• Bir Yusuf Masalı

    BİRİNCİ BAP
    ŞİVEKAR’IN ÇIKTIĞIDIR

    Ey sökülmüş cep! ey ıslak yorgan!
    Ey bulduğu her bahaneyle çıngar çıkaran!
    Yardım et! Yardım et!
    Bana ilah mahvedecek
    bir uzuv lazım.
    Gel çabuk
    Beni üzüntünün koynunda beklet
    Orada tohum serpecek kadar
    Bana zaman tanı.
    Ve konuş
    Varsa eğer yazgımızın beş duyusu
    Yazgı dediğimiz şeyin deveran ediyorsa kanı
    Söyle ona vazgeçsin beni üstümden esip yönetmekten
    Bana diş geçirsin de anlasın bakalım hangimiz daha kekre
    Çarpayım gözüne bir, kulaklarını çınlatayım hele
    Uzaktan işmar edip durmasın bana
    Gelsin bana dokunsun
    Alnının çatında değil belki
    Ama bir iriminde aklının
    kalsın kokum.

    Benim elbet bir bildiğim var: Hayat saçma sapandır.
    Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat
    Yaylım ateş, bombardıman, güldürücü gaz
    Şairsin! Arkanı dönme! Neyin var fırlat!
    Hiç yoksa şu inkisarı kağıda geçir, sonuna kadar yaz
    Nasıl olsa çıkaramazsın saçmayı etinden
    Hiç deneme
    Cibril`i düşünmeden
    Asla yaşayamazsın
    Seni uçurmazsa yandın
    Kuşları da uçuran
    Ey şair! Ey dilenci!
    Kanatsız, mızmız, sözün köpeği
    Tiryakilik peşinde geceleri
    Günün ortasında karmanyolacı.
    Sana değil Davud`a yaraşıyor sapan
    Korkun var bölük pörçük
    Ümidin çatal çatal
    Baka gör bunların arasından
    Hangi yer sana ayrılmış
    Hangi yâre senlik bir şey bırakmış
    Çalap

    Anlat :
    Bu bir Yusuf masalıdır de
    Bunu söyle ve fakat
    Şunu da sor
    Yusuf’un masalı neden
    Yusuf’la başlamıyor?
    Bir varmış bir yokmuşla başlıyor bütün masallar gibi
    Bir Şivekâr varmış, bir genç kız
    Yusuf yokmuş, cinler
    Kaçırmış, yazgı
    Saklamış onu.

    Masalın orasına gelince bir Yusuf gösterilecek
    Ama önce masalı bir Şivekâr
    Nasıl başlatıyor
    Bilmek gerek.

    Genç bir kızla, bir bakireyle başlıyor anlatımız.
    Çünkü bakirelik, o bir baş dönmesidir
    Başta gelir, başa gelir, başı yerinden eder
    Eksiksiz olup hiçbir iyelik tertibi gerektirmeyecektir
    Sorguya açık kim derseniz bakirdir, odur bakire
    Kapağı hiç açılmadıysa kitap
    Kaş çattırır insana, korku verir
    Oysa kitap ki yarıya kadar okunmuş
    Bakiredir.

    Bırakalım başta kalsın.
    Gençlik
    Ve kızlık dursun başında efsanemizin.
    Şivekâr’la
    Bir genç kızla başlasın anlatımız
    Ağlatımız
    O dahi gençlik ve kızlıkla bitecek bittiği an
    Zaten son erek değil miydi
    Genç ve kız?
    Vay anam! Ter ü taze ve domurmakta olan her ne ise
    Hele bir dalmaya gör onun döngüsüne.

    Şivekâr’dı
    Gezmeye çıkmıştı ikindileyin
    Evlerinin az ilerisindeki koruda
    Genç kızlar bunu yapar
    Her genç kız ruhta birikmiş sözlerin
    Sürgüsü açılsın diye
    Hep gezintiye çıkar.
    Kıştı mevsim. Toprakta kar.
    Çok tutumlu bir söyleşi gibi berraktı çamların yeşili.

    Avcılar göründü uzaktan
    Şivekâr avcılara görünmek istemedi
    Sindi en bildik köşesine çamlığının
    Kendi yerinden dinledi
    Fend eden, tuzak kuran, ok atan bu milleti.
    Avcı bunlar
    Bir kuş vurdu tezelden
    Aralarından biri.
    Nasıldı kuş?

    Neresinden vurulmuştu?
    Şivekâr göremedi.

    Ok değerse bir kuşun ancak kalbine değer
    Bunu bilmeyecek ne var?
    Kan düşer. Emilir o kızıl bezek
    O bembeyaz satıhta.
    Ossaat “Breh!
    Hüsnü Yusuf’un yanağı mısın be mübarek!”
    Deyiverdi bir avcı.
    Şimdi sezdi Şivekâr saklandığı yerden
    Avcıların da varmış bir içlisi
    Bir bilgesi.

    Kar ve kan. Ak ve kızıl.
    Bir yüzün suçsuz zemininde
    Tutkunun canlandırdığı şey.
    Siması da iması da Yusuf’un
    Böyleymiş meğer.
    Kar üstüne düşen kandı
    Yamandı
    Bir avcıdan Şivekâr’a ulaşan haber
    Müjde değildi.
    Neden bir yavuzluk
    Bir durulukla beraberdi?
    Şivekâr bunu bilmek istedi
    BİLMEK, BİLMEK, BİLMEK İSTEMİ
    Kızda çözdü bütün bağlarını kadim âlemin
    Âlem âlemler oldu, cümle âlem gevşedi
    Kız için artık gevşekti
    Pekinlik bohçasının hodbin düğümü
    Haber deriştirdi kızı
    Soru
    Dünyayı karman çorman bıraktı önüne
    Dünyayı, önce onu delmek
    Yusuf’a varmak gerekti
    Desem ki kapı açıldı
    Yalan olur
    Ama kilidin kalktığı belli.

    Var idiyse bir kuş
    Kalbinden başka yeri olmayan vurulacak
    Vuruş değil de vuruluş kilidi kırdıysa
    Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkıyor insan
    Arıyor. Yusuf bir ayna mıdır acaba?
    Çetrefil, kuşku dolu, yadırgı
    Ne kadar kendi oldu insan
    O kadar başka.

    İKİNCİ BAP

    YUSUF’UN KAÇIRILIŞIDIR

    Tohumu
    Anasının rahmine
    Bir ilkbahar sabahı düşmüş.
    Baharmış.
    Dışarda rüzgâr.
    Dışarda dallarda, bulutlarda
    Toprakta delimsirek çırpınışlar.
    Bir yanda hışır hışır emeniyor börtü böcek
    İrili ufaklı bütün kuşlar
    Suskun buldukları korunakta
    Öte yanda tabiat
    Bir kadınla bir erkeğin yatakta
    Terli telaşıyla yarışa yelteniyor.

    Ah, bu hep zaten böyle oluyor
    İnsanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor
    Çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil
    Bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar
    Sevişerek çiseliyorlar dünyayı
    Yalnız ilkbahar gecelerinde değil
    Sevişiyorlar
    Sonbaharın mağmum karanlığında
    Kış gelince hakaretamiz bir soğuk çattığında
    Yaz olunca ısınan baygınlığın çözeltisi yüzünden
    Sürgün günlerin birinin batımında
    Birisi bir başkası yerine seyahat ederken
    Yusuf`a doğru giden her eğimde
    Her hangi bir vakte denk düşüyor
    Sevişme anı.

    Erkine göz değen bir beyin oğlu Yusuf
    Annesi han kızıymış
    Doğmuş ve bir zaman
    Ev içinde, şehirde
    Halayıklar, lalalar
    Yaşamış gözaltında.
    Sonra bir gün
    Birden bire
    Bir değil yüzlerce feryat
    Hani çocuk?
    Nerede?
    Onu son kez gören kim?
    neden hiç bir izi yok?

    Yusuf
    Üç cin tarafından yedi yaşında
    Kaçırılarak karışmış oldu kırklara.
    Haz ciniydi ilk göz koyan: Kızguran derlerdi ona
    Öyle bir cindi ki canın tam ortasında
    Bu dünya, öte dünya
    Nerelerden geçiyorduysa ikisi arasındaki çizgi
    Yoktu ayrım yerini bu yaratıktan daha iyi bileni
    Çocuklukla, gençlikle, yaşlılıkla
    Geçen ömrü içinde dağılır ve toparlanırken insan
    Hep duyulan
    Haz cininin kopardığı gürültüden başka bir şey değildi.

    Hazzı ne dışından, ne içinden tavsif edebilirsiniz
    Hazdır
    Dünyalar sanmayın bizi içine çeken
    Hazdır dünyalardan bütün emdiğimiz
    Daha başından beri
    Henüz cenin iken biz
    Kalbin de cesameti belli belirsiz iken
    Hangimiz hazzın bize neler ettiğini bilmeyiz?
    O cin hiç uğramamış olsaydı semtimize
    iyi olsun, kötü olsun neye yöneldiysek
    Aklımız başımızdayken veya delirdiğimiz zaman
    Canımız susmayı ve konuşmayı çektiğinde
    Oraya hepimizden önce varmış olurdu kızguran.

    Canı hazla tanıştıran işte bu cindi
    Bu cindi Yusuf`u kaçırma işinde
    Şebekenin başını çeken
    Peki, neden Yusuf? Ve kaçırma neden?
    Derinlik kelimesi
    Bu bapta işimize yarıyor
    Şimdi size
    Hüsnü Yusuf`tu o
    Güzellik timsaliydi desem
    Bilirim söylediğim tartışma açmaktan öteye geçmez
    Kime göre güzellik?
    Çağlar içinde konulmuş mu bir kanun?
    Hem nerede görülmüş
    Tek başına güzellik
    Kendi ayakları üzerinde dursun?

    Şehvet, hüsran, hatıra, mukavemet
    Bunların çarkına kapılanda
    bir güzellik doğuyor
    İnsanlar hep böyle şeylerin yedeğinde buluyor güzelliği
    O sebepten ola ki
    Güzel yine de güzel solarken bile.
    Çünkü her soluş merhamet uyandırıyor
    Çünkü merhametti ona önceden rengi veren de.

    Yasasız ve solup giden
    Bir güzellik değildi Yusuf`un güzelliği
    Yoktu tabiattan ve tarihten tanış olduğumuz
    Hüsnü Yusuf`u yeden hiçbir duygu.
    Hüsnü Yusuf o hüsnü Yusuf`tu ki yanı başına
    Yalnızca en gerekli şey konulmuştu
    Ne duygu, ne ihtiras, ne düşünce,
    Ne mükemmel bir mantık…
    Derinlikti Yusuf`u güzel kılan
    Gerçekte Adem soyuna ait olmayan
    Ve sanki bir yeminle onlara hep bağlı kalan
    Derinlik.
    Derinlikti Yusuf`la varoluşun bağını kuran
    Bu çocuğun yüzünden başka yüzlere yansıyan şey
    O bir engin ezinti, bir terennüm gibi
    Devam
    Diyordu devam etsin devam etse gerek
    Derinlikten cayılmasın
    Kopsun kıyamet.

    Bu çocuk ne giyerse giysin
    Giysilerin üzerinde duruşu
    Neye dokunursa dokunsun ona ellerini
    Yerle göğün bağlacına ermiş gibi sunuşu…
    Ya Rabbi, bu derinlik ne demek oluyor?
    Başını çevirirken bu çocuk
    Sanki affı muhakkak bir günah
    Saklıyor.
    Esrar dolu kimine göre belki bu baş
    Ama bilgelik güdümüyle Yusuf`a bakarsanız
    Sırların güzelliğini görürdünüz
    Güzelliğin sırlarıyla sarmaş dolaş.

    Acunu oyalayıp acunda oyalanan
    Kıvılcımlı oklardan biri değildi Yusuf
    Güzel olmasına güzeldi
    Ama bunu söylemek
    Dile denk düşmüyor nedense
    Çünkü denilmez
    Silahlı bir birliğe bakıp :
    Ne de güzel bir ordu!
    Güzelse de güzel denilmez ordulara
    Savaşı hatırlatan hiçbir şeyi gönül
    Yatkın bulmaz güzel kelimesiyle anlatmaya.
    Yusuf’un güzelliği
    Bir çarpışma gibi içrek
    Bir savaş gibi yaman
    Terk ediş uyandırmıyor gidişi
    Bir kalış sunmuyor durduğu zaman.

    “Mutlaka başka“ dedirtiyor oluşu
    Sineyi hatırlatıyor sinesi
    İnsanların
    sineleri olduğunu
    Gözleri çok fazla
    Çok fazla derin
    Her şeyi ezberletecekmiş gibi zora koşuyor
    Oysa ezberleyecek hiç vakit
    Bırakmıyor insanlara
    Çabucak
    Derinleşmeniz gerekiyor Yusuf’la karşılaştıysanız,
    Bitişmeniz isteniyor hakkı verilmiş bir anlamla.

    Haz cini kızguran
    Yazık olur, yanlış olur diye düşündü
    Hüsnü Yusuf
    İnsan dedikleri bu nankör, kan dökücü, cimri, unutkan
    Yaratıklar arasında bırakılırsa.
    Öyle ya
    Dünya ahalisinden hangisi
    Kendini hazır saydı şimdiye kadar
    Bitişmek için
    Hakkı verilmiş bir anlamla?

    Haz
    Güzellikten ayrılmak istemezdi
    Arınmak isterdi haz
    Hazzı arıtmaya güzellik yeterdi.
    Kaçırılmazsa, insanlar arasında bırakılırsa Yusuf
    Bir gün, nasıl olsa, er geç
    Güzelliğin yanı başına bir şehvet
    Bir hüsran, bir hatıra
    En azından insanların o hiç vazgeçmedikleri
    Bir mukavemet eklenecekti.
    Güzellik bulandıkça
    Haz bulandırılacak
    O zaman Hüsnü Yusuf`a bakan diyecek ki
    Güzel; ama bir pürüz var
    Güzel; ama başıma kim bilir ne bela açar
    Güzel; ama daha temiz olabilirdi.

    Kaçmalı Yusuf, kaçırılmalı
    Güzellik hazzı mutlaka arıtmalı
    Yoksa ben
    Önce ben, sadece ben, hep ben
    Diyerek nev`i beşer
    Pıtraklı ve pusarık bir tapınakta raks ederken
    Kendinden geçecek
    Hamleler, darbeler, sarılışlarla binlerce yıl
    Neleri çürüttüyse
    Onlarla geçinecek.

    Hazzın gücü Hüsnü Yusuf`u kaçırmak için yetmedi
    Yalnız yönelmek gelirdi Kızguran’ın elinden
    Yönelmek, yöneltmek, yönlendirmek
    Sevgilim! Sevgilim! Sevgilim!
    Başka ne söylenebilirdi?

    İnsan dediğin aceleci
    Cinler de acele etmeli
    Kızguran çabucak
    Yusuf’u kaçırmak için
    İki başka cinden yardım istedi
    İki cin daha
    Yönlendirmesi gerekti hazzın
    Güzellik hırsızlığına.
    Bunların ilki Sarlanan
    Eylem cini.

    Edim
    Dünden hazırdı güzelliği
    güzel olan her şeyi
    Köhne yığından kaçırmaya.
    Çünkü boy atmaya can atarken bir fidan
    Umursamaz çokluktaki kösteği.
    Eylem gerek tohumu çatlatmak için
    Yalnız doğurandır doğruyu bulan
    Neyse çok toprakta
    Gökte ne çoksa
    Bir an gelir
    Biriciklik burcuna edimle varır
    Eylemdir
    Tazeler, harap eder, küstürür, gönül alır
    Eylemle uçar bezginlikteki kir
    Dirilik erki kalırsa
    Yalnız eylemde kalır.

