıştırdığım bir şiir, bir şarkı sözü...

    "Boran bir yaban kuştur.
    Gökyüzünün mavisine bata çıka bir maviş kuş.
    Konmaz hiçbir yere.
    Yuvasından bozkırlara koşar sulardan yuvasına.
    Çok zor yakalanır, şahin bile tutamaz onu kanadından. Yabandır. asidir ha, rengi kadar güzeldir.

    Güvercin sahipleri sevmez boranı. Girer evcil sürüsüne.
    Peşine mutlaka takılan olur.
    Bazen sürü bile düşer ardına ya vurulur ya da yaralıyken yakalanır.
    Diğer kuşlarla aynı kafese kapatılır.
    Hiçbir evcil kuşu yaklaştırmaz kendine.

    Hele bir de güvercin besleyenler evcilleştirmek için kanadının tüylerini çekti mi, vay vay yemez artık yemini.
    Ya açlıktan ölür ya da kafesin demirine kendini vura vura öldürür.

    Sesi çığlıktır artık, turna indirir.
    Ya gökyüzüdür ya ölümdür boran.
    Boranlar kalktı mapushanelerden.
    Şehre sokulmamış evlerden.
    Dökerek renklerini şehirlerin ufkuna, gittiler dağların doruklarına."

    Göç, sürgün, güz , bir de keman sesi : tray la laaay, traaay,traaay,laaa…

    Hayatı her mevsim sonbahar olan bir adam. Memduh Selim Bey. Dilinden korkarak büyüyen çocuklar, ilkokula başladığında yıllardır konuştuğu dilin yasak olduğunu öğrenenler, aydınları öldürülen , sürgün hayatı yaşayan bir halk. Yüzyıllardır var olan ancak yok sayılmış bir halk. Belki kendini bile unutan bir halk, ölümler üzerine , kan üzerine , ağrının alevi üzerine kurulmuş bir aşk, bir ceylan...

    Güz mevsiminde dökülen yaprağın üzerinde hayat bulmaya çalışan bir organizmanın açlığında sonuna kadar tüketilmek istenen bir yaprak , aşk.

    Bir tarafta inanılmış bir dava , bir tarafta hayatın en canlı davası aşk. Bulması da , kazanılması da zor olan aşk. Kaybedilmesi kalpte oluşan kağıt kesiği. "

    Durmadan kanayan bir kağıt kesiği yara kalpte, bir de beyinde açılan bir dava kurşunu. Yara almış bir vücut. İki cephede birden savaşıyor. Umut karın bölgesinde geziniyor. Tek besini kalpte damla damla akan kan. İnce bir umut çok çok ince , bir sızı gibi , bir koku gibi, bir anı gibi karın bölgesinde yayılıyor vücuduna , beynine sızıp hayaline ulaşıyor. Dayanma gücünü böyle sağlıyor Memduh Bey , böyle dayanıyor, böyle güçleniyor.

    Sonra beynindeki dava kurşunu yok ediyor Memduh Bey’i , ilk davasını böyle kaybediyor. Tek cephede savaşan bir adam artık o ... Kalpteki ince kesik , karın bölgesindeki umutla yeniden iyileşiyor sanki. Tutunacak , savaşacak tek organı kalp... Ancak kalpteki kağıt kesiğinin onu öldürdüğünü çok sonraları anlıyor , karın bölgesinden yayılmakta olan sızı da umut değil, ecel. Günden güne tükeniyor artık. O kağıt yarası güzel bir türkü gibi ölümüne dek kulaklarında uğulduyor, dili kalbiyle birlikte sonsuza dek bu türküye eşlik edecek,biliyor.

