Veysel Atayman

Veysel Atayman

YazarDerleyenÇevirmenEditör
7.9/10
1.202 Kişi
·
5.219
Okunma
·
13
Beğeni
·
1494
Gösterim
Adı:
Veysel Atayman
Unvan:
Çevirmen, Yazar.
Doğum:
1941
Ölüm:
22 Şubat 2016
1968 yılında İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Hisar Kısa Film Yarışması’nda, “Birisi” adlı çalışmasıyla Özel Ödül’e layık görüldü. 1969 yılından itibaren Sinematek’le bağlantılı çeşitli dergilere çeviriler yapmaya başladı, “Genç Sinema”da sinema yazıları kaleme aldı. 1973’ten başlayarak, aralarında Mülteci Konuşmaları (Brecht; Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm), Marksist-Leninist Felsefe Sözlüğü, Monografiler (Sartre, Freud, Brecht), Kant Felsefesine Giriş, Schopenhauer’in de bulunduğu bir dizi eserin çevirilerini gerçekleştirdi, 150’ye yakın kitabın önsözünü yazdı. Edebiyat, edebiyat kuramları, felsefe, sinema gibi dallarda bilimsel ve yazınsal içerikle pek çok çevirisi bulunan ve İ.Ü. Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Almanca Bölümü’nde Öğretim Görevlisi olarak çalışan Atayman, 2009 yılında, Biz Bu Evrenin Çocukları çevirisiyle Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü’nü kazandı.
25. Kare, Evrensel Kültür, Cumhuriyet ve BirGün gibi dergi ve gazetelerde sinema yazıları kaleme alan Atayman’ın yedinci sanata ilişkin derlediği ve kaleme aldığı kitaplar arasında Cinayet Sineması, Ütopik Sinema (Bilim-Kurgu), Erotik Sinema, Aşk ve Duygu Filmleri, Şiddetin Mitolojisi, Postmodern Kurtarıcılar, Sinemamızın Komediyle İmtihanı ve Cinselliğin Mitolojisi de bulunmaktadır. 2007 yılından bu yana Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin Yayın Danışmanlığı’nı yapan yazar, evli ve iki kız-iki erkek çocuk babasıdır. Atayman, 22 Şubat 2016 tarihinde aramızdan ayrıldı.
Sartre, ötekinin bakış alanına girdiğimiz anda artık bakan değil, bakılan olduğumuzu, bakan özne olmaktan çıkıp ötekinin nesneleri arasına girdiğimizi söyler.
Yüz bir öykünün/tarihin dışavurumu, yaşanmış bir hayatın, tecrübelerin izdüşümü değil, bakışın maskelenmesidir. Yüz bakışı gizler.
80 syf.
·6 günde
Her ne kadar bazı noktaları bana uymasada örneğin artık neden kadın düşmanı denildiğini biliyorum. :)) Ama yine de gözler önüne serdiği gerçekleri görmemek için kör olmak gerek. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Çerezlik gibi görünen incecik bir kitap olmasına rağmen öyle hemen bitiremedim. Bir ara küfür ettiğimi bile söylediğim bu kitapta daha önce hiç bir kitapta olmadığı kadar karalama yapmışım gerisini siz düşünün... Bir filozofa yakışır bir kitap olmuş kesinlikle tavsiye ederim. Sizi sinir etmeyen kitapta neymiş canım :))

Arthur Schopenhauer ❤ (kalp) Ayşegül Esgin (ben)

