• buranın kitap uygulaması olduğunu biliyorum fakat yazmasam içimde kalacak bir konuyu anlatmak istiyorum. netflix yapımı olan “when they see us” mini dizisini izleyen vardır fakat izlemeyenler için kesinlikle bakmalarını öneriyorum.
    okuduğum yorumlarda insanlar ilk iki bölümü çoğunlukla beğenseler de benim için kesinlikle son iki bölüm çok daha güzeldi. toplamda yaklaşık 5 saatinizi alacak 4 bölümlük mini dizi 5 siyahi çocuğun amerika’nın bozulmuş ya da yönetmeninin ifadesiyle “bu şekilde kurulmuş” adalet sisteminin kurbanı oluşunu anlatıyor. belgesel diyebileceğimiz mini dizi 30 yıl önce gerçekleşen “central park five” olayını bence tam da o zamanlar yaşananlar gibi aktarmış.
    yusef, kevin, antron, raymond ve korey.
    adlarını hatırlamakta zorluk çeksem bile hikayelerini hiç unutmayacağım beş çocuk. hayatları karartılmış ve ömürlerinden yıllar çalınmış olmasına rağmen tek bir kez bile özür dilenmemiş beş çocuk. hepsinin yaşadıklarına ayrı ayrı üzüldüm fakat ben de herkes gibi en çok korey’e ağladım. arkadaşının yanında olmak için gittiği yerde tecavüzün asıl suçlusu olarak ve yaşı en büyük olan olduğu için de cezaevine gönderildi.
    soruşturmanın başındaki linda fairstein ve elizabeth lederer güç ve ün için kullanılması yasak bir sorgu yöntemi reid’i kullanmış ve çocuklara işlemedikleri bir suçu itiraf ettirmişlerdi. onların yapmadığına dair onca kanıt varken suçsuz beş çocuk göz göre göre hapis cezası aldılar.
    çoğu şartlı tahliye için suçlarını kabul ettiler fakat sadece korey gerçek ortaya çıkana kadar suçunu kabul etmeyi reddetti. bu süre içerisinde gittiği her hapishanede dövüldü ve yıllarca bir hücre içinde kaldı. ona iyi davranan kimse yoktu. sadece -bunu özellikle söylemek istiyorum- tek bir gardiyan onunla arkadaş olmuştu. söylediği cümleyi tam hatırlamıyorum fakat korey ona neden iyi davrandığını sorduğunda oğlu olduğunu ve onun başına da böyle bir şey gelse insanların ona iyi şekilde davranmasını isteyeceğini söylemişti.
    2002 yılında gerçek suçlu suçunu itiraf etmiş ve gerçek ortaya çıkmıştı. tüm gazeteler, televizyonlar ve insanlar bunu konuşuyordu. 13 sene sonra gerçek ortaya çıktığında anlaşıldı ki daha önce aynı şekilde suç işleyen biri vardı ve o çocuğa trisha meili hiç sorulmamıştı. çünkü zaten beş çocuk bu suç yüzünden hapis yatıyordu. suçunu itiraf eden matias reyes’e dna testi yapıldı ve asıl suçlunun o olduğu ortaya çıktı. gençliklerini kaybeden, hayallerini gerçekleştiremeyen bu çocuklara 12 yıl sonra 41 milyon dolar verildi fakat tek bir kez bile özür dilenmedi. antron, oprah’ın bu mini dizi için çektiği bölümünde -netflix’te o da mevcut- parasının olduğunu fakat annesinin kanserden öldüğünü ve annesine böbrek veya pankreas alamadığını, onu kurtaramadığını ağlayarak söyledi. yaşanan onca şeyin sonunda beş kişiye düşen 41 milyon dolar neyi çözer?
    yaşanan tüm her şeyi ağlayarak izledim ve kabullenemedim. bilerek bunu yaşamalarını, masum oldukları halde hayatlarının çalınışını ve en önemlisi masum oldukları ortaya çıktıktan sonra hayatlarını karartanların tavırlarını hazmedemedim. hayatlarından birkaç şey çıkmış, toplumdan biraz dışlanmışlardı o kadar. kimse yargı önünde hesap vermemişti. o çocukların yaşadıkları için hiç üzülmemişlerdi.
    bu mini dizinin bana neler düşündürttüğünü, neler hissettirdiğini anlatmam çok zor fakat izlemeyen herkesin izlemesi gereken bir belgesel. herkesin çıkaracağı dersler farklı.
    ben insanlığımızı kaybetmemeyi öğrendim.
    yusef, kevin, antron, raymond ve korey.
  • Gözlerindeki bekleyişlerinden vururlar seni Anna..
    Kalbindeki umut kuşunun kanadını kırarlar, kanadı kırık kuşun uçamaz olur.
    Dünya sadece onlarındır, onlar yaşamaya gelmiştir ve sen sessiz sedasız seyrederken onları onlar, yemelere doymamıştır dünyayı. Dünya sanki sadece onlar için yaratılmıştır öyle davranırlar sana. Hiç tanımadığın senin de hiç tanımayacak olan insanlar kapalı kapılar ardında plan yapıp hayatını bir imza ile karartırlar. Dünyada kalmak için direndiysen için o zaman buna katlanacaksın. Başka çaresi yok.Şikayet etmek yasak burada. Aradığın tüm yollar çıkmaza çıktı, çıkmazlar içimizden çıktı bir yere varamadı . Tüm kapılar kapalı sana sen ezilen, itilen, hor görülen senin yaşamaya hakkın yok. Burası onların dünyası. Hakkını savunmasın çünkü burada onlardan başkasının hakkı yok. Sesini çıkaramazsın çünkü sen yaftalanmışsın. Bu son durak burada duracaksın kimse gelmeyecek. Seni buradan kimse götürmeyecek. Aldanma umut vadenlere onlar kim tarafından verildiği belli olmayan bir görevi yerine getirip gidecekler. Sen yaşamaktan vazgeçmiş, karanlığa alışmışken onlar ışık tutup sonra o ışıkla beraber gidecek sen kalacaksın tüm kalanlar gibi. İçinde hep bir kalış olacak alış buna. Bunun adı acı değil alış buna bu yokluk değil alış ki gözündeki yaş değil kan geliyor. Gözlerini kan bürümüş insanların kanı senin gözünden yaş diye geliyor. Onlar dünyanın büyükleri sen dünyanın yaralı baykuşu.. Onların tahammülü yok senin sesini duymaya. Önce kanadını kırıp sonra sesini kisacaklar. Önüne elmastan yasaklar koyacaklar. O elmas ki ayaklarını keser bileklerine damlalar düşer. Önüne yakuttan ağaç kökleri koyacaklar mideni altınlarla doldurup küfredecekler . Fetva verecekler biz yedik doyduk biraz da siz yiyin onların mallarını. Onların malı, canı hepinize helaldir.. Ey geviş getiren halkım doyun bu mazlumun gözyaşıdır.. Doyun bu çaldığımız hayatlardır.. Doyun bu sofradan doymadan kalkan çocuğun son lokmasıdır.Önüne demirden parmaklık koyacaklar.. Yanına dizdikleri adamlar seni gozetlemesi için yirmi dört saat orada kalacaklar. O adamların bakışlarında kan var. O adamlar bir Aslanı pençesinden tuttular. O adamlar ceylanı avlayıp yaralı bıraktılar. Şimdi o adamlarla başbaşa kalmak zorundasın. O adamların her dediğini yapmak.. İsmin anılınca yoklamada, varlığını belli etmek zorundasın .
    Sana dar gelecek dünyaya seni kapatacaklar. Kalbine yeiste bir bataklık verecekler. Onunla oyalan, yeiste boğul. Onunla oyalanacaksın . Günler akıp giderken sen her kapıyı çalacaksın. Yüzüne kapanan kapılara yenisi eklenecek. Vazgeç bu ilkbahar değil.. Vazgeç bu ilk ölüm değil.. Vazgeç bu düştüğün ilk çukur değil.. Vazgeç bu bir yenilgi değil bu onların kazancı.. Dünyaya yemiş ama doymamışlar. Senin yüreğini yemeden durmayacaklar. Elimizde bir tek korkudan yapılmış yürekler kaldı. Bir onları teslim etmedik. Mecburuz ama kalamayacak o yürekler bizde.. Acı ve gözyaşıyla sunacağız kalplerimizi.. Al yüreğimi! Yakıp yıktığın dünya senin olsun. Bana bir serinliği çok gördüğün dünya senin olsun yeter ki ilişme masuma, mazluma. Dişlerinde yüreğimizden sızan kan var.. Ye ve dön sana vadedilen o uçsuz bucaksız makama, hırsa, nefrete, dünyaya.. Tam da dünyalıksın çünkü tam da buralısın. Sen burada kalacaksın. Buraya aitsin. Adın tarihin tozlu sayfalarında istediğin gibi anılmayacak senden geriye adın bile kalmayacak..
  • 505 syf.
    ·20 günde·8/10
    "Oysa uzun bir kışın siyah günleri, Aşk-ı Memnu için hep vardı."

    Dizisinden ötürü çok popüler olunca yıllardır bir türlü elim gitmedi kitaba, okurken aklıma dizi karakterleri gelir çekincesiyle. Halbuki ne diziyi baştan sona izlemişliğim vardır ne de dizinin büyük bir hayramıyımdır, hatta arada denk geldiğimde izlediğim bölümlerden diziyi pek de sevememiştim. Neyse, kitap zaten temelde diziden oldukça farklı. Doğrusu ben bu kadar derin bir roman beklemiyordum bile. Okurken biraz zorlandım çünkü Everest Yayınları'nın özgün metin baskısını almıştım ve maalesef kitapta dipnot veya sözlük yoktu. Bu yüzden elimde telefonla, sürekli bilmediğim kelimeleri sözlükten aratarak okudum kitabı. Yine de özgün metniyle okuduğuma pişman değilim. Ha, bir de okuduğum baskının sonunda Selim İleri'nin "Aşk-ı Memnu Ya Da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri" adlı 100 sayfalık bir incelemesi var, o da ayrı bir güzellikti benim için.