    İşte Yusuf`un güzelliği
    İşte arınmak isteyen haz

    Bir kez “işte“ denildiyse artık durulmaz
    Bir şey bir şeye dönüşürken
    Eyleme geçilecek
    Ve yakadan düşecek bu bungun kalabalık
    Bir oluş yönünde sıyrılan her ne ise
    Edimle ilenecek çokluğa, katılığa
    Eyleyenler görecek yegânelik ne imiş:
    Nereden sonrası kübra
    Nereden önce sagir
    Kaç, kaçır, doldur ya da dök
    II faut agir.

    Haz cini eylem ciniyle bir araya gelince
    Belki her şey yapılabilirdi
    Evet, her şey
    İyi ve kötü.
    Acaba
    İyi veya kötü şey
    Aynı zamanda yerli yerince ve uygun mu?
    İyi olsun, kötü olsun diye yapmak istenilen
    Rast gelecek mi kendini var eden yöne?
    Bunu anlamak için haz cini Kızguran
    Yönlendirdi Gökleren’i
    Yusuf’u kaçırmaya.
    Güzelliği çalmak için çağrılan
    İkinci cindi bu
    Ödev cini.

    Hüsnü Yusuf kaçırılacak çünkü
    Bunun bir çünküsü var
    Her nesnenin kendine özgü
    Bir yeri var evrende
    Hazzın çünküsü yoktur
    Eylemin de
    Haz ve eylem
    Bilinmez nerede eğleşecekler
    Oysa yalnız nesneler değil duygular düşünceler
    Ararlar ve bilmek isterler benzerleri arasındaki yerlerini
    Bu yer bir yer olmaklığı yüzünden
    Ödevini gösteriyor her nesneye
    Giderek
    Her nesne ödeviyle
    Kaybediyor nesne niteliğini
    Ödevini yerine getiren “o şey“ oluyor.

    Böylelikle ormanların kimliğinden söz açıyorlar
    Denizlerin kimliği, çöllerin, buzulların, sıradağların
    Ve kapanmak bilmiyor bir kere açıldımı söz
    Gökleren her tarafa bir şey yetiştiriyor
    Armağan verir gibi, tetiğe basar gibi
    Maden işçilerinin urbalarına kimlik
    Kumarhane kapılarındaki kabadayılara nişan
    Rujunu sürdükten sonra
    Aynada kendini öpermiş gibi yapan
    Sütüm yetseydi de doyurabilseydim, ne var?
    Sana almazsam neyim önümüzdeki yaz
    Ödevin cümleleri birer birer sayılmaz
    Yerine getirmeye bile gerek yok
    Tabiatla düşüyor
    Tarihle
    Yükseliyor durmadan
    Hem ödev
    Hem ödevi üstüne alan.

    Hepsi üç cindir bunların.
    Hazdır, eylemdir, ödevdir
    Yusuf’u kaçıran.
    Yusuf’u insanların dünyasında
    El âlemin dipsiz düşkünlüklerine tutundurmayan.

    ÜÇÜNCÜ BAP

    ŞİVEKÂR’IN YOLCULUĞUDUR

    Eskiler iz sürerdi.
    Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.
    Arıyoruz âlemin iç yüzünden zihnimize
    Yansıyan bir tasarımla gerçeği.

    Şivekâr bizden biri
    Yola çıktı yolu bilmeden
    Arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
    Aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
    Özünü harekete geçiren onun
    Kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
    Yol canlılıkla mukayyet
    Gitti deriz
    Ölenler için
    Yalnız yaşayanların işidir
    Yola çıkmak, yolu kat etmek.

    Şivekâr olduğuna
    Olmasını istediği için inandığı
    O bir, biricik can için yola koyuldu
    Canını koydu yola
    Öyle bir başka ben
    Bulsun ki
    Ben’i bütün şemaliyle onda bulunsun
    Başkada bir ben yok ise
    Yere çalınsın rüya
    Benle
    Başka yok olsun.

    Eskiler aramaz, iz sürerdi.
    Bilirlerdi Evet’le Hayır arasına Belki
    Sokulduğunda
    Felaket gelir.
    Noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden
    Nelerin koptuğu besbelli.
    Dağılmak eskilerin dilinde
    Ufalanmak anlamına gelirdi
    İz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    Biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    Korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.

    Şivekâr korkmadı kaybolmaktan
    Daldı çokluğa can havliyle
    Dedi bulsam da Hüsnü Yusuf’u
    Onun gibi kaybolsam keşke.

    Kaç yıl geçirdi Şivekâr arayış içinde?
    Neler yaşadı?
    Biz yeniler yüz kızartan soruları hemen atlarız.
    Saklarız
    Arayan ve arayışın süre gittiği ortamın
    Yek diğerinden ne paylar aldığını.

    Dünyada
    Çözülürse dünyayı
    Issız kılacak bir çelişki vardı
    Bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan
    Taraf olunduğunda.

    Aradı Hüsnü Yusuf`u Şivekâr
    Hep geciktirilmesi gereken o çelişkinin
    Susmayanı sağırlaştıran çekişmenin ortasında.
    Yalnız arayan bilir acımasını
    Aramamak acımamak demektir
    Küçümsenecekse
    Memnuniyet küçümsenmelidir
    Dünyanın dönmekten memnuniyeti
    İnsanların utancı dünyaya dönüşmekten
    İnsanlar
    Onların birer kırba hepsi
    Dış tarafları köseledir
    Hepsi içinde taşır içilecek şeyi
    Utanır ıslanmış köseleden insanlar
    SAHİPSİZ BİR UTANÇ HEPSİ.

    Şivekâr önceleri
    Arayışın ilk aşamasında
    Bu utancı sadece seyretmekteydi.
    Evden ayrılırken bohçasına koyduğu birkaç altın
    Takındığı birkaç parça mücevher
    Bir şehirden başka şehre göçerken
    Dağlar aşıp ormanlardan geçerken
    Sıyrılıp yol bulmayı ona kolaylaştırdı.
    Daha sonra ve fakat
    İnsan dedikleri o sahipsiz utançla
    Yaptığı pazarlık fena tartakladı onu
    İnsanlık utancından
    En külliyetli payı o aldı.

    Aradı
    Arayış ibresinden gözünü ayırmadı
    Karnı aç
    Üstü başı lime lime
    Artık narin ayakları çiziklerle dolu
    Dirsekleri de yara kabukları
    Gerçi bu kadarı, böylesi
    Başlarken hiç akla gelmezdi
    Lakin hayret!
    Arayana yoksulluk eziyet vermiyor
    Arayanın aramaktan başka derdi yok.

    Vakti bilmek için
    Diyor kendi kendine
    Haber almak sadece bir başlangıçtı
    Aradıkça dirisin
    Aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.
    Aradın ve anladın
    Haber almakla yol tüketilmiyor
    Arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan
    Senin kendin
    Haber olsa gerektir.

    Bak işte
    Bir parça kuru ekmek
    Kim bilir kim düşürmüş
    Kim bilir kim ekmeği bir kenara
    Ayakaltından çekmiş.

    Ne de sert!

    Şu akan derecikte biraz ıslatsam ekmeği
    Diye düşündü Şivekâr
    O zaman dişim keser.
    Pırıl pırıl dereye
    Uzattı elindekini
    Belki eski kibrinden
    Kalma biraz halsizlik
    Belki bu ince suyun
    Cilveli alayişi
    Ekmek
    Dereye düşüverdi.
    Hem karnı aç
    Hem de avı nispet yaparmış gibi
    Su üstünde kıpırdanıyor
    Koştu o kuru ekmeğin
    Peşi sıra Şivekâr
    Bir süre öyle gittiler

    O da ne?

    Dere görünmez oldu
    Harap bir tahta perde girdi
    Ekmekle Şivekâr’ın arasına
    Genç kız gerilemedi
    Hem zaten vazgeçerse
    Ne yapacağı belli mi?
    Dönülecek bir yer
    Bilmiyor gitmezse ekmeğin ardı sıra.

    Suya girdi bulmak için ekmeğini
    Tahta perdeden öteye geçti.

    Aklı zorlayan bir yer o perdenin ötesi.
    Bir bahçe. Gerçekten buraya bahçe mi demeli?
    Ağaç, yaprak, meyve, kuş hepsi tamam
    Tastamam hepsi.
    Sanki biraz önce tamamlanmış gibi.

    Kokusu çiçeklerin
    Otların, çalıların kısa cümlecikleri
    Yukardan dua fısıldar gibi yüze değen esinti.

    İnsan bir resmin içine
    Bu kadar girebilir.

    Bu bahçede her şey hayran olunmak için
    Her şey kendine özen göstermiş
    Her şey kendine öyle bakıtıyor ki
    Şivekâr bir kuru ekmeğin peşi sıra buraya girdiğini
    Bir daha aklına hiç getirmedi
    Hangi garip kuşun rızkıydı ki o ekmek?
    Kim bilir nereye gitti?

    Şimdi artık bahçenin derinliği genç kızı cezbediyor
    Bu bahçe keşfe açık bir kalbi bekler gibi
    Yürüdükçe bahçeden bir şey siniyor kıza
    Şivekâr bahçeye tını salıyor adım attıkça
    Çok geçmeden gözlerinin önüne

    Ne diyelim?
    Resim içinde resim mi?

    Edebiyat burada bize yardım edemez.

    Bir çiçekle meşgul olan kelebekle meşgul olan bir erkek
    Eskiler olsaydı betimleyeceklerdi
    Biz yeniler Alt dudağımızı ısırır
    Ve terleriz
    Şivekâr bizden biri
    Onun dilinden dökülen
    Bizim kelimelerimiz
    Saçma
    Ama başka ne sorulurdu ki?
    “ in misin, cin misin?“
    Cevap verdi Hüsnü Yusuf:
    “ ne inim, ne cinim“
    “ ben de senin gibi bir beni âdemim“

    DÖRDÜNCÜ BAP

    BİR YUSUF, BİR ŞİVEKÂR

    Şivekâr buldu
    Kendi arayışında bir karşılık bulunduğunu.
    Ya Yusuf?
    Peki, Hüsnü Yusuf bulunmak istiyor muydu?
    Harikulade bir bahçede
    Cinlerin arasında geçmişti günleri
    Öğrenmişti cinlerden yüzlerce hüner
    İnsanlar arasında kalsaydı eğer
    Hükmetmek ve itaat etmekten başka bir alanda
    Yusuf’a rahat vermezdi onlar.
    Gülünç özlemleri insanların
    Sinir bozucu tedirginlikle
    Ve derinlik karşısında gösterdikleri
    Şiddetli ve tamamen mankafa tepki
    Bütün bunlar Hüsnü Yusuf için
    Bezgin bir hayat demekti.

    Kalkıp, çıkıp, uzaklaşıp
    İnsanların dünyasından
    Yusuf’un mahremiyetine kadar uzanan
    Bu pejmürde kız da neyin nesi?
    Önce halinden ona hiçbir şey söylemedi
    Bıraktı
    Konuşsun Şivekâr.
    Aman Allah’ım!
    Şivekâr konuştukça
    Yusuf’un her yanına
    Oklar saplandı sanki.
    Dertli gönül neymiş
    Gönüle dert neden düşermiş
    Nasıl olurmuş göze almak
    Gözlerden ötesini
    Yağmadan, çapuldan, hazıra konmaktan uzak
    Akları, karaları, bütün renkleri esirgeyip
    Esirgenmeyi hak etmek
    Ve dönenmek evrende arındırıcı
    İtimada şayan bir rüzgâr gibi.
    Hayret ki cinler bu kızı kaçırmamış
    Bu fevkalade gönlüyle.

    Şivekâr’ı dinledikten sonra Yusuf
    Ancak anlayabildi kendi başına neler geldiğini.
    Sonra açarken uzun uzun halini kıza
    Sanki ona bir şeyler iade etti.

    Bir Yusuf, bir Şivekâr
    Anlamı yoktu artık ayrı hayatlarının
    Çabuk anladılar ki armağanmış yaşadıkları
    Verilmeyi beklemişler birbirlerine.
    İki insan diyelim isterseniz artık onlara
    Bizler de başvuralım
    Tarihin ve tabiatın
    Güç yetiremediği
    O ifadeye.

    İki insan bir araya gelince
    İki taşın beraberliği gibi olmaz
    Diyelim iki salkım
    Bir çift kuş, yılanlar, kurbağalar, göçmen sürüler
    Yarasa aşiretleri, birbirine açılan tanrısız mağaralar
    Yabancılık
    Yalıtkanlık üretirler ha bire.

    İnsan soyu
    İletkenliğiyle ünlüdür öteki türler arasında
    İki insan
    Başka hiçbir yaratıkta olmayan
    Geçirgen bağın başlatıcısıdır
    Anneler ve babalar
    Oğullar, kızlar, hısımlar
    Komşular, hemşeriler, yurttaşlar
    Hangileri arasından seçilirse seçilsin
    İki insan bir araya gelince
    O geçirgen bağa bir ilmek atar
    Bazen fiyonk olur arada
    Bazen her şey düğümlenir
    Yine de sonuna kadar
    Bu bağın götürdüğü
    Yere kadar gitmez
    İnsanlar
    Dostluğa, kandaşlığa, aşka evet
    Evet ama nereye kadar?

    Bunun bir son kertesi vardır
    Binlerce yıl iki insandan çok azı
    Son kerteyi birlikte tanımıştır.
    Sûra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
    İki insan tahsil eder zamanı
    En doğrusu son kertede iki insan
    Vakitsiz okunmuş bir ezandır
    Yusuf ile Şivekâr
    Vakitsiz okundular
    Çünkü zaman
    İki insan
    Ya da
    Hiç…

    Gün batımı yaklaşıyor
    Birazdan bahçeye geri gelecek cinler
    Her sabah gün ışıdığı zaman
    Üç cin
    Gökleren, Sarlanan ve Kızguran
    İri kuşlar şekline girip havalanırlar
    Sormaya gelmez gün boyu yaptıkları
    Ama onlar görecek olursa
    Yusuf’un yanında bir insanı
    Hiddetleri neye mal olur
    Bunu Yusuf bilmiyor.

    Güneş battı batacak derken
    Yusuf gönlünün sıcaklığıyla buram buram
    Tütsülenen eşine sevecen bir tokat indiriyor
    Bir elma haline giriyor Şivekâr
    Hani bir zamanlar bir kuru
    Ekmeğimiz vardı ya
    Onun gibi bir kenara koyuyor.

    Cinler geniş kanatlarıyla alaca gökten süzülüp
    Toprağa silkinerek konduklarında
    İnsan şekline giriyorlar
    Bir
    İki
    Üç
    “Burada bir insan kokusu var”
    “İnsan kokuyor buralar”
    “İnsan var”
    Cinlerle yıllarca beraberliğin verdiği pişkinlikle
    Hatta biraz azarlar gibi cevap veriyor Yusuf
    “Bu bahçede benden gayri insan ne arar”
    “Kokuysa sizin dişleriniz arasından geliyordur”
    “Kaç insan parçaladınız acaba?”
    Cinleri kandırmak o kadar kolay değil

    “Nedir Yusuf” diyorlar
    “Sen eskiden hiç kendinden”
    “İnsan diye bahsetmezdin?”

    O gece böyle geçer
    Ertesi gün Yusuf ile Şivekâr
    Yine birbirlerine kalır
    Çevre olurlar birbirlerine
    Gün batar
    Elma olur Şivekâr
    Birkaç hafta, sonra ay
    Aylar çoğalır
    Şivekâr gebe kalır
    Elmayı cin gözünden saklamanın imkânı yoktur artık.

    BEŞİNCİ BAP

    DÖNÜŞ

    Bütün sevişenlerin zor dakikaları vardır
    Hepsinin o zamanlarda benzeşir davranışları
    Hüsnü Yusuf
    Aldı Şivekârını karşısına
    Ellerini tuttu
    Ayırmadan gözlerinden gözlerini
    Önce derin bir iç geçirdi
    Konuşmaya başladı sonra:

    “İkimiz o bir kalarak en özel yeri”
    “Yaratılmışlar arasında”
    “Ne kadar hakkıyla kazanmış olursak olalım”
    “Ve şimdi çok kimsenin anlamadığı”
    “Yüceliş basamaklarında olsak da”
    “Her yaratılan şeyin zemini”
    “Bizim de zeminimiz”
    “İnsan çoğalacaksa insanlarda çoğalır”
    “Bir dönüş bekliyor seni”

    “Cinlerin bahçesinde”
    “Çocuk doğamaz”

    Hüsnü Yusuf Şivekâr’a neler yapacağını birer birer anlattı.
    Bir kocaman yumak ip vererek ona.
    Gidecekti
    Yumağın bittiği yere kadar hiç durmayacaktı.
    Ne bitmez yumakmış! Kaç gün gitti?
    Sonunda vardığı yer kapkara bir şehirdi.
    Önce
    Gecenin tesiri sandı
    Oysa gerçekten kara
    Gün ışığı altında bile kapkaraydı şehir.
    Evlerin duvarları siyaha boyanmıştı
    Panjurlar ve kepenkler
    Onlar da siyah ve kapalı
    Yollar hep zift karası
    Kaldırımlar kara taş
    Fakat ne geçen var, ne giden
    Bütün perdeleri çekik ve kara
    Bakan kimseler yok pencereden sokaklara.
    Şivekâr
    Karnı burnunda
    Ağır ağır kat etti kara şehri.
    En büyük kapısını buldu şehrin
    En kara kapı da buydu.

    Bu şehir baştan başa yıllardır
    Hüsnü Yusuf yasını tutmaktaydı.
    Gizli, gözden uzak bir yerde oynuyordu çocuklar
    Büyükler için oynamak, gülmek
    Gizlice bile olsa yasak.
    Yusuf’u cinler kaçırınca yedi yaşında
    Önce annesiyle babası karalara büründü
    Sonra
    Yavaş yavaş güzel Yusuf’un yokluğuyla
    Kendine çirkinlik bulaşmış hisseden herkes
    Siyahı seçti
    Bir dürüstlük aradı yasla avunmakta.

    Bu şehrin beyi Hüsnü Yusuf’un babası
    En büyük kapı bey kapısı
    Gebe kadın büyük, kara kapıyı
    Tam da doğum sancısı tuttuğu sırada çaldı.
    Açan olmadı, içerden bir kıpırtı
    Duyulmadı
    Çaldı Şivekâr bir daha
    Bir daha, bir daha
    Ne ses
    Ne nefes
    Sonunda ona öğretildiği üzere
    “Açın, Hüsnü Yusuf’un başı için açın” dedi.
    İçten ve iç parçalayıcı bir inleyişle
    O zaman kocaman kara kapı
    Açılıvermediyse de tamamen
    Mağrur ve ağırdan aralandı.
    “Doğurmak üzereyim”
    “Bana bir yer gösterin”.

    Şivekâr’ı ineklerin ahırına aldılar
    Çok geçmeden doğurdu
    Hani şu bir avcıdan işittiğine kanan var ya
    Ümidin ve korkunun hakkını vermek için
    Nice iniş nice çıkış yaşayan
    Mezbeleliklerde hırpalandıktan sonra
    Nikâhını harikulâde bir bahçede
    En harikulâde erkekle kıyan kızın
    Oğlu doğdu nihayet.
    Loğusa yalnız kalmasın
    Al basmasın onu diye
    O gece ahıra bir halayık bıraktılar
    Ve o gece bir kuş kondu ahırın penceresine
    Dile geldi, seslendi:
    “-Şivekârım! Şivekârım!”
    İçerden yanıtlandı bu çağrı
    “Lebbeyk! Sultanım!”
    “Ne yapar sultanım?”
    “Boklu çaputlar içinde yatar sultanın”
    “Annem duymadı mı?”
    “Al haneye almadı mı?”
    “Yavrumun yavrusu deyip”
    “Sinesine sarmadı mı?”
    Pır deyip uçtu sorular sonrası kuş.
    Ama olay halayık kızı çok korkuttu
    Koşup anlattı duyduklarını kâhya kadına
    Kâhya kadın işkillendi bu işten:
    “Kaz kümesine alsınlar loğusayı”
    “Oraya benim için de bir yatak koysunlar”.

    Ertesi gece aynı kuş
    Bu sefer kaz kümesinin penceresine
    Konarak aynı söyleşiye yer verince
    Halayık ne işittiyse, kâhya kadın, o da duyunca
    Anladı kara konaktaki emektar
    Bir bey doğurmuştu vesveseyle baktıkları yabancı
    Üstelik bu son gelen konakta herkesten daha yerli.
    Yeni efendisidir doğan bebek
    Beyin torunu.

    Gerçeği öğrenince
    Yas kentinin beyi, kara konağın hatunu
    Bir basübadelmevt saydılar bütün olan biteni
    Yavruyu vekit geçirmeden al haneye aldılar
    Yavrumuzun yavrusu deyip kucaklarında sardılar
    Şivekâr’la konuşup tebcil ettiler gelini
    Daha ileri gittiler
    -Bu soyda ihtiras bitmez
    Dediler:
    “Yakala bu kuşu bize!”
    “Tut bu kuşu bizim için!”
    Şivekâr Yusuf’a dokunmak istemez mi?
    Can ü yürekten
    Kabul etti teklifi.

    Al haneyi görmeliydiniz.
    Daha hüsnü Yusuf doğmadan
    Orayı annesi
    Bir sevinç odası olarak tertiplemişti.
    Her taraf siyaha büründüğü günlerde bile
    Bu oda al hane kaldı
    Ümit ve sevinç
    Temsil etsin istendi.

    Demirden ve kızıl bir karyolada yatıyordu Şivekâr
    Kuş pencereye konup adını ünledi:
    “Şivekârım! Şivekârım!”
    Bir naz uykusu içindeymiş
    Gibi yaptı yatakta sere serpe uzanan
    Kuşcağız kondu bu sefer karyola demirine
    Tez canlı, endişeli seslendi:

    “Şivekârım! Şivekârım!”
    Yine ses yok.
    Yastığa indi, geldi başucuna
    “Şivekârım!” “Şi…” der demez
    Kaptı kuşu uyurmuş gibi yapan.

    Kaçırılmak neyse…
    Ama bunca serencamın sonunda
    Bir kuş olarak yakalanmak
    Ağır geldi Yusuf’a
    Silkinip buluverdi gerçek cesametini
    Birden bire al haneyi
    Güzelliğiyle doldurdu.

    Bey ve hatun
    Babayla anne
    Coşkuyla daldılar içeri
    Sarılmalar, öpüşler…
    Hasretler giderildi.

    İnsan hayatı dediğin ne de meraklı bir şey
    Neden kılıç kabzasındadır kınalı parmak?
    Buraya kadar geldi masal
    Şimdi acep ne olacak?

    ALTINCI BAP

    İNS Ü CİN

    Cinlerin
    Hüsnü Yusuf’u kaçırmaları
    Elbet el altından bir desiseydi
    Bir insanı
    Yusuf’u yabancısı olduğu bir ufka taşıdılar.
    Yine de cinlerin insan ufkunu
    İnsanlık ortamını yıkmaya yanaştıkları söylenemez.
    Fakat ne yaptı buna mukabil insanlar?
    Cinlere sezdirmeden kimi bölgelerini onların
    Çaldılar önce
    Şimdi de denemek istiyorlar
    Cinlerin cinliğini ihlâl etmeyi.

    Yusuf’un babası, erki hep göze batan bey
    “Bak oğlum” diyor “Buraya kadar geldik”
    “Seni görmek, sana dokunmak fırsatına erdik”
    “Bizden bir oğul kaçırıldı, can yakan bir şeydi bu”
    “Bu yanık can”
    “Nasıl avutsun babası kaçırılmış çocuğu?”
    “Yok mudur bir yolu ki”
    “Cinlere sor bakalım”
    “Oğlunla ve Şivekâr’ınla”
    “Yeni bir hayat kurasın?”

    Bu teklifi meydan okuma saydı cinler
    Dediler “Baban o kadar kendine güveniyorsa eğer”
    “Biz seni ins ü cin sınırına getirip oturtalım”
    “Döktürsün senin başından üste baban”
    “Kurşun bir kubbe”
    “Kubbeyi biz yıkamazsak”
    “Artık hep insan kalırsın”
    “Ama bizim darbelerimizden bu kubbe yıkılırsa”
    “Tutsak saymayız seni avımızsın”.

    İnsan cine meydan okuduktan sonra
    Her şey cinlerin sıraladığı işlerle başladı
    Kızguran, Sarlanan, Gökleren
    Daha yedi yaşında
    Ayartarak
    Kaçırdıkları Yusuf’u
    Gerisin geri getirip
    Ter ü taze bir baba olduğu çıplaklığıyla
    Sınıra bıraktılar.
    Burası
    Cinlik ve insanlık sınırıydı

    O anda
    Cinler Hüsnü Yusuf’u bırakır bırakmaz
    Beyin emrinde binlerce nefer
    Hatunun mahiyetinde yüzlerce kadın
    Dökülecek kubbenin harcını
    Hızla yere çaktıkları
    İskeleye sıvadı.
    Yusuf şimdi
    Cinlerin ona öğrettiği yerdedir
    Etrafını şu an kaplamakta olan oysa
    İnsan işi anlaşılmaz alaşım.

    Bitti mi?
    Diye sordu yukarıdan cinler.
    Şimdiye kadar
    Yusuf’un bile görmediği
    Devasa kanatlı, pençesi azman
    Birer kuş kıyafetindeydiler

    Süre dolunca bir ağızdan
    Haydi gelin gelecekseniz
    Diye haykırdı onca nefer
    Onca kadın alçak sesle yine de bir ağızdan
    Boyunuz devrilsin deyip ilendi.
    Cinler kanatlarını kaldırıp
    Vurdular dev kubbeye
    Her vuruşta etraf
    Zangırdadı, gümbürdedi
    Hem vuruyor, hem çığlık atıyorlardı:
    “Yusuuuf! Çık da bir kaşık kanını içelim”

    Cinler hesabına göre bu kubbe
    Sayılı darbelerden sonra çökmeliydi
    Fakat kubbenin direnci tahminleri aştı
    Öyleyse daha sert kanat darbeleri indirilmeli
    Âvâzı yükseltmeli
    “Yusuuuf!” “Yusuuuf!” “ Yusuuuf!”
    “Çık da bir kaşık kanını içelim”
    Cinler çok kanat vuruyor
    Çok ağır

    Direniyor kubbe.

    Cinlerin çabaları
    Şaşırtıcı bir yönde etkiledi Yusuf’u
    Yıllarını cinler arasında geçirmiş bu taze baba
    Etkilendi
    İnsan iddiasının bu kerte direşken oluşundan.
    Göz önündeki hesaplaşmadan kolayca kaçan
    Hasmı için hep bir tuzak tasarlayan insan kafası
    Sihirden ve tılsımdan daha büyük endişe.
    Cinler gibi kan içmiyor insanlar
    Ama hepsi sülâlece ilik emmede usta.
    Kubbeyi cinler dıştan yıkamıyor
    Ben içerden zorlasam yıkılır mı?
    Hüsnü Yusuf
    Bütün gücüyle içten
    -Evet, samimiyetle
    Yüklendi kubbeye.

    Yıkılmadı yatık duran şey
    Kendinden yassılmış olanı hangi kuvvet yıkacak?
    Yıkılmaz çünkü atılım zevki nedir hiç bilmeyen
    Eyyamcı kamuya kaynaştırıyor onu
    Özgünlükten duyduğu nefret
    Donukluktan alıyor direncini
    Bir gün
    Sırf merak yüzünden
    Yerini asla terk etmiyecek
    Sapasağlam çünkü hassas yeri yok
    Çünkü her tarafı aynı miktarda müphem.

    Hüsnü Yusuf masalı
    Onlar
    Cümle el âlem
    Muradına erince bitti.
    Herkes Yusuf’a kavuştuk diye pek seviniyor.

    Yusuf artık cinlerle değil.
    Yine de sormak lazım
    Kavuşmak
    Denir mi
    Hep bir arada bulunmaya?

    Bir arada bulunmanın töresi, yasası var
    İnsanlar bir arada. Neden iki insan yok?
    Nerede Yin?
    Nerede Yang?
    The two and the one?

    YEDİNCİ BAP
    SUYUN SIZLADIĞIDIR

    Sızıyı gideren su.
    Suyun sızladığını kimseler bilmez.

    İsmet Özel
  • 518 syf.
    ·Puan vermedi
    Freud'un Eril Söylemli Teorilerinin Eleştirisi

    Toplumsal olanın bölün(e)mez bütünlüğünü savunmak; bugün tüm ününe karşın pozitivizmi içermekle birlikte onu aşan sosyal teorinin görece açıklayıcı kabiliyetinin; kabulü manasına gelir. Türk eğitim sistemi ve özellikle gelişim psikolojisinde temel alınan Freud’un gelişim teorisini incelerken yaklaşımımız bu doğrultuda interdisiplinerdir. Makro anlamda interdisipliner yaklaşım sosyoloji yaparken de bizi Bourdieu’den mülhem 'ilişkisel sosyoloji' kavramına sürükler. İlişkisel sosyoloji makro alan – mikro alan ve salt bir teori ya da yaklaşımla yetinmeden olguyu çözümleme kabiliyetine göre söz gelimi manevralar içeren,yapı-fail dikotomisinde birini diğerine tercih etmeden ikisinin ilişkiselliği üzerine inşa olan bir yaklaşımı ifade eder. Bu anlamda eğitim sosyolojisi içerisinde işlevselci ya da çatışmacı yaklaşımları değil, Bourdieu’yu takiben psikoloji bilimi içerisinde toplumsal bir içerik arz eden bireyin cinsel temelli gelişiminin nasıl toplumsal kurumlardan bağımsız ele alınamayacağını ve aslında psikolojinin sosyolojinin karşısında değil, onunla ilişkisel bir boyut arz ettiğini Feminist teorinin antitezleriyle birlikte incelemeye çalışacağız.

    Tüm dünyada ve Türkiye’de pedagojik formasyon açısından gelişim psikolojisi nin temelini Freud’un gelişim kuramı oluşturur. Fakat Sosyal Bilimler alanında tüm zamanların en çok etki yapmış, hakkında binlerce çalışma yapılmış Sigmund Freud’un birey temelli yaklaşımları ve kişilik gelişim süreçlerinde kız çocuğunun ele alış biçimi; kadın, iğdiş edilme, bilinç dışı kastrasyon ve oidipus kompleksleri özellikle Feminist teori tarafından sert ve olgusal eleştirilere maruz kalmaktadır.
    Freud toplumsal cinsiyet kuramını tamamıyla biyolojik cinsiyet üzerinden temellendirmektedir. Bu temellendirmedeyse kız çocuğun gelişimini erkek çocuk üzerinden tanımlamaktadır. Esas olan ‘penisi olan’ erkektir. Kız çocuk ise penise sahip olmayan eksik bir varlık olarak görülmektedir. Bu doğrultuda Freud’un birey temelli yaklaşımı ‘yapı’dan bağımsız düşünülemez çünkü; Freud’un kuramında yaşamış olduğu dönemin de etkisiyle erkek çocuklarına ve erkeklere birincil kişiler gibi bakılmakta, kadınlar ise ikincil kişiler olarak algılanmaktadır. Oysa Freud’un teorileri; gerek pozitivist temelli nicel çalışmaları (özellikle Stoller’ın çalışmaları) gerekse sosyolojik temelli nitel çalışmaları kendine argüman edinen Feminist Teori tarafından derin ve olgusal eleştirilere maruz kalmıştır.

    Freud kuramını biyolojik ayrılıklara dayandırmıştır. Ona göre erkek ya da kız olmak cinsel organın farklı olmasına dayanır. Freud’a göre dört ya da beş yaşındaki bir erkek çocuğu babasının kendisinden beklediği disiplin ve özerklik nedeniyle onun cinsel organına zarar vermek istediğini düşünerek babasından korkar. Çocuk kısmi bilinçli olarak babasını, annesine duyduğu bağlanmaya karşı rakip olarak görür. Annesine duyduğu erotik duyguları bastıran ve babasını üstün bir varlık olarak gören çocuk kendisini babasıyla özdeşleştirir. Ve erkek kimliğinin farkına varır. Kız çocukların ise erkek çocukları cinsel organları nedeniyle kıskandıkları varsayılır.

    Freud’un kuramında -yaşamış olduğu dönemin de etkisiyle- erkek çocuklarına ve erkeklere birincil kişiler gibi bakılmakta kadınlar ise ikincil kişiler olarak algılanmaktadır. Görüldüğü üzere Freud toplumsal cinsiyet kuramını tamamıyla biyolojik cinsiyet üzerinden temellendirmektedir. Bu temellendirmedeyse kız çocuğun gelişimini erkek çocuk üzerinden tanımlamaktadır. Esas olan ‘penisi olan’ erkektir. Kız çocuk ise penise sahip olmayan eksik bir varlık olarak görülmektedir. Bu nedenle “penis” kavramı Freud’un kuramında cinsel kimlik kazanmada belirgin biyolojik özellik konumundadır.

    Yani Freud diyor ki: “Kadın tamamlanmamış erkektir.” Ve şöyle devam ediyor: Erkek çocuk, doğru cinsel objeyi seçerek normal bir erkek olur. Kız çocuğun eksiklik hissinden kurtulması zordur. İlerde çocuk sahibi olarak tatminsizliğini gidermeye çalışsa da kadını kadın yapan şey penise duyulan arzudur. Esas olan penisi olandır, yani erkektir ve kadın penis arzusu yoluyla var olur. Bu esasında bir var olma sorunudur, zira kadın hiçbir zaman tam manada var olamaz. Çocuk sahibi olmak bile bu durumu değiştiremez, kadın eksiktir ve bu eksikliğini ömür boyu taşır.

    Freud sadece ataerkil toplumları inceledi ve böyle bir kanıya vardı… Acaba kadın gerçekten tamamlanmamış erkek midir? Ya da her zaman bu penis arzusu içinde olup kendini tam olarak gerçekleştiremeyecek midir?

    Selim Doğan’a göre, Oedipus kompleksi anlamını, egemenlik düzeninde bulur. Ataerkil düzenin çağdaş çekirdek ailesinin normal bireylerinde bu kompleks görülmektedir. Ataerkil düzenin aile yapısı ise, eşitsizliğin meşrulaştırılarak sürdürüldüğü bir düzendir. Bu düzende erkek evin geçimini sağlar; evin diğer üyeleri, babaya ekonomik olarak bağımlıdır. Kadın, ev için kazanılan paranın karşılığını; evin hizmetleri, çocuk doğurma ve cinsel ilişki olarak öder. Çocuklar ise babanın kütüğünde onun himayesindedir. Görevleri babanın mülkünü ve adını yaşatmaktır. Toplumsal olarak çocuğun şekillenmesinden baba sorumludur. Babanın etkisi çocuklar büyüyünceye kadar devam eder. Babanın cenderesinden kurtulan çocuk için işlem tamamlanmış demektir. Freud böylece ataerkil ailedeki babanın konumunu pekiştirerek süreklileştirmiş olur.

    Yine aynı yazısında Selim Doğan ‘Şimdi Freud yaşasaydı şunları ona saygıyla sormak isterdim’ diyerek şu soruları yöneltiyor:
    “Iraqular’da ve diğer bazı anaerkil- yerel kabilelerde; çadır ve müştemilatın mülkiyeti tümüyle kadınlara ait olduğundan, bir anlaşmazlık halinde kadınlar, kocalarını kapıya koyabiliyorlardı. O dönemde kadın daha güçlü ve erkeği kapıya koyabiliyorken, hala “kadın tamamlanmamış erkektir” deyip genelleme yapar mıydın? 2. Ateşi bulan kadındı ve doğurganlık doğaya yakın sayıldığı için kadın onlar için “Ana tanrıçaydı.” Eee! O dönem için de Oidipus’ tan bahsedilebilir mi?”

    Freud’un kadınları susturmak için yaptığı ünlü konuşmasında kadında oepidus kompleksi, süperego ve bir gizlilik ilkesi görülür. “Buna aynı zamanda fallik örgütlenme ve iğdiş edilme kompleksini de ekleyebilir miyiz? Cevap olumludur. Ancak bu süreçler erkeklerde olduğu gibi işlemez. Bu noktada feministlerin eşitlik talebi bizi pek ileriye götürmeyecektir. Çünkü, morfolojik ayrımın açıklaması ruhsal gelişimdeki farklılıklarda gizlidir. Napolyon’un bir sözüyle örneklemek gerekirse ‘anatomi kader(mi)dir.”

    Görüldüğü üzere Freud feminist eleştirilerin farkındadır fakat kendi tezinin üstünlüğünden taviz vermemektedir. Aynı zamanda salt eril bir söylemin ötesinde kaderci bir yaklaşımla tezini deterministik bir boyuta taşımaktadır.
    Anatomi gerçekten yazgı mı? Bu soru, kız çocuğunun cinsiyetinin oluşmasında, anatominin ve buna paralel olarak, kız çocuğunun biyolojik yapısının ne kadar belirleyici olduğunu sorgulamaktadır. Freudcu kurama göre, kız çocuğunun bir penise sahip olmadığının ve penisin yerine onun yetersiz bir ikamesi olan klitorise sahip olduğunun farkına varması, cinsiyetinin oluşmasında belirleyicidir.

    Oysa, Robert Stoller’ın cinsiyet algısının gelişimi üzerine yaptığı araştırmalar, Freud’un görüşlerini olumsuzlayan bulgular sunmaktadır. Stoller, erkeklik ve dişilik duygusunun nasıl oluştuğunu ortaya çıkarmak amacıyla, biyolojik cinsiyeti (sex) ve toplumsal cinsiyeti (gender) çatışan kişiler üzerinde çalışmıştır. Stoller’ın, iç cinsel organları açısından karşı cinse ait olduğu halde, toplumsal cinsiyet açısından farklı bir cins olarak yetiştirilmiş kişiler üzerinde yapmış olduğu araştırmalar, bize çok ilginç bulgular sunmaktadır. Stoller Freud’un eril söylemli teorileri karşısında feminist teorinin antitezlerini destekleyici ve pratikte hayat bulmuş, deneysel çalışmalar yapmıştır.
    Stoller, bu araştırmaları süresince;
    1. Diğer açılardan biyolojik olarak normal olduğu halde, vajinasız doğan kız çocukları.
    2. İç üreme organları nötr olduğu halde, dış cinsel organları dişi olan kız çocukları.
    3. Vajinaya sahip biyolojik olarak dişi ama dış cinsel organları erkeksi olduğu için erkek olarak yetiştirilmiş çocuklar ile çalışmıştır.
    Stoller, bu ilk gruptaki kişilerin ebeveynleri tarafından bir kız çocuğu olarak büyütüldükleri ve ebeveynleri tarafından cinsiyetlerine karşı bir şüphe taşınmadığı takdirde, sağlıklı kız çocukları olarak büyüdüklerini göstermektedir. Bu kadınlar, ameliyatla vücutlarına yerleştirilen yapay vajina ile vajinal bir cinsellik yaşayabilmekte ve orgazma ulaşabilmektedirler. Bu kadınlar eğer rahimleri varsa, çocuk sahibi olabilmekte ve annelik rollerini yürütebilmektedir. Stoller’a göre, bu kadınlar vajinaları olmadıklarını öğrendiklerinde cinsiyet kimlikleriyle ilgili bir karmaşa yaşamamaktadırlar. Bu durumda yaşadıkları en temel duygu yeterince iyi bir kadın olamamakla ilgili yaşanan kaygılardır.
    Stoller yukarda belirtilen ikinci kategoride incelediği bir vakasını ise şöyle anlatır;
    “Bu kızı 18 yaşında gözlemlediğimizde davranışı, giyinişi, sosyal ve cinsel arzuları ve fantezileri ile çevresindeki kızlardan ayırt edilemeyecek ve belirgin bir biçimde kadınsıydı.Dış cinsel organı normal bir kadınınki gibi göründüğü halde vajinası yoktu, klitorisi küçüktü. Rahmi, yumurtalıkları, üreme kanalları yoktu. Kız kardeşinin deyişiyle çocukken güzeldi, elbiselere, oyuncak bebeklere ve bir yetişkin gibi makyaj yapmaya meraklıydı.”

    Stoller’ın incelediği bu kategoride biyolojik olarak hiçbir cinse ait olmadığı halde, doğumda dış cinsel organları bir kız çocuğu olarak algılandığı için, kız çocuğu olarak yetiştirilen bir kişiyle karşı karşıya kalmaktayız. Biyolojinin bütün belirsizliğine rağmen, toplumsal cinsiyet bu kişiyi bütün tavır, davranış ve fantezileri ile bir kız çocuğu ve bir kadın olarak şekillendirmiştir.

    Stoller’ın incelediği üçüncü kategorideki bireyler, en az ikinci kategorideki kişiler kadar ilginç birer örnek oluştururlar. Bu kategoride iç cinsel organları dişi olduğu halde, dış cinsel organları erkeksi olduğu için doğumda erkek olarak teşhis edilen ve bir erkek gibi yetiştirilen kişilerle karşılaşmaktayız. Stoller, bu kişilerin ileriki yaşlarda iç cinsel organlarının dişi olduğu tespit edilse bile, cinsiyetlerini değiştirmenin olanaksız olduğunu dile getirir. Bu olanaksızlıkla paralel olarak hormon tedavisi ile kişinin biyolojik bir erkeğe olabildiğince yakın olması sağlanır.

    Stoller’ın çığır açıcı araştırmalarının ve gözlemlerinin en temel bulgusu biyolojinin toplumsal cinsiyetin oluşması sürecinde yazgı olmadığını göstermesidir. Toplumsal cinsiyetin oluşmasını belirleyen en temel olgu ebeveynlerin, çocuklarına atfettikleri toplumsal cinsiyet çerçevesindeki yetiştirme biçimleridir.

    Stoller’ın bu sonucunu destekleyecek biçimde, Money de 76 hermafrodit ile yaptığı bir araştırma sonucunda, çocukların hepsinin kendilerine atfedilen cinsiyeti benimsediklerini göstermiştir. Money, Stoller’a paralel olarak, her iki cinsin de psikoseksüel bir tarafsızlık ile doğduğunu ve toplumsal cinsiyet ayrışmasına şekil verecek olan olgunun ise çevresel faktörler olduğunu dile getirmektedir.

    Person’un aktardığı biçimiyle Stoller, bu yetiştirme biçiminin önemi çerçevesinde, bir çocuğun cinsiyetinin oluşmasında genital farkların ayırdında olmanın önemli olmadığını savunmaktadır: Psikoseksüel gelişme ve toplumsal cinsiyet farklılaşmasının en temel adımı bir çocuğun kendini kız ya da erkek olarak tasarlamasıdır. Bu kendini tasarlama ebeveynlerin çocuğun cinsiyeti ile ilgili tasarımları ile -yani, çocuğun kız mı, erkek mi olarak teşhis edildiği ile- uyum içinde hayatın ilk yıllarında ortaya çıkar.

    Stoller, bu benlik-tasarımına (self-designation) çekirdek cinsiyet kimliği (core gender identity) adını verir. Yapılan araştırmalar, bu çekirdek cinsiyet kimliğinin 18. aya kadar oluştuğunu ve 3 yaştan sonra da değiştirilemez olduğunu göstermektedir.

    Dolayısıyla, toplumsal cinsiyeti oluşturan olgular genital farkların ayırdında olma ve bu çerçevede geliştirilen penis kıskançlığı ve Oedipus kompleksi değildir. Kız çocukları kendi cinsiyetlerini Oedipus kompleksi aracılığıyla oluşturmazlar, Oedipus kompleksine kendi cinslerinin ayırdında olarak girerler. Freud’un tanımladığı bu olgular kız çocuğu için cinsiyetinin ayırdına vardığı süreçten sonra gelişir. Bu çerçevede penis kıskançlığı, kız çocuğunun cinsiyetinin oluşmasını sağlayan birincil bir olgu değil, cinsiyetinin farkına vardıktan sonra ortaya çıkan ikincil bir olgudur. Stoller’ın bize sunduğu modelde, cinsiyetin oluşma süreci kız çocukları için çatışma dolu bir süreç ya da bir vazgeçiş süreci değildir. Kız çocuğu, ebeveynleri bir kız çocuğu olduğuna inandığı takdirde, iç genital organlarına rağmen, hiç bir şüphe geliştirmeden bir kız çocuğu olarak yetişmektedir.
    Bu çerçevede, Stoller’a göre “anatomi yazgı değildir; yazgı kişilerin anatomiden yola çıkarak kurdukları şeydir.”

    Freud’un gerçek anlamda feminist eleştirisini Türkiye’de akademik çalışmalarıyla yapan Mahan Doğrusöz’ ün eleştirilerini dört başlık altında toplayabiliriz.
    1. Kız Çocuğunun Oedipus Öncesi Cinselliği Eril mi? Kadınlığa Geçiş Erillikten Vazgeçiş mi?
    2. Kız Çocuğu Oedipus Öncesi Dönemde Vajinasının Farkında mı?
    3. Klitoris Eril mi? Vajina Edilgen mi?
    4. Kadınlığa Geçiş Erillikten Vazgeçiş mi?

    1. Kız Çocuğunun Oedipus Öncesi Cinselliği Eril mi? Kadınlığa Geçiş Erillikten Vazgeçiş mi?
    Freud, penis kıskançlığı tezine paralel olarak “kız çocuğunun” Oedipus öncesi dönemde küçük bir erkek çocuğu olduğunu, Oedipus dönemiyle de beraber iğdiş edilmişliğinin farkına vararak bir kız çocuğuna evrildiğini savunur. Bu çerçevede, penis kıskançlığı olgusu ekseninde Freud, kız çocuğunun dişil cinselliğe geçişini, eril cinselliğinden bir vazgeçiş olarak nitelendirir. Freud, “…kız çocuklarının cinselliğinin tamamen erkeksi bir yapıda olduğu” görüşünü “Dişilik” makalesine dek değiştirmez. Freud, kadınlığa geçiş sürecinin klitoral, aktif ve erkeksi cinsellikten vazgeçiş ve vajinal, pasif ve kadınsı cinselliğe geçiş ile mümkün olabileceğini dile getirir.
    Freud, “Cinslerarası Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” adlı makalesinde kız çocuğunun Oedipus öncesi dönemde klitorisi ile kurduğu ilişkinin erkek çocuğunun penisi ile kurduğu ilişkiye benzer olduğunu savunur. Ama morfolojik / anatomik farkın kaçınılmaz sonucu olarak, kız çocuğu kadınlık rolüne eril cinselliğinden vazgeçerek ulaşır. Freud, Oedipus öncesi eril cinsellikten vazgeçişin kız çocuğu için zorlu gelişimsel bir süreç olduğunu iddia eder. Kız çocuğu bu dönemde tamamen bir cinsiyet değiştirir. Bu süreçte kız çocuğu hem erkekliğinden ve bununla paralel olarak klitoral ve aktif cinselliğinden; hem de ilk sevgi ve arzu nesnesi olan anneden vazgeçer. Freud’a göre, kız çocuğu annesini, kendisini dünyaya yetersiz bir donanımla getirdiği için sorumlu tutarak, ona sırt çevirir. Daha sonra ise, babaya annenin kendisine veremediği penisi vermesi arzusu ile yönelir. Bunun imkansızlığı karşısında ise, babadan kendisine penise denk bir bebek vermesini arzular. Bu süreç ise kız çocuğunun iğdiş edilmişliği karşısında geliştireceği tepkilerle şekillenen üç gelişimsel süreçten sadece biridir. Kız çocuğu bu kadınsı gelişim modelini seçmeyerek, erkeklik kompleksine saplanarak tamamen erkeksi nesne seçimleri yapabilir, ya da iğdiş edilmiş cinselliğinden tamamen vazgeçebilir.
    Freud, bu gelişimsel süreç içinde dört temel olgunun altını çizer. Bunlardan ilki, kız çocuğunun anatomik / morfolojik farkının kaçınılmaz olarak kendini ruhsal sonuçlarda ifade edeceğidir. Bundan kastedilen kız çocuğunun erkek çocuğundan anatomik farkının, onun cinsiyetinin oluşmasında belirleyici bir unsuru oluşturduğudur. Kız çocuğunun anatomik farkı, kendi cinsiyetinin oluşmasında belirleyici olduğu gibi, kadınsı özellikler geliştirmesi açısından da kaçınılmaz bir önem taşır. İkincisi, kız çocuğunun Oedipus dönemi öncesinde vajinasının farkında olmadığıdır. Üçüncü ise kız çocuğunun klitorisinin tamamen erkeksi bir organ olduğu ve kadınlığa geçişle de işlevini yitirerek, kadın cinselliğinin vajinanın denetimi altına girdiğidir. Bu görüş vajinayı pasif bir organ olarak kuramlaştırır. Dördüncü görüş ise, kız çocuğunun cinsiyetinin oluşma sürecinin erkek çocuğuna oranla daha zorlu olduğudur.
    Freud’un kız çocuğunun Oedipus öncesi cinselliğini ve kadınlığa evrimini kuramlaştıran modeli tamamen erkek merkezlidir. Oedipus öncesi dönemde bir cins olarak kız çocuğunun varlığını ve buna paralel olarak vajinanın farkındalığını reddeder. Klitorisi etken olduğu için eril kabul eder. Birincil cinsi erkek cinsi olarak kabul ederek, kız çocuğunun oluşmasını kendi erkekliğini reddi ve zorlu gelişimsel süreçlerini tamamlayarak -klitorisinden ve anneden vazgeçerek- kadınlığa evrilmesi olarak yorumlar.

    2. Kız Çocuğu Oedipus Öncesi Dönemde Vajinasının Farkında mı?
    Stoller’ın çekirdek cinsiyet kimliğinin oluşmasında genital farkındalığın önemli olmadığını göstermesine rağmen, kuramsal açıdan kız çocuklarının Oedipus öncesi dönemde vajinalarının farkında olup olmadıklarını sorgulamak önemlidir. Freud’un, Oedipus öncesi dönemde kız ve erkek çocuklarının vajinanın farkında olmadığını savunması, Oedipus öncesi cinselliği tamamen eril olarak kurmasına imkan tanıyan kuramsal bir önem taşır. Fakat, kız çocukları Oedipus öncesi dönemde kendi vajinalarıyla ilgili duyum yaşarlar mı?
    Karen Horney ve Melanie Klein, Freud’un kadın gelişimi üzerine makaleler kaleme aldığı dönemde, klinik gözlemlerinden yola çıkarak Freud’un Oedipus öncesi cinsellik ile ilgili görüşlerine aykırı görüşler ortaya atarlar. Horney ve Klein kız çocuğunun Oedipus öncesi dönemde vajinasının farkında olduğunu ve vajinasını içeren fantazilere sahip olduğunu dile getirir.
    Horney, kız çocuğunun vajinasının ayırdında olduğunu göstermek için iki veriden yararlanır. Bunlardan ilki, kız çocuğunun Oedipus öncesi dönemdeki vajinal mastürbasyonu, diğeri ise vajinasının farkında olduğunu gösteren fantezileridir:
    “Çocukluğun ilk yıllarında vajinal mastürbasyonunun, en azından klitorisle mastürbasyon kadar yaygın olduğudur. Bu izlenimlere yol açan çeşitli veriler şöyledir: Kızartı ve akıntı gibi vajinal rahatsızlıklarının belirtilerinin sık sık gözlenmesi, oldukça sık görülen yabancı cisimlerin vajinaya sokulması olayı ve son olarak, annelerin çocuklarının parmaklarını vajinaya soktukları yolundaki yaygın şikayetleri.”

    3. Klitoris Eril mi? Vajina Edilgen mi?
    Freud’un genital öncesi dönemle ilgili en belirgin iddialarından bir diğeri de klitorisin etken ve bu çerçevede de eril bir organ olduğudur. Bu noktada tekrar erkek merkezli bir çarpıtma ile karşı karşıya kalmaktayız.
    Chodorow’a göre “klitoris, Freud’a göre kadınsı değil, erkeksidir çünkü etken bir cinselliği vardır ve penis girişi olmadan haz yaratabilir. Oysa Freud, dişiliği vajinal ve edilgen bir cinsellik olarak tanımlamıştır.”
    Freud, kadın gelişimi üzerine metinlerinde kadınsılık ve edilgenliği; erkeklik ve etkenliği özdeşleşmeyi reddetmesine rağmen, özellikle Oedipus öncesi cinsellikle ilgili etken ve bu çerçevede de eril tanımlamasında bulunur. Freud, klitorisi erkeğin penisine denk ama ondan daha az gelişmiş ve o çerçevede de körleşmiş bir penis olarak tanımlar. Freud, klitorisin Oedipus öncesi cinsellikten Oedipusa ait ve bu çerçevede de yetişkin cinselliğe geçişle beraber terkedildiğini, kadınsı cinselliğin edilgen vajinanın hakimiyetine girdiğini iddia eder. Oysa, Masters ve Johnson’ın yaptığı araştırmalar Freud’un bu görüşlerinden hiç birini desteklememektedir. Masters ve Johnson şöyle der:
    “Klitoris, insan anatomisinin bütünü içinde bir benzeri daha bulunmayan bir organdır. Asıl amacı, verilen duyusal uyarıyı algılamak ve iletmektir. Dolayısıyla kadın, fizyolojik işlevi cinsel gerilimi başlatmak ve aktarmakla sınırlı olan bir organ sistemine sahiptir. Böylesi bir organ erkeğin anatomik sisteminde yoktur.”
    Kadının cinsel tepkisi içinde klitorisin rolüyle ilgili düşünceler, biyolojik gerçeklerle desteklenmeyen ve davranışla ilgili kavramlara dayanan karışık bir literatür oluşturmaktadır. Yıllar boyunca içine düşülen ‘cinsel organ yanılgıları’, klitorisin cinsel uyarı karşısında tepkisini araştıran çalışmaları destekleyecek yerde bunlara engel olmuştur. Ne yazık ki, klitorisin kadındaki cinsel tepkide üstlendiği role ilişkin belirlemeler erkeklerin ‘nesnel’ düşüncelerine göre ve kadınların öznel açıklamalarından etkilenmeksizin, hatta bunlardan habersiz biçimde oluşturulmuştur. Geçmişte klitorisin disseksiyonu, mikroskobik incelemesi ve kesilerek alınması sonucu elde edilen bilgiler, organın erkekteki penisin karşılığı olduğu düşüncesini doğurmuştur.
    Masters ve Johnson’un klitorisin kendine has, benzersiz ve bu çerçevede de kadının bedenine ait kadınsı bir organ olduğunu göstermelerinin yanında, embriyoloji alanındaki çalışmalar da klitorisin körleşmiş bir penis olduğu görüşünü sorgulamaktadır.

    4. Kadınlığa Geçiş Erillikten Vazgeçiş mi?
    Freud, Oedipus öncesi dönemden Oedipusa ait döneme geçişi kız çocuğu için eril cinsellikten vazgeçiş ve kadınsılığa geçiş olarak nitelendirerek önemli erkek merkezli bir çarpıtmada bulunmuştur. Bu çerçevede, Freud’un biseksüel temellerde tanımladığı ‘insan’, dişil olmaktan çok erildir. Freud, ortaya atmış olduğu bu gelişim modelinde erkek olarak doğulduğunu, ama kadınlığa evrilindiğini iddia etmektedir. Freud’un bu bakışı dişi cinsine ontolojik bir özerklik tanımayacak bir biçimde erkeği birincil cins olarak görerek, dişiliği ondan türetmektedir. Oysa, Stoller bize kız çocuğunun doğumdan itibaren özdeşleştiği annesi aracılığıyla kurduğu çekirdek cinsiyet kimliğini, yani dişiliğini hiçbir çatışma yaşamadan ve Oedipus dönemi ve sonrasında da bir devamlılık içinde geliştirdiğini göstermektedir.

    SONUÇ YERİNE
    Kate Millett , kültürel belirleyicilerin göz ardı edilmesini hayret verici bulur. Millett’a göre; psikanaliz kuramı kadını ve kadınlığı okurken bu kültürel belirleyicilerin etkisi dışına çıkamamış ve hatta bu belirleyicilere onaylama sağlamıştır. “Cinselliğin Diyalektiği” adlı eserinde Firestone (1970) psişik sorunların sosyal ve kültürel köklerini ciddiye almamasını psikanalizin büyük bir hatası olarak değerlendirir. Ona göre bir feminist “...baskının geliştiği toplumsal çerçevenin...değişmez olduğunu kabul edemez”. Feminist eleştiriye göre, psikanaliz kadın ve erkek libidoları arasında niceliksel bir fark görmektedir ve bu da erkeğin saldırgan özelliklerinin kabulü anlamına gelir. Erkek cinselliği sadist, kadın cinselliği mazoşist karakterde görülür. Millett’a göre bu erkeğin tecavüzkarlığını onaylamaktan başka bir şey değildir. Aynı eleştirel yön psikanalizin, tacizi düşündüren olguları, gerçeklikten ziyade fantezi ürünleri olarak değerlendirmesini de, kadının olup bitenlerden sorumlu tutulması anlamında ciddi bir taraflılık olarak görüp, aile içindeki taciz olgusu hakkında bilinçlenme ile ilgili olarak onlarca yıl geç kalınmasına sebep olduğunu ileri sürer. Feminist eleştiriye göre, psikanaliz kadının temel cinsiyet özelliklerini penissiz olma gerçeğinden anlamaya çalışmaktadır. Bu olguya göre, kız çocuk penissiz bir erkek çocuk gibidir. Kendi cinselliği ve cinsiyetini erkekliğin olumsuzlanmasından kurmaya mahkumdur. Feminist söylem ise karşı atağa kalkarak, yaşamın başlangıcında anneyle kurulan kuvvetli bağ ve özdeşleşmeye gönderme yaparak, her iki cinsteki çocukta da dişil özdeşleşmeyi vurgular.

    alihsan
  • 139 syf.
    ·8/10
    Kabil ,hiciv tarzı-kendi değerlendirmemde- Eski ve Yeni Ahit desteklemesi ile yazılmış, tabir-i caize ortalığa bomba gibi bırakılmış, José Saramago'nun ölümünden önceki son kitabıdır.

    Çok okuyucunun beğenip beğenmediği, birçoğunun " dinimize hakaret" adı altında çoğu zaman karaladığı bir kitaptır Kabil.
    Herkesin bellirli bir düşüncesi, dini seçimi, hatta belirli bir dini olguya, Tanrı'ya inanması/inanmaması gibi kendince düşünceleri vardır.
    José, Eski ve Yeni Ahit'e bağlı kalarak, kendi dilince esprili ve hicivli bir dil ile Kabil'in hikayesini yazıyor. Kabil'i anlatırken onu oluşturan anne ve babadan yani Âdem ve Havva'dan bahsetmeden hikayenin anlaşılamayacağını düşünüyor ve hikayeyi yavaş yavaş Nuh, Lilith, Lût gibi karakterlerle süslemeye devam ediyor.-lilith hıristiyanlık dinince çoğu kaynakta Âdem'in ilk eşidir-

    José'ye bu kitapla başlayan insanlar elbette konuşma cümlelerinin virgüller ile olduğunu biraz zor anlamış. Yazarın anlatım dili budur. Nokta ve konuşma çizgisi ile pek arası yoktur.

    Gerçek bir José okuyucusu zaten tatmin olmuştur.
    Bazı okurlar maalesef Kabil'in bir ders çıkarma veya ille de her yazıda aradığımız ana fikirle donatıldığını düşünüyor. Bana kalırsa dini anladığı şekilde ve benimsediği şekilde anlatıyor ve ille de bunu kabul edin diye bir yazgı ile yazmıyor. Okumak isteyen okur, kendi dinini çok benimseyen okumayabilir(hassas konulardır ve yazar biraz alaycı). Çünkü kendisi farklı bir olguyu tanıtan bir roman değil.
    Bu sebepten ötürü Ateist iseniz okuyun fikri oldukça yanlıştır. Evet düşünceler uyuyor veya uymuyor olabilir ama belirli bir düşünceye indirgemek yanlıştır.
    Düşüncelerim bazen ortak paydada buluşsada çok keyif alarak okuduğum bir romandır.Yazarın kitaplarını okuyan ve takip eden biriyim.
    Tanrı her işi düşünerek ve planlayarak mı yapar? Her yapılan kötü/ iyi olan olaylar onun sorumluluğunda mıdır? Kabil ve Habil hikâyesinde bildiğimiz bir şeyler var mıdır?
    Kadın aşağılaması olduğunu düşünmüyorum.(anlatılan dönemi gözden geçirmek gerekiyor.)

    Seni seviyorum José.
  • Zerdüşt’ün Başlangıç Söylevi
    Zerdüşt otuz yaşında yurdunu ve yurdunun gölünü bırakıp dağlara çıktı. Orada ruhunun ve yalnızlığının tadını çıkardı ve on yıl bundan bıkmadı. Ama en sonu gönlünde değişme oldu, -ve bir sabah tanla kalktı, güneşin karşısına geçti ve ona şöyle dedi:
    ” Ey ulu yıldız! Aydınlattıkların olmasaydı, ne olurdu senin mutluluğun!
    On yıldır mağaramın üstüne yükselir durursun: ışığından ve yolculuğundan bıkardın ben olmasaydım, kartalım ve yılanım olmasaydı!
    Ama biz seni her sabah bekledik, senden fazlalığını aldık ve kutsadık seni bunun için.
    Bak! Pek çok bal toplamış bir arı gibi, bilgeliğimden usandım; onu almaya uzanacak eller gerek bana.
    İnsanlar arasında bilgeler delilikleriyle, yoksullarda zenginlikleriyle bir daha sevininceye dek, vermek dağıtmak isterim.
    Derinliklere inmeliyim işte bunun için: tıpkı senin akşamları denizin ardına inişin ve altdünyaya ışık iletişin gibi, ey taşkın yıldız!
    Aralarına inmek istediğim insanların dediği gibi batmalıyım sencileyin.
    Kutsa beni öyleyse, en büyük mutluluğa bile kıskanmadan bakan ey durgun göz!
    Taşmaya durmuş kadehi kutsa da altın aksın su ve dört bucağa götürsün parıltısını sevincinin!
    Bak! Bu kadeh yine boşalmak ister ve Zerdüşt yine insan olmak ister.”
    – Böyle başladı Zerdüşt’ün batışı.
    Zerdüşt dağdan yalnız indi ve kimseyle karşılaşmadı. Ama ormana girdiğinde, kutlu kulübesinden ormanda kök aramaya çıkmış yaşlı bir adam belirdi birden önünde. Ve şöyle dedi yaşlı adam Zerdüşt’e:
    “Yabancı değil bana bu gezgin kişi: yıllar önce geçmişti buradan. Adı Zerdüşt’tü; ama değişmiş.
    O gün külünü dağlara götürüyordun: bugün de ateşini vadilere mi götüreceksin? Kundakçılığın cezasından korkmuyor musun?
    Evet, Zerdüşt’ü tanıdım. Dupduru gözleri ve ağzında tiksinti hiç yer etmemiş. Oynar gibi değil mi yürümesi?
    Değişmiş Zerdüşt, çocuk olmuş Zerdüşt, uyanmış biri Zerdüşt: uyuyanlar arasında neyleyeceksin?
    Sanki denizde yaşardın yalnızlığında ve deniz seni taşırdı. Yazık, kıyıya mı çıkmak istiyorsun? Yazık, gövdeni yine kendin mi sürükleyesin istiyorsun?”
    Zerdüşt cevap verdi: “insanları seviyorum.”
    “Neden” dedi ermiş, “ormanın ıssızlığına çekildim ben? İnsanları fazla sevdiğim için değil mi?
    Tanrıyı seviyorum şimdi: insanları sevmiyorum. İnsan fazla eksik birşey bence. İnsan sevgisi yıkım olurdu benim için.”
    Zerdüşt cevap verdi: “Sevgi de ne söz! Ben insanlara armağan götürüyorum.”
    “Onlara birşey verme” dedi ermiş. “Onlardan al daha iyi ve onlarla birlikte taşı, -bu onların daha çok hoşlarına gider: yeter ki senin de hoşuna gitsin!
    Ve onlara vermek istersen, sadakadan fazlasını verme, onu da dilensinler senden!”
    “Hayır” diye cevap verdi Zerdüşt. “Ben sadaka vermem. Yoksul değilim o kadar.”
    Ermiş Zerdüşt’e güldü ve şöyle dedi: “Öyleyse hazinelerini onlara kabul ettirmeye bak! Onlar yalnızlardan kuşkulanırlar ve bizim armağanlarla geldiğimize inanmazlar.
    Adımlarımız sokaklarından pek ıssız çınlar. Ve gece yataklarındayken, güneş doğmadan çok önce birinin geçtiğini işitseler, kendi kendilerine soracaklardır: nereye gider bu hırsız?
    Gitme insanlara, ormanda kal! Hayvanlara git daha iyi! Neden benim gibi olmak istemiyorsun, -ayılar arasında ayı, kuşlar arasında kuş?”
    “Peki ormanda ne yapıyor ermiş?” diye sordu Zerdüşt.
    Ermiş cevap verdi: “Türküler düzüp söylüyorum ve bu türküleri düzerken gülüyor, ağlıyor ve mırıldanıyorum: böyle övüyorum tanrıyı.
    Türkü söyleyerek, ağlayarak, gülerek ve mırıldanarak övüyorum benim tanrım olan tanrıyı. Peki sen armağan olarak bize ne getiriyorsun?”
    Zerdüşt bu sözleri işitince ermişi esenledi ve dedi:” Ne vereyim ben size! Çabucak gideyim de birşey almayayım sizden!” -ve ayrıldılar böylece, yaşlı adamla Zerdüşt, iki çocuk gibi gülüşerek.
    Ama Zerdüşt yalnız kalınca, şöyle dedi gönlüne:”nasıl olur! Bu yaşlı ermiş, tanrının öldüğünü daha işitmemiş ormanında.”
    Zerdüşt ormanın kıyısındaki en yakın kente vardığında, birçok kimseyi pazar yerinde toplanmış buldu: çünkü bir ip cambazının oynayacağı bildirilmişti. Ve Zerdüşt halka şöyle buyurdu:
    Ben size üstinsanı öğretiyorum. İnsan altedilmesi gereken birşeydir. Onu altetmek için ne yaptınız?
    Bütün varlıklar şimdiye dek kendilerinden öte birşey yaratmışlardır: peki siz bu büyük yükselişin inişi olmak ve insanı altedecek yerde hayvanlara dönmek mi istiyorsunuz?
    İnsana göre maymun nedir? Gülünecek birşey, ya da acı bir utanç. İnsan da tıpkı böyle olacaktır. üstinsana göre: gülünecek birşey, ya da acı bir utanç.
    Solucandan insana dek yol aldınız ve sizde çok şey daha solucandır. Maymundunuz bir zamanlar ve şimdi bile insan, her maymundan daha maymundur.
    İçinizde en bilgeniz bile uyumsuzluktur, bitki ve görüntü melezidir. Ama bitki ya da görüntü olun mu diyorum size?
    Bakın, size üstinsanı öğretiyorum! Üstinsan yeryüzünün anlamıdır. İsteminiz desin ki: Üstinsan yeryüzünün anlamı olacaktır!
    Yalvarırım size kardeşlerim ,yeryüzüne bağlı kalın, ve inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz açanlara! Ağı saçanlardır onlar, bilerek bilmeyerek.
    Hayatı horgörenlerdir onlar, çürüyen ve ağılanmış kişiler, yeryüzü bıkmıştır onlardan: bırakın gitsinler!
    Bir zamanlar tanrıya karşı işlenen günah en büyük günahtı, ama tanrı öldü, onunla birlikte öldüler o günahkarlar da. Yeryüzüne karşı günah işlemek şimdi en korkuncudur, ve bilinmezin özünü yeryüzünün anlamından üstün tutmak!
    Bir zamanlar can, gövdeyi horgörürdü: bu horgörme de en üstün şeydi: -can, gövde cılız, iğrenç ve aç olsun isterdi. Böylece gövdeden ve yeryüzünden kurtulmayı kurardı.
    Ah, bu canın kendisi cılız, iğrenç ve açtı: ve işkence bu canın tutkusuydu!
    Ama siz de, kardeşlerim, söyleyin bana: gövdeniz, canınız için ne diyor? Canınız, yoksulluk ve kirlilik ve acınacak rahatlık değil mi?
    Evet, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alması ve bozulmadan kalması için deniz olmalı kişi.
    Bakın, size üstinsanı öğretiyorum: o, işte bu denizdir, onda batabilir sizin büyük horgörmeniz.
    Yaşayabileceğiniz en büyük şey nedir? Büyük horgörme saatidir. Mutluluğunuzun bile size iğrenç geldiği saat ve usunuzun ve erdeminizin.
    Dediğiniz saat: “Benim mutluluğum nedir ki! Yoksulluk ve kirlilik ve acınacak rahatlıktır o. Ama varlığı kendisi haklı çıkarmalı mutluluğum!”
    Dediğiniz saat: “Benim usum nedir ki! Aslanın, yiyeceğine duyduğu özlemi duyuyor mu bilgiye? Yoksulluk ve kirlilik ve acınacak rahatlıktır o!”
    Dediğiniz saat: “Benim erdemim nedir ki! daha beni çıldırtmadı. Ne kadar bıktım iyiliğimden ve kötülüğümden! Hep yoksulluk ve kirlilik ve acınacak rahatlıktır o!”
    Dediğiniz saat: “Benim doğruluğum nedir ki! Ateş ve kömür değilim bakıyorum da. Oysa doğrular ateş ve kömürdürler!”
    Dediğiniz saat: “Benim acımam nedir ki! Acıma, insanı sevenin çivilediği çarmıh değil midir? Oysa benim acımam çarmıha germe değildir.”
    Hiç böyle konuştunuz mu? Hiç böyle haykırdınız mı? Ah, böyle haykırdığınızı duysaydım bir!
    Günahınız değil, yetingenliğiniz haykırıyor göklere, günahınızdaki bayağılık haykırıyor göklere!
    Sizi diliyle yalayacak şimşek nerede? Sizi aşılayacak çılgınlık nerede?
    Bakın, size üstinsanı öğretiyorum: o, bu şimşektir; o, bu çılgınlıktır!-
    Zerdüşt böyle konuştukta, halktan biri bağırdı: “İp cambazını yeterince dinledik; artık kendisini görsek!” Ve bütün kalabalık Zerdüşt’e güldü. Ama bu sözlerin kendisi için söylendiğini sanan ip cambazı, başladı oyununa.
    Fakat Zerdüşt halka baktı da, şaştı. Derken şöyle buyurdu:
    İnsan, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş bir iptir, -uçurum üstünde bir ip.
    Korkulu bir geçiş, korkulu bir geribakış, korkulu bir ürperiş ve duraklayış.
    İnsanda büyük olan, onun köprü olmasıdır, erek değil: insanda sevilebilecek olan, onun karşıya geçiş ve batış olmasıdır.
    Ben, yaşamasını bilmeyenleri severim, meğer ki batmasını bileler; çünkü bunlardır karşıya geçenler.
    Ben, büyük horgörenleri severim, çünkü bunlar büyük saygılılardır ve karşı kıyıya duyulan özlem okları.
    ben, batmak ve kurban olmak için önce yıldızların ötesinde bir neden aramayanları, yeryüzü birgün üstinsanın olsun diye, kendilerini yeryüzüne kurban edenleri severim.
    Ben, bilmek için yaşayan ve birgün üstinsan yaşasın diye bilmek isteyeni severim. Böyle ister o kendi batışını.
    ben, üstinsana ev kurmak, toprak, hayvan ve bitki hazırlamak için çalışanı ve türeteni severim: çünkü böyle ister o kendi batışını.
    Ben, erdemini seveni severim: çünkü erdem batma istemidir ve özlem oku.
    Ben, kendisi için bir damla bile ruh ayırmayanı, baştan başa erdemin ruhu olmak isteyeni severim: ruh olarak böyle yürür o köprünün üstünde.
    Ben, erdeminden eğilim ve yazgı yapanı severim: böylece o, erdemi uğruna yaşamak ister, ya da hiç yaşamak istemez.
    Ben, bir sürü erdem istemeyeni severim. Bir tek erdem, iki erdemden daha erdemdir, çünkü yazgının asıldığı daha zorlu düğümdür o.
    Ben, gönlü har vurup harman savuranı severim. -Ne teşekkür bekler, ne de teşekkür eder: çünkü hep verir o ve kendini korumak istemez.
    Ben, zar kendine uygun düşünce utananı ve soranı severim: “Ben düzenci bir oyuncu muyum yoksa?” -çünkü yok olmak ister o.
    Ben, işine başlamadan önce altın sözler saçan ve hep söz verdiğinden fazla yapanı severim: çünkü batışını ister o.
    Ben, gelecektekileri haklı çıkaranı ve geçmiştekileri kurtaranı severim: çünkü şimdikiler eliyle yok olmak ister o.
    Ben, tanrısını yola getireni severim, çünkü tanrısını sever o: tanrısının öfkesinden yok olması gerekir de.
    Ben, yaralanmada bile gönlü derin olanı ve küçücük birşeyden yok olabileni severim: böyle geçer o köprüyü seve seve.
    Ben, gönlü dolup taşanı severim, öyle ki kendini unutur ve her şey onun içindedir: herşey onun batışı olur böylece.
    Ben özgür ruhlu ve özgür yürekli olanı severim: böylece kafası, yüreğinin yalnız içi olur, ama yüreği batmaya zorlar onu.
    Ben, insanların üstünde asılı o kara buluttan tek tek düşen ağır damlalar gibi olan herkesi severim: onlar şimşeğin gelişini haber verirler ve haberci olarak yok olurlar.
    Bakın, ben şimşeğin habercisiyim ve buluttan düşen ağır bir damlayım: oysa şimşek, üstinsandır.
    Zerdüşt bu sözleri söyledikten sonra, yine halka baktı ve sustu. “İşte ordalar,” dedi gönlüne, “işte gülüyorlar: beni anlamıyorlar, ben bu kulaklara göre ağız değilim.
    Gözleriyle işitmeyi öğrenmeleri için, kulaklarını mı patlatmalı? Dümbelek gibi, vaiz gibi ötmeli? Yoksa yalnız kekemeye mi inanırlar?
    Onların gurur duydukları birşeyler vardır. Onları gurrulandıran şeye ne diyorlar? Kültür diyorlar, -bu onları keçi çobanlarından ayırıyormuş.
    İşte bundandır, kendileri için “horgörme” sözünün kullanılmasından hoşlanmazlar. Ben de gururlarına sesleneyim bari.
    Onlara en horgörülesi şeyden söz açacağım, “bu, son insandır.”
    Ve halka şöyle buyurdu Zerdüşt:
    İnsanın, kendine bir erek edinme zamanı gelmiştir. İnsanın en yüksek umudunun tohumunu ekme zamanı gelmiştir.
    Toprağı bu iş için yeternce verimli daha. Ama bu toprak bir gün yoksullaşacak ve güçten kesilecek ve hiç ulu ağaç yetişmeyecek onda.
    Yazık! İnsanın, özlem okunu insandan öte salamayacağı ve yayının, vınlamayı unutacağı zaman geliyor.
    Size diyorum: hora tepen bir yıldız doğurabilmek için, kişinin içinde kargaşa olmalı daha. Size diyorum: daha var sizde bu kargaşa.
    Yazık! İnsanın artık yıldız doğuramayacağı zaman geliyor. Yazık! En horgörülesi adamın, kendini artık horgöremeyenin zamanı geliyor.
    Bakın! Size üstinsanı gösteriyorum.
    “Sevgi nedir? Yaratma nedir? Özlem nedir? Yıldız nedir?” -böyle sorar da son insan, göz kırpar.
    Yeryüzü artık küçülmüştür ve üstünde, herşeyi küçülten son insan sıçramaktadır. Toprak piresi gibidir o, kökü kurutulamaz: son insan, en uzun ömürlüdür.
    “Biz mutluluğu bulduk” -böyle derler de son insanlar, göz kırparlar.
    Güç yaşanan bölgelerden ayrılmışlardır: kişiye sıcaklık gerekir de. Komşu daha sevilir ve ona sürtünülür: kişiye sıcaklık gerekir de.
    Sayrı düşmek ve kuşkulu olmak günahtır onlarca: sakınarak yürünür. Budaladır, daha ayağı taşlara ya da insanlara takılıp sendeleyen!
    Arasıra biraz ağı: tatlı düşler kurdurur bu. Ve çokça ağı sonunda, tatlı bir ölüm için.
    Daha çalışılır, çünkü iş eğlencedir. Ama eğlencenin zarar vermemesine bakılır.
    Artık zengin ya da züğürt olunmaz: ikisi de pek sıkıntılıdır. Kim buyurmak ister daha? Kim söz dinler: ikisi de pek sıkıntılıdır.
    Bir sürü ki çobansız! Herkes aynı şeyi ister, herkes aynıdır: başka türlü duyan, deliler evine gönüllü gider.
    “Eskiden bütün dünya deliymiş” -böyle derler de en inceleri, göz kırparlar.
    Akıllıdırla ve olup biten herşeyi bilirler: alaylarının sonu gelmez böylece. Daha bozuşulur, ama hemen barışılır, -yoksa mideleri bozulur.
    Gündüz için küçük hazları ve gece için küçük hazları vardır: ama sağlığı sayarlar.
    “Biz mutluluğu bulduk” -böyle derler de son insanlar, göz kırparlar.-
    Zerdüşt’ün, “öndeyiş” de denen ilk konuşması burda sona erdi: çünkü bu sırada kalabalığın bağrışması ve sevinci, sözünü kesti. “Bize ver bu son insanı, ey Zerdüşt” diye bağrıyorlardı, “bu son insanlardan eyle bizi! Üstinsanı biz sana bağışlarız sonra!” Ve bütün kalabalık çılgınca seviniyordu ve dudaklarını şapırdatıyordu. Ama Zerdüşt üzüldü ve gönlüne dedi:
    “Beni anlamıyorlar: ben bu kulaklara göre ağız değilim.
    Anlaşılan pek fazla kalmışım dağlarda, pek fazla dinlemişim dereleri ve ağaçları, şimdi keçi çobanlarına söz söyler gibi konuşuyorum onlarla.
    Durgun gönlüm ve duru, sabahleyin dağlar gibi tıpkı. Oysa beni soğuk sanıyorlar ve korkunç şakalar yapan alaycının biri.
    Ve işte bana bakıyorlar ve gülüyorlar: ve gülerken benden nefret ediyorlar. Gülüşleri buz gibi.”
    Derken bütün ağızları susturan ve bütün gözleri fal taşı gibi açtıran birşey oldu. Çünkü bu arada ip cambazı oyununa başlamıştı: küçük bir kapıdan çıkmış, iki kule arasına ve pazar yerinin ve halkın üstüne gerili bir ip boyunca ilerliyordu. Tam yarı yoldayken, küçük kapı bir daha açıldı ve alaca bulaca giysiler içinde, soytarıya benzer biri uğradı dışarı ve öncekinin ardından hızlı hızlı yürüdü. “İleri, seni topal seni”, diye haykırdı korkunç sesi, “ileri, seni miskin, sinsi, saz benizli seni! Yoksa ayağımın altına alırım seni ha! Bu kuleler arasında ne işin var? Senin yerin kulenin içi, kitlemeli seni, kendinden üstün olanın yolunu tıkıyorsun!” -Ve her sözle birlikte gittikçe yaklaşıyordu öndekine: fakat bir adım kala, bütün ağızları susturan ve bütün gözleri fal taşı gibi açtıran o şey oldu: şeytan gibi çığlık kopardı ve yolunu tıkayan adamın üzerinden atladı. Fakat beriki, rakibinin kazandığını görünce, başı döndü ve ipini şaşırdı; attı sırığını ve sanki bir kol ve bacak çevrintisi gibi, sırıktan daha tez, daldı derine. Pazar yeri ve halk, fırtınaya uğramış bir deniz gibiydi: kalabalık darmadağın olmuş, hele gövdenin düşeceği yerde, birbirine girmişti.
    Fakat Zerdüşt yerinden kıpırdamadı ve gövde paramparça ama henüz canlı, yanı başına düştü. Az sonra, yaralı kendine geldi ve Zerdüşt’ü yanında diz çökmüş gördü. “Ne yapıyorsun öyle?” dedi sonunda. “Şeytanın bana çelme takacağını çoktandır biliyordum. Şimdi cehenneme sürükleyecek beni: ona engel olacak mısın?”
    “Şerefim hakkı için, dostum,” diye cevap verdi Zerdüşt, “bu söylediğin şeylerin hiçbiri yoktur: ne şeytan var, ne cehennem. Canın, gövdenden bile önce ölecektir: hiçbir şeyden korkma artık!”
    Adam gözlerini kuşkuyla kaldırdı. “Söylediğin doğruysa” dedi sonra, “hayatımı yitirmekle hiçbirşey yitirmiş olmayacağım. Ben, dayakla ve bir lokma yiyecekle oyun öğretilmiş bir hayvandan fazla birşey değilim pek.”
    “Ne demek” dedi Zerdüşt, “sen tehlikeyi iş edindin, bunda horgörülecek ne var. Şimdi de işin yüzünden ölüyorsun: bunun için seni kendi elimle gömeceğim.”
    Zerdüşt bunu söyledikten sonra, can çekişen adam daha fazla karşılık vermedi; yalnız, teşekkür için Zerdüşt’ün elini arıyormuş gibi, elini kımıldattı.
    Bu sırada akşam oldu ve pazar yeri karanlığa büründü: derken halk dağıldı, çünkü merak ve yılgı dahi yorulur. Ama Zerdüşt, yerdeki ölünün yanına oturdu ve düşünceye daldı: böylece zamanı unuttu. Sonunda gece oldu ve soğuk bir yel, yalnızın üstünden esmeye başladı. Derken doğruldu Zerdüşt ve gönlüne dedi:
    Gerçek, Zerdüşt iyi balık tuttu bugün! İnsan değil tuttuğu, ceset.
    Tekin değil insan varlığı ve hala anlamsız: soytarının biri yıkım olabilir onun için.
    Ben insanlara, varlıklarının anlamını öğretmek istiyorum: Üstinsandır bu, – o kara buluttan, insandan çakan şimşek.
    Ama ben onlardan uzağım daha ve benim düşüncem onlara birşey söylemiyor. Ben onlara göre daha deliyle ceset arası birşeyim.
    Karanlıktır gece, karanlıktır yolları Zerdüşt’ün. Gel, soğuk ve katı yoldaş! Seni kendi elimle gömeceğim yere götüreyim.
    Zerdüşt bunu gönlüne dedikten sonra, cesewdi sırtladı ve yola koyuldu. Daha yüz adım gitmemişti ki, bir adam sokuldu yanına ve kulağına fısıldadı, – bakın hele! kuledeki soytarıydı bu konuşan. “Git bu kentten, ey Zerdüşt” diyordu, senden nefret eden pekçok burada. İyilerle doğrular senden nefret ediyorlar, seni düşman ve kendilerini horgören biri sayıyorlar; hak dine inananlar senden nefret ediyorlar ve seni kalabalık için tehlike sayıyorlar. Talihin varmış ki, sana güldüler: Gerçek, soytarı gibi konuştun. Talihin varmış ki, şu ölü köpekle arkadaşlık ettin; böylece alçalarak yakayı kurtardın bugün. Ama git bu kentten, yoksa yarın üstünden atlarım, -bir diri bir ölünün üstünden nasıl atlarsa.” Bunu dedikten sonra adam kayboldu: ama Zerdüşt karanlık sokaklardan yoluna yürüdü.
    Kentin kapısında mezarcılarla karşılaştı: onlar meşalelerini yüzüne tuttular, Zerdüşt’ü tanıdılar ve hayli alay ettiler. “Zerdüşt ölü köpeği götürüyor: ne hoş değil mi Zerdüşt’ün mezarcı olması! Ellerimiz bu kebaba dokunamayacak kadar temizdir de. Zerdüşt şeytanın lokmasını mı aşırmak istiyor? Peki! Afiyet olsun! Şeytan, Zerdüşt’ten daha usta bir hırsız olmasa bari! -o, ikisini de aşırır, ikisini de yer! Ve gülüştüler ve başbaşa verdiler.
    Zerdüşt buna birşey demedi ve yoluna yürüdü. Ormanlar ve bataklıklardan öte iki saat yol aldıktan sonra, kurtların aç ulumalarını o kadar dinledi ki, kendisi dahi acıktı. Derken, ışığı yanan bir evin önünde durdu.
    “Açlık” dedi Zerdüşt, “beni haydut gibi bastırıyor. Ormanlarda ve bataklıklarda bastırıyor beni açlığım, ve derin gecede.
    Ne tuhaf huyları var açlığımın. Çokluk, yalnız yemekten sonra gelir bana, bugünse hiç gelmedi: nerdeydi ki?”
    Ve bunun üzerine Zerdüşt, evin kapısını çaldı. Yaşlı bir adam çıktı; elinde ışık vardı ve sordu: “bana ve tedirgin uykuma gelen kim?”
    “Bir diriyle bir ölü” dedi Zerdüşt. “Bana yiyecek içecek birşey ver, gündüz yemeyi unuttum. Açları besleyen, kendi gönlünü canlandırır: böyle der bilgelik.”
    Yaşlı adam gitti, ama çabucak döndü, Zerdüşt’e ekmek ve şarap sundu. “Burası açlara göre biryer değil” dedi, “onun için burda oturuyorum. Hayvanla insan, ben yalnıza gelirler. Yoldaşına da yedirip içirsene, o sende yorgun.” Zerdüşt cevap verdi: “yoldaşım sağ değil, ona kolay kolay yemek yediremem.” “Bana ne,” dedi yaşlı adam ters ters, “kapımı çalan, verdiğimi almalı. Yiyin ve uğurlar olsun!”
    Bunun üzerine Zerdüşt, yola ve yıldızlara bel bağlayarak iki saat daha yürüdü: çünkü gece yürümeye alışıktı ve uyuyan herşeyin yüzüne bakmayı severdi. Fakat tan ağırırken, Zerdüşt kendini sık bir ormanda buldu, yol yoktu görünürde. Derken ölüyü, bir ağaç kovuğuna yerleştirdi -kurtlardan korumak istiyordu- Kendisi de toprak ve yosun üzerine uzandı. Ve hemen uykuya daldı, gövdesi yorgun, gönlü durgun.
    Uzun zaman uyudu Zerdüşt ve yüzü üzerinden yalnız tan değil, sabah dahi geçti. Ama sonunda gözleri açıldı: şaşmış, baktı Zerdüşt ormanın ve sessizliğin içine; şaşmış, baktı kendi içine. Derken, birdenbire karayı gören bir gemici gibi, çabucak doğruldu ve sevinçten bağırdı: çünkü yeni bir gerçek görmüştü. Ve gönlüne şöyle dedi:
    “İçime bir ışık doğdu: yoldaşlar gerek bana, diriler, -istediğim yere götürebileceğim ölü yoldaşlar ve cesetler değil.
    Beni, benim istediğim yere, kendi istekleriyle izleyecek diri yoldaşlar gerek bana.
    İçine bir ışık doğdu: sözünü halka değil, yoldaşlara yöneltecek Zerdüşt! Sürünün çobanı ve köpeği olmayacak Zerdüşt!
    Niceleri sürüden çekmek, -bunun için geldim ben. Halk ve sürü bana kızacak: çobanlar, haydut diyecekler Zerdüşt’e.
    Ben çobanlar diyorum ya, onlar kendilerine iyiler ve doğrular derler. Ben çobanlar diyorum ya, onlar kendilerine hak dine inananlar derler.
    İyilere ve doğrulara bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasabozandan: -oysa o, yaratıcıdır.
    Bütün inançların erlerine bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasabozandan: -oysa o, yaratıcıdır.
    Yoldaşlar arar yaratıcı, cesetler değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadaşları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler kazıyanları.
    Yoldaşlar arar yaratıcı ve hasat arkadaşları: çünkü ona göre herşey, hasada hazırdır. Ama yüz orağı yok: bu yüzden başakları yolar da, canı sıkılır.
    Yoldaşlar arar yaratıcı, oraklarını bilemesini bilenleri. Yıkıcılar denecek onlar için, iyi ile kötüyü horgörenler denecek. Oysa hasatçılar ve bayram edenler onlardır.
    Yaratma arkadaşları arıyor Zerdüşt, hasat arkadaşları ve bayram arkadaşları arıyor Zerdüşt: sürülerden ve çobanlardan ona ne!
    Ve sen, ilk yoldaşım benim, uğurlar olsun! Seni ağaç kovuğuna iyice gömdüm ve seni kurtlardan iyice sakladım.
    Ama senden ayrılıyorum: vakit erişti. İki tan arası, bana yeni bir gerçek geldi.
    ne çoban olacağım ben, ne mezarcı. Halka söz söylemeyeceğim artık: ben ölüyle son kez konuştum.
    Yaratıcılara, hasatçılara, bayram edenlere katılacağım: gökkuşağını göstereceğim onlara ve üstinsana çıkan merdiveni.
    Tek-barınanlara söyleyeceğim türkümü ve çift-barınanlara; ve her kimde işitilmemiş için kulak varsa, mutluluğumla ağırlaştıracağım onun yüreğini.
    Varacağım ereğime, ben kendi yolumu yürüyorum: duraklayanların ve geride kalanların üzerinden atlayacağım. benim ilerleyişim, onların batışı olsun böylece!”
    Güneş tam tepedeyken, gönlüne söylediği buydu Zerdüşt’ün: derken sorarcasına yukarı baktı, çünkü başının üstünde bir kuşun tiz çığlığını işitmişti. Bakın hele! Bir kartal havaad geniş değirmiler çizerek uçuyordu ve ona bir yılan, ev gibi değil, dost gibi asılmıştı: çünkü yılan, kartalın boynuna dolanmıştı.
    “Bunlar benim hayvanlarım!” dedi Zerdüşt ve yürekten sevindi.
    “Güneşin altındaki en gururlu hayvanla güneşin altındaki en bilge hayvan, -araştırmaya çıkmışlar.
    Zerdüşt daha sağ mı, bilmek istiyorlar. Gerçek, sağ mıyım daha?
    İnsanlar arasında yaşamayı, hayvanlar arasında yaşamaktan daha tehlikeli buldum; tehlikeli yollarda yürüyor Zerdüşt. Bana hayvanlarım yol göstersinler!”
    Zerdüşt bunu der demez, ormandaki ermişin sözlerini hatırladı, iç çekerek şöyle dedi gönlüne:
    “Daha bilge olsam! Baştan aşağı bilge olsam, yılanım gibi tıpkı!
    Ama ben olmazı istiyorum: onun için hep bilgeliğimle yürümesini dileyeyim gururumdan!
    Ve bilgeliğim beni birgün yüzüstü bırakacak olursa: -ah, kaçmaya bayılır o!- gururum deliliğimle kaçsın o zaman!”
    -Böyle başladı Zerdüşt’ün batışı.
  • 303 syf.
    ·12 günde·8/10
    Romanın girişinde ’..194x ’lı yıllar….. ‘ vurgusuyla;
    Cezayir’in Oran şehrinde farelerin getirdiği salgın hastalık ‘Veba’yı özel bir olay olmaktan çıkararak Evrenselliğe taşır Albert Camus.
    Tarih ve yer fark etmez. Nazizmin yayılması, Almanya’nın Fransa işgali, Fransızların Setif ve Guelma katliamında 45 bin Cezayirlinin öldürülmesi gibi.. Olmuş ya da olabilecek savaşlar ve katliamlara veba salgını ile sembolik olarak gönderme yapar.