İki bireyin bedensel/fiziksel yapısının türün tipini aslına uygun üretmeye imkan verecek şekilde birbirlerini tamamlaması gerekmektedir. (Boyu, yaşı, sağlıklı olması kemik yapısı vs.) Keza bu iki bireyin kusursuz bir varoluş meydana getirebilmesi için ne çok genç ne de çok yaşlı olması gerekmektedir. (Gelişimini tamamlamamış gençlik yada vakti geçmiş bir yaşlılık üreme için verimli olmayacaktır.) Ek olarak erkeğin iradesi ve kadının zekası da birbirine uyum göstermelidir. Birey kendisinde eksik olanı temine gider. (Örn. Kısa boyluysanız uzun boyluları tercih edersiniz.) Bu kusurlu yanlarınızdan aynı kusurda bireyler meydana getirmemek içindir. İradedeki metafiziksel iştahlanma varolması amaçlanan kusursuz bir birey meydana getirebilmek için söz konusu oluyor. Doğa iç güdüsel olarak türün insan cinsinin korunması için sizi bu amaca uygun sürüklüyor. Diğer bir değişle seçimleriniz aslında size ait değil. Bu tamamen iç güdüsel olarak doğanın ihtiyacına yönelik. Sağlıklı bir varoluş için iki bireyin birbirine uyum sağlaması şart. Dolayısıyla ilginiz sadece size uygun olan bireylere var. İlgi duymadıklarınız sizi tamamlayan bir varoluşa uygun değil. Aksi takdir de bu üreme kusurlu insanlar meydana getirir.
92 syf.
İlk Schopenhauer kitabından selamlar. Öncelikle 1800’lü yıllarda vuku bulan aşklara, ilişkilere derinlemesine inerim hesabı yaparak başladım kitaba. Fakat sayfaları çevirdikçe bugün ile o gün arasında aşkın hiçbir şekilde evrilmediğini, devinmediğini görebildim. Öylece bugünümüze kadar gelmiş. Tabii öznel ve nesnel anlamda bir çok şey mutat şekilde değişebiliyor. Ama aşk özünü korumuşa benziyor. Sevgili Schopenhauer’la bir çok orta noktada buluştuk ancak yol ayrımlarımız da keskin oldu. “Aşkın nihai amacının yeni bir birey oluşturmak olmadığını” en azından şimdiki zaman adına savunabilirim. 1800’lü yıllarda ki gözlemlerine elbette saygım var. Ayrıca erkeklerin sevgisinin yapay kadının sevgisinin doğal olduğuna dair sözümona aforizman ile de hoşlaşmadım. Aşk evliliğinin acı doğurduğunu, perdenin arkasında koca bir hiç barındırdığı hepimizin malumu. Aşk evliliği yapıp mutlu kalanlara sevgiler, saygılar. Allah mutlu mesut etsin. Ben daha duymadım! Duymamakla beraber bu olguya saygım da yok. Benim gözümde aslolan ne kadar dini vecibeleri tam anlamıyla yerine getiremesem de Allah aşkıdır. “Herkes, karşısındakinde kendi yoksun olduğu yanları sever” tezi de ayağında dinamitle dolaşır. Nasıl her kitapta az çok kendimizi bulmak istiyorsak, karşımızdakinden de bunu talep ederiz.

Kitabı genel hatlarıyla beğendim. Diğer kitaplarını da okuyacağım. Çavdar tarlasında çocuklar kitabına gönül rahatlığı ile geçebilirim :) kitabı gönül rahatlığı ile okuyabilirsiniz. Schopenhauer’ın kitapta çok sık kullandığı ‘genius’ (deha) olmanız gerekmiyor. Fazlasıyla açıklayıcı olmaya çalışmış. İyi okumalar.
80 syf.
·4 günde·7/10
''Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!

Bu sözlerle aşkın metafiziği adlı kitabına başlangıç yapan Arthur Schopenhauer aşkı şöyle tanımlar: aşk, başta dizginlenebilir bir eğilimken sonrasında bir tutkuya tüm engelleri aşabilme gücüne ve tatmin edilmez bir duygu haline gelirse ölümü bile göze alabildiğine.

Schopenhauer; bu konuya neden felsefik bir yaklaşım getirdiğini ise şöyle ifade eder. Madem aşkın varlığından, gücünden eminiz bütün yazar ve şairlerin vazgeçilmez konusu aşkı neden bir filozof irdelemesin. Ayrıca aşkı konu olarak ele almasının nedeninin ona öncü olan düşünürlerin tezini çürütmek olmadığını, aşk konusunun onun dünyasına nesnel olarak dayatıldığını söyler.

Schopenhauer aşka dair düşüncelerini beş bölümde incelediği kitaba gelecek olursak;

Birinci Bölüm:
Bu bölümde aşk Schopenhauer 'e göre istediği kadar dünyevilikten uzak, saf tanımlansa bile o bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Birçok insan için zihinlerinin yarısını sürekli meşgul ettiği, en ciddi meselelerde kararları etkilediği, evrakların el yazmalarının arasına saç buklelerini yerleştirmeyi başardığı, en feci kavgaları körüklediği, bazen zenginliği bazen statü ve rütbeyi kendine kurban seçtiği, her şeyi yıkmaya çalışan, altüst eden bu tutkuyu önemli kılan tüm bu gayret ve süreçte yaşanılanlardır. Bu çabanın altında yatan neden ise cinsellik olsa da nesnel bir hayranlık olarak insana kendisini sunar. Bu bir savaş hilesidir. Tüm bu bireyler arasında uygun eşi bulma, seçme ayıklama, aşk oyunlarının amacı sadece bir şeye hizmet eder. Gelecek kuşağı (türü) meydana getirmek. Doğanın kişilere kamufle ederek sunduğu bu amaç doğrultusunda bireyler birbirlerine ne kadar uygunsa aralarındaki tutku o denli fazla, ortaya çıkacak türde o oranda sağlıklı genler taşır.