    Aşkın ve varoluşun romanı bu. Yok olmaya yüz tutmuş DNA’larda tutunan bir umut ışığının yeni genler yaratmasıyla örülmüş bir gen haritası , ulus. Yok edişlerden kendini var etmiş insanlar, çaresizliği iki omuzunda taşıyan , bir omzunda umut , bir omzunda çaresizlik, dilinde ağıtlardan ve sevinçlerden bozma bir türkü. Gönlünde aşk yarası. İnce sızı…


    Nasıl anlatılır , nasıl hissettirilir yaşananlar? Sadece hissettiklerimi aktarmaya çalıştığım bir inceleme oldu bu. Kesinlikle anlatamama kaygısı yine içimde. Ancak kalem kırık, dönmüyor , hislerime tercüman olmuyor, olamıyor. Başka bir ırkın gözünden bakmak, başka geçmişe sahip insanların gözlerinden dünyaya bakmaya çalışmak benimki. Empati , empati , empati! O da ne kadar başarılı olabilirse anlamaya , işte o kadar.

    Yıldızlı not : Okumadan önce ön yargıları bir rafa kaldırmayı unutmayın.
    Romanın “Çevirenin Notu” adlı bölümünden bir alıntıyla incelememi noktalıyorum.

    “Çevirinin bittiği günlerden biriydi. Hepinizin tanıdığı bir gazeteciyle bir ahbabın evinde karşılaştım. daha önce birlikte çalışmıştık. Ne yaptığımı sordu; Kürtçe bir romanın çevirisini yeni bitirdiğimi söyledim. Bön bön yüzüme baktı, hayretler içindeydi; bana “Kürtçe’de bir roman yazacak kadar kelime var mı?” dedi.
    Sağlıcakla Kalın.
  • The New York Times, filozoflar ve eleştiri kuramcılarıyla şiddet sorunu üzerine yapılan söyleşilerin üçüncüsünü yayınladı. Bu söyleşide, son kitabı “Strangers at Our Door” (Kapımızdaki Yabancılar), Polity Presstarafından yayınlanan, İngiltere Leeds Üniversitesi sosyoloji bölümünden emekli Profesör Zygmunt Bauman ile konuştular.

    Brad Evans: On yıldan uzun süredir mültecilerin vahim durumu üzerinde çalışıyorsunuz. Çalışmalarınızda özellikle mültecilerin her gün sürekli olarak karşılaştığı onur kırıcı durumlar ve güvensizliklere dikkat çekiyorsunuz. Bu sorunun yeni bir sorun olmadığını, daha geniş bir tarihsel bağlamda anlaşılması gerektiğini vurguluyorsunuz. Bu doğrultuda, sizce bugün Avrupa’yı saran bu mülteci krizleri, zulümden kaçışlar tarihinin bir diğer sayfası mı yoksa bu kez tamamen farklı şeyler mi oluyor?

    Zygmunt Bauman: “Bir diğer sayfa” gibi görünüyorsa da tarihte yerini alan tüm siyasi sorunlarda olduğu gibi, kendisinden önceki sayfaların içeriğine bir şeyler ekleniyor. Modern çağda kitlesel göçler, ne tek başına yeni bir olay ne de çok nadir oluyor. Hatta durup dinlenmeden düzen kurmayı ve ekonomik ilerlemeyi kendine dert edinmiş modern yaşam tarzının değişmez ve daimi bir etkisi bu. Çağımızın özellikle bu iki niteliği, durmadan “ihtiyaç dışı insanlar” üreten fabrikalar gibi etki gösteriyor ve bu“ihtiyaç dışı insanlar” ya yurtlarında işsiz kalarak ya da siyasi nedenlerle kabul görmeyerek evlerinden uzakta sığınacak bir yer veya daha umut vadeden bir hayat için yola çıkmak zorunda kalıyorlar.

    Modern hayat, çıkış noktası olan Avrupa’dan dünyanın geri kalanına yayılmaya başladıktan sonra hâkim göç yönü kesinlikle değişti. Avrupa’nın gezegenimizin tek “modern” kıtası olduğu zamanlarda, Avrupa’daki ihtiyaç dışı topluluklar, hala “premodern” olan topraklara akın halinde giderek sömürgeci göçmenlere, askerlere ve sömürgeci yönetimlerin üyelerine dönüştüler. Sömürgeci emperyalizmin en parlak dönemlerinde yaklaşık 60 milyon Avrupalının Kuzey ve Güney Amerika’ya, Afrika’ya ve Avustralya’ya gitmek üzere Avrupa’dan ayrıldığı düşünülüyor.