    Kitaba adını veren Behlül ve Bihter arasındaki yasak aşk gibi görünse de ben bu kitabı, ana karakteri Bihter'miş gibi okumadım, hatta bahsedilen yasak aşkın bile Bihter ve Behlül'ünki olmadığını düşündüm yer yer. Selim İleri'nin de belirttiği gibi "Halid Ziya'nın yapıtında herkesin aşkı birbirine yasaktır." Halid Ziya her karaktere belli bir derinlik katmışsa da bana göre bu kitabın ana karakterleri Nihal, Firdevs, Bihter ve Behlül'dür. Özellikle üç kadını oldukça detaylı okuyoruz ve en çok onları anlıyor, en çok onlara kızıyor veya en çok onları seviyoruz.

    Bihter'in hem Adnan ile evliliğinin hem de Behlül ile yaşadıklarının neticesinde farkına vardığı o muazzam yanılmışlığı ve yanılmışlığın verdiği pişmanlığı, mutsuzluğu çok üzücü buldum. Behlül'e gerçekten aşık olduğunu düşünmedim hiçbir zaman. Adnan'la evliliklerinde yaşadığı cinsel tatminsizliği fark ettiği an Behlül'le odada yalnız kalışı ve aralarında aniden gelişen bir cinsel çekim; sonrasında o an yaşadıklarının basit bir cinsel çekim olmasını kendine yediremediği için bunu aşkla temizleme isteği (ki buna benzer bir tasviri Halid Ziya da yapıyor romanda) ve dolayısıyla bence kendini Behlül'e aşık olduğuna inandırmasından ibaretti aralarındaki ilişki. Sonrasında ise bu "aşk" Bihter'in hayatındaki tek gerçek olmaya başladı. Özellikle Behlül kendisinden uzaklaştıkça gururu da baskın çıktı Bihter'in ve bu ilişkinin devam etmesini hayat memat meselesi haline getirdi. Nitekim; hayatının tek gerçeği zannettiği (yani yine yanıldığı) bu aşk ortaya çıktıktan sonra yaşadığı utanç ile, odadan dışarıya adımını attığı andan itibaren yaşayacağı hayatın, toplumda göreceği muamelenin korkunçluğunu ölümden daha kötü buldu. Ve o odadan çıkmaya cesaret edemedi...

    Behlül ise hiçbir zaman Bihter'e aşık değildi. Bihter onun ilgisini bile çekmemişti. Peyker'le ilgileniyordu aslında. Hatta dizideki Behlül'ün Bihter'e söylediği meşhur repliklerin birçoğunu kitapta Peyker'e söylediğini gördüğümde epey şaşırmıştım. Bihter'le yaşadığı ilişki Behlül için önceleri yepyeni, daha önce aklına bile getirmediği bir heyecan, "herkesin önünde kimsenin haberi olmadan birlikte olmak" fikrinin karşı konulamaz çekiciliği, sonraları ise sıkıldığı ve artık devam ettirmek istemediği alalade bir maceraydı. Başta yıllardır süregelen "çapkın" hayatına son verecek son aşk olduğunu düşündü, öyle olsun istedi fakat sonradan bu aradığı aşkın Nihal olduğunu fark etti (Ya da yine öyle zannetti?). Ben kitaptaki; Bihter ve Behlül arasında tersten işleyen vicdan muhasebesini çok sevdim. İlk etapta Behlül'de hiçbir pişmanlık uyandırmayan Bihter'i ise vicdanen rahatsız eden bu ilişki, ilerleyen süreçte Behlül için vicdan azabına, Bihter için ise bitmesini istemediği bir takıntıya dönüştü. Behlül Nihal ile birlikte eski çarpık yaşamından arınmak isterken Bihter vazgeçilen kişinin kendisi olmasından ve aslında yıllardır kaçtığı "Firdevs Hanım'ın kızı olma" yaftasından intikam almak istedi.

    Nihal ise sanırım kitapta beni en çok düşündüren, etkileyen karakterdi. Annesiz büyümüş, babasıyla arasında bazen rahatsız edici bir boyuta taşınan "özel bir bağ" olan, aşırı sahiplenici, kendi içinde duygularını ve düşüncelerini hırçınca yaşasa da dışarıya karşı hep olgun, sakin görünen ve bu yüzden de fazla kırılgan, nahif bir genç kız. Bihter'i hiçbir zaman sevmedi, bu Bihter'in kendisiyle alakalı da değildi üstelik. Babasının evlendiği kadın olması yetmişti onun Bihter'den nefret etmesine. Evde olup biten, onu mutsuz eden her şeyi Bihter'e bağlayıp onu adeta bir takıntı haline getirdi Nihal. Bu takıntısı ve kuruntuları onu adım adım yalnızlığa, mutsuzluğa sürüklerken Behlül'ün aşk itirafı Nihal için yalnızlıktan kaçıştı aslında. Onu da seven birinin olduğu düşüncesi yeniden hayata bağlamıştı Nihal'i adeta. Behlül'ü sevmiyordu aslında, kendisinin de defalarca belirttiği gibi. Tüm bu olanlar görünürde Nihal'i çok etkilemişse de sonunda babasıyla birlikte tıpkı eskiden olduğu gibi küçük, kendilerine ait o dünyaya döndü Nihal.

