Leon Uris

Leon Uris

Yazar
8.1/10
22 Kişi
·
27
Okunma
·
3
Beğeni
·
545
Gösterim
Adı:
Leon Uris
Tam adı:
Leon Marcus Uris
Unvan:
Yazar
Doğum:
Baltimore, Maryland, ABD, 3 Ağustos 1924
Ölüm:
Shelter Island, New York, ABD, 21 Haziran 2003
Tarihsel kurgu türünde derin araştırmalar içeren romanlar yazmıştır.
Erkeğin gücü altında ezilmek en büyük mutluluktur bir kadın için.
Leon Uris
Sayfa 184 - 1.Basım Ekim 1972
Yazar kitabının son bölümünde ne diyeceğini, daha ilk satırını yazarken bilmelidir. Tüm sayfalar, o son bölüme hazırlamalıdır okuru. Çoğu kez yazar bir iki güçlü bölümle başlar işe; sonra kaynak tükenince kitap bir balon gibi sönerek kaybolur.
Leon Uris
Sayfa 127 - 1.Basım Ekim 1972
«Zamanında ve yerinde düşünülmüş bir yalan bazen şiir gibi olabilir,»
Leon Uris
Sayfa 297 - İnkılap - 1985
«Baba, dünya değişti!»

«Bazı şeyler hiç değişmez, İsmail. Kadının senin önünde yürümesine izin verirsen, ömrün boyunca hep onun tozunu yutarsın.»
Leon Uris
Sayfa 347 - İnkılap - 1985
Hür bir adam olduğunu herkese ilân eden harikulade bir yürüyüş tarzı vardı.
Leon Uris
Sayfa 103 - Akay Kitabevi - 1960
Böylelikle daha dokuz yaşıma gelmeden, Arap yaşamının ana kuralını öğrenmiş bulunuyordum. Ben ağabeyime karşıydım. Ağabeyimle ikimiz babama karşıydık. Ailem, kuzenlerime ve akrabalarına karşıydı. Akrabalar, kabileye karşıydı. Kabile dünyaya karşıydı. Hepimiz birlikte de kâfire karşıydık.
Leon Uris
Sayfa 18 - İnkılap- 1985
Yirmi sekiz yaşındasın, Kitty. Emekliye ayrılmak için kendini kafi derecede yaşlı sanıyorsan...
Leon Uris
Sayfa 22 - Akay Kitabevi - 1960 - 381 sayfa
Yazarım ben. Koskoca salonun ortasında, binlerce kişinin arasında bile yapayalnızımdır.
Leon Uris
Sayfa 436 - 1.Basım Ekim 1972
400 syf.
·8/10
Kitabı okuyalı 10 yıldan fazla oldu. Eski bir kitap şu an da basımı olduğunu sanmıyorum. Ancak karakteri ve konusu 1950.1960 lı yıllar İsrail devletinin kuruluş süreci. Aksiyon, heyecan hep var. İki günde bitirmiştim kitabı. Bu tarz tarihi romanlara merakı olanlar okuyabilir.
605 syf.
·245 günde·Beğendi·8/10
Leon uris'in İnkılap Kitabevi'nden 1985 tarihinde çıkan kitabı 'HACI' Filistinli Arap bir ailenin hayatını anlatmakla başlayıp, kısa bir ortadoğu tarihini de içinde barındıran tarihi roman. Hikaye 1922 yılında genç İbrahim'in babasının ölüm döşeğinde son nefesini verirken, babasının ona mücevver kakmalı bir hançer verip, onu kendisinin devamı olarak seçmesiyle başlar. Kudüs'ün yakınlarında Ayalon vadisinde bulunan Tabah köyünde geçen bir hikaye. Buradan hareketle köy yaşamı, Arap kültürü, yaşamı, aşiret hayatı gibi konular işlenirken, bir anda köyün yakınına yerleşmeye başlayan yabancıların varlığıyla sükunet içinde yaşamlarını sürdürdükleri köylerinde yabancılarla tanışmak ve mücadeleye girişmek yeni bir şey olur. Çünkü yabancılar hiç de kovulacak kadar basit insanlar olmadıklarını yaşayarak şahit olmaları yanında ve zaman içinde
o yabancıların topraklarını genişletme çabaları ve çölü imece usulüyle bir bir vahaya çevirmelerini de adım adım takip edeceğiz. Peki kim bu yabancılar?

İbrahim, Tabah köyünün muhtarı ama o da birilerin adamı. Aşiret, güç onda ama o da bir yer kadar. Gideon Asch, bir Arap gibi Arapça bilen, Arap kabileler içinde uzun yıllar yaşayan, İngiliz ordusunda görevli bir asker ve bu bölgeye yerleşen Yahudilerin yani yabancıların koruyucusu.

Yahudilerin zor şartlar altında yaşamları ve bir yurt kurma sevdasıyla çektikleri çile ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Kitap anlatıcının gözünden Yahudi olmayan tüm unsurların hepsinin kötü. Yani Osmanlı, İngiliz, Fransız, Araplar hep kötü, bu coğrafyaya ihanet eden, birşey yapmayan, sadece kendi
çıkarlarını düşünen kişiler olurken, Yahudiler bu coğrafyaya sahip olması gereken, çünkü bu çöl ve bataklık araziyi inşa eden çevik, çalışkan insnalar olarak tasvir edilir.

«Bir konuda yanılıyorsun. Yahudiler buraya aittir. Biz sizinle aynı babanın çocuklarıyız. Hazreti İbrahim’in soyundanız. Babamızın evinde bize de biraz yer olmalı. Tek istediğimiz küçük bir oda.» (s69)

Çok etkileyici bir cümle. Gerçekten de bu toprakların sahibi kim? Filistinliler mi yoksa Yahudiler mi?

