Martin Heidegger

Martin Heidegger

8.2/10
72 Kişi
·
179
Okunma
·
68
Beğeni
·
5.686
Gösterim
Adı:
Martin Heidegger
Unvan:
Alman Filozof
Doğum:
Baden, Almanya, 26 Eylül 1889
Ölüm:
Freiburg İm Breisgau, Almanya, 26 Mayıs 1976
Martin Heidegger (1889-1976) Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof.

Yaşamı

26 Eylül 1889'da Baden eyaletinde doğdu. Çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetişti. Felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu oldu. Felsefi yetkinliği ve önemi yadsınamazken politik konumları dolayısıyla sürekli sorunlu bir ilişkinin taşıyıcısı oldu ve bu durum çoğu zaman felsefi çalışmalarının tam olarak değerlendirilmesini gölgeledi. Freiburg Üniversitesi'nde Katolik ilahiyati ve Hristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, "Psikolojide Yargı Kuramı" ile dikkat çekmeye başladı. 1923'te Marburg Üniversitesi'nde profesör oldu. 1927 yılında " Varlık ve Zaman " yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca varoluşçu felsefe açısından değil, 20.yüzyıldaki bir bütün felsefe tartışmaları bağlamında bir şekilde etkili oldu. Heidegger burada, bütün bir Batı Felsefesi geleneğini metafizik olmakla eleştirdi, ki sonrasında postmodern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden değerlendirecektir. 1933 yılından itibaren nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte Heidegger Nazi Partisi'ne katıldı. Bu dönemde Freiburg Üniversitesinde rektör oldu. Heidegger'in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun çalışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. Nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945'te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. Daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir.