    Ancak 20. yüzyılın ilk yarısından sonra göç yollarında bir U dönüşü yaşandı. Göçlerin artık toprak almak için yapılmadığı bu dönemde göçün mantığı da değişti. Sömürge sonrası dönemde göçenler atalarından miras kalan hayatta kalma yollarını sonraki nesillere aktarmaya devam ettiler ve bunu artık eski sömürgecilerinin yücelterek zafere ulaştırdığı modernleşmenin altında ezildikleri için, yine aynı sömürgecilerin iç ekonomilerindeki açıklarda yuva kurma ihtimaliyle yola çıkarak yapıyorlar.

    Üstelik özellikle Orta Doğu ve Afrika’da, sömürgecilerin arkalarında bıraktığı, istikrar beklentisinin düşük olduğu, ancak eski sömürgeci efendilerinin sağladığı muazzam cephanelerin bulunduğu, yapay olarak kurulmuş, sözde bağımsız “devletler”de süregiden iç savaşlar, etnik ve dini çatışmalar ve amacından sapan eşkıyalar nedeniyle yurtlarından ayrılmak zorunda kalan insanların sayısı artıyor.

    B.E.: Hannah Arendt, bireyin insan olarak değer gördüğü bir dünyada yerinin olmasını engelleyen koşulları tanımlamak için “yurtsuzluk” terimini kullanmıştı. Bu terim, çağımızın mültecilerinin yaşadığı dramı tarif ederken de uygun düşüyor. Buradaki sorun, tartışmaları “güvenlik” ile, mültecilerin ya da gittikleri yerlerin güvenliği ile sınırlamamız olabilir mi?

    Z.B.: Sorun, kısmen, siyasi dünyayı şekillendirme ve anlama tutumumuzdan kaynaklanıyor. Egemen ülke devletlerine bölünmüş, insan haklarına sahip olmak için bir ülke vatandaşı olmak zorunda olduğunuz bir dünyada mülteciler yurtsuz oluyor. Bu durum, vatansızmültecileri kabul edip onlara başlarını sokacak bir çatı, iyi ve onurlu bir hayat sağlayabilecek hiçbir ülke kalmaması nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor.

    Böyle bir dünyada dayanılmaz koşullardan kaçmak zorunda kalan insanlar, “hak sahibi” olarak görülmüyor; insanlığın elinden alınamayacağı söylenen haklara bile sahip değiller. Hayatta kalmak için insanların kapılarını çalmak zorunda bırakılan mülteciler, konu sahip olmadıkları hakların verilmesi olduğunda, bir bakıma “insanlık” bölgesinin dışına atılıyor. Ve müşterek dünyamızda bu şekilde yaşayan milyonlarca insan var. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, mülteciler kendilerinden şiddet kullanılarak çalınan insan haklarının geri kazandırılması çabasıyla insanlığın zayıf noktası olarak tayin edilmek ve bu şekilde muamele görmek yerine, sıklıkla yerleşik ve yerli toplulukların sahip olduğu insan haklarına karşı bir tehdit olarak görülüyorlar.

    Hem yerleşik toplumlar hem de onların seçtiği politikacılar arasında, “mülteciler sorununu” evrensel insan hakları çerçevesinden çıkarıp iç güvenliğe taşıma yönünde açık bir eğilim var. Terörist olabilecek kişilerden korunma amacıyla yabancılara karşı takınılan sert tutum, sıkıntı yaşayan insanlara karşı iyilik ve şefkat istemeye göre daha fazla rağbet görüyor. Ve sorunu tamamen güvenlikten sorumlu kurumlara bırakmak, hâlihazırda sosyal hizmet görevlerinin altında ezilen ve görünüşe göre seçmenlerini memnun edecek şekilde hareket edemeyen ve bu konuda istekli olmayan hükümetler için çok daha uygun görünüyor.