Yazarın kendisinin de bir Yahudi olması dolaysıyla bazı yerlerde anlatıcının dışına çıkıp, kendi düşüncelerini de aktardığını görüyoruz. Yani kitabın yazarı, yazarlıktan çıkıp anlatıcı olmuş bazı yerlerde. Belki anlatıcı bu kadar öznel düşünmeye bilirdi?

O zaman şu soru insanın aklına takılıyor. Bir yazar kimliğini açık etmeden ne kadar nesnel davranabilir ya da davranabilir mi?

Romanı okurken araya serpiştirilen tarihi bilgiler insanı daha da araştırma, daha da derine inmesine yol açıyor. Bu kitabın içinde de daha ayrıntılı ve daha derine inilmesi gereken kişi, yer, zaman mefhumları da var. Ama okura bazen sıkıcı da gelebilir.

Roman içinde öyle süslü, ağdalı kelime, tasvirler yok. Bize yakın bir coğrafyada yaşananlar sade bir şekilde anlatılmış.

İlerleyen bölümlerde İsmail'in yani oğulun gözleriyle anlatım devreye girer. Bir çocuğun gözünden 2.Dünya Savaşı öncesi ve sonrası durumu kendi duydukları, dinledikleri ve anlayabildikleri kadar anlatımı ile savaş yıllarına dönüşlere tanıklık edip, Arap dünyası içinde bir nüve gibi duran
bir aşiret yaşamını içinde bulunan kadınların yaşamını, töreleri, evlilik, sosyal hayat, tarım, hayvancılık, ikili ilşkiler, dini bilgiler
anlatılır.

Leon Uris, HACI adlı romanında Ortadoğu'nun 1.Dünya Savaşından İsrail Devleti'nin kuruluşunun ilk yıllarına kadar geçen zaman içinde yaşanan trajik olayları destansı bir hikaye olarak anlatıyor.

Tarihi roman içinde, tarihin içinden tekrar bizler için kitap sayfalarına gelen insanların mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Arapların-Yahudilerle; Arapların-Araplarla yaptıkları çatışma ne tesadüf ya da tarihin tekrarı gibi aynen bu zaman dilimi içinde de devam etmekte.

Ortadoğu coğrafyasında suni sınırlar yüzünden geniş halk kitlelerinin karşılaştıkları zorlukları okuyoruz. paranın her kapıyı açtığı bazen inancın paradan da üstün olduğu durumu da görüyoruz.

Bir kişi yani HACI İbrahim'in gençliğinden yaşlılığına kadar geçen sürede yaşanan değişimlere de tanıklık ediyoruz. Filistin bölgesinde yaşayan Arap bir aşiret reisinin geçmişi, bugünü ve yarını için yaptığı mücadeleyi okuyoruz. Geleneklerin ağır bastığı bir Ortadoğu coğrafyasında yaşanan olumsuzlukları görüyoruz. Dünden bugüne Ortadoğu'da çok fazla şeyin değişmediğini de görüyoruz.

HACI İbrahim, Filistinli bir Arap, geleneksel yapıyı korumayı amaçlayan ama elinden çok da fazla bir şey gelmediğin de farkında bir karakter.

Oğul İsmail, geleneksel yapıda babadan sonra gelen kişiyi temsil ediyor.

Araplar: Kendi aralarında yüzlerce parçaya bölünmüş, birlik düşüncesinin sadece kağıt üzerinde (o birlikleri de hangi devletlerin kurduğu malum) olduğu, parayla herşeyin satın alınabileceğini coğrafyada zenginlerin zenginliklerini, fakirlerin ise orda ölmeye veya sürgünde ölmeye mahkum edildiği bir yer ve onun çok kısa hikayesi. Ürdün gibi yapay devletlerin kendi öz çocuğuna (yani Filistinlilere ) sahip çıkmadığı,
sahipsiz anasız-babasız, yersiz-yurtsuz bir yapının içinden sesleniyor.

Yahudiler: En kararlı, en istikrarlı en bilinçli toplum. Şu denilebilir: Yazardan kaynaklı bir yazarın taraf tutması var. Doğrudur. Var. Ama şu da unutulmasın ki yazar bazen taraf tutsada çoğu zaman ayna tutmuş. Niçin Araplar birlik olamadığının cevabı kitabın içinde yazıyor aynı şekilde
Yahudi yerleşimciler o toprakları da oradan bulunan Filistinlilerden aldıkları malum.

1.Dünya Savaşından İsrail Devleti'nin kuruluşu ve Arap-İsrail savaşlarının başlangıcına kadar dönemde meydana gelen olayları Filistinli baba ve oğuldan hareketle çalkantılı dönemi anlatmaya çalışan uzun bir hikaye okunacak.

2 ana karakter yani baba ve oğulun gözünden bu coğrafyanın bitmez kara yazısını okuyoruz. Ama araya giren ve romana derinlik, akıcılık kazandıran karakter ve unsurlar da yok değil. Ama kahraman yok. Kadınlarda genel de geleneksel kültürün aynası olarak silik.

Notlar: Kitabı kendime okuduğum için acelem yoktu yani bir yerlere bir şeyler yetiştirmiyordum. O yüzden bu kitabı çok dinlendirdim zaten dinlendirmeden de olmuyor çünkü bazı kısımları çok ayrıntılı olduğundan ve mecburiyetim de olmadığı için yavaş yavaş sindire sindire okudum ama uzun sürdü.

+ Tarihi roman sevenlere tavsiye ederim. (Eğer bu kitap bir şekilde sayfa sayısı azaltılıp tekrar basılsa güzel bir şeye hizmet etmiş olurlar.)
+ Bu kitabı 6/Mart/2018 - 22/Ağustos/2018 tarihleri arasında okuyup, yazısının ve siteye eklenmesi ise 19/Kasım/2018 tarihinde gerçekleşmiştir.
+ Kitabı ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
416 syf.
·67 günde·Beğendi·6/10
Bir halkın yurt kurma mücadelesini anlatıyor. İngiliz manda rejimi altında yaşarken, Ortadoğu tabir edilen bölgenin siyasi ikliminin de etkisiyle alttan alta teşkilatlanma ; yerleşim yerleri kurma ve bunları korumak için yapılan mücadele. İsrail devletinin kuruluş aşamasında, bir bölgede yaşanan değişimleri, İngilizlerin iki tarafı yani Araplarla, Yahudiler arasında tampon bölge oluşturmasını ve iki tarafı gücendirmeden işi götürmeye çalışmasını ve Yahudilerin artık canına tak etmesi üzerinden kurgulanan tarihi kurgu roman okuyoruz.

Exodus (Eksodüs), Leon Uris'in 1958 yılında yayımlandıktan 2 yıl sonra 1960 yılında Türkçeye çevrilen romanıdır. Bir halkın bir devlet kurma mücadelesi anlatılır. İsrail devletinin 1948 yılında kurulmasına giden yol anlatılıyor.

Kitap, İngilizlerin kontrolü altında bulunan Kıbrıs adasında başlar. 2. Dünya Savaşı sonunda Avrupa'dan kaçan ya da göç eden Yahudilerin bir yurt kurmak için şu an yaşadıkları yerlere gitme mücadelesini anlatmaya başlar. Bunun da deniz yoluyla ilk ayağı, Kıbrıs'da bulunan İngilizlerin toplama kampları. Deniz yoluyla yakalanan Yahudiler bu toplama kamplarında tutulur ve kurgu da burada başlar. Aşk, macera, savaş, gazetecilik, hayatta kalma mücadelesi ile konu ilerler. Bir tarafta Amerikalı hemşire ile diğer tarafta Yahudi yer altı teşkilatında gönüllü kişi arasında geçen aşk da kitabın içinde yer alır. Kıbrıs adasında gizlice teşkilatlanan Mossad'ın hem Filistin'e Musevileri güvenli bir şekilde taşıması hem de kendilerini afişe etmeden yaptıkları anlatılır. Kıbrıs adasından kendilerini götürecek tekneye bir isim ararlar ve sonunda 'Exodus' adını verirler.


İngilizlerin Ortadoğu'da Filistin bölgesinde Arapları kızdırmamak ve küstürmemek için ikili oynamasının yansımasını okuyoruz. İngilizler kendi çıkarları için hem Arapları hem de Amerikalı Musevileri kızdırmamak için orta yol bulur. Siyaset kaçınılmaz olarak her yerde.

Kıbrıs adasındaki toplama kamplarında yaşananlar ayrıntılı bir şekilde işlenir. Kitap geri dönüşlerle Polonya ve Almanya'da yaşanan gelişmeleri tarih ve yer belirterek anlatılır. Uzun uzadıya özellikle Polonya ve Varşova gettolarında yaşamaya mahkum edilen Yahudilerin yaşamına konuk oluyoruz. Günlük hayatlarına ya da hayatta kalma mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Gettoların ağır şartları altında hayatta kalma mücadelesi veren Yahudilere, Almanların yaptığı terör eylemi sürekli dillendirilir. Yahudiler de imkanlar dahilinde kendilerini savunmak için her şeyi kullanırlar. Gettolardaki yaşamı içerden okuyorsunuz. Kanalizasyon sisteminin dehlizlerinde ölüm ve yaşam arasındaki çizgide gidip gelenlerin hikayelerine dahil oluyoruz.


Geri dönüşler olmaz mı? Olur. Konuyu daha anlaşılır kılmak ve anlatılan konuyla bağlantı kurmak amacıyla karakterler (ya da konu) eskiye döner ya da anlatıcı dönemi anlatarak konuyla bütünlük oluşturması sağlanır. Ama sıkıntı şurada ki, uzatıldıkça konudan kopulabiliyor ve okuyucu bazen bu şekilde uzatılmasını istemeyebilir.

Araplar Yahudilere bataklık arazilerini satarak para kazandıkça, Yahudiler ise o bataklık arazileri kurutup tarım alanları inşa ederek kendilerine yurt edinirler.


Romanın baş karakteri Ari Ben Canaan da, gizli Yahudi teşkilatının en önemli kişilerinden biri olup, Kıbrıs'tan, Yahudi mültecileri güvenli bir şekilde Filistin bölgesine ulaştırmayı amaçlar.

Kudüs ve çevresindeki yaşamdan kesitler sunularak, okuyucuya var olan yapı ve orada bulunanların hayatları hakkında bilgi de sunuluyor. Kudüs'ün üç din açısından öneminden hapsedildikten sonra Musevilerin ibadet konusunda kendi aralarında yaşadıkları farkları da burada okuyoruz. Tarih, kurgu, gerçek kurgu, hayal kurgu iç içe geçmiş.

Sadece bina, taş, toprak hikayeleri yok. Yaşamın içinden dini, kültürel, siyasi durumlarda ortaya konuluyor. Exodus, Filistin'e varışın hüzünlü öyküsüdür.


Notlar:
Kitabın çevirisi çok eski olduğundan okunması epey zor. Çünkü, hem kullanılan kelimelerin bir kısmının artık eskimiş olduğundan dolayı (teşne, lendüha, methal vb.) hem de baskı hataları yüzünden sağlıklı bir şekilde okunması zor. Şimdi internet elimizin altında olduğu için bilmediğimiz bir kelimeyi hemen öğrenebiliyoruz. Yıllar önce yayımlanmış bu kitabı şu an okumak sıkıntılı. O yüzden eğer bu kitabı tekrar basmak isteyen yayım evi varsa İngilizcesinden yeni bir tercüme yaptırmasında fayda var.

Kitap 1958 yılında yayımlanıp, 1959 yılında ise ödül kazandıktan sonra 1960 yılında Türkçeye çevrilmiş.

Olayların yaşandığı dönemle kitabın yayımlandığı zaman arasında fazla bir süre olmadığı için ve acılarda taze olduğundan dolayı ABD'de çok etkili olmuş . 1960 yılında sinema filmi çekilmiş. http://www.beyazperde.com/filmler/film-7121/

Ezcümle: Yeni bir baskısı olursa tekrar okumak isterim. Ama bu baskıyı okumak epey zor. Hem kullanılan kelimeler hem baskı hataları hem de bazı kelimelerin tam çevrilmemesi okumayı zorlaştırıyor. Bu kitap, 17/09/2018 - 21/11/2018 tarihleri arasında okunup, 20 /3/2019 tarihinde inceleme yazısı siteye eklenmiştir.
558 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Göçmen olmak tarihin her döneminde zorluk demektir. Bir yerden bir yere istemeden, zorla gönderilme psikolojik, ekonomik, kültürel, siyasi, dini çeşitli sıkıntıları da beraberinde getiriyor. Örneğin şu an yanı başımızda Suriye'de yaşanan kirli savaş yüzünden binler, milyonlar kendi topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı. Galiba savaşlar olduğu sürece bu göçmenlik bitmeyecek.

Kitabın girişi de bu şekilde bir deri bir kemik kalmış birinin kaçarak, engelleri aşarak bir ülkenin sınır birliğine teslim olmasıyla başlıyor. 2.Dünya Savaşı sırasında Alman kamplarında doktorluk yapan Dr.Adam Kelno'nun hikayesi de bu şekilde başlar.

Alman ve Rus işgali altında olan Polonya'nın acı kaderini paylaşıyor bizlerle. Bir ülke ikiye bölünmüş ve bir kısmı Almanların bir kısmı Rusların elinde ve orada yaşam
mücadelesi veren insanların hikayesine de konuk oluyoruz.

Bir macera başlıyor. Polonya ve İngiltere arasında ki esir krizi. Polonya, İngiltere'den bu doktoru niye istiyor? Doktor esir kamplarında insanlara yardımcı oldum derken yalan mı söylüyordu? Polonya'nın 'bu adam Almanlarla işbirliği yaparak, Yahudilerin ölmelerine sebep oldu ' derken, İngiltere niçin doktoru Polonya'ya teslim etmez. Gerçekten suçlu mu, yoksa büyük bir iftira ile karşı karşıya mı kalmış? Niçin Dr.Adam Kelno önemli?

Anlatım dili yalın, öyle çok kelime oyunu bulunmuyor. 'Olduğu gibi ya da duyduğum gibi' olayları anlatarak, diyaloglara da yer veriyor.

Anlatılanlar gerçek mi yoksa yalan mı, kim haklı kim haksız hepsi bir arada 7 Numaralı Mahkeme kitabında.

2.Dünya Savaşı bitiminde İngiltere'ye giden doktor, bu sefer kendisine yeni hayat kurmak amacıyla İngiltere'den de ayrılarak, bilinmeyen uzak bir yere göç eder ve orada başlayan yeni hayatla ilgili çeşitli anlatılar romanı süslüyor. Artık çok uzak bir coğrafyada ve hiç bilmediği yerel adetlerden, yeni
yeni tanımaya başladığı yerel insanlar arasında Dr.Adam Kelno

Yerel kültürle karşılaştığı andan itibaren yaşadığı sıkıntıları da okuyoruz. İlaç, iğne yerine geleneksel anlayış etkisiyle 'kötü ruhlardan korunmak için yaptıkları ayinlerden' bahseden düşünce yapısıyla çatışmasını da okuyoruz.

Uzun yıllar İngiltere'nin dışında yaşam süren aile sonunda İngiltere'ye döner. Döndüklerinde ise savaşın harap ettiği İngiltere yerine müze, kiliseler yanında yeni yeni binalarla da karşılaşırlar. Ve başka bir soru karşılarına çıkar: Kim daha özgür ya da kim daha ilkel. İki farklı coğrafya ve kültürü yakından tanıyan kişinin burada karşılaştığı yeni şartlar altından sorduğu soru bu.

Ve sonra devreye 'Abraham Cady' giriyor. Yazdığı bir kitapta Dr.Adam Kelno'nun 5 numaralı barakada Nazilerin emriyle deneysel ameliyatlar yaptığından bahseder. Abraham (Abe) Cady, ailesinin köklerine inip, Rusya'dan Filistin bölgesine ve oradan Amerika'ya olan yolculuğuna; evlenip çocuklarının büyümesine, ailenin büyümesi ve yeni düşünce, olaylara tanıklık edeceğiz.

Aile içinde yaşanan okul, iş, yaşam üzerine konuşmalar ve çatışmalar anlatılır. Abe'nin uzun bir geçmişi, yaptıkları ve edebiyat dünyasındaki yeri hakkında bilgiler verildikten sonra esas mevzuya girilir. Yani Nazi zulmü altında ölmüş, yaralanmış, işkence görmüş, hor görülmüş insanların hikayeleri anlatılmaya başlanır. Yazdığı kitabın adını da 'Kurbanlar' koyuyor.

2.Dünya Savaşı sırasında Polonya'da Nazi toplama kamplarından birinde yaşanan kötü muamelelerin aydınlatılması üzerine kurgulanmış bir roman.
Nazi toplama kampında Yahudileri ameliyat eden doktor haklı mı haksız mı? Doktor ameliyat etti mi, ettiyse ne tür ameliyatlara girdi, zorla mı ameliyatlara girdi yoksa isteğiyle mi gibi çeşitli sorularla olay çözümlenmeye çalışılıyor.

Konu 3 farklı başlığa ayrılmış. Hepsi kendi içinde bir bölüm ama final bölümü ise iki parçanın bir araya getirildiği, sebep sonuç ilişkisinin kurulduğu bir yer. Anlatım dili akıcı, sürükleyici, yormuyor. İlerleyen sayfalarda paralel anlatımla konu birbiri içine dahil edilerek ayrı parçalar birleştiriliyor.

Kitabın özellikle 4.bölümü olan 'Duruşma' kısmı sürükleyici niteliğe sahip olduğu için kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.
3 Bölümde mahkeme süreci öncesi kişilerin hayalarının hikayeleri anlatılarak, son bölümün alt yapısı hazırlanıyor.


Kitabı bitirdiğinizde kitabı baştan sonra götüren bir ana karakter yerine bölümler içindeki karakterlerin son 'duruşma' kısmında bir araya geldiğini ama bunun yanında duruşmada etkin olanın da dersine iyi çalışan avukat ve davalılar grubu içersinde yer alan 'Yahudi' örgütler olduğunu görüyorsunuz.

Bir doktor, bir yazar ve bir avukat. Avukatın hem şahsi hem de çok iyi organize olan yapının içinde yer alması neticesinde davanın seyrinin nasıl da değişebileceğini gösteriyor.

2.Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında Almanların kendilerinden olmayan ve özellikle Yahudilere karşı uyguladığı insanlık dışı muamelelerinin yansıtılmaya çalışıldığı kitapta, bu kamplarda görev yapan Doktor'un bu vahşetin içinde mi yoksa dışında mı olduğunun durumu aydınlatılmaya çalışılıyor.

Duruşma salonunda, bir sağa bir sola bakarak anlatılanlara kulak kabartıp, gözden ve kulaktan bir şeyin kaçmaması için
pür dikkat kesilip, iddia makamı, savunma makamı çerçevesinde gerçeğin ortaya çıkmasına bakacağız.

Anlatıcının olayı anlatırken bazen 'davacı'ya ön yargıyla baktığını da görebiliyoruz. Olumsuz nitelemelerde bulunuyor. Ama 'anlatıcı' burada hiçbirinin ağzından konuşmadan, dışarıdan olayı anlatması daha iyi olurdu. Ama genelde tüm tarafları konuşturmaya çalışmış.

Bir doktor, Nazi toplama kampında bilimsel deney adı altında erkek ve kadınlara -istekleri dışında- ameliyatlar yaptı mı? Yaptıysa ne kadarını kendi ne kadarını Naziler istediği için yaptı? Duruşmaya çağrılan toplama kampından, savaş bittikten sonra özgürlüğüne kavuşan mağdurların anlatacağı olaylara doktor ne diyecek?

Kim haklı? Doktor gerçekten de baskı altında mı bu ameliyatları yaptı? Yoksa...
Kim haklı? Bilimsel deney adı altında insanlara eziyet edilmesinin haklı bir tarafı var mı?
Kim haklı? Kamptan sağ kurtulanlar ne anlatıyor?
Kim haklı? Sırf Yahudi, çingene diye insanların insanlık dışı muameleye tabi tutulması gerekir mi?
Kim haklı? Doktor, doktor olarak mı orada görev yapmtı yoksa bilinç altında anti-semitik düşüncelerin etkisi altında mı hareket etti?
Kim haklı? Doktora gerçekten de iftira atılmış olamaz mı?

Özellikle Duruşma kısmı gerçekten de çok sürükleyici. Polonyalı doktorun Polonya'da bulunan Alman Nazi toplama kamplarındaki rolü sorgulanıyor.

Ezcümle: Leon Uris'in tüm kitaplarını (az İstanbul'daki sahafları dolaşmadım, az fuarlara gitmedim) topladım ve yavaş yavaş hepsini okuyorum ve bu kitabı da beğendim.

Notlar:

+ Kitap, 2 baskı yapmış. Bende 2 baskısı da var fakat okuduğum baskı ilk baskı 1972'ye ait. Kapak resimleri farklı ve aşağıda bu konuyla ilgili bilgilendirme yazdım.

+ İlk başta anlam veremediğim o kapak resmine (ilk basım 1972) tekrar baktığımda gerçekten de çok iyi uyarlanmış bir kapak resmi yapıldığını farkettim. Kapak resmine ilk önce baktığınızda çok fazla bir şey çıkaramıyorsunuz ama kitabı bitirince tam yerinde diyeceğinize eminim. 2.Baskıda ise kapAk resmi değiştirilmiş, ilk bakışta biraz daha anlaşılır kılınmış ama o esas vurgudan eser yok. Türkçe çevirisi Aziz Üstel tarafından yapılan kitabın kapak tasarımı ise Fahri Karagözoğlu yapmış.

+ Kitap esas konuya girmesi için uzatıldıkça uzatılmış. Bu çoğu Amerikalı yazarın kitabında da mevcut. Bazen yan karakterler çoğaltırken, mekan, yer analizlerine aşırı yer verilerek sayfa sayısı arttırılır. Bu kitap araştırma-inceleme kitabı değil; doğrudan konu, sebep sonuç ilişkisi kurulup, arada da diğer konular serpiştirilip konu bağlanabilirdi diye düşünüyorum. Tabi yazar o, biz sadece okuyucuyuz sadece düşüncemizi belirtmek istedim o kadar. Çoğu romanın kalın olmasının sebebi de bu değil mi?

+ Yazdıkça yazmış, yaw bunu insan okuyacak be arkadaş, biraz elinin ayarı olsun demekten başka çaremiz yok.

+ 'Duruşma' bölümüyle esas mevzu başlıyor. Kitabı okurken bir taraftan da internetten kitap hakkında bilgi araştırırken, bu kitaptan uyarlanan bir dizinin ABD'De yayımlandığını gördüm ve kitabın okuması bittiğinde gerçekten de bu kısım senaryo, dizi, film şeklinde kurgulanmış; bir duruşma ile o hava, o olaylar yaşatılmaya çalışılmış. Bence başarılı olmuş.

+ Kitabın özgün adı QB VII (Queen's Bench Courtroom Number Seven -Kraliçe'nin 7 numaralı mahkemesi.)
QB Leon Uris'in 1970 yılında yayımladığı dramatik bir mahkeme romanıdır. Dört parçalı roman, Birleşik Krallık (İngiltere'de)'ta bir iftira davası yaşanan olayları anlatıyor. Anlatırken de geçmişe gidiliyor.

+ Bu kitabı 17-20/Ağustos/2018 tarihleri arasında okuyup, 19 Kasım 2018 tarhinde yazısını yazıp siteye ekledim.
352 syf.
·8 günde·Beğendi·7/10
Tarihi kurgu romanlarında istenen/beklenen o zamanın kişileri, çevresi, kültürü, yaşayışı, inancının iyi bir şekilde yansıtılabilmesi. Özgün adı Mila 18 olan Türkçeye Mila 18 ve 'Istırap Sokağı' adıyla çevrilen kitap, Polonya'da Varşova'ya bağlı bir kasabada savaşa doğru sürüklenen dünyada hem devlet içinde hem de kendi içlerinde var olma mücadelesi veren 'Yahudi toplumun' mücadelesini anlatıyor.

Savaş zamanı en yakın kişilerin ya da halkların birbirine nasıl da ters düştüklerini de görüyoruz. Bir mahalle de veya bir toplumda beraber yaşayan insanların ufak bir kıvılcımla nasıl da birbirlerine düşman edilebileceğini de gösteriyor. İnsanların kafalarının içinde bulunan 'düşman', 'bizden değil', 'yok edilmeli' gibi kavramların nasıl da bir anda ön plana çekildiğini de görürüz.

Polonya Varşova'da yüzlerce yıl beraber yaşayan farklı dine mensup insanların nasıl bir an da değişebileceğini göstermesi anlamında da önemli. Savaş öncesi ile savaş zamanı yaşanan
aşk ve hüzne de tanıklık ediyoruz.

Polonya ordusunda 'Yahudi' bir subayla, Katolik bir kadının savaşa doğru sürüklenen coğrafyada hem kendilerini hem de ülkelerini düşünmeleri içinde yaşanan çalkantı ve inançlarının çatışmasını da görüyoruz. "Öz vatanımıza dönmek için ne yapabiliriz?" diyen Yahudilerin ve bunun tartışıldığı ama kapana kısılmış bir vaziyette çıkış yollarının bile olmadığı bir ortamda sadece umuda özlemi okuyoruz.

Polonya'da bulunan Yahudilerin 2.Dünya Savaşı öncesi ve savaş zamanı yaşadıkları zorluk da anlatılıyor. Almanya ile Rusya arasında kalan ve iki devletin arasında gizlice paylaştığı, savaşın acısı ve bölünen hayatların hikayesi de kitabın içinde yer alıyor.

1961 yılımda yayımlandıktan kısa bir süre sonra 1963 yılında Türkçeye çevrilerek yayımlanmış. TArihi kurgu roman yazarı Leon Uris'in yine tarih ve kurguyu paralel işlediği, ikinci Dünya savaşı sırasında Polonya'da geçen hüzünlü bir hikayeyi okuyoruz.

Kitap savaş öncesi durumdan haberler vererek konuya giriyor. Almanların kendilerinden kopartılan Polonya'yı ve diğer devletler içinde kalan Almanları özgürleştirmek istemesi; Hitler'in insanları hipnotize eden konuşmaları sonrası savaşa doğru ilerleyen kıta Avrupa'sının bir görüntüsü çiziliyor.

Polonya'da yaşamın içinden kareler göstererek, savaş öncesi toplum durumu da anlatılıyor. Polonya'da bir mahalle (bölgede) beraber yaşayan Almanlar ile Yahudilerin savaş çığırtkanlığı başladığı andan itibaren yaşadıkları korku, gelecek kaygısı ve rahat hareket edememe ile karşı karşıya kalınıp,
kıstırılmış bir şekilde hayatı yaşaması. Yavaş yavaş savaşın seslerinin yanı başlarına kadar gelmişken artık konuşmaların 'yarın ne olacak' tarzına dönüp, bugünü bırakıp yarına bakmanın telaşı içinde olan insanların içsel yolculuğuna tanıklık edeceğiz.

Yahudi genç bir subay ile Katolik bir kadının aşkı konu içine dahil edilerek, hikaye genişletilip, biraz da duygusallık katılmış. Aşk herşeyi çözecek mi? Aşkın karşısında kim durabilir?

Yahudinin Yahudiyle, Hıristiyanın Hıristiyanla evlenmesi gerektiğine dair saklı inanış burada da kendini gösterir. Karışıklık olmasın diye herkesin kendi sınırları içinde kalması gerektiğinie inanlan dini/kültürel inanışın bu iki kişinin de karşısına çıktığını görürüz.

Kendilerine ait bir toprak parçası olmadığı için sürekli oradan oraya sürgün edilen Yahudilerin, Polonya gibi Katolik Hıristiyanlığın yaygın olduğu bir yerde yaşaması, çalışması ve hayatta kalması hele bir de savaş içinde çok zor bir durumu oluşturur. Bunu iliklerine kadar yaşayıp, sürekli aşağılanan, hor görülen bir toplumun bireyi olmak hiç de kolay bir durum da değil.

Polonya'da Yahudi yerleşimi ve sebepleri üzerine biraz konuşuluyor. Niçin Yahudilerin burada olduğundan ve neden şimdi gitmeleri gerekir üzerine tarihin içinden okuyucuya aydınlatıcı bilgiler de veriliyor. Yani bir çeşit sebep-sonuç ilşkisi kuruluyor.

Polonya içindeki Yahudilerin, Ukrayna'dan gelen Kazaklar tarafından katledilmeleri, kendilerini dış dünyaya kapatmaları ve belli bölgelerde yaşamaya zorlanmaları ve bu yüzden iyice dine sarılıp, kendi içlerinde mezhepler ve mistik tarikatların kurulmasına giden yolun da sebebi anlatılmaya çalışılıyor.

