• "Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz..." (Hicr, 15/48)

    âyetiyle bu gerçeği kullarına bildirmiştir. Bir hadiste ise cennette uykunun olmadığı şöyle açıklanmıştır:

    Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e: "Cennet ehli uyur mu?" diye sordular. Şöyle buyurdu: "Uyku, ölümün kardeşidir. Cennet ehli uyumazlar." (Büyük Hadis Külliyatı, V/414/10125)

    Anlaşmazlık Olmaması:

    Cennet ehlinin en önemli özelliklerinden biri de ahlaklarının çok güzel olmasıdır. Bir hadiste cennetteki müminlerin huylarının güzelliğine şöyle dikkat çekilmiştir:

    "Ben, cennet bahçelerinde, cennetin üstünde ve cennetin alt tarafında birer köşke şu kimse için kefilim ki, o haklı olduğu hâlde mücadeleyi terk eder, şaka için de olsa, yalanı söylemez ve insanlar(a örnek olması) için ahlakını güzelleştirir." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 152/6)

    Vicdanını kullanan, Allah'tan korkup sakınan kişilerin bulunduğu bir ortamda herkes rahat eder. Güzel ahlakın yaşanmadığı bir yerde ise çekişme, kıskançlık, kavga, kızgınlık, kin, alay, alınganlık vardır. Kur'an ahlakından uzak yaşayan kimseler, bu kötü ahlak özelliklerinden ötürü, kendi elleriyle cehennemi hatırlatan bir ortam oluştururlar.

    "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar."(Hicr, 15/47)

    Huzurlu, mutlu, güven dolu bir ortam içinde dostça, kardeşçe, hoşgörü ile yaşayabilecekken, dünyevi hırsların peşinde, kendi istek ve tutkularına kapılarak çok büyük bir nimet kaybına uğramış olurlar. Müslümanlar için ise dünyada sabırlı, itidalli, akıllı, makul, dengeli, affedici, şefkatli, sevgi dolu, güzel ahlaklı olmanın derin bir imani zevki vardır. Bir mümin bu güzel özellikleri kendinde gördüğünde ayrı bir haz alır, başka müminlerde gördüğünde bunlardan da ayrı bir zevk alır. Sonsuza kadar sürecek olan bu hoşnutluk, zevk ve güzellikler cennette de artarak sürer. Peygamber Efendimiz (asm)'in hadislerinden birinde cennetteki bu ortam şöyle tarif edilir:

    "... Kalpleri, tek bir kimsenin kalbi gibidir. Aralarında ihtilaf, husumet yoktur... "(Kütüb-i Sitte-14, s. 449/3)

    Benzer başka bir hadiste de cennet ehlinin ahlakından şöyle bahsedilmektedir:

    "Onların ahlakı bir tek kişinin ahlakı üzeredir." (Tezkireti'l-Kurtubi, s. 329/579)

    Nitekim Allah Kur'an'da cennetine layık gördüğü mümin kulları için,

    "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr, 15/47)

    buyurarak, onların yaşadıkları candan ve samimi dostluğa dikkat çeker.

    Üzüntü, Sıkıntı Gibi Olumsuzlukların Olmaması:

    Üzüntü, sıkıntı gibi insanlara azap veren ruh halleri, din ahlakından uzak yaşayan kimselerde sıkça görülür. Allah'ın her şeyi bir kader üzerine, hayırla yarattığını göz ardı eden bu kimseler aksilik, zorluk gibi görünen olaylar karşısında korku ve paniğe kapılırlar. Allah'a tevekkül etmedikleri için sıkıntıya düşer, hayıflanır, hatta sağlıklarına zarar verecek derecede büyük bir üzüntü yaşarlar. Oysa insan kendisi için neyin hayır neyin şer olacağını bilemez, ancak Allah bilir. Bir âyette bu gerçek şöyle bildirilir:

    "... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara, 2/216)

    Dünyada zorluk, sıkıntı gibi görünen bir durum ahirette kişinin cennetine vesile olacak bir güzelliğe dönüşebilir. Bunun bilincinde olan müminler, dünyada karşılaştıkları sıkıntı ve zorluk gibi görünen olumsuzlukları imanlarının gücü ile kendilerinden uzaklaştırırlar. Allah'a teslim olmanın, yarattığı her şeyden razı olmanın rahatlığı ve huzuru içinde, karşılaştıkları her olayı Allah'ın yarattığı bir güzellik olarak değerlendirirler. Bu yüzden cennet umudu taşıyan müminler dünyevi hiçbir şeyi olumsuzluk olarak değerlendirmezler. Cennette ise Allah'ın rahmetiyle, sonsuza kadar üzüntü, sıkıntı, endişe gibi duygulardan uzak yaşayacaklardır. Hadislerde cennetteki bu nimet şöyle haber verilir:

    "... Her kaygının da arkası kesilecektir. Cehennem ehlinin kaygısı müstesna..." (Ramuz el-Ehadis-2, s. 342/15)

    "... onlar şöyle diyecekler: 'Biz ebedileriz, asla helak olmayız, biz mutlu kişileriz, asla kederlenmeyiz.' ..." (Tirmizi, Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 409/10099)

    "... Orada hiçbir dert ve tehlike yoktur..." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 170/1)

    İncil'de ise bu konu şöyle yer alır:

    "... Beyaz kaftan giyinmiş olan bu kişiler kimlerdir, nereden geldiler?"... Bana dedi ki, "Bunlar, o büyük sıkıntıdan geçip gelenlerdir... Bunun için, Allah'ın tahtının önünde duruyorlar... Taht üzerinde oturan, çadırını onların üzerine gerecektir... Allah onların gözlerinden bütün yaşları silecektir." (Yuhanna'ya Gelen Esinleme, 7. bölüm, 13-17)

    Allah Kur'an'da müminlerin bu huzurlu ruh hallerini şöyle bildirmektedir:

    "Allah'ın Kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir." (Âl-i İmran, 3/170)

    "Derler ki: 'Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir.' " (Fatır, 35/34)

    "Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir." (İnsan, 76/11)

    "Nimetin parıltılı sevincini sen onların yüzlerinde tanırsın." (Mutaffifin, 83/24)

    Daha önce de belirttiğimiz gibi, dünyada var olan hemen her şey imtihanın bir gereği olarak özellikle eksik ve kusurlu yaratılmıştır. Müminler dünyada karşılaştıkları tüm zorluk ve sıkıntılara güzel bir sabır gösterir, Allah'a tevekkül ederler. Peygamberimiz (asm) hadislerinde kişinin ancak cennete girdiğinde gerçek anlamda rahata kavuştuğunu haber vermiştir:

    "Ancak cennete giren rahata kavuşur." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 138/13)

    "Cennet ebedi bir ikamet halinde parıldayan bir nur, yaygın bir koku, çok iyi inşa edilmiş bir köşk, akan bir ırmak, olgun bir meyve, yeşillik, neşe, serinlik, tazelik mahallidir."
  • 209 syf.
    ·18 günde·Beğendi
    Yıldız Cıbıroğlu’nun Kadın Saçı kitabını “Ocak Ayı Feminist Kitaplık Okuması” etkinliği kapsamında okudum. Etkinliği düzenleyen oblomov_klonu’na teşekkür ederim.

    Kitapta yazdığınıza göre “türban” sözcüğü, “tülbent” sözcüğünden türemiştir. Britannica World Language Dictionary’de türban şöyle açıklanmış:

    Tur-ban, 1. Doğulu birinin başındaki kepin etrafında kuşağın ya da şalın çevrilmesiyle oluşur. 2. Ona benzer herhangi bir başlık. 3. Kenarsız bir şapkanın çevresini çocuklar ve kadınlar için süsle çevirmek. Bu açıklamadan sonra paranzet içinde, Türkçe’de kullanılan tülbent sözcüğünün Fransızca’ya turban olarak geçtiği belirtilmiş.

    Başörtüsünün neden erkeklerin bu kadar
    ilgisini çektiğini hep çok merak etmişimdir. Neden bu şey sadece kadınlara takılıyor? Erkeklerin buna yüklediği anlam nedir? Neden erkekler kadınların saçının gözükmeksinden hoşlanmıyor? Biliyorsunuz ki İran’da başörtüsü takmadığı için ya da “yanlış” taktığı için pek çok kadın sokak ortalarında şiddete uğruyor, bu saldırılar genelde kadınların yüzüne kezzap atılarak gerçekleşiyor. Acaba sorun kadınların güzelliği mi? Ülkemizde, Cumhuriyet Dönemine geçişle birlikte artık kadınlara zorunlukuk olmaktan çıkan peçe ve çarşaflar atılıyor. Bu bazı erkeklerin oldukça gücüne gidiyor ve kadınları caydırmak için örgütlenip kadınları sokak ortalarında taciz etmeye, tecavüz etmeye başlıyorlar. Bu Cumhuriyet’e bir tepki değil, yanlış anlaşılmasın, direkt kadınlara bir tepki. Çünkü Osmanlı kadınlarının aktardıklarına göre, biraz süslü giyinen, çarşafı “düzgün” olmayan kadınlar da hem devlet görevlileri tarafından hem de örgütlü erkekler tarafından aynı davranışlara maruz kalıyorlar. Başörtüsü ve çarşafın tarihine baktığımda merakım daha da artıyordu.

    Mesela bir sene öncesine kadar Avrupalı bir arkadaşımla konuşurken, kendisi bana Türk kadınlarının taktığı başörtüsünün onları çok çekici yaptığını söylemişti. Çok şaşırmıştım çünkü kadınlar zaten bunu erkeklerin ilgisini çekmemek, onlardan uzaklaşmak için takıyordu. Youtube’dan birkaç yabancı vlogger’ın İstanbul seyehatini izlemiştim. İslami kültürün hakim olduğu yerlerde çarşaflı ve başörtülü kadınlar için yine “çekici”, “seksi”, “gizemli” gibi ifadeler kullanıyorlardı bu erkekler. Özellikle başörtüsünün ve peçenin günümüzde bir pornografik unsur olarak kullanılması oldukça dikkat çekici. Doğulu, Batılı farketmeksizin pornolarda kullanılan peçe, çarşaf ve başörtüsü erkeklerin hoşuna gidiyor. Artı olarak, sosyal medyada kadınlar tarafından paylaşılan ve yardım istenen bazı ifadeler keşfetmiştim: bazı kadınlar, kocaları tarafından cinsel ilişki sırasında başörtü takmaya zorlanıyordu. Başörtülü kadınlar için peçe propagandası yapılan blogları incelediğimde de benzer ifadelerle karşılaşıyordum: kadınlar için, peçenin onları nasıl daha feminen yapacağını; erkekler için, eşlerini aslında peçeli görmek istediklerini ancak bunu onlara söyleyemediklerini yazıyorlardı, tıpkı bir fetiş gibi. Acaba bu “alçakgönüllü giyiniş tarzı” bir erkek fantezisi olabilir miydi? Sosyal medyada gördüğüm şeyler, erkeklerin kullandığı ifadeler bu savı güçlendiriyordu benim için.

    Yıldız Cıbıroğlu ise başörtüsünü sadece bugüne bakarak yorumlayamayacağımızı, başörtüsünün çıkış noktası arkaik döneme bakarak yorumlayabileceğimizi söylüyor. Nitekim araştırması da tarihe, Paganizm’deki büyülere, arkaik dönemde yapılan idollere, kil tabletlere işlenen resimlere, mitolojiye, edebiyata ve Jung’un kalıtımsal imge psikolojisine dayanıyor. Ben de kendisine katılıyorum. Ataerkiyi ve çıkış noktasını anlayabilmemiz için arkaik döneme bakmamız gerekiyor.

    Yerleşik hayata geçmede en önemli unsur kadınların tarımı bulmuş olmasıdır. Avcı ve toplayıcılar (kadın ya da erkek) avlanmada
    her zaman başarılı olamıyorlardı, bazen leş yiyorlardı, bazen aç kalıyorlardı. Ancak tarımı bulan kadınların her daim yemeği oluyordu. İdollerde kadınların memesinin, kalçalarının ön plana çıkmasının bir nedeni de budur: Kadın, bereketle özdeşleştiriliyor. Diğer bir neden de kadının üretgenliğinin bir sembolü olarak doğurganlık. Meninin ne işe yaradığını bilmeyen insanlar, kadın bedeninin insanı yarattığını düşünüyor. Bu yüzden de çizilen resim ve yapılan idollerde kadınların kalçaları, memeleri büyük ve sarkık. Hatta sırf bu yüzden tarımı kadınlar yapıyor ki toprak-ana daha çok bereketlesin, ürün versin. Zaten ataerkil kültürün, tarımın erkek egemen olmasıyla baskın geldiği düşünülüyor.

    Kadınlar sadece tarımı bulmamışlardı, kadınların ip, sepet örme, bira, dokuma, çömlekçilik, deri işçiliği, ahşap işçiliği vb. şeyleri de buldukları kültür tarihçileri tarafından kabul görüyor. Yani üretimi kadınlar başlatmışlardı.

    Hal böyle olunca da insanlar ilk başta kadın tanrılara (tanrıçalara) tapmaya başladılar. Bolluk ve bereket veren, yaşamı ve ölümü veren tanrıçaydı.

    Kadınların bolluk ve bereket verdiğine istinaden kadınlar ve tanrıçalar, başlarına -aynen profil fotoğrafımdaki pagan bir kadın gibi- büyük ve alımlı şapkalar takıyorlardı. Ancak ilk önce kendi yaptıkları sepetleri kendi başlarına takıyorlardı. Sonradan bunlar bir tür sarığa dönüşecek. Aynı şekilde kadın saçı da bereketle, yaşam gücüyle, yeniden dirilmeyle, hastalık, sıkıntı ve ölümle ilişkilendirilmiştir. Bu yüzden de idollerde kadınların saçları kıvırcık olarak önplandadır.

    Kadınların yaptıkları sepetleri başlarına geçirdikleri gibi daha sonradan türban da takmışlardır. Ama türban diyince bugünün taşıdığı anlam gelmesin gözünüzün önüne. Tanrıçalar ve kadınlar bunu saçlarını örtmek için değil bir büyü tılsımı olarak takıyorlar.

    Anaerkil dönemde başörtüsü ilk olarak Sümer’de karşımıza çıkıyor. Erkeklere cinsellik öğreten, tanrıça tapımında hizmetli rahibeler takıyor başörtüsünü. Daha sonra ataerkil dönemde bu rahibeler birer “kutsal fahişe”ye dönüşüyor (tıpkı geyşalar gibi). Bu ataerkil dönemde erkekler örgütlenerek dini, eğitimi ele geçiriyor. Anaerkil kültüre başkaldıran mitolojik kadarkter Gılgameş’tir aslında. Kitapta Gılgameş destanının bir incelemesi de bulunuyor.

    “Kadın başının bir örtüyle kapatılması erkek egemen zihnin, devletin, ordunun güçlendiği dönemlerde (Tunç Çağı’nda) gerçekleşiyor. Ancak bir ara dönem var: Tarihsel dönemde kutsal ve soylu olmak şartıyla iki cinsin de yüzünü duvakla, peçetle kapattığı oluyor. Bunun içinden de, daha sonra, ataerkil etkilerle değişime uğrayarak “yalnızca kadınların örtünmesi geleneği” çıkıyor.”

    Başörtüsü ilk olarak fahişeleri diğer kadınlardan ayırmak için kullanılıyor: fahişe kadınlar peçe, çarşaf, başörtüsü takarken diğer kadınlar takmıyor. Bunu ilk olarak Sümer’de daha sonra Babil ve İbraniler’de görüyoruz.

    Tevrat’ta Yaratılış Bölüm 38’de peçe, fahişelerin giydiği bir örtü olarak anlatılır: “Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.”

    Tunç Çağı’nda ise kadınlardan gördükleri başörtüsü, peçe gibi kıyafetleri erkekler de takıyor. Mesela Campbell’in İlkel Mitoloji kitabında, insanların taptıkları Ay ve Güneş’in ışınlarının onlara zarar vermemesi için ve gölgelerin Ay’ı örtüp açmasını canlandırmak için kralların ve kraliçelerin de peçe ve duvak taktığı yazıyor.

    Daha sonraları da çarşaf, peçe , başötüsü fahişe olmayan kadınları fahişelerden ayrıt etmek için kullanılıyor: fahişe olmayan kadınlar bunları giyiniyor ve kadın bedeni erkekler tarafından pornografik unsur yapılıyor. Bunu ilk Asur kanunlaştırıyor. “Günümüzde Berlin Müzesi’nde bulunan Asurlular dönemine ait tabletlerde kadının örtünmesiyle ilgili 40. yasa şöyledir: “İster evli kadınlar, isterse dul kadınlar veya Asurlu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Fahişeler ve köleler örtülü değildir. Örtünen fahişeler tutuklanacaktır.”

    Asurlu kadınlar gibi Yahudi kadınlarının da başı açık olarak toplum içinde dolaşmaları yasaklandı. Eski Ahit’te kadınların başını örtmesi gerektiği, üç farklı pasajda belirtilmektedir. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet demek olan “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamındaki “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65-38/14.19’da yüzü kapatan örtü anlamında da “tsaayafa.” Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” sözcüğü kullanılmıştır.” (Serenti.org)

    Peki neden erkekler topluma egemen olunca böyle bir şey yapmıştır? Arkaik dönemde kadın saçı ne anlama geliyordu?

    İlk önce yerli Amerikalı bir kabilenin efsanesiyle başlamak istiyorum:

    “Amerika’daki Tierea del Fuego Onaları’nda temeli erkek ideası olan Hain efsanesi vardır. Yerli halkların efsanelerini araştıran Lucas Bridges’e göre bu, erkeklerin kadınları öldürmelerine gerekçe olarak yaratılmış bir öyküdür: Efsaneye göre kabilenin erkekleri kadınları büyücü oldukları gerekçesiyle öldürür; yalnızca küçük kızları bırakırlar. Onlar, erkeklerin, kadınları katletmelerinden önceki yaşam biçiminden başlayarak efsanede şöyle anlatır:

    Erkekler müthiş bir korku içinde ve boyun eğmiş yaşıyorlardı. Elbette köyü etle doyuracak ok ve yayları vardı fakat silahların büyü ve hastalık karşısında ne yararı var diye soruyorlardı. Kadınların baskısı arttıkça arttı ve durum kötüledikçe kötüledi, öyle ki erkekler sonunda ölü bir büyücünün canlısından daha az tehlike olacağını düşünmeye başladılar. Birlikte bütün kadınları öldürmeye karar verdiler ve büyük bir kıyım yaparak insan biçiminde hiçbir dişiyi bırakmadılar. Büyü çalışmalarına yeni başlayan kızlar bile ötekilerle birlikte öldürülmüştü, öyle ki erkekler kansız kalmışlardı. Küçük kızlar büyüyene kadar beklemek zorundaydılar. O sırada ortaya bir sorun çıktı: erkekler elde ettikleri üstünlüğü nasıl sürdüreceklerdi?” Efsanenin devamında, erkeklerin kurduğu Hain derneği kadınların evlerini yakmaya devam eder. Kadınları korkutmak için çeşitli mitler uydururlar. Kadınlara, uydurdukları varlıkların onları öldürmek istediklerini söylerler. Bundan dolayı kadınlar erkeklerin sözünden dışarı çıkmamalıdır. Uydurulmuş varlıklar (cin gibi bir şey) her çığlık attığında ve kendini gösterdiğinde kadınlar eve kapanmalı, çocuklarıyla birlikte yüzü koyun yere yatmalı ve örtüleriyle başlarını örtmelidirler. Bugün bile aynı şey başımıza gelmiyor mu? “Başını örtmezsen evine melek girmez”, “Başını örtmezsen melekler sana lanet okur” diye erkekler tarafından korkutulmaya çalışılmıyor muyuz?

    Üstte de bahsettiğim gibi kadın saçı bolluk, bereket, ölüm vb. gibi kavramlarla ilişkilendiriliyor. Mesela Prof. Kuch-Grünberg bir yazısında Güney Amerika’da, bir kuttörende tanrıça kıyafeti içerisindeki bir kızın saçının, ülkeye bolluk getirmesi için tanrıçaya kurban edilişini anlatır. Bu tarz kuttörenler pek çok kültürde mevcutmuş. Bildiğimiz gibi, Paganizm çağında kadınlar büyü yapıyor, büyücülük bir kadın mesleği. Kadın saçı ise erkekleri bağlama gibi büyülerde kullanılıyor. Bu tarz büyüler kitapta verilmiş. Bunun haricinde, kadın saçı yine bağlama büyülerinde kullanılan ip ve yılanla özdeşleşmiş. Bu büyüler bugün bile kullanılıyor. Eski çağlardan kalma idoller, heykellerde görebileceğimiz gibi tanrıçalar hep yılanlarla ve iplerle birlikte resmedilmiş. Bu semboller her yerde var. Mesela geçenlerde Avrupa Yakası’nı tekrardan izliyordum, orada Makbule, Burhan’ı kendisine aşık etmek için kapı paspasının altına medyum bir kadından aldığı bağlanmış bir ip koyuyordu. Bugün bile bu semboller her yerde.

    Büyü, eski çağlarda bir silah olarak kullanıldığı için oldukça tehlikeli. Erkek örgütlenmesi sonrası, büyücülük kadınlara yasaklanıyor. Sümer’de büyücü kadınlar sınır dışı ediliyor. Eski şaman Türklerde ise aslen bir kadın geleneği olan şamanlık, kadınların doğum sürecini etkilediği gerekçesiyle kadınlara yasaklanıyor. Eski Türk şaman davullarında bile yutpaların (şeritler), kadınların saçlarını temsil ettiğini; davulların üzerindeki yılanların, yeraltı canavarlarını (kadınları) temsil ettiğini söylüyor Yıldız Cıbıroğlu. İbraniler de “büyücü kadını yakın” diyor. Kadınların büyücülükten koparılması sonrasında büyücülük de erkek egemen oluyor. Ancak hiçbir kutsal kitapta erkek büyücüler için bir hüküm göremezsiniz, yalnızca büyücü kadınların büyü yapmaması gerektiği, eğer yaparsa da ağır cezalara çarptırılacakları belirtilir. Böylelikle, bağlayıcılık artık erkekleri temsil ediyor, kutsal kitaplarda maskülen tanrılar, kendilerinin “bağlayıcı tanrı” olduklarından söz ediyor. Erkekler bağlayıcı büyüleri kadınlar için kullanıyor. Ama onların büyüleri saçla yapılmıyor. Genellikle hayvan pisliğiyle yapılıyor. Cıbıroğlu, kitabında Osmanlı şeyh ve hocalarının yazdığı büyülerden örnekler vermiş mesela, oldukça ilginçtiler. Bu bağlama büyüleri genellikle “cariyelerin ve eşlerin sahibini aldatmaması” ve “cariyeleri evlenmeye ikna etme” ile alakalı büyüler.

    Neden kadınların bağlama büyüleri kadın saçıyla yapılıyor da erkeklerinkisi saçla yapılmıyor diye sorarsanız da Cıbıroğlu, kadın saçının erkek saçından üstün olduğunu, çünkü erkek saçının döküldüğünü söylüyor. Bu yüzden de erkek örgütlenmesi sonrası erkeğin sakalı önplana çıkarılıyor. Kadın düşmanlığıyla bilinen Eski Yunan ve İbraniler hep sakal bırakıyor.

    Başörtüsü, çarşaf da burada devreye giriyor. Bunlar, artık kadınların kontrol altına alındığının somut bir göstergesi oluyor. Kadındaki özgür düşünme yetisi sembolik olarak bağlanmış oluyor. Kadın, artık erkek otoritesi altına girmiş oluyor. Pandora’nın Kutusu gibi kadın saçı artık “kötülük saçmasın” diye erkekler tarafından örtülüyor. Arkaik çağda kadın cinsel organının erkeği soğurduğunu düşünüp korkan, tanrıça uğruna toprak-anayı döllesin diye erkekliğini kurban eden, vajinayı bir dişli olarak resmeden erkekler artık kadın cinselliğini de denetlemiş oluyor.

    *Mesela şu resim önemli: bakınız kadın çarşaflar içerisinde, yüzü, vücudu belli değil, varlığıyla yokluğu belli değil. Ama erkeklere baktığımızda tüm ihtişamıyla bedenleri sergileniyor. Kasları ve sakalları oldukça belirgin. Artık kadının saçı değil, erkeğin saçı abartılı kıvırcık. (Resmi yorumlarda görebilirsiniz)

    “İster Arap Yarımadası’nda, isterse Eski Yunan’da olsun, erkek fantazisi hep aynıdır: Kadının, erkeğin kendi eliyle biçimlendirip can verdiği, yani özgür iradeden ve öznellikten yoksun, tümüyle erkek denetimi altındaki bir Galatea olması!” diyor, Fatmagül Berktay

    Youtube’da tebliğ dağıtan Hristiyan, Musevi hacı, hocaları dinlediğimde, kadınların neden örtünmesi gerektiğini şöyle açıklıyorlardı:
    1. Kadının güzelliği saklanmalıdır
    2. Kadının bir erkek otoritesi altında olduğu belli olmalıdır. (Bildiğim kadarıyla Yahudilerde kadınlar ancak evlendikten sonra başlarını örter. O yüzden buradaki erkek otorite kocadır. Ortodoks Hristiyanlarda ise çocukların bile başı örtülebiliyor. Buradaki erkek otoritesi hem baba hem kocadır.)

    “Kadın-erkek ilişkisinin, toplumdaki otorite ilişkisini simgeleyip örneklediği kültürlerde, cinsel olanla siyasal olanın birbirine sıkıca bağlantılı olduğunu biliyoruz. Böylesi toplumlarda erkeğin gücü ve kimliği, Kadını denetleme gücüyle eşdeğerdir ve bu denetim, en yoğun ve simgesel ifadesini, kadının peçelenmeye ve örtünmeye zorlanmasında bulur.” (Fatmagül Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın)

    Kadın saçından sadece başörtüsünü zorunlu kılarak değil, onu kazıtarak da kurtulmaya çalışmışlardır. Mesela bazı ultra ortodoks Yahudi kadınları hala başlarını kazıtırlarmış. Bugün bile gerek toplum linçlerinde gerek devlet elitle yapılan işkencelerde psikolojik baskı oluşturması için kadınların saçları kazınır. Mesela Malena adlı filmde, muhafazakâr giyinmeyen kadın başkarakter Katolik erkeklerin ilgisini çeker, diğer Muhafazakâr kadınlar bundan rahatsız olarak başkaraktere iftira atmaya başlar. En sonunda muhafazakâr kadınlar, başkarakteri sokak ortasında linç eder, bütün kıyafetlerini yırtarlar ve saçını kazırlar. Kadınlarının saçını örten, ancak saçını örtmeyen kadına ilgi duyan erkekler ise bu linci sinema izler gibi izler.

    Kadın düşmanlığı öyle bir boyuta geliyor ki kadınlar dinden tamamen uzaklaştırılıyorlar, birer nesne haline geliyorlar, bedenleri ve cinsellikleri denetlenmeye başlıyor, eğitimden uzaklaştırılarak cahil bırakılıyorlar ve hayatlarını idame ettirebilmeleri için ancak bir erkekle evlenmeleri gerekiyor. Erkeklerin koyduğu kanunlara ve ahlak kurallarına uymayan kadınlar yakılarak, taşlanarak öldürülüyor ya da sakat bırakılıyor.

    Başta anlattığım gibi, bazı erkeklerin başörtüsünü bir fetiş haline getirmesi de belki kadınlar üzerinde otorite sahibi olduklarını, bu şekilde aşağıladıklarını düşünmeleriyle alakalı olabilir. Tıpkı bdsm kültüründeki gibi bir sahip-köle ilşkisi içerisinde olduklarını düşünüyor olabilirler. Ama aradaki fark kadının bundan haberinin olmaması.

    “Çok eski karanlık çağlardan, insanlığın bir bütün olan zihninin arkaplanından gelen psikolojik yasalar vardır. Arketip kuramına göre bazı kişiler bilinçaltındaki bir ilk örneğe takılıp o evrede (bizim konumuzda kadın saçından korkulan evre) yaşamaktadırlar: Bilinçaltında kadın saçı ağ, yılan, büyülü bağdır; zarar vermemesi için erkek gözünden uzak olmalıdır.” (s. 199) diyor, Jung’un kalıtımsal imge piskolojisine dayanarak Cıbıroğlu.

    Jung, bilinçaltını iki bölüme ayırıyor. Biri kişisel bilinçaltı, diğeri ortaklaşa bilinçaltı.
    “Yalnızca bir kişiye ait değillerdir. (...) bütün ulusa hatta bütün insanlığa aittirler. Bunun içeriği bireysel yaşam süresiyle ilgili değildir, doğuştan ve içgüdüsel biçimlerin ürünüdür. Çocuğun doğuştan gelen düşünceleri olmamasına karşın gene de oldukça belirli biçimde çalışan fazlasıyla gelişmiş bir beyni vardır. Bu beyin atalarından kalıtımsal olarak gelmektedir; bütün insan ırkının ruhsal işleyişinin deposudur. Çocuk dolayısıyla insan tarihi boyunca işleyiş biçimi taşıyan hazır bir organa sahip olmaktadır. Beyinde içgüdüler ve insan düşüncesinin temeli olan ilk imgeler oluşmuş durumdadır- mitolojik motiflerin büyük hazinesi.” ve “Ruhun daha derin tabakaları, karanlığa doğru insikçe bireysel tekilliğini yitirir. Aşağı doğru indikçe otonom işlev gösteren sistemlerle karşılaşılır; bunlar artan oranda kolektifleşirler ve sonunda gövdenin maddiyatı yani kimyasal özü içinde evrenselleşip yok olurlar. Gövdenin karbonu basitçe karbondur. Dolayısıyla ‘dipte’ ruh basitçe dünyadır” diyerek ortaklaşa bilinçaltını açıklamaya çalışır. (Carl Gustav Jung, Analitik Psikoloji)

    Kalıtımsal imge ile aktarılan ‘kadın saçı korkusu’ bazı erkekleri hala ölesiyle korkutmakta ve bu uğurda sokak ortalarında kadınları tekmelemekte, aşağılamakta, hapse attırmakta ve kadınların yüzünü eritmektedir.
  • 520 syf.
    ·12 günde
    P.S: Yüzüklerin Efendisi'ne dair özet inceleme metnini buradan; #40747992 okuyabilirsiniz. İş bu yazı Yüzüklerin Efendisi kitabı ile filmi arasındaki farklılıkları ele alacağından dolayı bu yazıyı sadece kitabı okumuş veya filmini izlemiş olanların okuması rica olunur. Aksi takdirde bu size bir şey ifade etmeyecektir. Şimdi aradan sıyrılması gerekenler ayrıldığına göre farklılıklara başlayabiliriz.
    P.S 2: Burada yer alan farklılıkları kitaptaki sıralamaya göre yaptım. Filmde aktarıldığı gibi değil.

    ----------------------------------------------------------------

    1 - Bilbo'nun davetinde hobbitler dışında cüceler de katılmıştır.

    2 - Davette (filmdekinin aksine) büyük ejderha havai fişeğini Merry ve Pippin ateşlemezler. Hatta davet kısmında Merry ve Pippin'in adı dahi geçmez.

    3 - Bilbo, Shire'dan ayrılıp da yüzük Frodo'ya geçtikten sonra Gandalf Saruman'ın yanına gitmez. Gollum'u yakalamak için yabana gider ve Shire'a tekrar döndüğünde aradan 17 yıl geçmiştir. Frodo, ellili yaşlarına varmıştır. Bilbo'nun maceraya çıktığı yaşa..

    4 - Gandalf, Frodo'ya Yüzük Tayfları'ndan, Aragorn'dan, Gollum'dan ilk burada bahseder.

    5 - Frodo, Shire'dan ayrılmaya karar verdiği gibi gitmez. Aradan 7-8 ay geçer. Bu arada kendisine Bilbo'dan kalan birçok şeyi ve Çıkınçıkmazı'nı satar.

    6 - Merry ve Pippin, Frodo'nun akrabası ve yakın arkadaşlarıdır. Frodo ve Sam ile tesadüfen karşılaşıp yolculuğa katılmazlar. Aksine her şeyden (Yüzük, Düşman, Frodo'nun gitmesi vs) haberleri vardır.

    7 - Ayrıkvadi'ye gitme fikrini Gandalf Frodo'ya vermez. Aksine Frodo (özellikle Bilbo'yu görmek niyetiyle) oraya gitmek ister.

    8 - Frodo, Kara Süvariler ile karşılaştığı zaman yanında Sam ve Pippin vardır. Merry yanlarında yoktur. Gildor'un liderliğinde Batı'ya giden elfler onları kurtarırlar. Gildor, Frodo'ya 'Elf Dostu' lakabını verir.

    9 - Filmde Merry ve Pippin'in kaçtığı çiftçi Tırtıl aslında ikisinin dostudur. Tırtıl ve köpeklerinden korkan Frodo'dur. Ayrıca Frodo, Sam ve Pippin Çiftçi Tırtıl'a konuk olurlar.

    10 - Frodo ve arkadaşları Shire'dan kaçarken Yaşlı Orman'dan geçerler. Burada başlarına türlü belalar gelir. Bu belalardan onları, Orta Dünya Evreni'nin en neşeli, en sempatik ve en ilginç karakteri Tom Bombadil kurtarır. Bu bölüm filmde yoktur.

    ( Tom Bombadil Kimdir?
    "Siz kimsiniz Efendim?"
    "Hı, ne?" dedi Tom doğrularak ve gözleri kasvetin içinden parıldayarak. "Daha benim adımı öğrenmedin mi? Tek cevap o. Sen bana söyle, sen kimsin, böyle tek başına sen olarak, isimsiz? Ama sen gençsin, ben ise yaşlıyım. Ben neyim biliyor musun, en yaşlı olanım. Lafıma mim koyun dostlarım: Tom, nehir ile ağaçlar henüz yokken buradaydı; Tom ilk yağmur damlasıyla ilk meşe palamudunu hatırlıyor. O Büyük Ahali'den önce patikalar açtı ve Küçük Ahali'nin gelişini gördü. O, Krallardan, mezarlardan ve Höyüklü Kişiler'den önce de buradaydı. Denizler eğrilmeden elfler batıya geçtiklerinde, Tom çoktan burada vardı. Yıldızlar altındaki karanlığı, korkunun bilinmediği zamanları gördü o - Karanlıklar Efendisi Dışarı'dan gelmeden önceki zamanları." Syf: 166)

    11 - Frodo Yüzük'ü ilk Tom'un evinde takar. Buna rağmen Tom onu görür.

    12 - Tom Bombadil de Yüzük'ü takar, ama hiçbir şekilde etkilenmez. Yüzük'ü takmasına rağmen gözden kaybolmaz. Yüzük yüreğinde nefret uyandırmaz ve Yüzük'e hiçbir kıymet vermez.

    13 - Frodo ve arkadaşları Tom'un yanından ayrıldıktan sonra Höyüklü Kişiler'in eline düşerler. Onları buradan da kurtaran Tom Bombadil olur.

    14 - Tom, Höyük'lerden aldığı dört adet bıçağı hobbitlere verir. Bunlar Batıil İnsanları tarafından yapılmıştır. Hatta bir teoriye göre Angmar'ın Cadı Kralı'na vurulan ölümcül darbe Merry tarafından bu bıçakla yapılmıştır. Éoweyn de tamamlamıştır.

    15 - Bree kasabasına ve Sıçrayan Midilli Hanı'na gitmek fikrini Gandalf değil Tom Bombadil verir.

    16 - Frodo, Sıçrayan Midilli'de Yüzük'ü düşerken tesadüfen takmaz. Aksine masada şen şakrak şarkı söylerken Yüzük'ün bulunma isteğine karşı koyamaz ve Yüzük'ü takar.

    17 - Filmin aksine Gandalf Sıçrayan Midilli'ye gruptan üç ay önce gitmiştir ve Hancı Arpadam Kaymakpürüz'e Frodo'ya göndermesi için bir mektup bırakmıştır. Gandalf bu mektubunda Aragorn'dan bahseder.

    18 - Narsil, aslında Ayrıkvadi'de değildir. Aragorn kırık kılıcı taşır. Kılıcın tekrar dövüleceği ve Kral'ın ortaya çıkacağı bir kehanettir ve bunu Aragorn dahil herkes bilir.

    19 - Frodo, Fırtınatepesi'nde yaralandıktan yaklaşık on dört gün sonra Ayrıkvadi'ye ulaşırlar.

    20 - Grup'u karşılamak için Glorfindel gelir. Arwen o zamanlar Lorien'dedir ve Grup ile aynı günlerde Ayrıkvadi'ye geri döner. Ayrıca elfler dahi Kara Süvariler'den korkarlar ve ancak Glorfindel gibi güçlü olanlar yabana çıkıp Frodo ve arkadaşlarının yolunu bekleyebiliyorlardı.

    21 - Elrond divan toplar fakat filmdeki gibi tüm Orta Dünya halklarına haber yollamaz. Aksine divana katılanların çoğu tesadüfen oradadır.

    ("Buraya çağrılmanızın amacı buydu. Çağrılmanızın dedim, ama sizleri, uzak ülkelerden gelen bunca yabancıyı, yanıma ben çağırmadım. Sizler gelerek, tam da şu anda burada birbirinizle karşılaştınız; şans eseri gibi gelebilir size. Ama işin aslı öyle değil. (..)" Syf: 295)

    22 - Gloin ve Gimli hem "Bilbo"yu görmek hem de "Yüzük" hakkında bilgi almak için Ayrıkvadi'ye gelirler. Boromir, Faramir ile gördüğü bir rüyanın yorumu için babası Denethor'un tavsiyesi üzerine gelmiştir. Legolas ise babası tarafından elçi olarak gönderilmiştir. Gandalf'a, Gollum'u ellerinden kaçırmış olduklarını haber vermek için Ayrıkvadi'ye gelmiştir.

    23 - Divan'a Frodo ile birlikte Bilbo da davet edilmiştir ve Divan'ı gizlice dinleyen hobbit sadece Sam'dir.

    24 - Gandalf, Saruman'ın yanına kendi rızası ile gitmemiştir. Aksine Saruman, Gandalf'ı ya yanına çağırmak ya da hapsetmek niyetiyle Radagast ile kendisine hileli bir mesaj yollar.

    25 - Divan'da sadece Frodo ile Sam'in Mordor'a gitme kararı çıkar. Bu iki hobbitin yanına divandan sonra Elrond, yedi kişi daha vermek ister. Böylece Dokuz Kara Süvari'ye karşı dokuz Yüzük Kardeşi olacaktır.

    26 - Narsil, Elendil'in kılıcı (filme göre Arwen'in isteği üzerine Aragorn Pelennor Çayırları Savaşı'na gitmeden önce dövülür oysa) yolculuktan önce tekrar dövülür ve kırık kılıç birleştirilir.

    27 - Caradhras geçidini kullanmak ve mümkün olduğunca Moria Madenlerinden geçmemek isteyen Gandalf değil Aragorn'dur. Hatta filmin aksine Gandalf rotasını Moria'dan geçecek şekilde çizmiştir.

    ( "Ben," dedi Aragorn ağır ağır. "Sen karda felaketin eşiğine kadar benim peşimden geldin ve beni suçlamadın bile. Ben de senin peşinden geleceğim - eğer bu son ihtar da fikrini değiştirmezse. Benim düşündüğüm ne Yüzük, ne de içimizden biri şu anda, ben seni düşünüyorum Gandalf. Ve diyorum ki: Eğer Moria kapılarından geçeceksen, kendini kolla!" Syf: 359)

    28 - Filmin aksine Galadriel'in aynasına sadece Frodo bakmaz. Frodo ile birlikte Sam de bakar, hatta ilk başta Sam bakar. Frodo ise ancak Sam'in bakmasından biraz cesaret aldıktan sonra bakar.

    29 - Filmin aksine Galadriel Aragorn'a bir kılıç kını hediye eder. Ayrıca bir de broş verir. Sam'e filmin aksine ip değil bir avuç toprak verir. Eğer olur da Shire'a döner ve orayı harap bulursa yeniden yeşillendirsin diye.. Boromir'e bir altın kemer verir. Merry ve Pippin'e ise birer bıçak değil gümüş kemer verir. Diğerleri de bilindiği gibi; Frodo'ya Eärendil'in ışığını, Legolas'a bir yay ve bir sadak ok ve Gimli'ye ise dağlar ve orman arasındaki dostluğun bir nişanı olarak üç tel saç verir.

    Benim nacizane aklımda kalan farklılıklar bunlar.. Eğer benim yazmayı unuttuğum bir şeyler varsa siz de ekleme yapabilirsiniz.. Sağlıcakla kalın!..
  • “Gerçeği söylüyorum size, gerçeği: Buğday tanesi yere düştükten sonra yok olmazsa, bir buğday tanesi olarak kalır; ama yok olursa, o zaman bereketli ürün verir.”

    İncil, Yohanna XII. bölüm 24
    Dostoyevski
    Sayfa 5 - İletişim Yayınları
  • 352 syf.
    ·3 günde·10/10
    https://www.instagram.com/mimirtells/ (Kitap incelemeleri, önerileri, eleştirileri ve alıntılar için.)

    Ciltli ve kuşe kağıtta bir sürü resim basılmış olduğu için her zaman dikkatimi çeken ve sonunda aldığım bir kitap oldu. Seri olarak 24 kitaptan birisi. Benim en çok ilgimi çeken mitoloji olduğu için onunla başlamak istedim.

    Öncelikle kitabın çevirisini gerçekten çok başarılı buldum. Resimlerin ve çeşitli sembollerin yerleştirilmesi zaten çok güzel bir detay ve kitabı rahat bir şekilde okumanızı sağlıyor. İçerik olarak da beklediğimden daha ayrıntılıydı. Bütün dünya mitlerinden ne var ne yoksa her şey içine koyulmuş. Çok fazla bilinmeyen fakat benim bilinmesini düşündüğüm şeyler de koyulmuş.

    Biraz kitabın içeriğinden bahsetmek istiyorum. Kitap 7 ana bölüme ayrılmış, bunlar;
    1-Antik Yunan
    Adından da anlaşılacağı gibi Antik Yunanistan'da yaratılıştan başlayıp, Olymposlular, tanrılar, yarı tanrılar ve kahramanlar ile ilgili işinize yarayacak her şey var diyebilirim. Hikayeler oldukça sade ve anlaşılır dille anlatılmış.

    2-Antik Roma
    Yunan mitolojisindeki birçok tanrı ve tanrıçanın bulunduğu fakat ek olarak Roma'lı kahramanların ve önemli kişilerin hikayelerinin anlatıldığı bölüm.

    3-Kuzey Avrupa
    İskandinav mitolojisindeki yaratılıştan başlayıp, önemli hikayelerden ve karakterlerden bahsediliyor. Dünyanın sonu olan Ragnaroktan da bahsedilmiş. Ek olarak ünlü Fin destanı Kalavela, İrlanda mitleri ve son olarak Kral Arthur'dan da bahsediliyor. Bu kısımda Arthur ve onunla ilgili destanlardan daha fazla bahsedilebilir diye düşünüyorum.

    4-Asya
    Sümer ve Babil destanlarından başlıyor. Gılgamış Destanı'ndan da detaylı bir şekilde bahsedilmiş. Hint mitolojisindeki önemli kişilerden ve ünlü Hint destanı Ramayana'dan da bahsedilmiş. Japon mitolojisi ve son bölümlerde de Çin ve Kore ile ilgili şeyler de var. Bu kısımda da Çin ve Kore bir hayli kenara atılmış gibi geldi bana.

    5-Amerika Kıtaları
    Amerikan yerlileri ve onların mitolojik karakterlerinden bahsediliyor. Inka gibi toplulukların inançlarından da bahsedilmiş. Genel olarak başarılı bulduğum bir kısım.

    6-Antik Mısır ve Afrika
    Mısır ve Afrika mitlerine güzel bir giriş fakat pek yeterli değil. Benim favorim olan Anansi'den bahsedilmesi hoş.

    7-Okyanusya
    Avustralya başta olmak üzere çevresindeki adaların mitleri ve inançlarından bahsedilmiş. Ben özellikle Maui (Loki, Anansi ve İktomi gibi düzenbaz bir karakter) ile ilgili olan hikayelerin anlatıldığı kısmı sevdim. 6.bölüm gibi bu mitlere güzel bir giriş.