Felsefesi

Heidegger'in felsefi çalışmalarında hocası Edmund Husserl'in ve fenomenoloji felsefesinin etkileri açıkca görülür. Buna bağlı olarak felsefe-dışı sayılan pek çok kavramı felsefeye taşıdı ve varoluşçu felsefecilerde (örneğin Kierkegaard'ın korku, umutsuzluk, kaygı vb. kavramlarla yaptığı gibi) görülen tarzda analizlere yöneldi ve bunları derinleştirdi.Kaygı, sıkıntı, merak, ölüm, korku gibi terimleri felsefe düzlemine taşıdı. Fenomenolojiyi Varlık sorunu bağlamında yeniden yorumladı ve kullandı. Heidegger'in Husserl etkisi ile kendine özgü bir varoluşçu felsefe oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Heidegger'ın varoluşçu düşüncesine göre, insan bu dünyaya öylece bırakılmıştır. Bu bırakılmışlık fikri birkaç yönden varoluşçu felsefenin temel argümanlarını sürdürür ve derinleştirir. Varoluşa bırakılmışlığı ile insan kendi varlık'ını oluşturma özgürlüğüne zorunlu olarak bırakılmıştir aslında. Ama başlangıçta, bırakılışın kendisi bir özgürlük yokluğudur -sondaki ölümün kaçınılamazlığı gibi. İnsan, varoluşun ortasına öylece, orada-bir-varlık-olarak ( Dasein ) atılmıştır. Bu bir tercih ya da seçimin sonucu değildir. Ve insan, bu bırakılmışlık içinde tercihler ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye dogru kurar. Burada zorunlu bir özgürlük deneyimi sözkonusudur. İnsan kendi varlığını gerçekleştirmek üzere sürekli seçimler ve tercihler yapmak durumundadır, yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır. Ölüme kadar. Heidegger'in felsefesinde ölüm fikri, bu bakımdan önemli bir yer tutar. İnsan, bırakılmışlığında ölüme yazgılıdır ve varoluşunu buna göre gerçekleştirmelidir. Heidegger ayrıca, genel anlamda söylenecek olursa, teknik'in gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir ve modern dünyada buna karşı düsüncenin görevlerini belirlemeye calışmıştır. " Varlık sorusu ", onun tüm felsefi çalışmalarinin özü ve özetidir. Bu çalışma varlık'ın unutulmusluğuna yapılan bir itirazla başlar ve devam eder. Kant, Hegel ve Husserl'den etkilendiğini belirtmenin yanı sıra, Nietzsche ile girdiği eleştirel ilişkinin de belirtilmesi gerekir. Heidegger, yapısalcılığa benzer ama başka bağlamlarda Dil konusunu felsefeye temel bir kategori olarak sokmuştur. Onun bütün felsefi kategorileri dil dolayımıyla işlerlik kazanır. "Dil Varlık'ın evidir", der Heidegger. Sartre ve Camus başta olmak üzere varoluşçu felsefeciler ve ayrıca yapısalcılık ve varlık felsefesi gibi diğer felsefe akımları da çalışmalarında onunla açık ya da örtük diyalog halinde olmuşlardır. Daha sonra çalışmaları, özellikle dil dolayımlı analizleri ve felsefenin metafizik olarak eleştirisi mantığı, postmodern felsefenin gelişiminde önemli köşe taşları olacaktır.
Her soruşturma bir 'arayış'tır, Her arayışa önceden arananın kendisi yol gösterir.
İnsan varlığı, hiçliğin içine dalmış bulunduğu takdirde ancak var olanla temasa geçebilir. Var olanı aşan hamle mevcudiyetin özünde meydana geliyor. Fakat bu aşış metafiziğin kendisidir. Bundan dolayıdır ki: Metafizik "insanın tabiatına' aittir. O, ne bir mektep felsefesinin payıdır, ne de fantastik yaratıların kanat açtığı bir alandır; o, mevcudiyetin içinde esaslı bir andır: Bizzat mevcudiyettir.
Soru sorma varolan-şeyin genel olarak 'var-olması' ve 'öyle-olması' açısından bilişsel arayiştır.
"Açındırılacak sorunun sorulani Varlıktır,
varolan-şeyi varolan-şey olarak belirleyendir,
varolan-şeyin — onu ne denli tartşirsak tartışalım — anlaşılmayana daha şimdiden temel olan şeydir."
Heidegger diğer adı ile Dasein'in babası, bugüne kadar sorulmuş ama üzerinde derinlemesine tefekküre düşülmemiş; yegane varlık sorusunu belki de Metafizik denilince akıllara İdea'nın üzerinde fikir yürütmüş; dünya felsefe literatüründe her ne kadar Platon denilse bile, asıl Diyalektiğin dedesinden *Parmenides'den* bu yana söz gelimi: Elealılar'dan veya Antikiteyi baz alınca, hiçlikten kaos üzerinde düşünme edinimleri, Orta-Çağ Teolojisine kadar sıçramıştır. Onların ''hiç-i'' tanrı üzerinde yoğunlaşmıştır. Aslolan soruyu milatlar ile sınırlandırmaya kalkınca, bu düşünsel hiçlik kavramı her zihnin idrakine hasıl olamayacağı gibi, dolaylı veya dolaysız her varlığın, içerisinde bulunmakta olduğunu bize Heidegger şu alıntısı ile bildiriyor:
(Aynı şekilde 'hiçlik' kavramı olmasa varlıktan bahsedemezdik, çünkü varlığın sınırı hiçliktir.)

(Parmenides'ten: Yokluktan var olan meydana gelmeyeceği, hiçlikten varlık ortaya çıkmayacağı, var olan bir şeyin de asla yok olmayacağı) sorusundan tutalım da, (Leibniz'in: Neden bir şey var da hiçlik yok) sorusunda yüzyıllar önce sorulmuş ta ki üzerinde durulmamıştır. Bu soruları, Heidegger' de tekrar buluyoruz! (Heidegger: ''Niçin umumiyetle varlık olsun da daha ziyade hiçlik olmasın'') sorularını kitapta irdelemektedir.