İkinci Bölüm:
Schopenhauer 'e göre iki cinsin inançları, düşünceleri, karakterleri ve zihinsel eğilimleri uyuşuyorsa aralarında cinsel sevgi etkisi olmaksızın bir dostluk kurulabilir. Ancak bunların evliliği çok mutsuz, doğacak çocukta zihinsel ve bedensel düzlemde uyumsuz olacaktır. Bunun tam tersi için düşünecek olursak cinsel tutku var, ancak uyum yoksa bunların evliliği de mutsuz olur.
İnsanın doğasındaki bencillik türün devamını sağlayacak bakış açısını bir yerde engeller. Fakat bireyin aklına bir şüphe kuruntu yerleştirilirse gerçek sadece tür için en iyi olanın onun için de iyi olacağı gibi görünür. Bu kuruntunun adı içgüdüdür. Cinsel hazzın tatmininde ise türün çirkinliğine, güzelliğine bakılmaz, hiç bir bağ yoktur bu bağlamda. Seçim tamamen ortaya çıkacak yeni türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunması ile ilgilidir. Buna göre herkes en güzel bireyleri, kendi varlıklarında türün katıksız olmasını sağlayacak bireyleri şiddetle arzu edecektir. Diğer bir nokta ise bu seçimde öteki bireyde kendi kusurlarını örtecek özellikler aramasıdır. Örneğin kısa boylu erkekler iri kadınları ararlar, sarışınlar esmerleri severler vb…
Erkek kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında türün damgasını vurduğu o kadınla sürdürmek istediği türün tipinin korunmasına dayalı eğilimdir. Demek ki insanın içinde taşan hazza verdiği cevap bu çekimle ilgili değil, tür için iyiye yönelmiş bir içgüdüdür. İnsanın seçtiği kişiye ulaşmak için yaptığı tüm rezillikler şan, şöhret, para, onur vs. kaybetme pahasına katlandığı eziyetler doğanın her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak türe hizmet eder. Erkek ulaşmak için kırk takla attığı kadına ulaşınca türe hizmet ettiğini hissettiğinden evlilik dışı her olayda kötü yeni bir bireyin oluşumundan çoğu zaman iğrenir, engellemek ister. Ve o hazza ulaşınca aslında herhangi bir kadınla yaşayacağı hazdan farklı olmadığını görüp hezeyana uğrar. Kendisini aldatan, bireyin bilincine girmeyen türün irade gücüdür.
Aşkta erkek ve kadının doğası belirgin farklar taşır. Erkek doğası gereği vefasız, kadın ise sürekli sadakate eğilimlidir. Erkeğin aşkı doyum bulduğunda azalırken, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan dolayı erkeğin eşine sadakati yapay, kadının ki doğaldır.

Üçüncü Bölüm:
Bu bölüm Schopenhauer ‘in aşkta bireylerin seçimlerinin altında yatan nedenleri incelemesini içermekte. Ona göre seçimlerde öncelikle yaşa bakılır. Doğurganlıktan dolayı 18-28 yaş arası idealdir. Güzellikten yoksun gençliğin gene de çekici olduğu ancak gençlikten yoksun güzelliğin çekici olmadığını ifade eder. İkinci bakılacak unsur sağlıktır. Sağlıklı olmayan bireyler hastalıklarını türe aktaracağı için tercih edilmemelidir. Üçüncü unsur iskelet yapısıdır. Kemik yapısı türün tipinin temelidir. Bu yüzden önemlidir. Dördüncü etken kadının belirli bir dolgunlukta olması ceninin beslemesi açısından önemlidir. Beşinci etken ise yüz güzelliğidir.
Kadınlar ise erkek güzelliğine çok az önem verirler. Erkeğin kuvveti buna bağlı cesareti cesur bir koruyucusu olması açısından önemlidir. Kadınlar kendi güzelliklerini aktaracakları için çoğunlukla çirkin erkekleri severler. Bir kadının bir erkeğin kültürüne, entellektüelliğine aşık olması gülünç bir iddiadır. Bir annenin çocuğuna güzel sanatlar vs. eğitimi vermesinin sebebi ise güzel kalça ve dolgun göğüsleri yapay yollardan destekleyen bir zekayı ortaya çıkarmaktır.
Ayrıca tüm bu etkenlere bakılırken her bir birey bedeninin her bir uzvundaki eksiklik ve zaafları karşı cinste düzeltilmesini kovalar, üstelik söz konusu parça ne kadar önemliyse bu arayışta o kadar kararlı ve ısrarlı olur.
Eğer bir adam çok çirkin bir kadına aşık olursa cinsellikten kaynaklıdır ve kendini eksik görmediği için türe aktarılacak özellikleri kendi tamamlayacağını düşünür ve bu çok üst mertebede aşıklık halidir.