Sadece belli bir aşk ya da Yahudilerin katliama maruz bırakılması anlatılmıyor. Konunun bütünlüğü için de arka plan olarak Yahudi tarihi, dili, kültürü hakkında bilgiler de veriliyor.

Polonya'nın Rusya ve Almanya arasında paylaşılması ve yaşanan sıkıntılar; Nazilerin Polonya'yı işgal etmesiyle işbaşına getirilen yeni yönetimin, kapanan yaraları kaşıması da anlatılıyor.

Yahudi toplumu içinde yapılan toplantılar, kıstırılmış ve hapsedilmiş küçük bir toplumun kendi içinde var olma mücadelesi, umudun, umutsuzlukla çatışması; yani bu kara günlerden çıkışın umudunu yaşayanlarla yaşamayanların bir arada yaptıkları toplantılar, Nazilerden kurtulma yöntemleri üzerine yapılan çalışmalar; bu arada kendi içlerinde yaşanan
görüş ayrılıklarıyla ilgili derin tartışmaların da su yüzüne çıktığı görülür.

Farklı açılardan anlatılır olaylar. Tek kişinin anlatması yerine farklı kişilerin anlatımıyla ilerler. Yahudiler vardır ama bunun yanında gazeteci de var; ayrıca konuya dahil edilen partizan veya iyiler de mevcut.

Polonya'da Alman zulmü altında yaşayan Yahudilerin bir odaya hapsedilmiş gibi yerlerinden yurtlarından atılması, mal varlıklarına el konulması, başka yerlere gitmelerine izin verilmemesi kısaca bir halkın kıstırılmışlığının hüzünlü, acı hikayesi.

İşbirliği. Her taraf arasında. Yahudilerle Naziler içinde; Nazilerin Nazilerle, Polonyalıların Nazilerle, işbirliği içinde çıkar çatışmaların da üst seviyede olduğu bir durumun da görüntülendiği bir yapı.

Mila 18, Varşova gettosunda var olma mücadelesi veren bir avuç insanın hikayesini anlatır. Kapana kısılmış halden özgürlüğe gidecek yolu açmak için yerin altında ve üstünden işbirlikçi yapıyla ve Nazi askerleriyle yaptıkları mücadele anlatılır. Çok zor koşullar altında yaşam savaşı veren halkın, bir avuç kalacak kadar yok edilmelerine tanıklık edilirken, direniş ve mücadeleyi bir an olsun bırakmamayı da görürüz.


Kitap bazen yavaşlasa da akıcı bir üslupla yazıldığı için yaşanan olay, anılar, duygu ve düşünceler iyi yansıtılmış. Zulüm, işkence ya da kısaca insanlık dışı muamele ile karşı karşıya kalan bir avuç Yahudi'nin ölüme gidişlerinin hikayesini okuduk. Gerçek olayların çoğu gerçek kişilerden oluşan yapısıyla örülü bir kitabı okuduk. Çoğu yer insanın içi sızlatır. Bu zulme karşı koyamayan ya da göz yumanlara kızdık. Savaşın yüzünü kanalizasyon içinde gördük. İnsanlığı aradığımızda onu orada gördük. Azınlığın topyekun imha dilmesini gördük. Kısaca savaşın iğrenç yüzünü 'Istırap Sokağı' içinde gördük.

Ezcümle: Tavsiye edilir.

Notlar:

+ Kitap 1963 tarihli, Nihal Yeğinobalı çevirisi, Altın Kitaplar baskına sahip. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
+ Bu kitabı 26/08/2018 - 1/9/2018 tarihleri arası okuyup, notlar alıp, düzenlemesi ve siteye eklenmesi ise 13/11/2018 tarihinde yapılmıştır.
+ Mila 18, gettoda yaşayan Yahudilerin merkez sığınakları için verdikleri isim.
400 syf.
·21 günde·Beğendi·6/10
David Ben Gurion'u görüyoruz. Düşünceli ama sakin. Bildiği var ama yine sakin. Yaklaşmakta olan savaşın sesleri yanı başında, odasında, karargahta. Düşünceli. Mısır'ın 'yeni silahları'na karşı elinde bulunan eski silahlarla ne yapacağına düşünerek, plan yapmakta. Savaş yaklaşıyor. İngiliz ve Fransızlarla yaptığı işbirliğini düşünürken kendisini yarı yolda bırakacaklarından da emin. Amerikalılara da kızıyor. Mısır, Suriye, çöl, Suveyş, kanal...Savaş yaklaşırken ulusunu korumak için yapması gerekenleri gözden geçiren bir adamla karşı karşıyayız ve bu şekilde hikaye 20 Ekim 1956'dan bir gün öncesinden başlıyor. Tarihe Suveyş Krizi olarak geçen ve bir tarafta Mısır, diğer tarafta ise İsrail, İngiltere, Fransa ve dolaylı bir şekilde Amerika'nın olduğu ve Suveyş Kanalı'nı kamulaştırmak isteyen Nasır yönetimindeki Mısır ordusuna karşı kanalın kamulaştırılmasına karşı çıkan İngiltere ve Fransa ile buradan istifade edip toprak kazanmak isteyen İsrail'in 1956 Suveyş Savaşı (krizi) öncesi yaşanan olayların anlatımıyla başlıyor kitap. Ülkelerin konumu, siyasi tavırları, savaş araç gereçlerin durumu, hedefleri ve o hedeflere nasıl ulaşılacağı anlatılıyor.

Yazar, Gideon Zadok'un anlatımıyla konuyu ilerliyor. Roman içinde roman okuyoruz. İsrail devleti kurulduktan sonra
çeşitli ülkelerden gelen Yahudilerin bir arada olma çabası ve etraflarının kendilerinden olmayan milletlerden olması, kendilerini orada sıkışmış vaziyette hissetmelerine yol açsada, artık bir arada yaşayabilecekleri bir topraklarının olması onlar için büyük nimet olur.