    B.E.: Çalışmalarınızın merkezinde, insanların günümüzde uğraştığı hassas noktaların ne kadarının daha küresel bir dille ifade edilmesi gerektiği konusu var.Ulus devletleri, bağlantı çağımızı tanımlayan çok sayıda tehdide yanıt vermekte gittikçe daha da yetersiz kalıyorlar. Bugün güç ve şiddetin küreselleşen niteliği, bu mülteci resmi ile daha net bir şekilde mi ortaya çıkıyor?

    Z.B.: Sorunu “küresel” bir sorun olarak görmek, sadece kitlesel göçleri anlamak için değil, aynı zamanda bu göçlerin Avrupa’nın birçok yerinde tetiklediği gerçek ve yaygın göç paniğini de daha iyi anlamak için çok önemlidir. Akın akın gelen mülteciler ve aniden gündeme yerleşmeleri, bastırmaya, saklamaya uğraştığımız korkularımızı açığa çıkarıyor; bunlar, toplum içindeki kendi kırılganlıklarımızın verdiği uyarılarla ve kaderimizin kendi kontrolümüz dışında, kavrayamadığımız güçlerin elinde olduğunu söyleyen ve tekrar tekrar doğrulanan bu şüpheyle büyüyen korkular.

    Gelirken yanlarında kısmen “küresel güçler” ile ilgili gizemli ve muğlâk, aynı zamanda uzaklarda olmasını umduğumuz dehşeti de yanı başımıza getiriyorlar. Bu gelenler, çok değil sadece birkaç hafta önce, yurtlarındayken kendilerini muhtemelen, aynen bizim bugün hissettiğimiz gibi güvende hissediyorlardı. Ancak bugün evlerinden, eşyalarından, güvenlikten, çoğunlukla “vazgeçilemez” insan haklarından ve öz saygı için gerekli olan saygı görme ve kabul edilme haklarından mahrum kalmış bir şekilde bize bakıyorlar.

    Eskiden olduğu gibi getirdikleri haberlerin içeriğinden ulaklar sorumlu tutuluyor. Birbirini takip eden yeni göçmen dalgalarına, Brecht’in de dediği gibi, “felaket habercileri” imişlercesine öfkeyle bakılmasına şaşılmamalı. Yıkılan düzenin, sebepler ile sonuçlar arasındaki bağlantıların istikrarlı, anlaşılır ve tahmin edilebilir olduğu ve böylece onları nasıl devam edeceklerini bildikleri bir durumda bırakan şartların somut örnekleri olarak geliyorlar. Bu güvensizlikleri bize gösterdikleri için mültecilerin şeytan olarak görülmeleri de kolay oluyor. Mültecileri sağlam sınırlarımızın ardında durdurarak onlara, kapımıza kadar gelmelerini sağlayan küresel güçleri de durdurmayı başarabileceğimizi gösteriyoruz.

    B.E.: Savaşın yerle bir ettiği yerlerden kaçanlar, kendilerini “göçmen” olarak mı yoksa “mülteci” olarak mı görmemiz gerektiği konusunda şiddetli tartışmaları da ateşledi. Ama iki terim de yeterli olmayabiliyor. Bu tür durumlardan kaçmaya çalışanların, insan olarak edimini daha fazla vurgulayabilmek için yeni sözcüklere ihtiyacımız olabilir mi? Şair Warsan Shire’ın da dediği gibi“Kimse çocuğunu bir kayığa bindirmez / Su karadan daha güvenli olmadıkça.”

    Z.B.: Bir mültecinin, çoğu zaman varlığına bile tahammül edilmeyen bir yer ile istenmediği ve kabul edilmediği bir yer arasında seçim yapmaktan başka çaresi yoktur. Benzer şekilde “ekonomik göçmen” (economic migrant), yapmak zorunda olduğu seçim de kendileri ve aileleri için yokluk içinde ya da ümitsiz bir yaşam ile katlanılabilir koşullarda yaşayabilmek için küçücük bir şans arasındadır. Bu, açıkça fiziksel şiddetten kaçan mültecinin yapmak zorunda olduğu seçimden çok da farklı bir “seçim” değil. Bu tür seçimler yapmak zorunda kalsaydık hepimiz dehşete düşerdik. Milyonlarca insanı buna zorlayan bir dünya sorunu için gerçekten de bir dile ve kritik sözcüklere ihtiyacımız var.