    Sonuç olarak; gerçekten çok severek okuduğum, bütün karakterlerini ayrı ayrı sevdiğim (evet, Behlül'ü bile ) bir romandı. İyi ki okumuşum.
  • Razumihin kaşlarını çatarak:
    - Peki ya gerçekten dâhi olanlar, -dedi,- hani şu kendilerine başkalarını boğazlama hakkı verilenler?.. Onların acı çekmemeleri gerekiyor, değil mi? Hatta döktükleri kanlar için bile?..
    - Gereklilik de nereden çıktı? Burada ne buyruk, ne yasak söz konusu. Kurbanına acıyorsa, varsın acı çeksin... Acı ve üzüntü, engin bir bilinç ve derin bir yürek için her zaman zorunludur. - Birden, birileriyle konuşur gibi değil de yüksek sesle düşünür gibi ekledi.- Bence, gerçekten büyük insanlar, büyük acılar çekmek zorundadırlar.
    Dostoyevski
    Sayfa 330 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Evet, çok uzun ama okumaya değmez mi.? :)))
    Nâzım Hikmet'in, Yazılar'ında bahsettiği Sabahattin Ali Öyküsü:
    **************************************************************
    Gece, hafif yağmur çiseliyordu.
    Asfalt yolda yürürken yeni rugan iskarpinleri nemli nemli parlıyor ve siyah, çizgili pantolonu bunların üzerine tatlı bir akışla dökülüyordu. Paltosunun geniş yakasını kaldırmış, kalın eldivenli ellerini arkasına bağlamıştı.
    Dalgın dalgın yürüyor ve boş gözlerle ayaklarına, ıslak asfalttan biraz yukarıya doğru kalkıp sonra kolayca ileri uzanan ve yine ıslak asfalta dokunan iskarpinlerine bakıyordu.
    - Hayat bu rugan iskarpinlere ne kadar benziyor.! dedi, Tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız..
    Sonra bu düşünceleri istediği kadar ince ve zekice bulmadığı için dudaklarını büktü. Biraz evvel bir arkadaşının evinde oynadığı pokeri aklına getirdi. Otuz lira kazanmıştı.
    - Yanıma o karı oturmasaydı daha çok kazanabilirdim! diye söylendi, Kadın hem kocasının parasına güvenerek cesur oynuyor, hem de eğilip kağıtlarıma bakıyordu.
    Ağır, fakat tatlı bir pudra, esans ve saç kokusu burnuna gelir gibi oldu, yutkundu.
    Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi.! Gündüz daire.. Hafif bir iş, bol para.. Akşamüzerleri güzel bir yemek, bazan sinema.. Çay.. Poker.. Sonra uyku.. Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi.
    Şimdi evine dönerken gene bu boşluğun farkına vardı. Gününü güzel geçirdiğini, hatta otuz lira da kazandığını düşünüyor ve içinde gene doyurulmamış bir yer kalmasına şaşıyordu. -Belki bu hayat, sık sık uykusuzluk sinirleri bozuyor.! dedi.
    Evinin önüne gelmişti. Aralık duran bahçe kapısını ayağıyla itti. İki tarafı çiçekli çakıl yolda yürümeye başladı. Geceleri eve hep arka taraftaki küçük kapıdan girerdi. Salona ve ön kapıya yakın bir yerde yatan hizmetçiyi uyandırmak istemediği ve yatak odası bu kapıya daha yakın olduğu için farkına varmadan kendini buna alıştırmıştı.
    Başı yukarıda yürüyordu. Kapıya yaklaşınca elini cebine götürüp anahtarı çıkardı ve ileriye baktı.
    Şiddetle ürkerek olduğu yerde kaldı: Bir karaltı kapının hafif girintisine büzülmüş, kımıldamadan duruyordu.
    Elini cebine götürdü. Tabancasını almamıştı. Karaltı birdenbire kımıldadı.
    Genç adam bağırmak ve kaçmak ister gibi bir tavır aldı, fakat karaltı parmağını ağzına götürerek yavaşça -Suss! dedi.
    Bunu o kadar tabii, o kadar emirden uzak, fakat hakim bir sesle söyledi ki, öteki, elinde olmayarak durdu ve merakla o tarafa baktı.
    Karaltı yaklaştı:
    - Şurada biraz uyumuş kalmışım. Bir fenalık için geldim sanmayınız… Yatacak yerim yok.! dedi.
    O zaman ev sahibi yabancıyı dikkatle süzdü ve hayret etti:
    Bu, ne bir dilenciye, ne de bir serseriye benziyordu. Kılığı oldukça düzgün, boyunbağlı, adeta efendi soyundan bir şeydi.
    Lakayt görünmeye çalışarak yabancının yanından geçti ve elindeki anahtarı kapıya soktu.
    Sonra birdenbire korkarak durdu. Bu herife pek çabuk inandığını düşündü ve bir an, kafasına bir şey inmesini bekledi.
    Öteki, ayaklarını sürükleyerek birkaç adım gitmiş, sonra durup yüzünü tekrar genç adama dönmüştü:
    - Bu gece bahçenin bir köşesinde yatmama müsaade etmeyecek misiniz.?
    Bunu söyleyerek ufak bir leylak ağacının altına doğru bir adım attı.
    Evin sahibi geriye dönerek yabancıya baktı. Yüzünü dallar ve yapraklar gölgelediği için pek göremiyordu. Yalnız sesi o kadar emniyet verici idi ki, bütün korkularını ve tereddütlerini silip götürüyordu.
    Kafasında bir ışık parlayıp söner gibi oldu. Bu sesin emniyet vericiliğinin bir tanışıklıktan geldiğini zannetti. Şimdi bu sesin dimağındaki akisleri ona bir ahbabın sesi gibi geliyordu.
    Birkaç adım daha ilerledi. Yağmur durmuş, bulutlar birbirlerini kovalamaya başlamıştı. Gece yarısından sonra çıkan yarım bir ay dalların arasından geçerek yabancının yüzünü yer yer aydınlatıyordu.
    - Müsaade etmiyorsanız gideyim.! dedi ve etrafına bakındı.
    Fakat genç adam onun ne söylediğini anlamadı. Dalların arasından geçen ışık yabancının ağzını ve çenesini aydınlatmıştı. Bu dişleri, söz söylerken iki kenarı aşağı doğru çekilen bu dudakları tanır gibi oldu.
    Eğilip karşısındakinin yüzüne bakmak istedi, o geri çekildi.
    O zaman sordu:
    -Siz şey değil misiniz.?
    Öteki, elini ağzına götürdü:
    - Sus.. Oyum.! Ben seni görür görmez tanıdım. Fakat beni hatırlayacağını sanmamıştım..
    Ev sahibi karşısındakini bileğinden tuttu, kendine doğru, ay ışığının altına çekti.
    - Pek az değişmişsin, dedi.. Sonra ilave etti:
    - Hayır.. Çok değişmişsin.. Gerçi yüzünün hatları değişmemiş gibi ve ağzın, burnun hep aynı.. Hele ağzın.. Fakat nasıl söyleyeyim, ihtiyarlamış gibisin; ama bu ihtiyarlık da değil, benden daha genç duruyorsun.. Hulasa bir başka türlü olmuşsun. Yüzünün dışı değil, içi değişmiş gibi. Aman canım.. Anlatamadım işte..
    Öteki hafif bir gülüşle dinliyordu. Sadece:
    - Sen de biraz değişmişsin.! dedi.
    Kapıya yaklaşmışlardı; ev sahibi yanındakine döndü:
    - Dışarısı serin değil mi.? İçeri girelim.!
    Öteki büsbütün güldü ve mırıldandı:
    - Beni evinin içine sokmak tehlikelidir.!
    Genç adam birdenbire durdu. İlk şüpheleri tekrar kafasına gelmişti. Onun bu duraklayışının farkına varan arkadaşı:
    - Yok canım, dedi, evini filan soymam. Fakat polis tarafından aranıyorum..
    Ev sahibi arkadaşına dikkatle baktı. Sonra gülerek:
    - Kim bilir ne işler karıştırdın.! Gel bakalım.! dedi.
    Karanlık koridordan geçtiler, bir merdiven çıktılar ve bir salona girdiler.
    Ev sahibi elektriği açtı.
    Misafir dudaklarında hep o hafif gülümseme ile etrafına bakmaya başladı:
    Oldukça iyi döşenmiş, bilhassa fazla süsten kaçılmış olan oda biraz dağınıkça idi. Sahibinin bekar olduğunu, yazıhaneye benzer bir masanın üstündeki perişan kağıtlar gösteriyor ve hizmetçinin bu oda ile meşgul olmaktan menedildiği anlaşılıyordu. Yerde küçük bir halı, alçak sigara iskemleleri, rahat iki koltuk ve köşede bir sedir vardı. Pencereleri krem renginde tül perdeler kapatıyordu.
    Ev sahibi:
    - On iki sene oluyor, değil mi.? dedi.
    - Evet; mektepten çıktığımızdan beri görüşmedik.!
    - Ne yaptın da seni polis arıyor.? Ben bir zamanlar tehlikeli fikirlere saplandığını ve işinden çıkarıldığını duymuştum.!
    - Tahmin edebileceğin şeyler.!
    - Dünyayı değiştireceğini mi sanıyorsun.?
    - Siz dünyanın değişmez olduğuna inanmaya mecbursunuz.!
    Bir müddet sustular. Her biri birer koltuğa oturdu ve ev sahibi sağ tarafındaki radyoyu karıştırmaya başladı. Biraz sonra uzaklardan gelir gibi hafif bir müzik duyuldu.
    İkisi de ses çıkarmadan dinlemeye koyuldular. Bir operanın son kısımları çalınıyordu. Gürültülü aletlerin derinden gelen sesleri yavaşlayınca kavala benzer tatlı nağmeler işitiliyor ve her ikisinin de yüzlerinde yumuşak, ılık bir hava dolaşır gibi oluyordu.
    Misafir gözlerini yerdeki halıya dikmişti. Yüzünde yine bir gülümseme vardı, fakat bu seferki gülüşü, biraz evvel dudaklarının kenarına yerleşip, sahibinin etrafına bir duvar çekilmiş gibi, yaklaşmak isteyenleri uzaklaştıran bir gülüş değildi. Bir çocuğun tebessümü kadar içten ve yaklaştırıcı idi.
    Başını yavaşça kaldırdı. Arkadaşına döndü:
    - Ne güzel değil mi.? dedi, sonra ilave etti: Dört senedir müzik dinlemedim.!
    - Neden.?
    - Fırsat düşmedi.
    Radyodan uzun ve sürekli alkışlar geldi. Arkasından Almanca sözler başladı ve ev sahibi elini uzatarak düğmeyi çevirdi.
    Odayı birdenbire bir sessizlik kapladı.
    İkisi de birbirlerinin yüzüne baktılar ve gülüştüler. İçlerinde bir saniye için on iki sene evvelde yaşıyorlarmış hissi uyandı. Bakışları o kadar arkadaşça idi.
    Ev sahibi kalktı, ötekinin yanına geldi, elini omuzuna koyarak:
    - Anlatç! dedi.
    - Sen anlat.!
    - Görüyorsun.. Normal yollarda yürüdüm ve eh, bir parça bir şeyler oldum.!
    - Normal yollarda yürüdüğüne bu kadar emin misin.?
    - Neden.? Çalıştım, faydalı oldum ve ilerledim.!
    - Yürüyüşünü bilmem.. Normal olabilir.. Fakat üzerinde yürüdüğün yola bu kadar inanıyor musun? Hele faydalı olduğuna..
    Cevap vermedi, öteki tekrar sordu:
    - Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi.?
    - Biraz.!
    - Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı.?
    Ev sahibi üzüntülü bir tavırla elini salladı ve gülmeye çalışarak:
    - Bırak şu derin lafları canım.! dedi.
    O zaman misafir de ayağa kalktı:
    - Hiç derin laflar değil, dedi, bir kere görebildikten sonra o kadar açık ve elle tutulur şeyler ki.. Fakat doğru, bırakalım.. Çünkü insanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz sanıyorum.
    - Seni böyle düşüncelere götüren sakın bu rahat koltuklara erişemediğinin kızgınlığı olmasın..
    Bu sözler üzerine arkadaşının yüzü birdenbire değişti. Dudaklarının ucundaki yumuşak gülümsemenin yerine acı ve yukarıdan bakan bir sırıtma geldi:
    - Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin..
    - Bilmem.. Mektepte en ilerimizdin.!
    - Şimdi.?
    - Şimdi en ayrımız.!
    Bu lafı rastgele söylemişti. Fakat söyledikten sonra ağzından çıkanın nasıl çıplak bir hakikat olduğunu anladı. Karşısındaki ile eski arkadaşı arasında hiçbir münasebet yoktu. Eski uysal, laf söylemekten utanan, iştirak etmediği fikirleri bile itiraz etmeden dikkatle dinleyen çalışkan ve dürüst çocuğun yerinde, inattan ve sabit fikirlerden yapılmış gibi tırmalayıcı bir adam vardı. Eskiden hep yumuşak ve tatlı bakan ve insana yanına sokulmak hissini veren bol kirpikli siyah gözleri şimdi vakit vakit donuk bir parıltı ile karşısındakine çevriliyor ve onu tepesinden basarak küçültür gibi oluyordu. Bu bakışların altında ezilerek başını başka taraflara çevirdi. Sonra misafirinin yüzüne bakmaya çalışarak:
    - Yorgunsun, sana yatacak yer göstereyim! dedi.
    - Demek beni evinde yatırmaya cesaret edeceksin.!
    - Niçin bana hakaret etmek istiyorsun.?
    Cevap vermedi, yavaşça ayağa kalktı.
    Başka bir şey konuşmadan salondan çıkarak merdiveni indiler, biraz evvel girdikleri kapının yanındaki odayı açan ev sahibi:
    - Burada yat.. Benim odamdır. Ben yukarıda sedire uzanırım.! dedi.
    Misafir ses çıkarmadan içeri girdi.
    - Rahat uykular, diyerek eline kapıya götürürken durdu, arkadaşına döndü:
    - Gel seni bir kere kucaklayayım. Belki bir daha görüşemeyiz.! dedi.
    - Neden.? Yarın burada değil misin.?
    - Ben erkenden kalkar ve usulca giderim. Evinde kaldığımın duyulması iyi olmaz. Gel, seni öpeyim, bilirsin ki eskiden seni çok severdim..
    Öteki
    - Şimdi.? diye sormak cesaretini kendinde bulamadı.
    Birbirlerini kucakladılar. Öpüştüler. İkisinin de gözleri yaşarmıştı. Misafir tekrar:
    - Rahat uykular.! dedi.
    - Rahat uykular.!
    Kapı yavaşça kapandı.
    Ağır ağır merdiven basamaklarını çıkarken, içinde, bir azası yerini değiştirmiş, bir yeri boşalmış yahut bir yerine fazla bir şey dolmuş gibi hisler duydu.
    - Söylediği şeylerde bir hakikat bulunabilir mi ki? diye düşündü. Zannetmem.. Bütün dünya budala mı.? İnsan acayip mahluk.. Kafası bir kere bir şeye saplanıverince en akıllısından böyle bir mecnun doğuyor.!
    Tekrar salona girince radyoyu karıştırdı. Birkaç İngiliz istasyonu, senelerden beri nevileri değişmeyen dans havaları çalıyordu. Düğmeyi sağa sola çevirdi; Leningrad’ın verdiği bir İngilizce konferanstan başka bir şey bulamadı. Masasının başına geçip oturdu.
    Bir türlü uykusu gelmiyordu. Dışarı çıkıp bir dolaptan bir battaniye getirdi. Sedirin üzerine bıraktı. Uzun ve yorucu bir mükalemeden (konuşmadan) çıkmış gibi kafası yorgun ve dağınıktı. Halbuki bir şey de konuşmuş sayılmazlardı.
    Arkadaşının tepeden bakan gülüşü ve söz söylerken:
    -Bu en açık hakikatleri de bana ne diye söyletirsin sanki?
    demek isteyen kendinden emin ve isteksiz tavrı gözünün önünden gitmiyordu.
    Ona kızar gibi oldu. Ruhunun durgun suyuna attığı bir taşla onu böyle rahatsız eden, iyi kurulmuş bir makine gibi senelerden beri hiç aksamadan muayyen birkaç formül içinde işleyen maneviyatını birden sarsan bu küstah eski dostun buna hiç hakkı olmadığını düşündü.
    - Gidip onu kaldırayım ve münakaşa edeyim.! dedi.
    Aşağı indiği zaman arkadaşının uykuya dalmış olduğunu gördü. Elektriği yaktığı halde uyanmamıştı. Yüzü kendisini hayrete düşürdü: Bu çehre, sanki demin yukarıda ona karşı buzlanıveren gergin, sinirli yüz değildi. Burada, kendi yatağında, çocuk gülümsemeleri ile mışıl mışıl bir delikanlı uyuyordu. Bu uyuyanın polisten kaçan bir sergüzeştçi, cemiyete diş bileyen bir adam olmasına imkan var mıydı.? Şu anda muhakkak ki aşk rüyaları görüyordu.
    Onu uyandırmaya kıyamadı. Tekrar odasına döndü. Sonra düşündü ki, birkaç müphem manalı ve keskin cümleden başka aralarında bir şey konuşulmuş değildi. Kendisi zihninde bu mükalemeleri devam ettirmiş ve bir çıkmaza girmişti. Fakat bunu düşününce titredi. Demek ki aşağıda uyuyanın dediği doğruydu: Farkında olmadan bile biraz düşününce insanın rahatı kaçacaktı.
    Masanın üzerindeki gazeteleri karıştırmaya başladı ve üçüncü sayfada gözü bir yere ilişti, dikkatle okudu:
    Arkadaşının ismi geçiyor ve polis tarafından şiddetle arandığı, fakat artık yakalanacağı, çünkü zabıtanın iz üzerinde bulunduğu yazılıyordu.
    Birkaç satırla da, şimdiye kadar yaptığı cürümlerden bahsediliyor; bu adamın iyi bir tahsil görmüş olmasına ve bir zamanlar memlekete faydalı olacağı ümitlerini vermesine rağmen bugün sosyal nizam için bir tehlike haline geldiği ve cemiyetin sarih bir düşmanı olduğu anlatılıyordu.
    Uzun zaman bu satırlara baktı. Sonra ağır ağır mırıldandı:
    - Düşman.!
    O zaman gözünün önüne geldi ki, arkadaşı ona hakikaten bir düşmandan başka bir gözle bakmamıştır.
    Yüzü uzaklaştırıcı bir hava ile sarılan ve eski günleri hatırlayınca yumuşar gibi olsa bile, bugüne döner dönmez bir kale gibi kapanıveren ve ancak hücum için açılan bu adam bir -düşman-dı..
    - Bir gün o ve onun gibiler hakim olursa.. dedi ve ürperdi. O zaman onunla karşı karşıya gelmeyi düşünmekten bile korkuyordu.
    Sonra, aşağıda; polisten kaçan ve kendi evine sığınan bir zavallının kendisini bu kadar korkuttuğuna kızdı.
    - Aptal.! dedi,
    - Kuvvetin kendilerinde olmadığını bilmiyor.!
    Evet, kuvvet kendisinde idi ve bütün bir devlet, polisleri, candarmaları, mahkemeleri, hatta bankaları, mektepleri ve gazeteleri ile kendisini koruyordu.
    Bir an içinde bütün bu müesseselerle olan yakınlığı ve arkadaşının kendisinden hızla uzaklaşıp sisler, karanlıklar içinde kaybolduğunu hissetti.
    Kendisine daha çok emniyet vermek için pencereye gidip sokağa baktı. Ta ilerideki köşede bir polis dolaşıyordu. Hemen pencereyi açıp onu çağırmak istedi; çünkü aşağıdaki orada kaldıkça burada rahat uyuyamayacaktı. Fakat bağırsa sesinin onu uyandırabileceğini düşündü ve geri döndü. Gazeteyi tekrar karıştırdı. Demin bulduğu yeri bir daha okudu ve söylendi:
    - Polis izi üzerinde imiş… Ya benim evimde bulunursa.?
    O zaman gözünün önünden karakollar, hapishaneler, mahkemeler geçiverdi. Etrafına bakındı.. Bu sıcak odadan, bu alıştığı eşyalardan ayrılmayı düşündü ve bunun korkusuyla bütün etrafındaki şeylere adeta yapıştı.
    Hayır, daha fazla duramazdı. Bir eli yavaşça telefona gitti; öbür eliyle de rehberi karıştırıp numarayı bulduktan sonra telefonu açtı.
    Karşısına gelen nöbetçi komisere meseleyi anlatıp telefonu kapayınca bir rüyadan uyanır gibi oldu. Elleriyle başını tutarak odada dolaşmaya başladı.
    Birçok fikirler birbirini kovalayıp başının içinden geçiyorlardı. Kah: ''En büyük alçaklığı yaptın, evine sığınan birini ele verdin.!'' diyor, kah: ''Bir düşmanı elimle saklamak beni koruyan kuvvetlere hıyanet etmektedir.. '' diye düşünüyordu.
    Dakikalar geçtikçe büsbütün yerinde duramaz oldu. Demin onun kendisini nasıl kardeşçe, nasıl içten ve nasıl inanarak öptüğü aklına geldi: Yanakları tutuştu. Nihayet daha fazla dayanamadı, aşağı inerek onu kaldırmaya,
    - Kaç, geliyorlar.! demeye karar verdi.
    Merdivenleri hızla atlayarak alt kata vardı. Arkadaşının yattığı odanın kapısını açtı:
    - Kalk.! diye bağıracaktı, sesi boğazında kaldı.
    Bir anda zihninden geçen bir düşünce onu durdurdu:
    Şimdi bir çocuk gibi uyuyan bu adam, doğrulur doğrulmaz işi anlayacak, o insanı ezen gülüşüyle, o çelik gibi parlayan gözleriyle kendisine bakacak ve bu onun karşısında küçülecek, küçülecek, kaybolacaktı.
    Bu manzarayı gözlerinin önüne getirince ürperdi. Üzerinde arkadaşının korkusuz, alaycı, kendine güvenen bakışı dolaşıyormuş gibi silkindi. Onun karşısında bu perişan halde görünmek, onu bütün sözlerinde tasdik etmekten başka bir şey değildi. Dakikalar geçiyordu. İki birbirine zıt his arasında ne yapacağını şaşıran genç adam kapıda durmuş, yatağın üstüne elbiseleri ile uzanarak kaygusuz bir serseri uykusuna dalan arkadaşına bakıyor, ara sıra onu uyandırmak için bir adım atar gibi olduğu halde, uyanınca onun nasıl bu güç vaziyette bile derhal kuvvetli olacağını ve kendisinin, bütün büyük yardımcılarına rağmen nasıl küçülüp zayıf kalacağını düşünerek duruyor ve terliyordu.
    Dışarıda ayak sesleri duyar gibi oldu ve her şeye rağmen kararını verdi, birkaç adım ilerleyerek elini uykudakinin omuzuna koydu. Tam bu anda sokak kapısına yavaşça vuruldu. Hemen oraya koşarak kapıyı açtı. Bunlar, ikisi sivil, ikisi resmi dört polisti.Sessizce içeri girdiler. Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı.
    ***
    (Sabahattin Ali, Ayda Bir, Ocak 1936)
  • 127 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Kadın ve Feminzm