Dördüncü Bölüm:
Eğer aşk bir kişiye yönelmiş ise bu kişiye kavuşamama durumunda dünyanın bütün nimetleri hatta hayatın kendisi bile değerini kaybedip intihara kadar gidebilir. Tür bireyden daha önemlidir. Bu yüzden sevenler çokça çabalar ve bu çabayı yüce ve haklı görür. Aşkın çoğu zaman kişiyi trajik, komik durumlara sokmasının nedeni aşık erkeğin ruhunu türün ele geçirmiş ve hakimiyeti altına almış olmasıdır. Türün istediği gerçekleşince kaybolup giden, geride kalan nefret edilen bir eşin mantığı böyle açıklanabilir. Çoğu zaman aklı başında bir erkeğin canavar ruhlu bir kadınla evliliği buna örnektir. Eskilerde bunu aşkın gözü kördür diye nitelendirir.
Aşk evliliğinde de uyumsuzluklar çıkınca yine mutsuzluk gelir. Bir İspanyol atasözü der ki ‘’ Aşk nedeniyle evlenen acılar çekerek yaşamak zorundadır. ‘’ Anne baba tavsiyesi ile evlilikte de değerlendirilmiş yönler başta mutlu etse de sonrasında sorunlu bir mutluluk olarak kalır. Bu durumda bir evlilik ya ortaya çıkacak türe ya da sadece bireyin çıkarlarına ters düşer.

Beşinci Bölüm:
Bu bölümde ‘’oğlancılığı ‘’ ele alan Schopenhauer oğlancılığı yolu sapmış içgüdü olarak tanımlar. Hem doğaya aykırı hem de tiksinti uyandırıcı bu içgüdü yozlaşmış insanların yapacağı tek tük rastlanacak eğilimken aksine dünyanın hemen hemen her yerinde yaygın ve modadır. O dönemin filozof ve yazarları ozanları da bu işe bulaşmışlardır. Platone ve stoacılar bu aşktan başka aşk tanımazlar. Asya ‘da Galliler ‘de hatta islam toplumlarında, hint çin toplumlarında da yaygın olan bu sapkınlığı ölüm cezasına çarptırılarak durdurmaya çalışılsa da gizli saklı varlığını korumaya devam etmiş.
Schopenhauer ‘e göre oğlancılık insanın doğasından kendiliğinden doğmakta fakat doğaya aykırı olarakta bir paradoks oluşturmaktadır. Bu paradoksu Aristotales ‘in çok genç ya da çok yaşlı kişilerin çocuklarının zeka ve bedenen geri olacağını bu yüzden çocuk yapılmaması gerektiği tezi üzerinden açıklamaktadır. Yaşlı erkeklerin çocuk meydana getirmemesi için var olan cinsel dürtülerinin genç oğlanlara yönelimi zayıf, çelimsiz, olgunlaşmamış türlerin meydana gelmesini önler. Yani doğa kendince böyle bir çözüm yolu bulur. Doğa iki kötüden daha az kötü olanı tercih eder ve yine türe hizmet etmiş olur.
‘’ Doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır ahlaki olanı değil ‘’ … (syf 86)


Etkinlik kapsamında bu kitabı okuyarak Arthur amcayla tanışmamı sağlayan Quidam ‘a çok teşekkür ediyorum. Schopenhauer ‘in aşka dair felsefesini ince bir kitabı dört günde okuyarak, yürek çatlatan uzunluktaki incelememi de iki günde yazarak özümsediğimi düşünüyorum :)) Kitapta yer alan fikirlerin bir çoğuna katılmasam da Arthur amcanın akıl yürütmelerine hayran kalmamak elde değil.
Felsefe severlere keyifli okumalar...
90 syf.
·2 günde·Beğendi
Aşka tapanlar, aşık olanlar ve aşk için yaşayanlar, hepinize Selam. Buraya pembe gözlüklerinizi kırmaya, kırdığım için de sizlere hafif çaplı düşman olmaya geldim ;)

("Yok ben pembe gözlüklerimle mutluyum, aşkın saf, karşılıksız olduğunu biliyorum, buna inanıyorum ve böyle kalmasını istiyorum" derseniz de hemen bir alttaki iletiye geçin lütfen :) ve buraya kadar ayırdığınız zaman içinde ayrıyetten teşekkür ediyorum :) )

"Amaç, -Sebep, -Nasıl, -Neden" der dediğinizi duyar gibiyim. Sizleri daha fazla bekletmeden konuya giriş yapıyorum.

Not:
Ama bunun öncesinde, şunu da belirtmek isterim, hem bilmeyenler için küçük bir bilgi olmuş olur.
Geçenlerde çok değer verdiğim bir arkadaşımla sohbet ederken " Ya, biz Friedrich Nietzsche olsun Albert Einstein olsun bunların kitaplarını okuyoruz, beğeniyoruz, fikir ediniyoruz aceba onlar hangi kitapları, hangi yazarları okudularda böyle mükemmel düşünüp yazabiliyorlar." Ve sonra karşıma Arthur Schopenhaur (amca) çıktı.
Arthur Schopenhaur, irade üzerine analizleri, insani motivasyon ve tutku üzerine fikirleri ve yazım tarzı ile Friedrich Nietzsche, Richard Wagner, Ludwig Wittgenstein, Erwin Schrödinger, Albert Einstein, Sigmund Freud,Otto Rank, Carl Gutsov Jung, Leo Tolstoy, Thomas Mann ve Jorge Luis Borges gibi bugünün dünyasına büyük etkileri olan bir çok düşünürü etkilemiştir.