    Türkiye’nin ve Dünya’nın bugünkü vebası Corona virüsü, İdlib ve mülteci sorunu ; Camus’nun tarih tekerrürden ibarettir sözü ile teyid eder adeta.

    2020 yılının vebası ile romandaki Veba’nın ortaklığı vardır ;
    Hazırlıksız gelen felaket, ölüm, acı, çaresizlik, savaş, yetersizlik, mücadele, acizlik, sefalet, sıkışmışlık, duvarın öte yanı, çocuklar, olmayan direniş, kabul görme, yazgı , devletin yüzü, durumdan rant sağlama, din tüccarları, acıyı ölümü yaşayan içerdekiler, flu bir film seyreder gibi beş dakika sonra gülüp bambaşka bir sohbette kendini bulan dışarıdakiler, farkındalık , kanıksama, duygusuzluk, umursamazlık, tutsaklık, karantina …

    Veba; 194x yıllarında Oran şehrinde farelerin getirdiği bir salgın hastalığa karşı mücadelenin romanıdır. Hızlıca yayılan ve gittikçe çok sayıda kurban alan veba salgını ; Oran şehrini hazırlıksız yakalamış, ölüm acı, çaresizlik tutsaklık, acizlik yaşanırken, Camus veba ile insanların maskelerini düşürüp gerçek yüzlerini açığa vurur. Dolayısıyla Oran halkını, insanını , devleti , kurumlarını da tanımış oluruz.