    Dünyada ve Türkiye 'de Feminizm(Feminizm' in Tarihçesi)

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Feministik düşünceyle tanışmam Üniversite yıllarıma dayanır. "Kadın ne değildir? "in tanımını bana öğreten yine kadınlar olmuştur. Fakat gördüğüm kadarıyla kadının ve kadın haklarının tüm dünyada geri plana atılmasının en büyük sebebini de şahsen yine kadınlara bağlıyorum.

    Köleler, köleliklerinden memnunlarsa eğer, onlara özgürlüğü anlatmanın pek bir yararı olmayacaktır. Çok defa kadın haklarıyla alakalı yazılar kaleme aldığımda ne ilginçtir ki ilk karşı çıkanlar kadınlar olmuştur.

    Aşağıda paylaşacağım yazıyı özellikle kadınların okumasını istiyorum. Ben yazıyı olduğu kadarıyla sadeleştirip, düzenledim. Lütfen işinizi gücünüzü bırakın ve 10 dakikanızı ayırın. Zira Erkekler Feminizmle ilgilenmezler. Yahu zaten dünya onların elinde. Keyifleri gıcır. Ne yapsınlar sizin Feminizminizi değil mi? Siz ilk önce Feminzmi öğreneceksiniz ki onlara anlatabilesiniz. Buyrunuz...


    Feminizm, yani kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği öneren ideolojide ve tarihsel olarak üç dalga ile açıklanır. Bu üç dalga, kronolojik olarak gerçekleşmiştir. Ancak bu üç dalga aynı zamanda pratik ve ideolojik farklılıklar gösterir. Özellikle 2. ve 3. dalga feministler, eylemleri, kamuoyuna müdahaleleri ve fikirsel farklılıklarıyla feminist hareket içinde bir ayrılık gösterir.

    Bu yazımızda, hem dünya hem de Türkiye açısından feminist kazanım, deneyim ve fikirleri anlatmaya çalışacağız.

    Tarihsel olarak 1. dalgadan çok önce, ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu kitabı ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kadınlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..” Wolstonecraft, daha sonra da hem kadın hakları, hem de diğer muhalif hareketler içinde yer aldı. Bir dokuma işçisinin kızı olan Wolstonecraft, hukuk alanında da çalışmalar yaptı. 1797 yılında evlilik dışı çocuğu Mary Shelly Wolstonecraft’ı doğururken öldü. Mary Shelly Wolstonecraft daha sonra ilk bilimkurgu roman sayılan “Frankestein”ı yazacaktı.