Heidegger'in felsefesi karanlık ve bulanık olarak addedilir. Ama birçok soruya muazzam bir kapı aralar, ansızın bir boşluk doğar. Dolayısıyla, onun bizzat-i söz etmek istediği biricik soru: Varlık nedir? Neye tekamül ediyor? Bu varlık sonlu bir varlık olmakla birlikte, varlık üzerine sorulması gereken, dahası üzerinde durulması gereken sorular vardır. Kendi ağzından şu sözlere yer vermek gerek: (Heidegger İnsan nedir ve kimdir? İnsanın ve onun kim olduğu sorusu üzerine derinlemesine düşünülmesi ihtiyaç vardır.)
Son olarak, söz etmek istediğim bu alıntıların, bazıları kendi belgeselinden yapmaktayım. Dolayısıyla, belgeseli izlemek gerek ve kitapları üzerinde; ne demek istediğine dair, girizgah olarak mutlaka izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki varlık sorusunu açığa çıkarıp, bir takım soruların üstünü açık bırakıyor. Yine kendisine yer vererek: (Heidegger: Nitekim düşünme ve inanma edinimleri ortadan kaldırılamaz, çünkü varlığın mevcudiyeti sonludur.) ''Fakat düşünme yoluna devam eder.'')
''İnsan var olduğu müddetçe felsefe yapılacaktır.'' (Platon)
Hegel ve bolca Kant'a maruz kaldığım bir aylık kitap serüveninden sonra M. Heidegger ile buna bir son veriyorum. Çünkü Hristiyan kulübü üyeleri olan bu adamlar tarafından bolca metafizik safsatası ile dolduruldum. Yine de onlara dindar oldukları için saldıracak değilim nitekim Kant'ın ilk galaksiler içeren evren düşüncesi gibi çığır açan veyahut Hegel gibi evrenin başlangıcına dair devrimsel görüşler ortaya atan kişileri affedebilirim. Gel gelelim kitabın konusuna. Aslında kitap Nietzsche'nin sözünü anlatmanın dışında çok göze batan bir şey yapıyor. Onu çok sert bir şekilde eleştiriyor. Nitekim onu bu konuda yadırgamamız gerekir çünkü Nietzsche'yi bir katil olarak görüyor. Nietzsche'nin Tanrıyı öldürmesi bir başkaldırı cinayetidir. Ve bu cinayeti Nietzsche üstün insan ile birlikte işlemiştir.

Kitap bütün genel hatları ile böyledir kendi yazısı ile daha net bir özet geçmek gerekirse Heidegger der ki ; "Nietzsche düşüncesini ortaya attığında Batı metafiziğini son evresine soktu. Bu evrede metafizik bir anlamda kendini öz olanaklarından yoksun bıraktığından, onun öteki olanakları da görülmez olur. Nietzcshe'nin altüst etmesinden sonra metafiziğe kendi özsüzlüğüne, düzensizliğine saplanmaktan başka bir yol kalmadı."

Kitabı yazarken arasına bir öz eleştiri niteliğinde ufak bir bölüm yerleştirmiştir ki benim Hristiyanlar Kulübü diye nitelendirdiğim filozofların genel durumunu özetler niteliktedir. "Bir kez daha uyaralım; Nietzsche'nin sözü, Batı tarihinin iki bin yıldır süregelen yazgısını dile getirir. Biz bütün hazırlıksız toplananlar, Nietszche'nin bu sözü üzerine bir konuşmayla bu yazgıyı değiştirmeyi ya da onun hakkında yeterli bilgi edinmeyi düşünemeyiz. "
Eser genel anlamda düşünceden ve düşünmekten söz etmiş. Düşünceyi meydana getiren şeylerin en temelinden başlayarak nasıl düşünüldüğünü veyahut düşününce yönünün nasıl belirleneceğini dile getirmektedir.

Özü itibariyle eser düşünce kavramını en başından en sona kadar olan başlangıç sürüş ve sonuçlama bölümlerini ele alarak bunlardan söz ederken de nelerin düşünmeye veyahut yanlış düşünmeye engel olduğunu dile getirmektedir.

Üç farklı düşünürün felsefik açıdan düşüncenin farklı yönlerini, oluşumu gelişimi yönü gibi konuları ele almasından oluşuyor. Özetle, düşünme ve düşünceye dair birçok şey felsefik açıdan bu eserde yer alıyor.