    “Ekonomik göçmen” etiketi, mağdurları yaftaladığı sürece bu etiketin kullanılması kınanmalıdır. Bu gibi cambazlıklarla söz konusu krizlerin asıl sebeplerine inilmiyor ve sorumlular cezasız kalıyor. Kendi kendini iyileştirme ve mutluluk arayışını yücelten ve bunu hayatın amacı ve anlamı olarak gören bir kültürde, buna uygun davranmaya çalıştığı halde olanağa ya da doğru belgelere sahip olmadıkları için engellenenleri suçlamak ikiyüzlülükten başka bir şey değil.

    B.E.: Mültecilerin ırk ve kültür politikasıyla ilgilenirken, onların nasıl da modern korkularımızın ve kaygılarımızın çoğunu yansıttığımız göstergeler olduğunu vurgulamak için “korkuları yüzdürmek”metaforunu kullanmıştınız. Sizin güven(siz)lik politikası ile ilgili olarak işaret ettiklerinizi düşünürsek, mülteciler üzerindeki ilgi artışı, sorunu zamanımızı tanımlar şekilde sunarak (dolayısıyla tartışmayı tam anlamıyla kutuplaştırarak ve uçlara taşıyarak) onları günah keçisi ilan etme durumunu daha da kötüleştirme tehlikesi yaratmaz mı?

    Z.B.: Yaklaşık iki yüzyıl önce Hegel’in dediği gibi, bilgelik tanrıçası Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlıkta uçar. Bununla, “zamanımızı” tanımlayan şeyleri sadece geçmişe bakarak, her şey olup bittikten sonra anlama eğiliminde olduğumuzu anlatmaya çalışıyorum. Ve geriye bakarken bile, nadiren net bir şekilde anlayabiliyoruz. Modern çağın belki de en önemli tarihçisi olan Eric Hobsbawm, daha 1994 yılındayken, 20. yüzyıla “Aşırılıklar Çağı” deme cesaretini göstermişti. Ve o zaman bile bu tür bağlantılar için af dileme gereğini duymuş:

    “20. yüzyılın tarihini hiç kimse bir başka dönemin tarihini yazdığı gibi yazamaz; çünkü hiç kimse yaşadığı dönemi sadece dışarıdan, ikinci -ya da üçüncü- elden, o dönemin kaynaklarından ya da daha sonraki tarihçilerin eserlerinden bildiği bir dönemi yazabildiği (ya da yazması gerektiği) gibi yazamaz. (…) Bir tarihçi olarak çağın 1914’ten sonraki dönemi üzerinde çalışmaktan kaçınmamın nedenlerinden biri bu.”

    Bu büyük tarihçinin önerisini/uyarısını dinleyelim ve Thomas Hylland Eriksen’in özellikle medyanın gücünü anlatmak için,“tyranny of the moment” yani anın tahakkümü dediği şeyin üzerinde fazlaca durma isteğimize direnelim. Mültecilerin gerçekten de “zamanımızın” “tanımlayıcı günah keçileri” durumunda olmak için diğer birçok kategoriden daha fazla hakkı olabilir; ama bu ne kadar sürecek? Son kitabımda güvensizliklerimizin “yüzmeye” devam ettiğini çünkü attığımız demirlerin güvensizliklerimizi istikrarlı bir şekilde sabitleyebilecek kadar sağlam olmadığını yazmıştım. Bu nedenle atılan demir, günümüzde korkunun akışkanlığını en açık şekilde somutlaştıran kişiler olan mültecilerle birlikte sürüklenebilir. En azından şu anda bu akışkanlık, kapımızdaki yabancılar ile onları buraya iten gizemli ve görünüşe göre her şeye muktedir olan küresel güçler arasında bir çeşit yakınlık yaratıyor. İkisi de daima erişemeyeceğimiz ve kontrol edemeyeceğimiz kadar uzakta duruyor ve en yürekten dileklerimizi, en ustaca “çözümlerimizi” görmezden geliyorlar.