    1. Dalga: Medeni Kanun Talepleri ve Siyasal Haklar

    1. Dalga feminizm genel olarak iki talep üzerinde mücadele etti. Kadınlar için oy, eğitim ve mülkiyet hakkı.

    Kadınlar için oy hakkı meselesi

    Avrupa’nın kimi yerlerinde ufak da olsa bir mülk sahibi olanlar dışında kadınlar için oy hakkı yoktu. Amerika’da ise, sadece siyahların ve kadınların oy kullanması yasaktı, ancak bu durum daha sonra değişerek siyah erkeklere oy hakkı tanındı. Kadınların Parlamento’ya girme şansı ise neredeyse yok gibiydi.
    Oy hakkı için mücadele Amerika’da, siyah kadınların beyaz kadınlarla mücadele etmesi ile başladı. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında mücadele eden kadınlar, önce sadece siyahlar ve siyahların kölelik karşıtı hareketine destek veren kadınlardan oluşuyordu. Siyah kadınlar, kölelik karşıtı harekette tanıştıkları kendilerine destek olan beyaz kadınlar ile aynı kaderi paylaştıklarını anlamışlardı. Bu, iki ırktan kadınların beraber mücadele etmeye başlamasının en önemli nedenlerinden biridir. Bir diğeri, siyah kadınların kölelik karşıtı hareket militanlarına ilk kez oy hakkı için mücadele etme fikrinden bahsettikleri zaman, siyah erkeklerin kendilerine yüz çevirmesi oldu. Zaten oy hakkı kazanmış olan siyah erkekler, kölelik karşıtı mücadelede yanlarında görmeyi sevdikleri ama asıl yerlerinin evleri olduğunu düşündükleri kadınların kendi hakları için mücadele etmesi gerektiğine inanmıyordu. Böylece Amerika’da kadın hakları için mücadele eden kadınlar bağımsızlaştı ve hem siyah hem beyaz kadınların desteğiyle hareket etti. Bu kadınlar hem medeni hem siyasi haklar için, hem de ırkçılığa karşı bir arada mücadele ediyorlardı.

    Fransa’da kadın oy hakkı için mücadele eden kadınlara “süfrajetler” deniyordu. Zaten 19. yy boyunca “eşit işe eşit ücret”, evlilik ve ailede eşit haklar, kadınlar için çalışma yaşamı, kadınların kamu görevlerinde çalışabilmesi gibi haklar üzerinden mücadele eden kadınlar vardı. 1881 yılında kadın süfrajetler Kadın Yurttaş isimli dergiyi çıkarttı. Süfrajetler tüm feminist hareket içinde o dönemde en çok aşağılanan, en çok baskı gören fraksiyon oldu. Gazetelerde her gün “ne kadar çirkin” olduklarını gösteren karikatürler, hepsinin aslında “sevici” (lezbiyen) olduğu iddiaları, evlerine girerken veya sokakta taşlanarak gerçekleşen örgütlü saldırılar yüzünden bu kadınlar işlerini kaybetti, aileleri tarafından dışlandı. Bir erkek için eşinin süfrajet olması hem bir utanç kaynağıydı, hem de boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Hatta, çocuklarını görme hakları bile çoğunlukla ellerinden alınıyordu. Süfrajetler sokakta yalnız gezemezdi. Ancak tüm bu baskı, süfrajetleri yıldırmaktan çok güçlendirdi ve çok daha militan bir hale getirdi.

    Fransa’daki diğer feminist hareketler ise kadıların oy hakkı olması halinde rahipler tarafından yönlendirileceklerine inanıyorlardı ve 1904’e kadar oy hakkı mücadelesine uzak durdular.

    1904 yılında ABD ve İngiltere ortak bir örgütlenme içine girdi: Uluslar arası Kadın Oy Hakkı Birliği (The International Woman Suffrage Alliance – IAW). Bu örgüt hem kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkan komitelerle mücadele ediyor, hem de milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde enternasyonalist bir politika izliyordu. Birliğin çeşitli batı ülkelerinde şubeleri kuruldu. Ancak bu yasal bir mücadeleydi. Yine oy hakkı için İngiltere’de Emmeline Pankhurst ve kızları Christabel ile Sylvia Pankhurst tarafından kurular Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği (Women’s Social and Political Union) çok daha radikal eylemlilikler gerçekleştirdi. Bu birlik cam kırma, bomba atma, yangın çıkarma, meclis toplantılarını engelleme, açlık grevi hatta intihar gibi siyasal yöntemler kullanmaktaydı. Sylvia Pankhurst daha sonra hem işçi sınıfı için mücadele etmiş, hem de 60’lı yılların 2. dalga feminist teorilerinin yasal haklarla sınırlı kalmayıp ev işlerinin ortaklaşması, ailenin sorgulanması ve “özel alan politiktir” sloganın hem savunma hem de gerçek hayata geçirmede öncüsü olmuştur.
    Yine aynı dönem oy hakkı için mücadele eden kadınlar fuhuş için bir araya gelip bu alanda da mücadele etti. Kadın Konseyi’nin 1913 kongresinde İngiliz Süfrajeti Millecet Garret Fawcett, fuhuşu, “erkeklerin parasal çıkarı için kadınların zorunlu köleliği” olarak tanımladı. Birinci Dünya Savaşının Başlaması ile erkeklerin silah altına alınması, kadınların ise silah fabrikalarında çalışmaya başlaması iki önemli meseleyi gündeme getirdi: Barış ve emekçi kadınlar. İşyerlerinde kreşler açılmaya başlandı ama bu sadece daha fazla kadının ücretli emeğini kullanabilmek için yapılmış bir düzenlemeydi. Kadın, tarihte her zaman olduğu gibi ucuz emek anlamına gelmekteydi. Feministler, 1918’de Versailles Antlaşması ve Milletler Cemiyetine “eşit işe eşit ücret” ilkesini koydurmayı başardı. Bir tarafta da kadınlar barışı sağlamak için uluslar arası bir örgütün kurumasını talep ediyorlardı. Kadınlar barış için örgütlendi, savaşan ülkelerdeki kadınlar barış için birlik oldu ve birbirlerini kız kardeş olarak görmeye başladı.
    Bütün bu olanlar işçi kadınların militanlaşmasına sebep oldu. Silah fabrikalarında çalışan kadınların grevleri sıklaştı. Bu mücadeleler sonunda kadın işçilerin ücretlerinde artış sağlandı. Ancak savaş sonrasında askerden dönen erkeklere iş imkanı sağlamak için kadın işçilerin işten çıkarılmaya başlanması, bu işçilerin çok düşük ücretlerle çalışmaya başlamasına sebep oldu. Oysa savaş sırasında kadın ve erkeklere verilen ücret arasındaki farklar önemli ölçüde azaltılmıştı.
    Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde aralarında ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya’nın da olduğu 21 ülkede kadınlara oy hakkı koşulsuz verilmişti. Türkiye de bilindiği gibi 1934 yılında kadınlara oy hakkı verdi ancak, Türkiye’de 1. dalga deneyimlerine birazdan yer vereceğiz. Fransa’daki feministler ise, kızların eğitimi, ücret eşitliği ve kadınların devlet memurluğuna girmesi için verdikleri mücadelede büyük zaferler elde ettiler. Bir yabancı ile evlenen kadınların milliyetlerini koruyabilme yasası çıkarıldı ki bu, dönemsel olarak büyük bir kazanımdı. Evlilikte erkeklere büyük ayrıcalıklar veren Fransız Medeni Kanuna göre bu başarıyla, ilk kez Fransız kadınlar kocalarının onayı olmadan kimlik belgesi çıkarabilecekti. Ancak siyasal haklar açısından başarılı olamadılar. 1936’da Lêon Blum, hükümetinde dört kadına görev verdi ama kadınların oy hakkını tanımayı reddetti.

    Sovyetler Birliği’nde ise, durum bambaşkaydı. Batılı kadınların hakları için didindikleri bu dönemde, Rus kadınları haklarına kavuşacakları 1917 Devrimi için erkeklerle yan yana mücadele etmekteydi. Gerçekten de SSCB’de 1940’dan önce kadınlar büyük kazanımlar elde etti.


    Bolşevik Devrimi’nin ilk sosyal içerikli kararları, doğumdan önce ve sonra 16 haftalık izin ve ücretsiz sağlık hizmeti, mal varlığı yönetiminde kadınlara eşit haklar tanınması, meşru ve meşru olmayan çocuklar arasındaki farkların kaldırılması ve boşanmanın kolaylaştırılması oldu. Bolşevik Devrimi yapıldıktan sonra kadınlar Beyaz Ordu’ya karşı gerilla savaşında subay ve er olarak yer aldılar. Komünist Parti’de Genotdel isimli bir kadın komsomolu kuruldu. Aydınlar ve komünist siyasiler ev işi ve çocuk eğitimi gibi işler kadınların üstünde kaldığı sürece mutlak bir eşitlikten bahsedilemeyeceğini düşünüyorlardı. Bu, sadece yasal haklar değil, toplumsal cinsiyet rol ve görevlerinin de yıkılması yolunda mücadele edilmesinin yolunu açtı. Böylece aile görevleri kamulaştırıldı ve ortak işler için komünler kuruldu.
    Ancak iç savaştan sonra öncelik, üretkenliğe verildi. Özellikle annelik meselesinde savaşın etkisi var, nüfus azaldı ve çocuk doğurmak gerekti. Bu, kadınlara verilmiş hakların yavaş yavaş geri alınmasına neden oldu. Fabrikalarda kreş ve yuvalar kapatıldı. 1929’da Genotdel örgütü dağıtıldı. Hemen ardından 1930’da kabul edilen aile yasası ile geleneksel aile yapısı yeniden getirilmeye başlandı. Rusya kürtaj hakkını ilk defa kabul eden ülkelerden biriydi ve 1936 yılında bu hak geri alındı. Kadınlar çok sayıda çocuk doğurmaya teşvik edildi ve hatta 10 ve üzeri çocuk doğuran kadınlara analık nişanları takıldı. Analık yüceltilmeye ve kadının yerinin ev olduğuna yönelik propagandalar yükseltildi. Yine de Sovyetler Birliği’nde kadınlara eğitim, ücretli iş ve spor gibi alanlar kapatılmadı.
    Sovyetler Birliği örneği bu açıdan Türkiye’ye çok benzer. Tıpkı SSCB’de olduğu gibi, Türkiye’de de devrim sonrası dönemde kadınlar erkeklerin yaptığı her işte yer almaya teşvik edildi. İlk kadın pilotun göreve başlamasından, doğuya giden kadın öğretmenlere övgüler düzen romanlara, kadın sporculara verilen ayrıcalıklara kadar her şey, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların önemli kazanımlarıydı. Ancak yıllar geçtikçe yine analık yükseltildi ve kadınlar evlere yöneltildi. Tek bir farkla, SSCB’de bu durum, savaş sonrasında, ihtiyaçtan gerçekleşmişti. Türkiye’de ise aksine kadınların kazanımları savaş sonrasında arttı, daha sonra geri alındı.