Kitaba geçecek olursak; Şimdi sizden bir iki dakikalığına gözlerinizi kapatmanızı ve bildiğiniz aşk hikayelerini, şarkılarını, şiirlerini, bestelerini anımsamanızı istiyorum.
Çok var öyle değil mi?
Bende öyle düşünmüştüm :)

Hatta hepimizin bildiği bir kaç tanesini yazayım;
Yusuf ile Züleyha'nın
Leyla ile Mecnun'un
Ferhat ile Şirin'in
Romeo ve Juliet'in aşkı
Atilla İlhan'ın - Ben sana mecburum bilemezsin,
Ahmed Arif'in Hasretinden prangalar eskittim,
Sabahattin Ali'nin çocuklar gibi şiiri

Hepimizin bir aralar yüreğine dokunan sahnelerden ise şu ikisi;
https://youtu.be/J-K8uG2Zkf0
https://youtu.be/1LnWHDOM-CY

İşte Arthur Schopenhaur'a göre bunlar bizim inandığımız bildiğimiz "O, olsun başka bir şey istemem" yok efendim "Onun dışında hiç kimseyi sevemem" ,"onsuz yaşayamam"tarzı düşünceler aşkın tanımı değildir. Çünkü birilerini beğenme-isteme, içgüdülerimizin aslında bizlere empoze ettiği "Türe Hizmet'ten" başka bir şey değildir!

Türe hizmetin en büyük amacı ise; fiziksel olarak güzel bir çocuk yapmaktır. Bu yüzdendir ki "aşık olarak evlenenler, mutsuzluğa mahkum olur"diyor. Çünkü erkek elde ettiği kadını doğası gereği elde ettikten sonra, aşk duygusunu yitirir. Bu yüzde kitapta" Erkeğin eşine karşı sadakati yapaydır." der. Çünkü erkek bir yıl içinde bir sürü çocuk yapabilirken, kadın ikiz ihtimalini düşünmezsek eğer bir tane çocuk yapabilir. Bu yüzden kadının erkeğe sadakati artarken, erkek elde ettiği kadının dışındaki bütün kadınlara ilgi duyar.

Yani aslında iki kişilik ilişkilerin asıl temeli üçüncü bir kişinin ihtimaldir( yani çocuğun)

Kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Felsefe kitabı olması sizi korkutmasın. Dili gayet yalın ve anlaşılır tarzda. Ve inanıyorum ki okuyan herkese birşeyler katacaktır.
80 syf.
·4/10
Kitabın arkasında da yazdığı gibi Schopenhauer bunu kitap amaçlı değil tez amaçlı yazmış.1800 yıllarda yazdığı bu tezi niye okuduğumu bilmiyorum ben günümüzde de geçerli bişeyler bekliyordum ama yazarın kadın erkek ilişkileri ile söylediği çoğu şey günümüzde kabul görmüyor bence kitabın ilk kısımlarında sadece erkeklerin ve kadınların birbirini seçerken nelere dikkat ettiğini anlattığı bölüme kısmen katılıyorum.Aşka ve kadınlara dair kısımda ise kadınları gerçekten çok alçaltmış bunu da araştırdım annesinden dolayı kadınları bu kadar küçük görüyormuş.Adam kadınları bildiğin işe yaramaz olarak göstermiş ama günümüzde bakıyoruz kadınlar her alanda siyasetten tutta edebiyat fizik alanında gayet başarılılar o yüzden eminim Schopenhauer günümüzde yaşaydı eğer bu kitaaptaki çoğu bölümü farklı yazmak zorunda kalacaktı.Kitapta beğendiğim şeylerden biride diğer yazarlardan filozoflardan alıntılardı.
704 syf.
“Ama belki göktedir (bu devlet), onu görmek ve buna göre ben’ini düzene sokmak isteyen kişi için kurulmuş halde. Herhangi bir yerde varolması ya da gelecekte varolacak olması, onun için fark etmez; çünkü başka hiçbir devlete değil, sadece bu devlete adayacaktır kendini!”