Düşünmek isteyen okusun derim :)
İçeriği daha önce, Düşüncenin Çağrısı İsimli eserde okumuştum. İlgili felsefeyi tekrar etmiş oldum. Heidegger'in kitapla alakalı en önemli görüşü: ''Kaygı uyandıran zamanımızda en kaygı verici olan, bizim hâlâ düşünmememizdir.'' Bu söz aynı zamanda eserin özü konumundadır. Heidegger düşünme üzerine felsefi incelemesinde; düşünmenin gerekliliğini ve metodunu da ortaya koymaktadır. Kitabın büyük bir bölümünde Nietzsche ile alakalı çözümlemeler de yer almaktadır. Nietzsche'yi anlamak adına da okunması elzem bir eser olarak görüyorum.
Zamaninda anlaşılamayan su anda da tanrı tanımaz diye burun kıvrılan büyük filozof nietzschenin meşhur sözü tanrı oldu sözünden ne anladigimizi,nietzschenin ne anlatmak istedigini;amor fati,nihilizm,üstinsan kavramlarını yine bir filozof olan Martin heideggerden okudum oldukça faydali ama biraz beyni yoran kısa bir felsefe kitabı,iyi okumalar...
Ruhumun istediği sessizliği ve yalnızlığı ona bağışlıyorum. Arzularımın isteği yönündeki gürültüyü kabul etmiyor ve düşüncenin çağrısına kulak veriyorum
Ve başlıyorum yolumu aydınlatan ışığın izini sürmeye; ama korkuyla dolu, şüpheyle ve devasa bir baskı ile içimde...
Düşünceyle zihnime gelen ferahlık, bir bir anımsatıyor bana sözcüklerin ahengini, birbiri arkasınca getirdiği ilhamı ve geçmişle bugünün ve yarının oluşturduğu bütünlüğü ve şaşırtıcı bağı ve akışı...
O-düşünce- sükûnetini koruyor; kendini açmıyor, ona ulaşmamızı bekliyor.
Onun o yumuşak dokusuna erişmemizi istiyor.
Ve o itiraf ediyor: "Düzeni yakala, dengeyi sağla ve istediğini al!"

Kendi kendine düşünmek?
Hiçbir etkiye kapılmadan, hiçbir dış düşüncenin zihnine ulaşmasına izin vermeden! Mümkün mü? Bu gösteriyor ki her taklit edilen şey düşünceden kaynaklanıyor. Yabancı bir düşüncenin kopyası ile ortaya konuluyor her eser. Taklidin doğadan geldiğine inanıyorsak eğer düşüncenin de buna paralel olarak oluştuğunu söyleyebiliriz. O halde ne kadar çabalarsan çabalayalım, özgün bir düşünceye sahip olmamız mümkün görünmüyor.

Ne için çabalaması gerekiyor?
Hakikat için mi yoksa Dünya için mi? İkisi için çabalamımızın doğru olmayacağı belirtiliyor. Bu durumda ikiyüzlülük ve sahtekarlık damgası ile damgalanacağımız vurgulanıyor. Sonuca ulaşmak istiyorsak eğer elbette tek bir yoldan veya seçenekten gitmeliyiz; ama bizim için birini bırakmak demek; tek gözlü yaşamayı tercih etmek gibi geliyor; ya da birinde seçim yapmak bir diğerinin pişmanlığını ve kabul edilenin de acı ve kayıplarına rıza göstereceğimiz anlamını taşıyor. Bu seçimi bizim değil, kaderin iradesiyle gerçekleşeceğini zamanla göreceğiz. Hangi hayatın kucağında yaşıyorsak O hayatın koşulları ve şartları bunu belirleyecek...

Heidegger, sadece insanın düşünmeye yeltenmediği değil, düşüncenin de insandan uzaklaştığını, onun mevcudiyeti altına girmekten sakındığını söylüyor.
Gerçek; gerçek olan ne ise kendisine tutsak olunmayı, duvarlarının içinde hapsolmayı, daima izinden gitmeyi ve peşinden gittiğimiz o şeyin görünümüne bürünmemizi istiyor ve bunu, o kişiyi kendisine çekerek gerçekleştiriyor. Ona ulaştığımızda -Bu ne mümkün!- ulaştığımız o şey, o gerçek oluyoruz!..

Hölderlin, "Biz okunmayan bir işaretiz!" diyor.
Gerçek daima geri çekiliyor ve bizler onun tutsakları, onun işaret ettiği yolda çekimine kapılıyoruz. Özümüzü oluşturan bu yolculukta işaret edilen o kişi, o şey oluyoruz.
"İşaret yorumsuzdur!"