    Türkiye ve SSCB’nin kadın mücadelesi açısından bir başka benzerliği de, hükümet tarafından büyük bir düşmanlıkla karşılaşılması oldu. Tıpkı SSCB’nin kadın hakları militanlarına baskısı ve kadın haklarını devrimle beraber getirmesi gibi, Türkiye’de feminist kadınları dışlamış, mücadelesine sokmamış, kadınların istediği hakları devrimle beraber vermiş, ancak yıllarla beraber geriye dönüş başlamış.
    Devrim dönemlerinde kadınlara “hakkınızı alamazsınız, ancak biz veririz” diyen hükümetlerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’de 1. dalga feministler içinde en önde gelen isim Nezihe Muhiddin’dir. Nezihe Muhiddin, 19. yüzyıl sonlarında doğmuş, iki kez evlenmesine rağmen babasının soyadını muhafaza etmiş, sosyoloji, psikoloji gibi alanlarda çalışmalar yapmış, sahnelenen eserler yazmış bir kadın düşünür. Ancak daha da önemlisi, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucularından Nezihe Muhiddin, cumhuriyetin ilanından önce, cumhuriyeti kadın haklarının alınması için çok uygun bir zemin olarak görür. Bu amaçla Kadınlar Halk Fırkası’nı kurar. Parti programında kadınların milletvekili, hatta asker olması talepleri yer almaktadır.ancak bu talepler aşırı bulunduğu için, parti kapatılır. Hemen ardından talepler daraltılarak, Türk Kadınlar Birliği kurulur. Kadınların seçme ve seçilme hakkının olmadığı ilk seçimde dernek tepki olarak Nezihe Muhiddin’i aday gösterir. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Havva'nın kızları, Meclis'e girip yılın manto modasını tartışacak” diyerek alaya alır. Saldırılar bununla da bitmez. Dönemin medyasının yoğun saldırısına maruz kalır Nezihe Muhiddin. Bir süre sonra seçme ve seçilme hakkı kadınlara tanınır ancak, son derece militan bir hayat yaşayan, iyi bir hatip, devrimci ve radikal bir kadın olarak hatırlanan Nezihe Muhiddin, önce Türk Kadınlar Birliği’nden daha sonra da siyasetten, hükümet kararıyla uzaklaştırılır.

    2. Dalga: Cinsellik ve Doğurganlığın birbirinden ayrıştırılma mücadelesi

    Batıda gerçekleşen gelişmeler, doğum kontrolünü güvenli ve kolaylaştıran yöntemler geliştirilmesine sebep olmuştu. Bu durum, kadınların hamilelik riski olmadan cinsellik yaşayabilecekleri anlamına geliyordu. Doğum kontrolü için, yasal olduğu ülkelerde kürtaj, yasal olmayan ülkelerde ise gizli gerçekleşen, tehlikeli, kısırlığa ve hatta ölümlere sebep olan çocuk düşürme yöntemleri dışında da alternatifler üretilmişti. Ancak bu uygulama ve ilaçlar pahalıydı. Kadınlar, bu olanakların tüm kadınların hizmetine sunulması ve pek çok ülkede geçerli olan baskıcı yasaların ortadan kaldırılması için mücadele etmeye başladı.

    2. dalganın başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle (bu tespit daha sonra poüler bir slogan olacaktı) 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın doğulmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).
    Toplumsal cinsiyet kavramı kendi başına çok şey ifade ediyordu. Ama teori ilerledikçe, toplumsal cinsiyetin aslında sadece sonuç olduğu görüldü. Aile üzerinde gerçekleşen ekonomi-politik sistem, patriyarka, toplumsal cinsiyeti meydana getiriyordu ve aslında kendisi çok daha büyük bir sorundu. Aile içinde, ata-erkillik de denilen, babanım ev içinde harcanan tüm emeğe ücretsiz el koyması, yani kölelik, bir tür sömürü ilişkisi doğuruyordu. Bu emek, gerek ev işlerinin, gerekse babaya ait herhangi bir mülk veya işletmenin (tarla, bakkal vb.) kimi işlerinin, kadın ve çocuklar tarafından hiçbir ücret talep etmeksizin yapılmasıydı. Aile işletmelerinde elde edilen kara veya evde çalışan kadının ücretine babanın el koyması ve bu emeğe sadece boğaz tokluğuna sahip olmasının yarattığı kölelik sistemi, feministlerin en çok tartıştığı konulardan biri oldu. Bu emeğin artı değer oluşturup oluşturmadığı konusu ise yine feminizm içinde kimi ana akımlar yarattı, ama bu konuya daha sonra değineceğiz. Beavoir, kadın siyasetini ve feminizmi derinden etkilerken, feministler kürtaj ve doğum kontrolün yasallaşması için mücadeleye devam ettiler. Bu mücadeleler özellikle Kuzey Avrupa ve ABD’de güç kazandı. Fransa’da feministler, 14 yıl süren zorlu bir mücadele verdiler ve 1967’de doğum kontrolü yasallaştı.


    ABD eyaletlerinin çoğunda doğum kontrolü yasallaşmıştı. Genel olarak aşırı muhafazakâr kesimler hariç herkes doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasına sıcak bakıyordu. Ancak, bugün bile hiçbir doğum kontrol yönteminin gebelikten yüzde yüz korunma sağlayamadığını düşünürsek, kadınların “cinsellikle doğurganlığı birbirinden ayrıştırmak için” kürtaj hakkını kazanmaları gerekiyordu. Kaldı ki, daha önce de bahsettiğimiz gibi, kürtajın yasak olduğu ülkelerde kadınlar tehlikeli yöntemlere başvuruyorlardı ve bu yöntemler ölümle bile sonuçlanabiliyordu. Feministler İngiltere’de 1967 yılında kürtaj hakkını kazandı.


    Amerikalı feministler hem propaganda yapıyor, hem de gerek gizli kadın doğum uzmanlarıyla anlaşıp illegal ama sağlıklı kürtaj olanakları sağlayarak, gerek özel eğitim almış kadınların çalıştığı feminist sağlık kliniklerinde doğum kontrol eğitimleri vererek somut adımlar atıyorlardı. ABD’de kürtajın yasallaşması 1973 yılında gerçekleşti. Bu gelişme diğer ülkelerde de tekrar etti. Ancak kürtajın yasallaşması, kürtaj olmak isteyen kadınlar için mali kolaylık ve uygun sağlık koşullarında kürtaj yaptırma olanağının sağlanması anlamına gelmiyor. 2. dalga feministler bu konuda da mücadele etti. Dünyanın her yerinde muhafazakârlar bu konudaki yasaların yeniden gözden geçirilmesi talep etmeye devam ediyorlar. ABD’de 1978' de kürtaj uygulayan 15 klinik, yangın çıkarma, saldırı, bomba koyma gibi eylemlerle protesto edildi ve bu tür eylemler artık seyrekleşmekle beraber hala devam ediyor. 68’ sonrasında ABD ve Avrupa’da yaşayan genç kadınlar, kendilerinden önceki kuşak gibi anti-faşist mücadele içinde yorulmamış, yine kendilerinden önce gelen kuşakların kazanımlarıyla iyi eğitim görmüş olarak mücadeleye katıldılar. Çünkü bu kadınlar, gördükleri eğitime rağmen hala karı-anne gibi görülüyorlardı ve bunu kabullenmek istemiyorlardı. Yine bu kadınların teoride ve özellikle de pratikte en önemli yol göstericileri, “özel olan politiktir” oldu.
    “Özel olan politiktir”, birkaç manada önemliydi. Öncelikle, kadınların sahip/mahkum oldukları en önemli alan özel alandı. En büyük ezme/ezilme ilişkileri, sömürü ve toplumsal cinsiyet rollerini var eden patriyarka, evden ve aileden, yani hiçbir kamusal aracın müdahalesine imkan verilmeyen “mahrem”den geliyordu. Kadınlar için kamusal alan yasaktı ve aynı zamanda, feministler için en büyük mücadele alanı özel alan oldu. Kamusal alan/özel alan tartışması ve tespiti çok önemli bir gelişmeydi. Daha sonra, özellikle feminist edebiyat alanında başarılı olmuş Kate Millet, Fahişelik Dosyası isimli kitabında, özel alanın politikasını yapmaya başladı. Kitapta kimisi uzun zamandır seks işçiliği yapan, kimisi birkaç kez çıkarları için erkeklerle yatmış çeşitli yaş, ırk, ilgi alanı ve sınıftan kadın, deneyimlerini anlatıyordu. Yazar da, bir zamanlar pek hoşlanmadığı bir erkekle, sırf onu şık restoranlara götürdüğü için çıktığını anlatıyordu. Yani kendisi de, anlatanların bir parçası olmuştu. Üstelik, fahişeliğin ne ayıp bir şey olduğunun, ne de sadece para karşılığı seks yapmakla açıklanabileceğinin ispatıydı. Bu kitap sadece feminizm açısından değil, aynı zamanda akademik anlamda da önemli bir çalışmaydı çünkü, ilk defa “deneyim”, bir bilimsel veri olarak kabul edilmektedir. İkinci etkisi, pratikte oldu. Feminizm yalnızca kadınlarla yapılıyordu ve her kadın içindi.

    Kadınlar cinsel taciz/tecavüzden aile içi şiddete, cinsel haz alma tercihlerinden cinsel yönelimlere dair her şeyin konuşulması, toplumsal baskılarla yasaklanmış her şeyin politikasını yapıyorlardı. Ancak geçmişten gelen alışkanlıklar, kadınların birbirlerini yargılamadan örgütlenmesini zorluyordu. Bu durum, şu anda da süren ve hemen her feminist grubun kabul ettiği “bilinç yükseltme” pratiklerini beraberinde getirdi. Bilinç yükseltme, temelde belli bir sayıda kadından oluşan küçük grupların, kendilerinden, alışkanlıklarından, utançlarından ve deneyimlerinden bahsederek, hem birbirlerini ve kendilerini tanımaya, hem de toplumsal cinsiyet rollerinin tek tek kişiler üzerindeki etkisini sorgulamaya, bu şekilde de birbirlerini yargılamadan “kız kardeş” olmaya yarıyordu. Kız kardeşlik (sisterhood), 68’ sonrası feministler açısından yoldaşlık demekti ve çok önemli bir gelenek olarak hala sürmekte.

    Kız kardeşlik yoldaşlık demekti fakat bir taraftan da, sömürü ile şekillenen aileye karşı, bir başka aile ve başka bir kardeşliğin politikasını yapmak anlamına geliyordu.
    Türkiye’de 2. dalga feministler 80 sonrasında gerek politikada, gerek kamuoyu gündeminde yer almaya başladı. Feminist kadınlar 12 Eylül sonrasındaki sessizliği bozan ilk hareket oldu. 80 öncesinde İKD (İlerici Kadınlar Derneği) kadın hakları için çalışan bir organizasyondu ancak, temel aldıkları ideoloji sosyalizmdi. Yine de İKD sadece kadınların katıldığı bir dernekti ve kadın kadına mücadele açısından Türkiye’deki ilk deneyimdi. Zaten önceden İKD’li olan bir çok kadın, 80 sonrasında feminist hareket içinde yer aldı.

    Türkiye’de feministler önce Somut gibi sol dergilerde yazmaya ve feminist fikirlerin tohumlarını yaşadıkları ülkede atmaya başladılar. Ancak ilk feminist örgütlenme 1984 yılında kurulan Kadın Çevresi oldu. Kadın Çevresi feminist bir yayıneviydi ve feminist bir literatür oluşturmak için kitap basıyordu. Bununla beraber Kadın Çevresi sadece bir yayınevi olarak kalmadı. Aynı zamanda feministlerin ve feminizm üzerine düşünmeye başlayan kadınların birbirini bulduğu bir örgütlenme haline geldi. Daha sonra bilinç yükseltme toplantılarını, feminist dergileri ve kampanyaları örgütleyecek olan kadınlar burada tanıştı ve aktif olarak feminist siyaset üretmeye başladı.


    Kadın Çevresi’nde tanışan kadınların ilk çıkardıkları yayın Feminist oldu. 87-90 yılları arasında çıkan Feminist, hem şekilsel hem içerik olarak daha önce Türkiye’de yayınlanmış hiçbir dergiye benzemiyordu. Gerek boyutları, gerek kullanılan renkler, gerek iç tasarımı ama daha önemlisi içeriğiydi. Feminist, teorik bir dergi değildi, ancak feminist teori açısından çok doğru bir dergiydi. Dergide sadece yorumlar değil, kişisel deneyimler de anlatılıyordu ki bu da özel alanın politikasının yapılmaya başlanması demekti. Feminist’i çıkaran kadınlar kendilerini çeşitli sol siyasi görüşlere yakın hissetseler bile, bu dergide sadece feminizmle ilgili yazılar yayınlanıyordu.

    Türkiye’deki 2. dalga feministler konuları farklı olsa da tıpkı yurtdışındaki kız kardeşleri gibi çeşitli kampanyalar organize ettiler. Bunlardan ilki Dayağa Karşı Kampanya oldu. 1987 yılının Nisan ayında Çorum’da bir hakimin şiddet nedeniyle boşanmak isteyen üç çocuklu bir kadının bu talebini, “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gerekçesiyle reddetmesi üzerine kampanya başlatıldı. İlk eylem 17 Mayıs’ta gerçekleşti. Bu aynı zamanda 12 Eylül sonrasında gerçekleştirilen ilk miting oldu. Daha sonra Kariye Şenliği ve Bağır Herkes Duysun kitabı ile kampanya devam etti. Kampanyanın sonunda ünlü Mor Çatı kuruldu. Bu kampanya ile özel alan olarak görülen “hane”, kamusal alanda tartışılmaya başlanıldı. Hemen ardından gelen cinsel tacize ya da sarkıntılığa karşı kampanya ve “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, Türkiye’de kadın kurtuluş hareketinin gerçekleştirdiği en radikal eylemlere sebebiyet verdi. Cinsel tacize karşı yürütülen kampanyanın sembol mor iğneydi. Mor kurdeleler bağlanmış büyük iğneler, tacize karşı kadınların kendilerini taciz eden erkeklere batırması için vapurlarda ve kamuya açık mekanlarda feministler tarafından dağıtıldı. İğne, ilginç bir semboldü çünkü cinsel tacize karşı silah sayılabilecek bir şeyin kullanılmasının meşru müdafaa olduğunu anlatıyordu. Yakaya takılan iğneler, beraberinde meyhane ve kahvehane baskınlarını getirdi. Bir grup feministin, sadece erkeklere mahsus alanlara baskın yapıp oradaki erkeklerle konuşması, basında büyük tepki uyandırdı. Ancak bu gün bile, şehirli kadınların birçok içkili mekanda eğlenebildiğini düşünürsek, 89 yılında yapılan bu kampanyanın etkilerinin ne kadar büyük olduğunu anlarız. Ayrıca kampanya genel olarak, bir kadın nasıl giyinirse ve ya davranırsa davransın, cinsel tacizin hiçbir özrü olmayacağını ve tecavüzden farkı olmadığını anlatıyordu. Ancak somut hedef olmaması, kampanyanın çok uzun sürmemesine neden oldu.
    “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, 90 yılında başladı. Büyük ölçüde TCK’nın 438. maddesine yönelikti. Bu maddeye göre, seks işçisi kadınlar tecavüze uğrayınca üçte iki ceza indirimi uygulanıyordu. Sebep olarak, zaten “iffetsiz” olan kadınların tecavüzü hak ettiği ve “iffetli” kadınlara göre çok daha az hasar aldığı öne sürülüyordu. Feministler, sadece seks işçisi kadınlara tecavüzün meşruluğunu değil, kadınların iffetli-iffetsiz ayrımına tutulmasını da protesto ediyordu. Daha sonra da çok sık duyulacak olan “Bedenimiz Bizimdir” sloganı ilk kez bu yıllarda kullanılmaya başlandı. Kampanya, İHD ve Baro’nun da katkılarıyla yasanın kaldırılmasıyla son buldu.


    90’ların ortasında, feministler sokaklardan çekildi. 2. dalga, pratikte bir dönemdi ve belli ana başlıklar altında sürdürülen kampanyalar ile sona erdi. Ancak teorik olarak, halen devam etmekte. Çünkü hemen ardından gelen 3. dalga ile arasında çok büyük kavramsal farklılıklar taşıyor. Bu yüzden hem Türkiye’de hem dünyada kimi feministler kendilerini ideolojik olarak 2. dalga’ya, kimileri 3. dalga’ya dahil hissediyor. Bunun yaş ve kuşak farkı ile de ilişkisi bulunmakla birlikte, temel fark kimlik meselesi ve toplumsal cinsiyetin algılanışı.

    3. Dalga: Kadın Kimliği ve Diğerleri...

    3. dalga feminizm dünyada 90’ların ilk yarısı, Türkiye’de doksanların sonu itibariyle başladı. Ancak önce, bu kuşak kadınların durumunu görmeye çalışalım. 70’ler ve sonrasında doğan kadınlar, feminizm duymuştu ve ne olduğuyla ilgili yanlış/doğru fikir sahibiydi. Kimi kadınlar feminizmi saldırgan, lezbiyen/frijit/erkek düşkünü/erkek düşmanı kadınların politik aracı olarak görüyordu. Bir önceki kuşağın uğrunda mücadele ettiği talepler kazanılmıştı. Feminizm güç kaybetmişti, elde edilen haklar vardı ve bunlar kaybedilmiyordu ancak mücadele durgundu. Patriyarka araçlarıyla bir yandan kutsal ailenin propagandasını yapıyor, bir yandan gençlik ve güzelliği yüceltiyordu. Muhalif politikalar ise kimlik ve farklılıklar gibi konularda söz etmeye başlamıştı. O yüzden feminizme ilgili birçok kadın kimlikçi bir feminizme yakınlık duymaya başladı.

    İşte bu noktada, 2. dalga feministlerle ayrımlar başladı. 2. dalga feministler, tek ortak noktası kadın olmak olanların verdiği bir mücadele arzuluyorlardı. Yani ırk, cinsel yönelim veya ekonomik sınıf ayrımı mücadelenin içinde yok sayılıyordu, çünkü bu farklılıklar kadınların aynı baskıyı görmesine engel değildi. Örneğin her kadın tacize uğrama tehlikesi ile karşı karşıyaydı. 2. dalganın söylediği diğer bir şey de, toplumsal cinsiyet rollerinin bütünüyle yıkılması gerektiğiydi. Bu yüzden mücadele “feminen” söylemlere tamamen kapalıydı, ne kadınlıkla ne de erkeklikle ilgili durumların yüceltilmesini istiyordu. 3. dalga ise, tamamen farklılıkların dile getirilmesi ile varolmak istiyordu. Örneğin, lezbiyen kadınlarla heteroseksüel kadınlar, ezme/ezilme ilişkileri yaşıyordu 3. dalga feministlere göre. Önce bu farklılıkları görmek ve ortak noktalar üzerinden siyaset yapmak gerekiyordu. Bu kimlikler biyolojik sebepler de, kapitalist veya partiyarkal ilişkilerle de oluşsa, bu kimliklerin kabulü gerekiyordu. Tam bu noktada, 2. dalga’nın toplumsal cinsiyet rollerini yıkma talebi ile çelişildi. Kadın olmak hem bir cinsiyet rolü, hem bir kimlikti. Erkek kimliği eril iktidara sahip olduğu için doğal olarak ezen oluyordu, ancak kadın kimliğinin böyle bir ezme misyonu yoktu ve bu yüzden rahatlıkla yaşatılabilirdi.


    3. dalga feministler kendilerinden önce gelen kuşağı evrenselci, farklılıklara karşı duyarsız, orta sınıf ve heteroseksist olmakla suçluyor. Bu, bir açıdan doğru olabilir çünkü gerçekten de 2. dalga feministler taleplerini gündeme getirirken varolan farklılıkları yok saydı. Bu taleplerin gündeme getirilmesi 3. dalga’nın başlangıcına denk gelir. Ancak başka bir taraftan 2. dalga, sadece hak eşitliği ile sınırlı kalmayan bir eşitlikçilik anlayışı ile hareket etti ve buna çok özen gösterdi. Önceden görmediği konulara karşı, 3. dalga’nın da etkisiyle çok duyarlı oldu. Aslında temel olarak, 2. dalga, mutlak eşitlik isterken, 3. dalga, farklılıkların değerli olduğuna vurgu yapıyordu. Bu da, yepyeni bir dünya kurulsa bile, farklılıkların muhafaza edilmesi anlamına geliyordu. Daha öncede belirttiğimiz gibi, 2. dalga feministler Wolstonecraft’ın şu sözlerini slogan haline getirmişti: “Kadın ve erkek arasında cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”
    Türkiye’de 3. dalga, Kürt kadınlar örgütlenmesi ile başladı ve devam etmekte. Türkiye’de negatif bir durumda olan Kürt halkında kadın durumu, ilk kez Saddam Hüseyin’e yönelik intihar eylemi sırasında yakalanan ve öldürülen Leyla Kasım ile anılmaya başlandı. Bu olay ve Kürt kadınların örgütlenme çalışmaları ile ilk kez, bu coğrafyada yaşayan Kürt kadınların yaşadıkları görünür oldu. Bir taraftan Kürt halkının yaşadığı zorluklar, bir yandan patriyarkal aile yapısı, bu kadınları önce Kürt hareketine yöneltti. Bir çok Kürt kadın gerilla/terörist olarak dağa çıktı. Bu hem aileden bir kaçıştı hem de yaşanılan zorlulara karşı mücadele yöntemiydi. Başta hem aileler kızlarının evden çıkmasına tepkiliydi hem de erkek gerillalar/teröristler kadınların hantal olduğu gerekçesiyle yanlarında istemiyordu. Ancak bu durum zamanla aşıldı, hatta örgütün içinden bir grup kadın Partiya Jinana Kurdistan’ı (Kürdistan Kadın Partisi-PJA) kuruldu. Bu örgüt hem ulusal kurtuluş mücadelesi hem de kadın kurtuluş mücadelesi veriyordu. Örgüt başta feminizme uzak dursa da, ilerleyen yıllarda kadın kurtuluş mücadelesine daha sıcak bakmaya başladı.
    Legal alanda ise, Kürt kadınları mücadeleye devam etti. Bu kadınlar feministler ile yakın bir ilişki içindeydi. Dicle Kadın Kültür Merkezi, başta Yaşamda Özgür Kadın adıyla çıkan ama kapatılınca “Özgür Kadının Sesi” ismiyle yayın hayatına devam eden dergi, en somut örnekler.


    Daha sonra Roza ve Jujin dergileri, hem Kürt kadının sesini dile getiriyordu, hem de feminist bir perspektife sahipti. Bu durum, taciz, tecavüz, ensest gibi konularda söz söylemeleri ve tüm kadınlara açık olduklarını söylemeleri şeklinde gerçeklik buldu. Tam bu noktada Kürt hareketinden bağımsız ama bağını koparmayan bir mücadele başlamış oldu ve halen sürmekte.

    Elbette sadece Kürt kadınlar, kendi kimlikleri üzerinden siyaset yapmaya başlamadı. Çeşitli eşcinsel hakları örgütlerinde mücadele veren kadınlar, feminist hareketle ilişkiye geçti. Ama bambaşka bir tarafta, ilk kez Müslüman kadınlar kendi hakları için mücadeleye başladı. Buna ilk örnek üniversitelerde türban yasağı ile başlayan protestolar olarak görülebilir. Ancak sadece bu değil. Bu sadece en bilinen örnek. Türban yasağına karşı gerçekleştirilen protestolar feminist kadınlarla Müslüman kadınların en önemli ve en çok bilinen teması sayılabilir. Ancak dönem Müslüman kadınlara destek veren feministlere, karşı taraftan hiçbir destek gelmemişti daha sonraları. Fakat bazı kadınlar, kendilerine feminist demeseler de, feminist kadınlarla ortak talepleri olduğunda mücadele etti. Bunun en önemli istisnası Gonca Kuriş oldu. Gonca Kuriş, türbanlı bir kadındı, kendisinden “ben imanlı feministim” diye söz ediyordu ve bir yandan kadın hareketi içinde, bir yandan muhafazakar çevrede söz sahibiydi. Ancak muhafazakar çevre onun hem Müslüman, hem feminist oluşuna hoşgörüyle yaklaşmadı. Gonca Kuriş, İBDA-C tarafından kaçırıldı ve öldürüldü. Feminist hareket Gonca Kuriş’e sahip çıktı ve onu öldürenleri protesto etti.


    İdeolojik farklılıklar gösterse de, feminist kadınlar yakın zamanda hep birlikte kampanyalar gerçekleştirdiler.
    Bunlardan bir tanesi göz altında taciz ve tecavüze karşı oldu. Politik sebepler dolayısıyla gözaltına alınan kadınların taciz ve tecavüze uğruyor olması görünür kılındı. İlk kez Asiye Güzel’in davası ile başlayan kampanya, daha sonra da kimi davalar açılması ile devam etti. Feminist kadınlar konuyla ilgili protesto eylemleri gerçekleştirdi ve devletin “erkek” bir kurum olduğu, patriyarkanın devamı ve güçlenmesini sağlamak için her zaman çalışacağı söylemi dile getirildi. Bu davalar bugün hala sürmekte.

    İkinci kampanya, yani töre cinayetlerine karşı yürütülen kampanya, kamuoyunda çok daha geniş yankı uyandırdı. Öyle ki, kampanyanın güçlendiği dönemlerde, töre cinayetleri sanki yeni gerçekleşen olaylarmış gibi anlatılıyordu. Oysa bu gerçek, yüzyıllardır bu topraklarda yaşanıyordu, ancak feminist mücadele görünür kılınmasına yol açmıştı. Tecavüze uğrayan ve hamile kalan, çocuğu doğurmak için İstanbul’a kaçan, ancak burada çocuğunu doğurduktan sonra ailesi tarafından bulunan, sokakta yediği ilk kurşunlarla ölmeyen ancak kaldırıldığı hastanede hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için tekrar bulunup öldürülen Güldünya Tören, kampanyanın en önemli sembollerinden biri oldu. Güldünya’nın naaşı ailesi tarafından kabul edilmediği için feministler tarafından alındı ve cenazesinde de yine feministler vardı. Ancak hakim Güldünya’nın çocuğunu ailesine teslim etti.


    Kampanyanın iki talebi vardı. Bunlardan biri, yeni TCK kanunu ile ilgiliydi. Öncelikle, daha önce namus cinayetine uygulanan yasanın değişmesi ile ilgiliydi. İkincisi ise, ailesinden kaçanlar için sığınak yapılması talebiydi.


    Mor Çatı gibi feministlerin emeğiyle yürüyen özerk sığınaklar ise şu anda kapalı ancak halen danışma hizmeti veriyor. Yasanın değişmesi ile ilgili karar ise, bir başka kampanya ile bağlantılı. Yeni TCK ile, 2001 yılından sonra yapılan evliliklerde, boşanma sonrasında evlilik sırasında edinilen tüm mal varlığı paylaşılıyor. Bu da, kadınlar için büyük bir avantaj sağlıyor. Ancak, 2001 yılından önceki evlilikler için bu geçerli değil. Hem namus cinayetine ceza indiriminin iptali hem de 2001 yılından öne gerçekleşen evliliklerde de mal paylaşımı maddesi için 2004 kasım ayında feministler meclise bir yürüyüş gerçekleştirildi. Protestoların sonunda, namus cinayeti ile ilgili kazanım gerçekleşti ancak mal paylaşımı yasası değişmedi. Bunun üzerine tüm Türkiye’de özel eğitim almış kadınların gerçekleştirdiği seminerlerle kadınların yeni TCK’dan yararlanmaları için yapmaları gerekenler anlatıldı.


    Hem Türkiye’de hem dünyada bu gün, kimi feministler kadın sorununu kapitalizm ile ilişkili görürken, kimi feministler, politik görüşleri ne olursa olsun, bu iki durumu birbirinden ayırıyor. Türkiye’de şu anda üç ulusal yayın (Amargi, Feminist Çerçeve ve Pazartesi Dergisi), bir çok yerel yayın çıkıyor. Amargi, Feminist Kadın Çevresi gibi örgütlenmeler, kimi partilerin kadın kollarında çalışan feminist kadınlar ve birçok bağımsız kadın, mücadeleye devam ediyor. Ayrıca dünyanın her yerinde feminist politika üretilmeye devam ediliyor.

    Kaynak: https://www.anarkismo.net/article/4070
  • A Blok koridorundaki iki kafes, cezaevinin eğitim merkezi idi. Her şey askeri komutla olu­yordu. Amaç, tutukluyu burada iyice yumuşatıp, cezaevi kurallarını öğretmekti. Kafeste 40-50 kişi kalıyordu. Sağ-sol ayrımı yoktu. Şubat ayının dondurucu soğuklarında yatma saati geldiğinde, beton zemin üzerine bir battaniye atılıp üç-dört tutukluya Üzerlerini örtmesi için bir battaniye ve­riliyordu. Birbirlerinin sıcaklığı ile ısınıyorlardı. Tutuklular her nöbet değişiminde sayım için uyandırıldıklarından, uykuya hasretti. Nöbete
    yeni gelen komutan er yeniden yatmalarına izin vennez, marş söyletip beğenmezse ellerini demir pannaklıklardan dışarı çıkartıp sıra dayağı çeker­di. Şişen eller demir pannaklıklardan içeri gir­mezdi. Kafeste nefes almak bile izine bağlıydı: - Komutanım, izin verirsen uyuşan bacağımı değiştirebilir miyim? - Yasak lann ... - Komutanım, sigara içebilir miyim? - Sesin biraz yumuşak çıktı. .. Beş dakika sonra bir daha izin iste.