Evet, Platon da farkında gibi gözüküyor ideal Devleti'nin gerçeklesmeyecegini ancak insanlara bir hedef olmasını istemiş olabilir. Buna benzer Nietzsche'nin üst-insan'i, Türklerin Kızılelma'si örnekleri de verilebilir. Ancak Platon, kafasındaki Devlet tasavvurunu en baştan hiç gerceklesmeyecek diye olusturmamistir. Bunu şuna dayanarak söylüyorum: Mektuplar eserinde Devleti'nin olmazsa olmazı Filozof Kral fikrini gerçekleştirmek için davet üzerine o dönem bir krallıga gider. Buradaki Tiran Dion'a danışman olur ancak istenmeyen gelişmeler neticesinde Platon, başarılı olamaz. Ayrıca birkaç kere de aynı yere gidip bu ideal için uğraşmıştır. Buradaki başarısızlık ve dönemin buna uygun olmadığına ikna oluşundan dolayi başa koyduğum alıntıdaki sonuca varmış diye düşünüyorum.

Platon'un yaşadığı devirde Yunan dünyası politik manada krizler geçirmiş ve yeni kriz ve olası istilalara açık bir halde bulunmaktadir. Eskiden doğaya ve evrene bakıp onlar üzerinde dönen felsefe, Sokrates ile beraber 'insan' ve insanın olduğu ilişkilere, kurumlara dönünce toplumun etkin güçleri ve toplum tarafından felsefeye tepki gelmiş ve neticede Sokrates idam edilmiştir. Sokrates halkı birey birey eğitmek istemiş ve dönüştürmek istemiş gibidir. Platon, hocasının hazin sonundan sonra, Yunan'in krizlerden çıkmasi ve olası istilalara karşı koyabilmesi için verilmesi gereken eğitimin birey birey yapılamayacağıni anlamıstir. Uzun bir yolculuğa çıkıp çevre medeniyetleri gezip,tanıyıp memlekete döndüğünde meşhur Akademisini açmıştır. Bir yandan verilecek bu eğitimin odak noktasının Devlet'in kendisi olduğu sonucuna varmıstir. Nitekim Platon, Devlet'i büyük bir insan olarak görmüştür.

Platon devleti büyük bir insan olarak görmüş ve bunun üzerine bina ederek Devleti'nin nasıl olması gerektiğini sekillendirmistir. İnsan neyi ister? İyiyi. İyi denilen şey nihayetinde nedir ve nasıl sağlanır? Adalet ile. Adalet iyidir ve iyinin olmasi için adalet gereklidir. İnsan bazında böyle ise büyük insan olan Devlet'in de o zaman temeli Adalet olmalıdır. Devlet iyiyi hedeflemelidir. Ancak bu iyi büyük insan olan Devlet'in iyiligidir. Yani buradan çıkarılacak sonuç birey insan kendisinden yer yer bazı hususlarda feragat edebilmelidir büyük insan'in iyiliği için.

İnsanı (ruhunu da) ölçüluluk, cesaret ve bilgelik oluşturur. Bunların dengesini de adalet sağlar. Devlet de aynı şekildedir. Platon, her insanın doğuştan her ise yatkın olamayacagini dolayısıyla insanların kastlara(siniflara) ayrilamasini gerektiğini dile getirir. Ancak sınıflar arasında kişinin yeteneğine göre geçişler mümkündür. Bu sınıflarda en önemli sınıf olan Bekçiler üzerinde uzun uzun duruyor Platon. Çünkü Bekçiler hem Devlet'in güvenliği için zorunludur hem de bunların içinden çıkacak kişilerin Filozof Kral olacağını yani en üst sınıfta yer alıp Devlet'i yönetecegini söylüyor. Askeri manada aklıma Yeniçerileri getirdi Bekçiler. Platon ise birçok konuda olduğu gibi Bekçiler'de de Spartalilar'dan etkilenmiş.

Eğitimde iki temel vardır: Müzik ve jimnastik. Bunu zihin ve beden diyebiliriz. Bunların dengesi önemlidir. Ayrıca matematik ve geometrinin de eğitimde olması gerektiği söyleniyor. Edebiyat konusunda ise Platon, mevcut edebiyatın bir taklit olduğunu ve bu taklidin de insanın zihnini kötü etkilediğini öne sürerek bu haline izin verilmemesini gerektiğini söyler. Bize garip gelecek bu fikrinin nedeni ise Eski Yunan insanın Homeros'u ve anlatılarini adeta kendilerine yol gösterici olarak gormeleridir. Platon bu içinde Tanrılari hem iyi hem kötü vb gösteren ve öte açıdan da bir taklit olan bu türün insanların ahlakına, zihnine zararlı olduğunu ve nihayetinde bu türün insanlara yanlış bir yol gösterici olduğunu düşünür. Yine bize garip gelecek uygulamalar tasavvur eder Platon: Güçlü ve yararlilik gösteren erkeklerin daha çok cinsel ilişkiye teşviki ve imkanı, bu kişilere daha çok kadın imkanı... Bunun yanısıra özelikle o dönem Yunanlilarina garip gelecek kadınların da erkekler gibi eğitime tabi tutulması... Diğer bir örnek sağlıklı çocukların alınması sağlıksız çocukların ayrı bir yere ayrılması. Bu konuda Spartalilar'dan etkilenmiş olsa gerek. Bu gibi bize uç gelen fikirler aklıma Hitler'i getirdi. Nitekim bir yerde de Hitler'in bu kitabı örnek göstediğini okumuştum. Tabiki bu Platon ve fikirleri berbat ve soykırımci fikirlere öncülük etmiştir demek değildir. Aynı Hitler Nietsche'nin fikirleri de kendi çıkarı için istediği şekilde anlamışti.