Düşünce ile gerçeğin arasındaki bağ.
Dememiş miydi Descartes, "Düşünüyorum öyleyse varım!" diye. Görüyorum işte; düşünmek de var olmanın bir çeşidi.Hatta kendisi.
Var olan da, Gerçek değil miydi
Gerçek, varlık, düşünce...
Özümüzün tâ kendileri.
Bizden amansız bir şekilde kaçan, ona ulaşmamıza engel olan sır perdelerimiz. Yokluğumuzun işaretleri!..

Heidegger soruyor: "Düşünmek ne demektir?"
Öncelikle bu sorunun soruluşunun farklı taraflarını bulup ve sonra bu ayrılan parçaların bir araya getirilip bir bütün oluşturacak şekilde, içinde barındırdığı anlamı nedir ya da bu sorunun açıklamasını nasıl yapabiliriz, diye ele almalıyız. Buradan şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz: Sorduğumuz soruların ya da kullandığımız sözcüklerin bir şeyi ifade edecek şekilde farklı tarzlarda kullanılması, bize o şeye karşı, aynı yaklaşımı, aynı hissi ve karşılığı vermediğini, etkisinin değişiklik gösterdiğini söyleyebiliriz.

Son olarak, Kant da, kişinin düşünce ile yön tayin etmesi konusunu ele alıyor
Açık söylemem gerekirse, ele aldığı konuyla, beni en çok zorlayan; hem anlamakta, hem de bunun için belirli bir ifade de bulunmakta güçlük çektiğim kişi oldu...
Kitap 48 sayfa olup martin Heidegger'n felsefî bakışını yansıtmaya çalışmış.. felsefe alanına yeni yeni ilgi duyanlar için iyi bır Başlangıç.. Felsefe nedir? Sorusu ile başlayıp aristonun varlık felsefesi konusundaki görüşleri ile bitirmiş.. kısa deyip geçmek haksızlık olur. Heidegger'i okumaya başlayanlar için ilk başlangıç yazısı olabilir bence... :-)
Varlık ile varolan arasındaki ontolojik ayrımı üzerinde duran kitap, Antik Yunan felsefecilerin "varlık nedir?" sorusuna sormadıkları, varlık ile varolan arasındaki ayrımı görmemeleri nedeniyle eleştirmesinin yanında varolan ya da varlık nedir sorusuna henüz bir yanit olmadığını savunmaktadır.

Kitapta daha çok être disposê ( varolanın varliğı) uzerinde duran Heidegger dil ve sanat uzerindeki görüşlerine de yer vermiş.
İcinde bir çok Antik Yunan felsefesinin terimlerin de olduğu kitap; kısa, akıcı, beyin yakmayan türden.

Felsefenin ne olduğunu hiç bir zaman gercekten bilemeyiz.
"Kaygı verici olan çagimizda en kaygi verici olan, bizim halâ düşünemememizdir." Evet, Heidegger bu cümleyle başlıyor eserine. Gerçekten düşünüyor muyuz, yoksa düşündüğümüz yanılgısına saplanmış bir vaziyette, giderek kaygının esiri mi oluyoruz? Tüm bunların cevabı öncelikle "Düşünmek Ne Demektir?" sorusunun cevaplanmasına bağlı Heidegger'e göre. Edebiyat, felsefe ve bilime ve daha birçok türden kitaplar okuyor, bilgiler ediniyoruz. Ancak bu öğrendiğimiz bilgiler üzerine yoğunlaşıp üzerine düşünme eylemini gerçekten önemsiyor muyuz?

İşte Heidegger bu kitapta, modern çağın beraberinde getirdiği birçok kaygısal unsurun temeline düşünme eylemini görmezden gelmemizi yerleştiriyor. Bunu yaparken de sık sık Nietzsche'nin görüşlerinden faydalanıyor. Özellikle Nietzsche'nin "çöl büyüyor, vay çöllere gebe olanın haline!" sözünün işaret ettiği "modern insan" ya da onun tabiriyle "son insan"ın geleceğine dair kötümser bakış açısını paylaşıyor okurlarıyla.

"Çöl büyüyor". Bu söz bize çölün genişlediğini söylemek istiyor. Çölleşme, tahrip etmekten çok daha fazla bir şey. Çölleşme, yok etmekten daha korkutucu. Tahrip, yalnızca şimdiye kadar gelişmiş ve inşa edilmiş olanı ortadan kaldırıyor, fakat çölleşme gelecekteki gelişmeye meydan vermiyor ve her türlü inşa imkanını engelliyor. Çölleşme, sadece yok etmekten daha korkutucu. Yok etmek de esasen ortadan kaldırmayı ve dahası hiçi ifade ediyor, fakat çölleşme engel olmayı ve imkansızlığı öngörüyor ve yaygınlaştırıyor."

Gerek Nietzsche'nin "üst-insan" modeli, gerekse Heidegger'in "düşünülmesi gerekeni düşünmeyi başaran insan" modellerinin en dikkat çekici ortak yönü şu: Günümüz insanının artık "rasyonel bir hayvan" oluşu, çağın kaygılarını gideremiyor. Artık o donuk ve sabit, işe yaramaz bir vaziyette. Bu "son insan"a artık tek bir görev düşüyor: hayvan ile Üst insan ya da düşünülmesi gerekeni düşünmeyi başarabilmiş insan arasında hiç olmazsa düşünme yetisinin kırıntılarından bir köprü inşa ederek, geçişi kolaylaştırmasıdır.
Kitap bana Aristoteles'in Felsefe Yapmaya Çağrı (Protreptikos) isimli eserini çağrıştırdı. Aristo eserinde felsefe yapmaya dair kaideler belirtmiştir, bu eserde ise düşünce ile ilgili olarak üç büyük usta'nın; Arthur Schopenhauer, Martin Heidegger ve Immanuel Kant'ın görüşlerinin incelendiği görüyoruz.

Schopenhauer'a göre; Hakikate ulaşmada ana etkenin düşünmek olduğunu belirttiğini görüyoruz. Tabi özgür ve aşkın bir düşünce... Schopenhauer'un özellikle "okumak" ve "düşünmek" üzerine görüşleri oldukça kapsamlı ele alınmış, daha önce eserlerini okuyanlar aşinadır. Zira Schopenhauer'un bu konuda yazdığı bir eseri bulunuyor.

Heidegger'le alakalı olarak, kendisinden yapacağım bir alıntı konuyu özetlemeye yetecektir diye düşünüyorum: "Düşünceye çağıran zamanımızda en çok düşünce uyandıran, hâlâ düşünmediğimizdir." Eserde Heidegger'in konuyla alakalı görüşleri genel olarak bu iddiası üzerinedir.

Kant ise düşünceye yönelik daha kapsamlı incelemeler yapıyor. Örneğin tanrı düşüncesi, düşüncenin özgürlüğü gibi konulara girerken önemli tespitlerden birisinde bulunuyor: Düşünmenin kuralları aklın yasalarına göre olmalıdır, akılla bulunmuş kurallar ancak düşüncenin kuralları olabilir.

Kant'la alakalı dikkatimi çeken bir husus da, düşünmenin gereksindiği sükunet ile alakalı bölümde, Kant'ın bir atın sahibi tarafından kamçılandığı bir durumdan bahsetmesidir. Kant'ın bahsettiği olay Dostoyevski'nin suç ve ceza isimli eserinde Raskolnikov'un başına gelmiştir. Raskolnikov'un bir atın boynuna sarılıp ağladığı kurgulanmıştır. Aynı durum daha sonraları Nietzsche'nin ise gerçek hayatta başına gelmiş, sahibi tarafından kırbaçlanan bir atı gören Nietzsche, ata sarılarak "seni anlıyorum" diyerek ağlamıştır. Sonrası ise malum, Nietzsche bu olaydan sonra delirmiştir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Martin Heidegger
Unvan:
Alman Filozof
Doğum:
Baden, Almanya, 26 Eylül 1889
Ölüm:
Freiburg İm Breisgau, Almanya, 26 Mayıs 1976
Martin Heidegger (1889-1976) Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof.

Yaşamı

26 Eylül 1889'da Baden eyaletinde doğdu. Çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetişti. Felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu oldu. Felsefi yetkinliği ve önemi yadsınamazken politik konumları dolayısıyla sürekli sorunlu bir ilişkinin taşıyıcısı oldu ve bu durum çoğu zaman felsefi çalışmalarının tam olarak değerlendirilmesini gölgeledi. Freiburg Üniversitesi'nde Katolik ilahiyati ve Hristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, "Psikolojide Yargı Kuramı" ile dikkat çekmeye başladı. 1923'te Marburg Üniversitesi'nde profesör oldu. 1927 yılında " Varlık ve Zaman " yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca varoluşçu felsefe açısından değil, 20.yüzyıldaki bir bütün felsefe tartışmaları bağlamında bir şekilde etkili oldu. Heidegger burada, bütün bir Batı Felsefesi geleneğini metafizik olmakla eleştirdi, ki sonrasında postmodern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden değerlendirecektir. 1933 yılından itibaren nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte Heidegger Nazi Partisi'ne katıldı. Bu dönemde Freiburg Üniversitesinde rektör oldu. Heidegger'in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun çalışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. Nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945'te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. Daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir.

Felsefesi

Heidegger'in felsefi çalışmalarında hocası Edmund Husserl'in ve fenomenoloji felsefesinin etkileri açıkca görülür. Buna bağlı olarak felsefe-dışı sayılan pek çok kavramı felsefeye taşıdı ve varoluşçu felsefecilerde (örneğin Kierkegaard'ın korku, umutsuzluk, kaygı vb. kavramlarla yaptığı gibi) görülen tarzda analizlere yöneldi ve bunları derinleştirdi.Kaygı, sıkıntı, merak, ölüm, korku gibi terimleri felsefe düzlemine taşıdı. Fenomenolojiyi Varlık sorunu bağlamında yeniden yorumladı ve kullandı. Heidegger'in Husserl etkisi ile kendine özgü bir varoluşçu felsefe oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Heidegger'ın varoluşçu düşüncesine göre, insan bu dünyaya öylece bırakılmıştır. Bu bırakılmışlık fikri birkaç yönden varoluşçu felsefenin temel argümanlarını sürdürür ve derinleştirir. Varoluşa bırakılmışlığı ile insan kendi varlık'ını oluşturma özgürlüğüne zorunlu olarak bırakılmıştir aslında. Ama başlangıçta, bırakılışın kendisi bir özgürlük yokluğudur -sondaki ölümün kaçınılamazlığı gibi. İnsan, varoluşun ortasına öylece, orada-bir-varlık-olarak ( Dasein ) atılmıştır. Bu bir tercih ya da seçimin sonucu değildir. Ve insan, bu bırakılmışlık içinde tercihler ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye dogru kurar. Burada zorunlu bir özgürlük deneyimi sözkonusudur. İnsan kendi varlığını gerçekleştirmek üzere sürekli seçimler ve tercihler yapmak durumundadır, yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır. Ölüme kadar. Heidegger'in felsefesinde ölüm fikri, bu bakımdan önemli bir yer tutar. İnsan, bırakılmışlığında ölüme yazgılıdır ve varoluşunu buna göre gerçekleştirmelidir. Heidegger ayrıca, genel anlamda söylenecek olursa, teknik'in gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir ve modern dünyada buna karşı düsüncenin görevlerini belirlemeye calışmıştır. " Varlık sorusu ", onun tüm felsefi çalışmalarinin özü ve özetidir. Bu çalışma varlık'ın unutulmusluğuna yapılan bir itirazla başlar ve devam eder. Kant, Hegel ve Husserl'den etkilendiğini belirtmenin yanı sıra, Nietzsche ile girdiği eleştirel ilişkinin de belirtilmesi gerekir. Heidegger, yapısalcılığa benzer ama başka bağlamlarda Dil konusunu felsefeye temel bir kategori olarak sokmuştur. Onun bütün felsefi kategorileri dil dolayımıyla işlerlik kazanır. "Dil Varlık'ın evidir", der Heidegger. Sartre ve Camus başta olmak üzere varoluşçu felsefeciler ve ayrıca yapısalcılık ve varlık felsefesi gibi diğer felsefe akımları da çalışmalarında onunla açık ya da örtük diyalog halinde olmuşlardır. Daha sonra çalışmaları, özellikle dil dolayımlı analizleri ve felsefenin metafizik olarak eleştirisi mantığı, postmodern felsefenin gelişiminde önemli köşe taşları olacaktır.

Yazar istatistikleri

  • 68 okur beğendi.
  • 179 okur okudu.
  • 11 okur okuyor.
  • 400 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları