• Yüzümdeki tuz yangını arttıkça kitaplara gömüldüm. Acının en güzel yanı, okuduğunuz kitaplarda daha çok satırın altını çizebilmenizi size sağlamasıdır.
    Handan Acar Yıldız
    Sayfa 25 - Hece Yayınları / kayıp
  • Karışan saatler içinde hâtırana
    Bazı sabahlarla ikindiler yan yana,
    Değişik gülleri sanki tek bir baharın;
    Bâkir hülyasıyla beyaz ve ürkek yarın,
    O sükût bahçesi, ufkunda kuş yerine
    Hasret kanat çırpar düşünen ellerine...

    Hep aynı nağmede çılgın dolaşan yaylar,
    Bir yıldız kervanı gibi haftalar, aylar
    Hep aynı hayalin peşinde bu yolculuk,
    Hep gül yangını ve bahar sıtması ufuk...

    Tenha bir ucunda gecenin bir sır gibi
    Fısıldanan adın kardeş, dost ve sevgili,
    Durgun havuzların süsü ten rengi çiçek
    Bir mevsim cümbüşü içinde süzülerek
    Ömrün gecesinde ve kader rüzgârında
    Bir ürperme olur çıplak omuzlarında...
    Ahmet Hamdi Tanpınar
  • YAZMAYA SUSAMAK
    Nazan Bekiroğlu’nun "Nun Masalları" kitabının “Hattat ve Padişah” adlı birinci bölümü, “Hat ve Rasat, Kayıp Padişah, İri Kara Bir Leke ve Âyine-i Mücelllâda Nihanız” başlıklı dört ara bölümden oluşan bir hikâye. Sevgili okur arkadaşım Yağmur M.’nin teşvikiyle "Nun Masalları" kitabıyla bir anda etkinliğe -biraz da gönülsüzce- dahil olunca ben de kara kara düşünmeye başladım. Dile kolay yaklaşık dört aydır tek bir satır bile yazmamış olan ben, hem de "Nun Masalları" gibi soyut bir kitap üzerine ne yazabilirdim ki.

    Kitabı yeniden okumaya başlayınca yazarın ilk cümleleri ruh halimi tam manasıyla paylaştığı için ruhuma çok iyi geldi. Bu hikâyenin “Hat ve Rasat” adlı birinci bölümü: “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği bir biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da kamış kalemi, âherlenmiş kâğıda eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu.” diye başlar ki bundan sonra yazacaklarım, ağırlıklı olarak ilk bölüm olan “Hattat ve Padişah / Hat ve Rasat” hakkındaki dağınık düşüncelerimden ibaret olmakla birlikte kitap hakkında da genel bir değerlendirme ve içeriğe dair detaylı bilgi de içermektedir.

    Gökkubbe üzerinde söylenmemiş hiçbir söz yoktur. Belki bu sebepten olsa gerek, “Hattat ve Padişah” hikayesinin kahramanı Hattat-rasıt da yazma isteğiyle kamış kalemi ve âherlenmiş kâğıdı eline aldığında içinde bir yer bumbuz kesilir ve aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gider. Oysa her şeyin bir zamanı vardır. Zamanı gelmediyse sözler zamana yenik düşer. Hattat-rasıt, mağribden maşrıka doğru, kocaman kuyruğundan etrafa ışıklar saçarak yürüyen yıldızı gördüğü o gece onun ışığında kendisini ve her şeyi görür ve beklenen anın geldiğini fark eder.

    Eve döndüğünde artık içi sımsıcak ve kıpır kıpırdır, çünkü nasıl ve ne biçimde yazacağını bilmektedir. Bu defa içindekileri kaybetmeden, dondurmadan yazabilecektir, bunu hissetmektedir. Köşe minderine oturur, rahlesinin önünde diz çöker, bir kâğıt alır. Mühreyi kâğıt üzerinde gezdirmeye başlar. Maksadı kimsenin bilmediği şeyleri yazmaktır, sonra yazdıklarını insanlarla paylaşacak ve hatta kim bilir belki tüm bunları padişaha okuma bahtiyarlığına da erişecektir. Eğer içinden geçenleri yazmayı başarabilirse ruhu kanatlanacak, paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığının anlamını idrak edecektir.