Devlet'i idealari bilen, buna uzun uğraşlar sonucu vakıf olan yani görünen dünyadaki nesnelerin kaynağını aldığı idealari bilen Filozoflarin yönetmesi gerektiğini söyleyen Platon, aynı Filozoflarin idealari yani hakikatleri gördükten sonra tekrar görünen dünya ve bu dünyanın işleriyle ilgilenmek istemeyeceklerini ve göreve kendiliğinden aday olmayacaklari için onlardan bu görevi almalarinin istenmesi gerektiğini söyler. Filozoflarin da bu görevi kabul etmelerini hem yukarıda belirtildiği nedenden yani aslolanin Devletin iyiliği olduğu nedeninden dolayi hem de meşhur Mağara Alegorisinden yola çıkıp Filozofun bunu yapmasının adeta kendi süreci için de gerekli olduğunu söyler.

Yönetim biçimi olarak en üst seviyede krallığı görür ve kendi devletini de bir krallık olarak tasvir eder. En alt ise Tiranliktir. Tıranlik ise demokrasiden doğar der Platon ve bunu uzun uzun gayet mantıklı şekilde açıklar. Bu kısmı okurken aklıma 'Diktatör'un El Kitabı' belgesel serisi geldi ve hak verdim Platon'a bu konudaki düşüncelerinde.

#45876546
#45876448

Son olarak Platon'un dini fikirleri özellikle onuncu bölümde anlattığı öteki tarafa gidip gelen Er'in öyküsünde ve kitaba yer yer dağılmış şekilde bulunmaktadır: Ruhun ölümsüzlüğü, cennet-cehennem tasviri, ilahi sınav, insanın kaderini kendisinin seçtiği ve bu nedenle Tanrının suclanamayacagi fikri, Tanrının nasıl olduğu gibi...
Özellikle meselde, bir savaşta ölen Er gözlerini öteki tarafta açılır. Burada insanların sorguya çekildiği sorgu sonunda cehennem ve cennet diyebileceğimiz kısımlara gittiklerini görür. Cehennemde prototip yani Şeytan'in ilk örneği diyebileceğimiz şeyi görür. Cennette ırmak tasvirleri vardı. İnsanlar, yaptıklarına göre kalış süreleri belirleniyor. Sonra burada insanın kendi kaderini seçip dünyaya gittiği söylenir. Bu nedenle Tanrının suclanamayacagi; bizim inanışa da buradan geçmiş olabilir. Sonuç olarak, Platon'un bu bölümde anlattıkları, anlatıs üslubu peygambervari bir anlatıstir. Ve meselde Er, bu gördüklerini anlatmasi ıcın aşağıya yani dünyaya geri gönderilir. Bir nevi mağara alegorisindeki Mağaradan çıkıp geri dönen kişiye selam çakılir. Nitekim Platon'un dine,Tanrıya dair fikirleri önce Yeni Platoncular sonra da gerek İslam alemi gerek Hristiyan alemine geçmiş ve düşünürler tarafından dine endekslenmistir. Ayrica Platon, istese gayet güzel bir kutsal kitap yazabilirmis diye aklımdan geçti Er meselini okurken.

#45883995
#45884902
#45885036
#45885394

Platon'un Devlet'i tabiki uygulanmayacak bir örnektir. Ancak üzerinde dersler çıkarılabilecek bir eserdir. Özellikle bireyin eğitiminde en önemli mevzuunun bireyin kendini kesfetmesi şeklinde yorumlayabilecegimiz kısmı bence her devirde geçerliliğini koruyacak bir şeydir. Tıranlik ile sözleri her devir insanına özellikle demokrasinin hakim olduğu devrimimize adeta uyarı fisekleridir.

Güzel ve herkesin okuması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum Hz. Platon'un Devleti'nin. Keyifli okumalar.
90 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Aşkın asıl tanımını bilinç altındaki şekliyle sunan Schopenhaur, aşkın bilinmeyen daha doğrusu görülmeyen kısımlarını tüm gerçekliği ile sunmuş..