Toplama kamplarından sağ kalanlarla başka yerlerden gelen Yahudilerin bu topraklarda tek çatı altında buluşmasını da
okuyoruz.

Gideon'un ailesiyle İsrail'de yaşadıkları sayfa içlerinde aralıklı bir şekilde anlatılır. Yeni kurulan bir devlet, savaş ve çatışmaların sürekli yaşandığı bir yerde aile bakımı, büyütme, hayatı idame ettirme mücadelesi de paralel bir şekilde anlatılır.

Koca savaşa gitmeyi dört gözle beklerken, karısı ise gitmemesi için yalvarır. Romandaki Gideon Zadok, hem gazeteci hem de
yazar kimliğiyle savaşın içinde. Suveyş Kanal harekatı üzerine kurgulanmış bir roman. Yaşanan gerçek, olaylar gerçek, savaş gerçek.

Kitap geçmişle kendi dönemi arasında sürekli gitgeller yaşatıyor. Bir orada bir burada ve farklı zaman dilimleri arasında gidip geliyoruz. Küçüklüğüne dönüş, babasıyla mektuplaşmalar, aile yaşamı gibi sosyal hayatın içinden kopup gelen yaşamdan kesitler sunarak, sadece savaş anlatımı da yapılmıyor. Savaşın dışında yaşanan sosyal hayata dair düşünceler, diyaloglar gözler önüne de seriliyor.

Gideon Zadok karakterinin ana karakter olarak kurgulandığı romanda ona eşlik eden aile, çevre ve savaş yer alıyor. Okula
giden çocuklar, evdeki yaşam, rutin yapılan işler, siyaset ve 'ne olacak şimdi'nin sorulduğu bir yerde hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor.

Sosyal hayatın en önemli ögesi olan aile ve Yahudi gelenekleriyle yeni doğan tüm bireylere bunun benimsetilmesi; Yahudi dininin emirleri doğrultusunda konuşmalar, yapılan ayinler ve çevrede bulunan Hıristiyan nüfusla münasebetleri de
anlatılıyor.

Yahudi tarihinden kısa kesitler de sunuluyor. Rusya ve Polonya'daki zenginliklerinin sebepleri, sürekli göçe tabi
tutuldukları için yanlarında mesleklerini de götürmeleri; ama ilerki dönemlerde buralarda da din değiştirmeye zorlandıkları için yine göç ettiklerin de bahsediyor.

Kitabı okuduğunuzda Yahudilerin Avrupa içlerinde yaşadığı göçlerden kesitleri görüp, ezilen, sömürülen, hor görülen, yok sayılan bir ırk/dil mensuplarının çektiği acıdan da bahsediyor.

Gideon Zadok'un evlenmeden önceki hayatı ve onun da ötesine ailesinin geçmişine, dönüşler yaparak ailenin geçmişinden bugüne bir bağ kuruluyor. Ayrıca Rusya'daki Yahudiler ve oradan Filistin'e göçün zorluğu, ezikliği, horlanışları ve tarihi anlatılıyor.


Filistin'e 1920'lerde başlayan göçün içinde yaşamdan kesitler sunuyor. Orada yaşayan eski yerleşik Yahudilerle sonradan
oraya gelen Yahudiler arasında yaşanan kültür farklılıkları ama bunun yanında bataklık, kurak bir araziden, yaşanabilir
bir yer yapmak için verilen birlik mücadelesini de okuyoruz.

Notlar:

+ Kitap 1988 yılında ABD'de yayımlandıktan bir yıl sonra 1989 yılında Mehmet Harmancı çevirisi ile Altın Kitaplar tarafından yayımlanmış.
+ Eğer bir yazarın gözünden Suveyş Kanal harekatı anlatılsaydı çok daha iyi olurdu. Kitabın adı Mitla Geçidi ve Kanal harekatı
sadece sanki 'dekor' olarak duruyor. Önemli kısım yazarın, ailesinin geçmişi, yaşadıkları, aile bağları aile içinde yaşanan sıkıntılar, kırgınlıklar, kopukluklar gibi konular üzerinden gidiliyor. Tabi, olmazsa olmaz kadın, cinsellik, yaşanan ateşli geceler kitabın içine serpiştirilmiş.
+ Savaş kısmı sonlara doğru tekrar önplana çıkartılıp, akıcılık sağlanmaya çalışılmış.
+ Savaş kısımlarının anlatıldığı kısımlar akıcı olmakla beraber, diğer kısımlar çok durağan. Esasında o kısımları az bir şekilde geçişler yaparak kurgulansa çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Hem de hız ve akıcılık da korunmuş olurdu.
+ Kitap ileri de sinema filmi çekilecek havasıyla yazılmış görülüyor. Anlatım ve okurken kişilerin durumu, yazarın
kafasında sanki film gibi şekillenmiş yani macera filmi.
+ Kitabı ancak sahaflarda bulabilirsiniz. Okunmasında kesin şart var mı? Yok. Benim elimin altında yazarın tüm serisi
olduğu için hepsini bu şekilde teker teker okuyorum ve yazıyorum.
+Suveyş Kanal harekatı, onun Soğuk Savaş dönemine etkisi, Rusya ve Amerika'nın tavırları ve İngiltere'nin yenilmesi
sonucu bu coğrafyadan çıkıp, yerini ABD'ye bırakması ve bunlar üzerinden bir kurgu bekliyordum, yanılmışım.
+ Bu kitabı 26/08/2018 - 15/09/2018 tarihleri arası okuyup, yazı 19/11/2018 tarihinde yazılıp, siteye eklenmiştir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Leon Uris
Tam adı:
Leon Marcus Uris
Unvan:
Yazar
Doğum:
Baltimore, Maryland, ABD, 3 Ağustos 1924
Ölüm:
Shelter Island, New York, ABD, 21 Haziran 2003
Tarihsel kurgu türünde derin araştırmalar içeren romanlar yazmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 27 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 34 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.