    Hattat-rasıt, denizin hışırtısının meydana getirdiği fon müziği eşliğinde sabaha kadar durmaksızın ağlar ve yazar. Evvela, gelirken kapı önünde gördüğü filbahri çiçeğini anlatır. Sonra her sene baharın ilk gülünü nasıl beklediğini, hanımelleriyle birlikte gönlünün kanatlanmasını, sarayın has bahçesindeki lâle tarhlarını, şakayık güllerini, karanfilleri. Tüm bunları yazarken Hattat-rasıtın içi bir has bahçeye dönüşür, ömrünün, baharın ve İstanbul’un has bahçesi bir defteri dolduruverir.
    Hattat-rasıt, sonrasında kendini insan kılan acılarını anlatır. “Varlıklarında bunca yok iken, yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını” hatırlar teker teker. Ve böyle bir yığın acı bulup çıkarır ömründen ve bir defter de bunlarla doluverir.

    Sonra düşlerini anlatmaya koyulur Hattat-rasıt. İnsan olmaya çalışan bir Peri kızının masalını anlatır. İnsan olmanın zorluklarına inat, insan olmaya azmeden ve türlü sınanmalardan sonra insan olmaya hak kazanan bir peri kızının masalını… Yazdıkça yazar Hattat-rasıt. Son deftere aşkını yazar, bütün aşklarını. Sonra bütün sevinçlerini, kederlerini, erdemlerini, erdemsizliklerini. Yazdıklarını son bir kez gözden geçirdikten sonra kendinden memnun minderin üzerinde kıvrılıp uyuyuverir.

    Hattat-rasıdın şimdiki dileği padişaha bir arzıhal yazmaktır. Divan-ı Hümayun'un toplanacağı gün, Bâb-ı Hümayun’un önüne gider ve hiç zorluk çekmeden padişaha yaklaşıp onun kara gözlerinin içine bakarak “Bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var.” diyerek yazdığı defterleri eline verip oradan uzaklaşır.

    Artık uykusuz kalma sırası padişaha gelmiştir. O gece padişah, Saray-ı Âmire’nin duvarları mavi çinilerle döşeli loş odalarından birinde, billur kandillerden dökülen sarı bir ışığın altında sabaha kadar bu defterleri okur. Sabah olduğunda Hattat-rasıdı saraya çağırtır ve defterleri bir kere de ona okutur. Hattat-rasıdın sesi sıcak, sımsıcak, seller, ırmaklar, yağmurlar gibi ağzından dökülür ve bir tek zerresi bile kaybolmadan padişahın gönlüne akar. Sonunda padişah mütebessim nazarlarla ondan isteğinin ne olduğunu sorar. Hattat-râsıt da defterleri bütün tebaa önünde okumak istediğini söyler.

    Padişah, Hattat-rasıdın bu isteğini yerine getirecektir, ancak Padişaha göre; Hattat-rasıdın amacı paylaşmak, anlaşılmak ve anlaşıldıkça çoğalmaksa onu padişahtan daha iyi anlayan başka kimse çıkmayacaktır. Ancak Hattat-rasıt ısrarla reddeder tek kişinin yüreğinde var olmayı, o ısrarla çokluğu istemektedir, oysa çoklukta var olmak çok güçtür…

    Hattat-rasıdın talebi yerine getirilir. Tüm Osmanlı tebaası Saray-ı âmire ile Ayasofya ve Sultanahmet’in arasını doldurur. Her kademeden halk, defterleri dinlemek üzere toplanır. Hattat-rasıt, padişahtan aldığı defterleri koltuğunun altında, Bâb-ı Hümâyun önüne yerleştirilmiş yüksek bir kaidenin üzerine çıkar ve “Ey Osmanlı” diye söze başlamak ister. Fakat boğazından sadece bir hırıltı yükselir. Halk onun bu haline kâh gülüşerek, kâh bağırıp çağırarak, kâh da ağlayıp dövünerek tepki gösterir. Ve sonunda kalabalık çözüle çözüle koca meydanda Hattat-rasıt yapayalnız kalır. Sonunda defterlerini koltuğunun altına sıkıştırıp taş kaideden iner. Surda açılmış kafesli pencerenin önünden geçerken kendisini izleyen bir çift kara gözün varlığını hisseder. Ancak o teklikte var olmayı seçmemiş, çokluğa meyletmiştir, bunun sonuçlarına katlanacaktır. Yol ayrımına geldiğinde rasathaneye değil evine doğru yollanır. Evine geldiğinde rahlesini ve yazı takımını önüne çeker ve “sesini padişahtan başka hiç kimseciklere duyuramayan hattat-rasıt bir adamın başından geçenleri” yazmaya başlar. Kelimeler, içinden “sıcak, sımsıcak, insan kanı kadar, gül mevsimi kadar, seller, yağmurlar kadar sımsıcak, mühresiz kâğıdın üzerine dökülür.”
    Hikâye, bu minvalde devam eder ve biraz da şaşırtıcı şekilde sonlanır.

    Nazan Bekiroğlu’nun hikâyesi bir masal üslubunda yazılmış. Hikâye bizi bir zaman makinesine bindirip Hicri 1176 yılına kadar götürüyor. Üslup öyle samimi, öyle sıcak, ayrıntılar öylesine yerli yerinde ki ister istemez zihinlerdeki tarihî şahsiyetler ortadan kalkıyor, padişah da hattat-rasıt da Osmanlı tebaası da ete kemiğe bürünüp aramızda dolaşan sıradan insanlar haline geliveriyor.

    Padişah, tebaasından birinin defterlerini okuyup bunları ruhuna sindirirken, tarih kitaplarındaki azametli padişah imajından epeyce uzak çizilmiş. Hattat-rasıt ise zaafları, kusurları ve elindekiyle yetinmesini bilmemesiyle öyle insan ki. Tarihî metinlerde alışılmış olan abartılı –ya göklere çıkaran ya da yerin dibine batıran- uç ifadeler yok Nazan Hoca’nın hikâyesinde. Tersine her haliyle insan var.

    Nazan Bekiroğlu’nun hikâyesi görünüşte tarihî bir hikâye hüviyetinde. Bu hikâyenin birinci katmanı olarak kabul edilebilir. Oysa hikâye dikkatle okunduğunda çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülecektir. Hattat-rasıd bir sanatkârdır her şeyden önce. Sanatkâr, sanatının görülmesini, anlaşılmasını ister. Bir sanatkârı anlayan insan sayısı ise çok zaman bir elin parmaklarını geçmez. O halde bir sanatkârın çok sayıda insan tarafından anlaşılması yahut anlaşılmayı arzulaması ham bir hayalden ibarettir. Hikâyedeki Hattat-rasıd’ı anlayan padişah da bu bağlamda sanattan anlayan, ona kıymet veren sanattan anlayan kimselerden biri olarak düşünülebilir. Yine bu bağlamda Hattat-rasıdı dinlemeye gelen kalabalıklar da gerçek sanatkârın kıymetini bilmeyen, sanattan anlamayan kimseler olarak düşünülebilir. Hattat-rasıdın gönlünü kaptırdığı ve uğruna padişahtan vazgeçtiği cariye ise hikâye üzerine tasavvufî yorumlar yapmayı da mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda padişah Allah’ı, cariye ise kulun Allah’a ulaşmasına engelleyen unsurları temsil ediyor olabilir.

    “Nun Masalları” postmodern özellikler açısından da incelenebilecek yapıya sahip bir kitap. Bu bağlamda “üstkurmaca” (Metnin kurgusal olduğunu afişe eden her türlü uygulama-Yıldız Ecevit, “Türk Romanında Postmodern Açılımlar”) denilen yazarın eserinin kurgusallığını vurgulamak için esere kaleme alma sürecini de esere dahil etmesi (yer yer kahramanlarıyla yaptığı tatlı atışmalar, yazmaya dair serzenişleri de bu bağlamda düşünülebilir) ya da “metinlerarasılık” dediğimiz başka eserlerden yapılmış alıntılar -bu alıntılar gizli ya da açık olabilir ki kitap bu açıdan çok zengin malzeme içeriyor- da ilk bakışta dikkatimi çeken unsurlar.

    Bir akademisyen olan Nazan Bekiroğlu’nun doçentlik tezi olan “Şair Nigar Hanım”a dair yazdığı “Nigar Hanım Sevgili” adlı metin de biyografik bir detay olarak zikredilebilir. Nazan Hanım’ın kitabın ismini seçerken kendi isminin ilk harfine gönderme yaptığı da gözönünde bulundurulduğunda kitabın biyografik okumaya da müsait olduğu sonucu çıkarılabilir. Nitekim yazarın kendisi de bu durumu şu cümleleriyle itiraf eder:
    “Nakkaşın hikâyesini yazacaktım. Kim bilir yine hangi yangını sermaye, ve nakkaşı bahane edip, ruhumdan söz açacaktım."(91)
    “Artık hikâyelerimin kahramanı olmuş oluyorum. Yazarı kahraman olan hikâyelerin hem de."(92)

    Sonuç olarak, "Nun Masalları" farklı hikâyelerden oluşmasına rağmen bu hikâyelerin bir şekilde birbirine bağlandığı özgün bir kitap. Bu bağı sağlayan yazarın kendisi. Bir yerde hikâyesi biten ya da bittiği zannedilen bir kahraman başka bir hikâyede tekrar karşımıza çıkabiliyor bu da yaşamın tekrarlı yapısına bir gönderme olarak da düşünülebilir. “Nun Masalları” üzerine -yazımda çok yüzeysel olarak ifade ettiğim gibi- çok farklı okuma denemeleri yapılabilir. Bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız sabrınız için çok teşekkür ediyorum Sevgili https://1000kitap.com/YagmurM arkadaşıma ve Burak Bey’e etkinlikle ilgili teşvikleri ve uzun bir aradan sonra yeniden yazmama vesile oldukları için de ayrıca çok teşekkür ediyorum.
  • GÖVDE GÖSTERİSİ
    Bu incelemeyi (?) daha çok kitabı okuyan ve yarım bırakan arkadaşlar için yazıyorum. Sürprizbozan içerebilir demek istiyorum ama hangi sürprizi bozabiliriz ki diye diyemiyorum. Yani okumamak size kalmış. Bu kitap gibi, daha az kişiyi hedef alarak kaleme alıyorum. Murat Sezgin'in #27798378'in incelemesini de okursanız da kitap açısından daha yardımcı olucaktır.

    Post modern edebiyat... Nedir bu? Bunu anlayabildiğimizde ki bu bile oldukça zor -bence- bu türdeki okumaların amacı ve sonucu daha anlamlı bir yere gelir. İnternette bu konuda yaptığım araştırmalar neticesinde kopyala yapıştırla, post modern edebiyatı biraz daha anlama kavuşturmaya çalışacağım. -Umarım.-
    1)''Postmodern yazın, modern anlayıştan farklı olarak öz ve biçimde yeni bir yaklaşımı beraberinde getirmiştir. Buna göre tür ayrımı ortadan kalkmıştır. Modern yapıtta yorumlanabilirlik sınırlandırıldığı halde, postmodern yapıtta okuyucu, okuduğu sırada metni yeniden yazma durumuna geçer. Modernlikte yapıt anlamlılık taşımaktayken, postmodern yapıt söz söyleme sanatıyla (retorik) bezenmiştir. Dil oyunlarına geniş yer verme ve zaman-yer bütünlüğünden uzaklaşma görülür. Postmodern yazında konu bağlarında geriye dönüşler vardır. Daha önce yazılmış metinlerden yola çıkarak yeni metinler üretilir. Hem sorgulama, hem de yanıt arama bir arada görülür.''
    Calvino ne yapmıştır peki? Daha önce yazılmış metinleri kendisi yazmıştır. 10 romanın ilk bölümleri, bunun örneğidir.

    2)''Modernizm, nesnelerin, varlıkların, durumların göründükleri gibi olmadıkları düşüncesine dayalıdır.'' Bütün bir kitap boyunca, sırtımızda kitaptan bir pelerin, soyut bir yerlerde gezerken, tam olarak bu özelliği hissediyoruz. Bu kitap öyle elime alayım hadi okuyayım denebilecek bir kitap değil. Tam olarak entelektüel insanların kalemi bir kitap.

    3)''Klasik (geleneksel) roman; dış dünyayı, çevreyi ve toplumsal olanı önemser, dışa dönük bir özelliğe sahiptir. Modern roman ise içe dönüktür. Bireyin iç dünyasına, ruhuna, bilinçaltına eğilir.'' İkinci tekil şahıs kullanılarak yazılmış bu kitapta, size ne düşündüğünüzü ve düşüneceğinizi anlatan cümleler var. Karşı koyamadan okuyorken, birden karşı koyarken buluyorsunuz kendinizi.
    Nedense geleneksel tavrı, bu modern dünyada biraz küçümseme içererek kullanırız. Ben, klasik olanı da modern olanı da tercih ederim. Bence klasik olan da sadece toplumsal yazılmıyor. Aklıma İnsancıklar ve Anna Karenina geldi. Bunlar bireyin hem içini hem dışını önemseyerek yazılmış klasik eserler. Ama bu kitap, tamamen içe dönük bir kitap. Post modernizm adına verilen örneklerin içinde zirve sanırım James Joyce'a ait. Ama onun da övdüğü biri var. İrlanda'lı yazar Flann O'Brien. Üçüncü Polis Bu kitaba nazaran okuması daha kolay bir kitap olduğunu düşünüyorum. Post modernizmden hoşlanan ve bununla ilgilenenlerin ıskalamaması gereken bir eserdir. Tavsiye ederim.

    4)Bu madde için kopyala yapıştır yaptığım siteye nasıl bir minnet duydum, şu anda anlatamam. Çünkü ben de bilinçakışı var diyeceğim ama tam olarak Körleşme ya da Tutunamayanlar'daki gibi de değildi. Bu yüzden yazarsam ''Hadi canım!'' diyen olur diye vazgeçmiştim. Teşekkürler yazan kişi! :) Kendimle de övündüm böyle düşündüğüm için :) ''Öykülemede diyalog ve hikâye etme yerine bilinç akışını kullanır. Dolaşık ve karmaşık anlatım yöntemlerini dener. Simgelere, mitolojiye, efsanelere, mistisizme, nihilizme, fanteziye yönelir.'' BİLİNCİNİZ AKIYOOOOR. Calvino bu kitapta, zihnimizi bir muhallabi misali akışkan ama yeteri ısıyı bırakırsa donacağını bilen bir eminlikle oradan oraya akıtıyor.

    Post modernizm ile ilgili bu kadar yazmak yeterli. Şimdi kendi notlarıma döneceğim. Aşağıya da yararlandığım sitenin linkini bırakacağım. Benim okuduğum tek site bu olmadı. Ama en güzeli. Siz de okumalısınız. Buradaki her madde bu kitabı daha anlaşılır kılıcak.
    https://www.turkedebiyati.org/...modern-edebiyat.html

    ***

    Kitap okurken not alıyorum. Bunu da bu siteden öğrendim. Hatta yanılmıyorsam Hakan S. abi bunu yazmıştı bir yere. O gün bu gündür, elimde bir cep ajandası okuduğum kitabın kankası olarak gezer, ben de yazdıkça yazarım ona. Bir kitabı okurken, düşündüğümüz binlerce şey var. Bunların bilincimizden öylece geçip gitmesine müsaade etmemeliyiz.

    Kitapla ilgili 2 ayrı görüşüm olucak. İlki yarısına kadar düşündüklerim olucak. Bir noktaya kadar bilinçakışımsı tavrı sezdiğim ama kondurmakta emin olamadığım için ''Hah'' dedim, ''Yine, yeni, yeniden!'' Daha önce yazdıklarıma denk gelenler bilinçakışı tekniğini ne kadar sevdiğimi bilirler :)) Ben kaçtıkça o beni kovalıyor gibi bir durum... Neyse.. Açtım kitabı ilerlerken dedim ki; ''Ben bu tür kitapları sevmiyorum. Ne zaman başladı, ne anlattı, ne hayal ettirmek istedi, nereye sürüklemek istedi?'' Ayağı yere basmadan okumak gibi bu tür kitaplar. Bir şeyler havada. Birçok şey havada. Zihniniz havada. Ama.. Calvino yaa... Çok tatlı adam. İkiye Bölünen Vikont'u okumuştum. Bazı yerlerde çocuk kitabı diye geçiyor. Onlar nasıl çocuksa artık... Bu kitabı öneririm çok eğlenceli, akıcı, anlamlandırmakta kesinlikle zorlanmaycağınız ve konu olarak ilginç de bir kitap. Calvino ile böyle sempatik bir tanışma yaşayınca dedim ki ''Ben, bu yazarın en az 3-4 eserini daha okumalıyım. Çok beğendim.''

    Calvino ilk yarıda beni zorlamadı. Aksine ne kadar kendimi Ay'da yürüyor gibi hissetsem de yap-boz misali geldi bu kitap. Sabırla, elime yap-boz parçaları gibi tutuşturduğu kelimeleri alıp, onları birleştireceğim ya da birleştimeyi umduğum zaman gelicek mi diye ilerledim. Kitapta altını çizdiğim çok fazla yer var. Alıntı paylaşmak çok yaptığım bir şey değil. Ama paylaşmaya kalksaydım, çok verimli bir kitaptı. Okuması zor bir eser olduğu için o altı çizili satırlara ancak dinç bir zihinle ulaşmak mümkündü. Bu yüzden 93 günde dura dinlene, sindire sindire okudum. Tabi kitap bittiğinde dahi vaaoov denecek satırlar beni bekliyormuş, tahmin etmedim. Kitap, bitince kendinize dondurma ısmarlamanız gereken bir kitap. Gidin doğru düzgün pastaneden alın, yürüyün az da bacaklarınız açılsın. Bu yangını ancak dondurma soğutur çünkü. Düşünürken başınızın fırına döndüğü çok olmuştur. O yüzden ''Beynim yandı.'' ifadesi vardır. :) Bu kitabı okurken, sık sık gökyüzüne baktım. Şehrin ışıklarının taarruz ettiği gökyüzüne, geceleri.. Belki bir yıldız görürüm dedim. Göremedim..

    ***
    Calvino'nun kaleminde yer yer insana tebessüm ettiren bir yan var. Betimleme yaparken alıp başını gitmiyor. Eğlenceli, insanı allak bullak eden de bir yanı var. Tabi bu yorulmadan önce düşündüklerimdi.

    Calvino, bu kitabıyla, edebiyat dünyasına GÖVDE GÖSTERİSİ yapmış, adeta meydan okumuştur. Kitaptaki 2 karakter, kitapçıdan bir kitap alırlar. İlk bölümden sonrası yoktur. Tekrardır. Bu, bu şekilde alınan her kitapta devam eder. Yarım kalan her roman, en heyecanlı yerinde kesilmiş ve okuyucuyu meraka düşürecek niteliktedir. Tam 10 kitap, 10 ilk bölüm içinde, ana bir romanın da bunların dışında şekillendiği bir kitap Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu Yazar diyor ki: ''10 tane roman yazarım. 10'unu da aynı anda yazarım. 10'unu da sağlam bir temele oturturum. 10'unda da öyle farklı karakterler ve isimler bulurum ki şaşakalırsınız.'' Bence puro falan da içiyor olabilir. Dumanlarını insanın yüzüne yüzüne keyifle üfleyip, gülümseyecek bir adam gibi geldi bana. :)

    Bu türde bir kitabı bana 2 sene önce verseler okumazdım. Zihnin en azından sabretmeye hazır olması gerekiyor. Her zaman söylüyorum, çok farklı özelliklere sahip insanlarız. Bu tür bir kitap daha ziyade entelektüel okumalar yapanlara hitap ediyor diye de; bu, o kişilerin üstün özelliklerine işaret etmiyor. Aksine, yine hitap konusu bu. Şahsen ben böyle bir eser karşısında klasikçi bir yaklaşım benimseyenlerdenim. Post modernciler yerine Dostoyevski, Victor Hugo ve diğerleri bana daha çok hitap ediyor.