Aşk hakkında bilgi edinmek isteyen ve aşkın gerçekte ne olduğunu, doğadaki yerini merak eden arkadaşlara öneririm..
80 syf.
·3/10
Açıkçası beni etkileyen, bayıldığım bir kitap değildi. Özellikle ''Kadınlar Üzerine'' başlığı altındaki sayfalar beni oldukça rahatsız etti. Okurken inanamadığım hatta iki kez okuyup doğru mu anlıyorum acaba dediğim cümlelere sahipti bu bölüm. Kadınları aklınıza gelebilecek en kötü şekilde eleştiriyor(!) , tamamen değersiz, akılsız, yalnızca boş bir et parçası olarak ifade ediyordu. Bunlara rağmen okumayı bırakmadım. Merak ettim açıksası daha neler duyacağımı. Sonrasında konu biraz daha aşk üzerinde yoğunlaşınca nedense tavır yumuşadı. İki insanın birbirine duyduğu bu güzel duyguyu kendi üslubunda yüceltti. Halbuki az önce yerin dibine soktuğu kadın ile yaşanıyordu bu duygu.. Anlayamadığım ironik bir tutumdu. Bütün bunları bir kenara koyarsak, kitabın sonlarına doğru katıldığım aşk üzerine olan analizler de vardı. Her ne kadar farklı fikirlere açık, dinlemeye, anlamaya oldukça yatkın biri olsam da bu bahsettiğim kadınlar hakkındaki bölümde düşünceleri ifade ediş şeklindeki çirkinlikten dolayı kitap beni çok fazla sıktı. Üstelik yorumlar bölümünde bunları dile getiren birini göremedim bu da benim için ayrı şaşırtıcı :)
80 syf.
Bir aşk macerasının nihai amacı, her ne kadar insanlar farkında olmasalar bile, belirli bir varlığın dünyaya getirilmesidir. Bu amaç doğrultusunda benimsenen yöntem ve tavır ikincil derecede öneme haizdir… Âşık her erkeğin amacı, her ne kadar nesnel ve görkemli görülmesine rağmen, sınırları belli olan bir bireyi yaratmaktır ve bunun böyle olması, karşılıklı sevgiden ziyade tek taraflı bir sahiplenme olgusuyla doğrulanır… Öyleyse neden bir âşık, sevdiğinin her bakışı ve her davranışına kendi hayatını adar ve onun için her türlü fedakârlığı yapmaya hazırdır? Çünkü onun metafiziksel olarak ölümsüz kısmı o kadını arzulamaktadır. Geriye kalan her şeyi arzulayan ise onun ölümlü tarafıdır. Bu özel kadına duyulan şiddetli ve güçlü arzu, varoluşumuzun özündeki ölümsüzlüğün ve türün sürekliliğinin doğrudan bir teminatıdır.”

Yazarın biyografisi

Adı:
Veysel Atayman
Unvan:
Çevirmen, Yazar.
Doğum:
1941
Ölüm:
22 Şubat 2016
1968 yılında İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Hisar Kısa Film Yarışması’nda, “Birisi” adlı çalışmasıyla Özel Ödül’e layık görüldü. 1969 yılından itibaren Sinematek’le bağlantılı çeşitli dergilere çeviriler yapmaya başladı, “Genç Sinema”da sinema yazıları kaleme aldı. 1973’ten başlayarak, aralarında Mülteci Konuşmaları (Brecht; Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm), Marksist-Leninist Felsefe Sözlüğü, Monografiler (Sartre, Freud, Brecht), Kant Felsefesine Giriş, Schopenhauer’in de bulunduğu bir dizi eserin çevirilerini gerçekleştirdi, 150’ye yakın kitabın önsözünü yazdı. Edebiyat, edebiyat kuramları, felsefe, sinema gibi dallarda bilimsel ve yazınsal içerikle pek çok çevirisi bulunan ve İ.Ü. Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Almanca Bölümü’nde Öğretim Görevlisi olarak çalışan Atayman, 2009 yılında, Biz Bu Evrenin Çocukları çevirisiyle Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü’nü kazandı.
25. Kare, Evrensel Kültür, Cumhuriyet ve BirGün gibi dergi ve gazetelerde sinema yazıları kaleme alan Atayman’ın yedinci sanata ilişkin derlediği ve kaleme aldığı kitaplar arasında Cinayet Sineması, Ütopik Sinema (Bilim-Kurgu), Erotik Sinema, Aşk ve Duygu Filmleri, Şiddetin Mitolojisi, Postmodern Kurtarıcılar, Sinemamızın Komediyle İmtihanı ve Cinselliğin Mitolojisi de bulunmaktadır. 2007 yılından bu yana Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin Yayın Danışmanlığı’nı yapan yazar, evli ve iki kız-iki erkek çocuk babasıdır. Atayman, 22 Şubat 2016 tarihinde aramızdan ayrıldı.

Yazar istatistikleri

  • 13 okur beğendi.
  • 5.219 okur okudu.
  • 146 okur okuyor.
  • 3.958 okur okuyacak.
  • 101 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları