"...hayatımın yası,
solan mevsimim,
içimdeki mıh,
kalbimdeki har,
adam'dır kırılan boynum;
senindir, al.
bu bendeki kağıt kesiği,
bu bendeki gün batımı,
açamayan çiçek,
küskün çocuklar,
ve göğün bütün yağmurları;
hatırandır, al.
şimdi yetim bir dünyadır,
denizini özleyen martılar.
kök saldım yokluğuna,
beni ancak bi' ağaç anlar...
hasretle nasıl başa çıkar ağaçlar?
ya denizler, nasıl ağlar?
ah bu bendeki sonbahar,
bu bendeki kırık dal,
kanımda solan kırmızı,
kirpiklerimde kar,
hasretindir yar!
hiç olmazsa rüyalarda sar..."
Yas, gözyaşından olduğu kadar buruk tebessümden; kaybedilen geçmişten olduğu kadar kazanılamayacak gelecekten de besleniyor. Bu yüzden, kâh geçmiş anların yetim hatıralarına dalıyor kah gerçekleşemeyeceğini bilmenin hüznüyle yeşeren kırık dökük hayaller kuruyordum.
“Yaşayan iki annenin biricik yetim kızıydım. Biri beni daha ağzımda sütü kurumamışken evlatlık vermişti, diğeri de beni on üç yaşımda ilk anneme iade etmişti. Ayrıllıkların,yalancı ya da gerçeği söylemeyi reddeden akrabaların, mesafelerin kızıydım. Kimin kızı olduğumu artık bilmiyordum…”
Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnımı koydum
Sanki bir yeraltı nehr çağlıyordu
Gözlerim yollarda bekler dururum
Nerde kardeşlerin diyordu bir ses
İlk Kıblesi benim ulu Nebi'nin
Unuttu mu bunu acaba herkes
Burak dolanırdı yörelerimde
Miraca yol veren hız üssü idim
Kutsallığım belli şehir ismimden
Her yana nur saçan bir kürsü idim
Hani o günler ki binlerce mü'min
Tek yürek halinde bana koşardı
Hemşehrim nebi'ler hâtırı için
Cevaba erişen dualar vardı
Şimdi kimsecikler varmaz yanıma
Mü'minden yoksunum tek ve tenhayım
Rüzgârlar silemez gözyaşlarımı
Çöllerde kayıp bir yetim vâhayım
Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde
Götür müslümana selam diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa
Bahçıvan gittiğinde evin önündeki bahçeye ne olur... Bahçe, bahçıvanı olmadan da coşmaya devam edecek, onun diktikleri büyüyecek, meyveye duracak ama yabani otlar da kendine yol açacak, bir süre sonra onlar her şeyi ele geçirecek. Belki hemen değil, ama işler böyle yürür- bedenler soğur, bahçeler yabani ota boğulur, çocuklar yetim kalır.
Zira bu insanlar, dünyanın vicdanından mahrum bırakılmışlardır. Onları iten el küresel sessizliktir, siyasi çıkarların körlüğüdür, toplumların duyarsızlığının kalın duvarlarıdır. Bir ekranın karşısında acıyı izleyip birkaç saniye sonra başka bir görüntüye geçmek; insanlığı kalbin dışına atmanın en modern biçimidir.Mâûn Sûresi'nin ikinci ayeti, bizlere bu görünmeyen yetimleri de hatırlatır: "Yetimi itmek, acı çekenin sesine kulak tıkamak, insanların en korunaksız hâline sırt dönmektir" düsturunu çağlara haykırır. İşte bu yüzden "yedu'u'l-yetîm" sırrı, bir toplumu ıslah eden en güçlü psikolojik gerçeği hepimizin kulağına fısıldamaktadır: Güçlü olanın imtihanı, zayıf olanla kurduğu ilişkide gizlidir.