    Roman kahramanı Oran şehrinin insanlarıdır. Oran halkı tüm insanlığı temsil ederken; veba ‘da insanın içindeki kötülüktür.

    Romanın geçtiği yer Oran şehri; Fransız ilinden başka bir şey olmadığı güvercini, ağacı bahçesi olmayan tam anlamıyla yansız bir kent olarak tariflenir. Oran’da İlkbahar sokak satıcılarının getirdikleri çiçek sepetleriyle anlaşılır. Ruhsuz renksiz yansız flu gri bir şehirdir adeta diyen Camus için;

    Oran şehrindekiler; Almanya’nın Fransayı işgal ederken sessiz kalan Fransız halkı yada Cezayir Katliamından sonra kalan Cezayir halkıdır. Savaş ve katliam her zaman direneni , rengini, ruhunu, mücadelesini yok eder. Geriye kalan artık direnmeyen kabul eden biat edenler, geçmişinden elinde bir şey kalmayanlar uyum içinde olanlar kalır. O nedenle ruhsuz renksiz yansız flu ve gridir.

    Bir savaştan bir katliamdan ayakta kalanlar genelde pragmatistlerdir. Dolayısıyla vebası ile yaşamayı öğrenen rahatsız olmayan hapis kalsalar dahi şikayeti olmayan Oran için; hayatta kalmak önemlidir. Hayatta kalmalarının tek anlamı pragmatistlerin para ve ticarettir tıpkı Oran şehrindeki gibi. Oran şehrinin nüfusu için telefonda ya da kafelerde poliçelerden, konşimentolardan ve indirimlerden söz ederler diye bahseder.

    Oran şehri sahil kasabası olmasına rağmen denize sırtını çevirmiş, ışıklı tepelerle çevrili, çıplak yaylanın ortasında, her şey uzağında.. içinde değildir.

    Oran halkı devletçidir. Oran’ın yaşadığı felakette doktorlar odası başkanı bile gereken önlemi devlete bırakır. Rahatlarının bozulmasını istemezler. Devlete karşı gelmekten korkarlar. Mesleğinin gereğini bile yapamayan oda başkanı gibi devletçilik herkesin üzerine sinmiştir.

    Oran halkı felaketi yok sayarak kendilerini özgür sayar. Veba veya sömürge kaldıkça aslında asla özgür değildir. Hani çocuğu döversin çocukta acımadı ki acımadı ki diyerek acıyı yok sayar. Onun gibidir.

    Toplumlar kitlesel olaylar karşısında acıya ve korkuya karşı çaresizlik duyar. Geride kalanlar hayatın akışını devam ettirebilmek için felaketin gideceğine kendini inandırırlar. İnsanların yaşamsal gücünün en önemli reflekslerinden biridir. Felaket gerçek dışıdır geçip gider denir rüyadır denir.

    Hani İklim savunucuları tehlike yaklaşıyor. Susuz kalacağız elektriksiz kalacağız barajlar bile dolmadı derken halkın bu tehlikeye karşı kayıtsızlığı devam eder . taa ki elektrik su kesilince tepkisini koyar. Ateş eline dokunmayıncaya kadar şömine ateşi gibidir hümanisttir. Oran halkı karantinaya alınınca elektrik suyun kesildiğini anlar.

    Toplumsal yıkım ve felaketlerin rant sağlayanı da vardır elbet.
    Din adamı Paneloux inancı yeşertmek için vebadan medet umar. İnsanları sakinleştirmek yazgı olarak göstermek; Din adamı için buradan nemalanan diğer fırsatçılardan farkı yoktur.. Vebayı Allahın gazabı diyerek ticarete dökmüş inancı yeşertmek için yalan yanlış her bilgiyi kullanır . Paneloux veba için diz çöktürür bu nedenle kısaca dua edin başka bir şey yapmayın der . (Bir şeyin gerçek ile pazarlanmasını ayırırsak. Doğruyu buluruz)

    Başka bir rant sağlayanı da; intihar girişiminde bulunmaya çalışan Cottard hastalığın ortaya çıkmasıyla fırsattan istifade karaborsacılık yapar. veba ile kendimi daha iyi hissediyorum." der.. Veba belası ile işbirliği yaparak zenginleşendir.

    Veba salgının ortaya çıkmasıyla doğal olarak kıtlık ve karaborsa; insanı kontrol altına almak için devletin uyguladığı sansür ve karantinaya alınıp polis kolluğunun artırılması, karaborsa ve insan kaçakçılığın yaşanması, ölülerin açık mezarlara toplu gömülmeleri ;
    Salgının insanlar üzerindeki etkileri ; bireyin korku, kaygı, kuşku konuları, yalnızlığı,pragmatizmi, acizliği yazgıya bağlaması, kanıksaması

    Bütün bunlar savaşlarda ve işgallerde her zaman yaşananlar değil midir.

    Romanın sonunda ;Doktor Rieux yani Camus ;’… vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliğe ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdiğini…’
    ‘…romanın kesin bir zafer güncesi olmadığını yalnızca korkuya ve onun tükenmez silahına karşı yapılması gerekenlerin bir tanıklığını dile getirdiğini…’ söyleyerek romanı bitirir.

    Romanı daha iyi anlayabilmek için Albert Camus’nun hayatını inceleyelim. Hayatını araştırdıkça beslendiği yerlerin romana sindiğini görebiliyoruz. Kara ölüm vebaya karşı anarşist bir yapının neden olmadığını karantinaya alınan şehrin içindeki insanları ruhunu hatta böyle bir durumda duvarları delip başkaldırının neden yaşanmadığını anlayabiliyoruz..

    Bildiğimiz gibi; Fransız yazınını kişilikleri ve yapıtları ile derinden etkileyen Albert Camus ve Jean-Paul Sartre Varoluşçuluğun en büyük temsilcilerinden biridir.

    Sartre bu konuda : ‘Varoluş özden önce gelir. İyi ama, bu ne demektir. Şu demektir: ilkin insan vardır; yani insan önce dünyaya gelir, var olur ondan sonra tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır. Varoluşçuya göre insan daha önceden tanımlanamaz, belirlenemez; hiçbir şey değildir o zaman. Ancak sonradan bir şey olacaktır. Ve kendini nasıl yaparsa öyle olacaktır’. Söyler.
    Yani kısaca “Öz, varoluştan önce gelir.” cümlesiyle özetlenebilir
    Varoluşçu felsefe kendini; modern toplumdaki insanın yalnızlığı, saçma, umutsuzluk, bunaltı, başkaldırma, sorumluluk, dayanışma, seçme, özgürlük gibi kavramlarla ifade ederken, 1940’larda birdenbire olaylarla, savaşla, “tarih”le yüz yüze gelip, artık bu anlamsız dünyaya daha başka bir gözle bakmaya başlar.

    Nazizmin, faşizmin güçlenip yayılması, İkinci Dünya Savaşının getirdiği çöküntü geleneksel değerleri sarsmış, yıkmıştır. Direniş’e katılmış olan varoluşçular, Nazi zihniyetine karşı koyamamış ve “saçma” üzerine kurulu felsefelerini o yılların umutsuzluk ortamında bir umut ışığı yakma, yeni bir hümanizma oluşturma çabasına girişirler. Metni sonradan kitap haline getirilen konferansında Jean-Paul Sartre, varoluşçuluğun bir hümanizma olduğunu haykırır.

    Varoluşçuluk 1945’lerdeki gibi etkileyici ve sürükleyici değildir artık. Olaylara katılmak, tarihe yön vermek, çağı kucaklamak için aşağı yukarı on, on beş yıl önce kolları sıvayan bu varoluşçu düşünürlerin hayal kırıklıklarını, başarısızlıklarını Simone de Beauvoir Les Mandarins adlı yapıtında sergiler.

    1955’lerden sonra, yine büyük gürültülerle gelen yeni akımlar karşısında dayanamayıp etkinliğini yitirir ve yavaş yavaş sahneden çekilir.

    Jean-Paul Sartre İse, 1958’de, çağımızın aşılmamış gerçek felsefesi diye nitelediği marksizmin bir yana bıraktığı bireyin sorunlarını ele alıp çözümlemeye başlayınca, artık sade bir “ideoloji” olarak gördüğü varoluşçuluğun kendiliğinden ortadan kalkacağını açıklar.

    Sartre de varoluşculuğun hümanizma ya evrilmesi ve marksizimden hatta Stalinizmden ayrılması noktasında Sartre de yolunu Marksist ideolojiye doğru evrilir. Varoluş felsefesi de etkisini yitirir.

    Albert Camus siyaseti*******
    İspanya’nın politik durumuna duyduğu kaygı nedeniyle 1934'te Fransız Komünist Partisi'ne katılır. Bazı kaynaklarda Üç yıl sonra, Troçkist suçlamasıyla partiden atıldığını bazı kaynaklara göre de komünist hareketin Müslüman Cezayir’lileri ötekileştirmesi nedeniyle kendisinin partiden ayrıldığı yazılıyor.

    Politik olarak sol görüşlere yatkın olmasına rağmen komünizme karşı çıkması, Sartre'dan uzaklaştırır.

    Camus, 1950 ler'de kendini insan haklarına adar. 1951 ekimde Başkaldıran insan’ın yayınlanmasıyla Camus devrimci şiddete başvurulmayan barışcıl bir sosyalizm savunuculuğunu yapar. 1952'de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya'yı üye olarak kabul edince UNESCO'daki çalışmalarını durdurup ve kurumdan ayrılır.

    Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954'te başladığında, Camus kendini ahlaki bir ikilem içinde bulur. Cezayir doğumlu Fransızlar'ı betimlemek için kullanılan bir sıfat olan "siyah ayak" dır Camus. Savaş döneminde Fransa hükümetini savunan Camus; Cezayir'in özerk, hatta bir federasyon olmasını savunur; fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemez.
    Stockholm Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma esnasında Cezayir konusundaki pasifliğini savunmuştur.
    Çelişkili sayılan bu durum Fransız sol entelektüelleri ve Sartre tarafından tepkiyle karşılanır.

    Albert Camus’a nerelisin diye sorsak? ********

    Cezayir'li bir Fransız olan Camus Yabancı ‘da; öldürülen Cezayirli Arap'ın hayatı üzerine değil de öldüren Cezayir’li bir Fransız'ın üstüne kurarak;
    Veba Romanın da ise Cezayir’deki Oran şehri için;
    …Oran gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir 'in Fransız ilinden başka bir şey değildir… diyerek.
    İki romanın da cevabını vermiştir.
    İspanya'nın Faşist yönetimden kurtulması için uğraşan Camus'nün Cezayir'in bağımsızlığı söz konusu olduğunda doğup büyüdüğü toprakların insanlarının yanında değil, Fransız devletinin yanında yer alır. Ayrıca, Albert Camus’nun Cezayir Savaşı sırasında oradaki Fransızlardan vazgeçemediği gibi, sömürgeciliği de onaylayamadığından, bu savaş karşısında kendisinden beklenen tavrı alamayıp susması onu yalnızlığa itmiştir.

    Nobel ödülünü Camus kabul etti. Sartre reddetti*******
    Yazar olmak önemli değil.. insanına halkına ihanet etmeyen onurlu yazar olmak önemli..
    Ödül deyince ödüllerin en büyüğü en siyasalı Nobel ödülü aklımıza gelir.
    Kuyruklu yıldız gibi değerlendirilen Nobel ödülü gerçeğini Azerbaycan Bakü neft milyonerlerinden nitrogliserin patlayıcı ve savaş rantına giden yolun hikayesini yani gerçeği öğrenmek ister misiniz?

    http://www.halksahnesi.org/2000/06/01/nobel-gercegi/

    ‘Özgür akademinizin, bu cömert ve onur verici ilgisi karşısında, özellikle de bu ödülün kişisel liyakatlarıma baskın çıktığını dikkate alınca, yoğun bir şükran duygusu hissediyorum...’ 1957 Nobel Edebiyat ödülü Albert Camus’a verilirken konuşmaya bu cümleler ile başlar.
    Jean Paul Sartre ise; 1964 yılında kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülünü, kapitalist sistemin verdiği ödülü almayacağını söyleyerek, reddeder.

    http://m.nabizhaber.com/...okudu-siz-15870h.htm

    Diğer bir Afrikalı (Senegalli) yazar ve yönetmen Ousmane Sembène
    Nobel ve benzeri ödül peşinde sürüklenenler kendi halklarına karşı bağışlanmayacaklardır. Diyor kısaca.
    Bende ‘En büyük mafya edebiyat mafyasıdır’ diyorum.
    *****
    Bu Romanı J.Paul Sartre yazsaydı nasıl yazardı? Yolları ayrılan Sartre’den nasıl bir roman çıkardı sadece merak ettim. Bu soru ile Camus Sartre kıyası asla yapmıyorum. Camus’ya ciddi haksızlık olur.
    Vebayı ; Camus’un gerçekten çok katmanlı bir yazar olmasının keyfiyle okudum.
    *****
    Türkiye ve dünyanın vebası corona virüsü idlib ve mülteci sorununa denk düşmesi ve ayrıca 57 yıl önce 19 mart 1962 tarihinde Cezayir Fransa’nın sömürgeliğine karşı mücadeleyi kazanarak Bağımsızlığını ilan etmesi açısından
    Mart ayı kitabının seçimi büyük anlam kazanıyor.
    Roman seçimi konusunda 1000kitap/İzmir grubunu kutluyorum.
    ****
    Beğendiğim yerlerden alıntı ve yorumum
    *** Smokin vebayı kovuyordu
    Sadece bu cümle için roman yazılır. Kısa ve tek cümle ile bu kadar iyi anlatılır. Müthiş…
    Büyük bir otelde fare çıkınca İşte biz de şimdi herkes gibi olduk, diye yazarken de Smokinin vebayı koruduğunu bir kez daha vurgulamıştır romanda...
    Zengin mekanlar korunaklı güvenliklidir. Tehlikeden fareden halktan ayırır .. o nedenle bu mekanların bedeli yüksekdir. Güvenli saha oluşturmasından dolayı pahallıdır.
    *** — Tanrıya inanmıyor musunuz? diyordu her sabah ayine giden yaşlı kadın.
    Rambert inanmadığını söyledi ve yaşlı kadın yine, bu nedenle, dedi,
    — Haklısınız, ona kavuşmanız gerek. Yoksa elinizde ne kalır (yorum yok)
    ***İnsanların uykusu vebalıların yaşamından daha kutsaldır.
    ( yorum yok :))
  • Bu kara yazgı değil, görünen bizim dışımızda yaşanan gerçektir. Hükmedemediğimiz şeylere yazgı demek kolaya kaçmaktır ama başka da çare yoktur.
  • 164 syf.
    Yirmi sene evvel genç bir lise talebesi olarak okuduğum kitabı bugün orta yaşına gelmiş bir adam olarak tekrar okudum ve şunu anladım; hayata bakışımız gerçekten ama gerçekten değişiyor. İster buna yaşlanmak diyelim ister olgunlaşmak isterse de tecrübe kazanmak, adı her ne olursa olsun gerçek adı değişim. Yirmi sene önce acıklı bir aşk romanı olarak okuduğum kitabın kapağını, bugün devasa dersler alarak, kitabın içindeki yüzlerce cümlenin altını çizerek, aklımı acaba ben olsaydım ne yapardım sorularıyla meşgul ederek kapatabiliyorum. Tesadüf müdür, yazgı mıdır bilemem ama yıllar sonra okuduğum kitabı Sabahattin Ali’nin Sinop Cezaevinde kaldığı hücresini ziyaret ettiğim günün akşamında bitirmiş olmam da ilginç bir dipnot olarak burada kalsın. Eline sağlık büyük usta. Yirmi yıl sonra bambaşka duygularla okuyabilmek dileğiyle..