    ***
    Gelelim ikinci görüşüme, kitap sy. 167'de başlayan 8. bölümün bir kısmından sonra artık tadını kaçırdı. Bence burdan itibaren zorlama bir şekle girmiş. 10 kısa roman var bu kitapta demek daha çekici gelmiş olmalı. Lakin okuyucu için 7. bölümden sonra yürünen yol, yol değil, çıkılan bir yokuş olmuş. Hele ki; ana romanın kendisi de son 4 yarım roman da iyice insanı sıkan, saçma sapan bir yere ulaşmış ki, artık okuyucunun yıldığı yerdir, bıktığı yerdir, vazgeçmek istediği demdir.

    Kitabın sonuna geldiğimde ise... Şaşırdım itiraf ediyorum. Sürprizbozan geliyor: 10 hikayenin ismi birleşip, anlamlı bir cümle oluyor'u okumuştum ama bana yine de anlamlı gelmemişti. Meğer cümle 10'u ile bitmiyormuş. Calvinoooo. Seni seni. Ne oyuncu adamsın yahu. :)

    Bir Kış Gecesi eğer bir yolcu; Malbork kasabasının dışında, sarp yamaçtan sarkarken, rüzgardan ve baş dönmesinden korkmadan gölgelerin yoğunlaştığı aşağıya bakarak birbirine bağlanan çizgilerin ağında, birbiriyle kesişen çizgiler ağında ay ışığıyla aydınlanan yapraklardan halının üstünde, boş bir mezarın çevresinde ''Oracıkta sonunu bekleyen öykü hangisi?'' diye, öyküyü dinleme sabırsızlığı içinde sorarsa.

    İşte bütün mevzu buydu okuyucular. Ama mevzu neydi hala net bir cevap veremiyorum.
  • “Geçen gün kimi gördüm biliyor musunuz? Ama evlisin şarkısını yazdığım kişiyi. Onu düşündüğümde ay yerini değiştirirdi, yıldızlar yerinden kopup hızla yeryüzüne düşerken asılı kalırdı yakın gökyüzünde. Çiçekler konuşur beni teselli ederdi, gözyaşlarımı silerdi yalnızlık. İçimin yangınına su yetmezdi, söz geçmezdi arzularıma, ne tuhaf şu aşk. Anılarıma gittim, döndüm. İçimde kendime karşı acımayla karışık bir şefkat hissettim. ‘yazık sana’ dedim bana ve tebrik ettim kendimi; ondan vazgeçtiğim için, güçlü hissettim, iyi yaptığımı anladım. Ondan sonra hiç aşık olmadım. Hislerim beğeniyi geçmedi. Boşanmış, özgürmüş, yapayalnızmış, üzüldüm onun adına. Hislerim değişmiş. Ona olan aşkımın yerinde yeller bile esmiyor. Ay yerinde, yıldızlar da öyle. Çiçekler suskun, içimin yangını küllükten çıkmış, arzularım yok. Eski bir komşuyu gördüm sanki, taşınmış gitmiş kalbimden. Zaman gerçek bir ilaç, iz bırakmıyor neredeyse. Hem de bedava… İlk defa böyle aşık olmuştum, geçecek derlerdi de inanmazdım, geçmiş. Ben de geçmişim. Şimdi iyiyim, kendimle yalnızlığımın eşliğinde. İşte böyle…”
  • Karışan saatler içinde hâtırana
    Bazı sabahlarla ikindiler yan yana,
    Değişik gülleri sanki tek bir baharın;
    Bâkir hülyasıyla beyaz ve ürkek yarın,
    O sükût bahçesi, ufkunda kuş yerine
    Hasret kanat çırpar düşünen ellerine..

    Hep aynı nağmede çılgın dolaşan yaylar,
    Bir yıldız kervanı gibi haftalar, aylar
    Hep aynı hayalin peşinde bu yolculuk,
    Hep gül yangını ve bahar sıtması ufuk..

    Tenha bir ucunda gecenin bir sır gibi
    Fısıldanan adın kardeş, dost ve sevgili,
    Durgun havuzların süsü ten rengi çiçek
    Bir mevsim cümbüşü içinde süzülerek
    Ömrün gecesinde ve kader rüzgârında
    Bir ürperme olur çıplak omuzlarında..

    Ahmet Hamdi Tanpınar