    B.E.: Teröre karşı verilen savaşın “fikri zayiatlar”ından birinin, dünyanın daha iyi bir yer hale getirilebileceğine dair insani bir ülkü olduğu söylenebilir. 21. yüzyıl için yeni bir hümanizme ihtiyacımız olabilir mi?

    Z.B.: Ulrich Beck “Cosmopolitan Vision” (Çok Ulusluluk Vizyonu) adlı eserinde bu açmazı çok iyi yakalamış: İnsanlığın geneline yayılmış, evrensel, çok uluslu bir karşılıklı bağımlılık durumuna (fikrimiz alınmadan) itildik. Fakat bunun yanında çok uluslu bir farkındalığa hala sahip değiliz ve bunu oluşturmak ve kazanmak için ciddi bir şekilde harekete bile geçmedik. Bu da William Fielding Ogburn’un dediği gibi, bir çeşit kültürel gecikme yaratıyor ve mültecilerin gördüğü muamele de bunun kanıtı. Biz bu gecikmenin kurumsal ve devletlere dayanan temellerine ciddi ciddi bakma girişiminde bulunana kadar, mülteciler bu anlayış eksikliğinin ikincil mağdurları olmaya devam edecekler.

    Benjamin Barber’ın manifestosu olan If Mayors Ruled the World (Eğer Dünyayı Belediye Başkanları Yönetseydi) isimli kitabında kesin bir şekilde ifade ettiği gibi, “çok uzun süre devam eden bölgesel başarılardan sonra bugün, dünyanın her yerinde ulus devletler bizi yüzüstü bırakıyor. Ulus devlet, bir zamanlar, özerk toplumlar ve ulusların özgürlüğü ve bağımsızlığı için dört dörtlük bir siyasi çözümdü. Bugünse dayanışma açısından hiçbir şekilde uygun değil.” Benjamin Barber, ulus devletleri, “doğaları gereği rekabete ve karşılıklı dışlamaya çok meyilli” olduklarından ve “özlerinden dolayı iş birliği yapmaya isteksiz ve dünya genelinde kamu yararına çalışamaz”göründüklerinden dolayı dünya genelindeki karşılıklı bağımlılığımızdan kaynaklanan zorlukların üstesinden gelme konusunda tek başlarına yetersiz görüyor.

    Bu sorunu büyük ölçüde, güç ve politika arasında giderek büyüyerek hem siyasi sınırları olmayan güçlere hem de sürekli ve derinleşen bir güç eksikliğinden muzdarip bir politikaya yol açan bir çatlağa, ayrışmaya bağlıyorum. Güçler -özellikle de insanlık durumunu ve insanlığın beklentilerini en çok etkileyenler- bugün dünyanın her yerinde; sınırları, kanunları ve siyasi organların ülke içinde tanımladığı çıkarları istedikleri zaman yok sayarak (İspanyol sosyolog Manuel Castell’in sözleriyle) “akışlar uzamı” nda her zamankinden daha serbest bir şekilde dolaşıyorlar. Öte yandan siyasal eylemin günümüze kadar gelen araçları, bir ya da iki yüzyıl önce olduğu gibi, hareketsiz kalıyor ve devletlerin uzamı olan “yerler uzamı” içine hapsoluyor. Alternatif “tarihi failler” çok rağbet görürken bunlar bulunup yerlerine konana kadar “iyi” veya en azından “daha iyi” bir toplum için modellerin tartışılmasının yararsız bir uğraş olduğu düşünülebilir, ki bu modeller siyasi yelpazenin sınırları dışında pek fazla heyecan da uyandırmayacaktır.

    Bununla birlikte devam eden mülteci sorunu için kestirme bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. İnsanlık bir kriz içinde ve dayanışma olmadan bu krizden çıkmak mümkün değil. Karşılıklı ötekileştirmeden kurtulma yolundaki ilk engel, iletişimin reddedilmesi. Kendine yabancılaşma, uzaklık, aymazlık, saygısızlık ve aldırmazlığa eşlik eden bir sessizlik var. Bu nedenle diyalektik sınır çizme sürecinin, sevgi ve nefret ikilisi yerine; sevgi, nefret ve özellikle mültecilerin sürekli karşılarına çıkan, aldırmazlık ya da ihmal üçlüsü açısından düşünülmesi gerekiyor.

    Kaynak: The New York Times
  • 430 syf.
    ·1 günde·Beğendi·6/10
    Yazarın "Osmanlı etrafındaki dünya" hakkında çok derin ve detaylı bir araştırmalar yaptığı kaynakça bölümünden anlaşılmakla birlikte, bu araştırmalarını kitabına aktarabildiği söylenemez.
    Yazar tam 52 sayfalık bir girişle, "konuyla ilgili yeterli kaynak bulamadığını" aktarırken kitabın kalan bölümünde de neredeyse her paragrafta "bu konuda elimizde yeterli veri yok" demektedir.
    Yazara somak lazım: "Madem hiç bir konuda elinizde yeterli araştırma-veri yoktu da neden bu kadar iddialı bir başlıkla kitap yayınlamaya kalktınız?
    Kitapta aslında çok faydalı bilgiler verilmiş fakat bu bilgiler bölük pürçük bir şekilde ve sistematik değil.
    Belki de kitap ve yazarın tek alkışlanacak tarafı, yazarın kitabın sonunda eseri yüzüne gözüne bulaştırdığını itiraf etmesidir ki işte o itiraf: "Bazı yayınlardan sonra görülecek yorumların amacı bilgi vermek değil, yeni başlayanları özellikle ufuk açıcı bulduğum bazı eserlere yönlendirmektir."
    Bir yazar "bu kitapta size bilgi vermiyorum, kitabımda bulmayı umut ettiğiniz bilgiye ulaşabileceğiniz kitapları "kaynakça" bölümünde gösteriyorum" diyorsa, bilmem başka söze hacet var mı?
  • Umut kimen göre ümit...Hayal kurmak,kurduğun hayalin peşinden gitmek. Ummak,dilemek,vazgeçmemektir.
    Hepsi yalan. Umut; yaşamak için bir neden,yarına ulaşmak için derman, nefes almak için de güç demektir.Hayatın tüm çelmelerine rağmen ayakta kalmayı başarabilmektir. Hayat "UMUT" Ettiğin kadardır. Umuda en güzel örnek; yeni günde gözlerini yenide açmaktır.
  • 33 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    meftun dergisi, genç arkadaşların edebiyat anlamında ilk adımlarını atmak amacıyla oluşturdukları bir dergidir. okunmayı ve destek görmeyi hakkeden bir dergi.
    derginin amacını bir nebze olsa daha iyi anlamak için dergide yer alan Editörden bölümünden;
    Editörden;
    Öncelikle size üzücü bir haberim var. Meftun; kahve ile birlikte fotoğrafını çekip, sosyal mecralarda paylaşacağınız türden bir oluşum değildir. Bu olayı yapmak isterseniz gideceğiniz adresler belli.
    Bizim amacımız; popülaritenin gölgesinde kalmış ve ürkmüş olan genç kalemlere bir nebze olsun umut vermek ve kendi adımıza da edebi anlamda ilk adımı atmaktır.
    Tek kişi ile başlanan bu yolda, topluluk olabilmek edebiyatın kudretinden gelse gerek. Bu süreçte bizlere; en başta saygı gösteren, bizlere inanan ve bizlerden yardımlarını esirgemeyen dostlarıma sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Var olun…

    eğer bu dergide benim de eserim yer almalı diye düşünüyorsanız;
    https://www.instagram.com/meftunedebiyat/
    meftundergi@gmail.com

    pdf olarak dergiye ulaşmak için:
    yadi.sk/i/v7QPXxXt3K8kvW