    Genel olarak ben gayet başarılı buldum kitabı. Bazı şeyleri hatırlamam gerektiğinden hemen elimin altında böyle bir kaynak olması güzel olacak. Yine de bazı mitler sadece giriş seviyesinde kalıyor özellikle Asya, Antik Mısır ve Afrika ve Okyanusya için. Okunması gerekiyor.
  • Türkiye'nin önemli düşünürlerinden olan Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, 100 kitaptan oluşan okuma listesi tavsiyesine dair yazılarının beşincisini yayınladı. ‘Önümüzü açacak öncü kuşak için 100 kitaplık okuma listesi’ başlığı ile ile kaleme aldığı yazılarda ödünç bir akıl ile ödünç bir dünya inşa edilemeyeceğinin altını çizen Kaplan, kendi dünyamızı, tarihimizi, toplumumuzu tanımamız gerektiğini savunarak eğitim sisteminin de kendi kültür dinamiklerimizle şekillenmesi gerektiğini ifade ediyor.

    100 kitaplık okuma listesinde İslam'ın Dirilişi, Beş Şehir, Uzun Hikâye gibi yapı taşı diyeceğimiz kitaplar yer alıyor. Bunların yanı sıra yerli ve yabancı yazarların gözünden İslam tarihi, dünya tarihi, mimari, edebiyat ve sosyoloji gibi farklı birçok konu ele alınıyor.
    Benimde hoşuma gittiği için paylaşmak istedim.
    İşte Yusuf Kaplan’ın şimdiye kadar önerdiği okuma listesindeki kitaplar:

    BİRİNCİ AŞAMA OKUMA LİSTESİ

    1-İslam'ın Dirilişi-Sezai Karakoç.

    2-İnsanlığın Dirilişi-Sezai Karakoç (Birinci Aşama bitince yeniden okunacak).

    3-Diriliş Neslinin Amentüsü-Sezai Karakoç.

    4-Sütun-(Hepsi değil, bazı bölümleri seçilerek okunacak)-Sezai Karakoç.

    5-Yitik Cennet-Sezai Karakoç.

    6-Geleceğimizde İslâm Var-Roger Garaudy.

    7-Bu Ülke-Cemil Meriç (Birinci Aşama bitince yeniden okunacak).

    8-Beş Şehir-Ahmet Hamdi Tanpınar-(Birinci Aşama bitince yeniden okunacak).

    9-Yaşamak-Cahit Zarifoğlu (Birinci Aşama bitince yeniden okunacak).

    10-İnsanlığın Medeniyet Destanı-Roger Garaudy.

    11-Gül Yetiştiren Adam-(Anlatı) Rasim Özdenören

    12-Yoksulluk İçimizde-(Hikâye) Mustafa Kutlu.

    13-Ya Tahammül Ya Sefer-(Hikâye) Mustafa Kutlu.

    14-Bu Böyledir-(Hikâye) Mustafa Kutlu.

    15-Sır-(Hikâye) Mustafa Kutlu.

    16-Uzun Hikâye-(Hikâye) Mustafa Kutlu.

    17-Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler-Rasim Özdenören.

    18-Üç Zor Mesele-İsmet Özel.

    19-İslâm'ın Vadettikleri-Roger Garaudy.

    20-Doğu ve Batı Arasında İslâm-Aliya İzzetbegoviç.

    İKİNCİ AŞAMA OKUMA LİSTESİ

    21-Okulsuz Toplum-Ivan Illich-Birey Toplum Yayınları.

    22-Türkiye'nin Maarif Davası-Nurettin Topçu-Dergâh Yayınları.

    23-İslâm Kültür Atlası-İsmail Faruki-İnkılab (“Rehber” kitap bu: Liste bitince 2. kez okunacak)

    24-İslâm Tarihi-3 cilt-Filibeli Ahmet Hilmi ve Ziya Nur Aksun-Ötüken Yayınları

    25-Kur'ân-ı Kerîm Işığında Hz. Muhammed Mustafa (sav)-2 cilt-Osman Nuri Topbaş-Erkam Y.

    26-Mızraklı İlmihal-Semerkand Yayınları

    27-Komünist Manifesto-Marx & Engels.

    28-İlm-i Hâl-S. Ahmet Arvâsî

    29-Tefsir Usûlü ve Tarihi-Ömer Çelik-Erkam Yayınları

    30-Sünneti Anlamada Yöntem-Yusuf el-Karadavî

    31-Çöle İnen Nur-Necip Fazıl Kısakürek

    32-Fıkıh Usûlü-Vehbi Zuhayli-Risale Yayınları

    33-Tasavvuf-William Chittick-İz Yayıncılık

    34-Kelâma Giriş-U. Murat Kılavuz-A. Saim Kılavuz-İSAM Yayınları

    35-İslâm'ın Vizyonu-William Chittick-İnsan Yayınları

    36-Yoldaki İşaretler-Seyyid Kutup

    37-İslâm Düşüncesi-Muhammed İkbal-Külliyat Yayınları

    38-40-Çağ ve İlham-I-II-III-Sezai Karakoç-Diriliş Yayınları

    ÜÇÜNCÜ AŞAMA OKUMA LİSTESİ

    41-Tarih Hırsızlığı-Jack Goody-İş Bankası Yayınları.

    42-Şarkiyatçılık-Edward Said-Metis Yayınları.

    43-Küresel Çağda Tarih Yazmak-Lynn Hunt-Küre Yayınları.

    44-Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek-Marshall Hodgson-Vadi Yayınları.

    45-Dünya Tarihi-William McNeill-İmge Yayınları.

    46-Uygarlıkların Grameri-Fernand Braudel-İmge Yayınları.

    47-Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri-Pitirim Sorokin.

    48-49-Tarih Bilinci-Arnold Toynbee-2 cilt.

    50-İslâm Medeniyeti Tarihi-Wilhelm Barthold, Mehmet Fuad Köprülü-Alfa Yayınları.

    51-53-İslâm’ın Serüveni-Marshall Hodgson-3 cilt-Pegasus Yayınları.

    54-Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi-Osman Turan-Ötüken Yayınları.

    55-Zihniyet ve Din-Sabri Ülgener.

    DÖRDÜNCÜ AŞAMA OKUMA LİSTESİ

    56-Modern Dünyanın Bunalımı-Rene Guenon-İnsan Yay.

    57-Hikmetin Yapıtaşları: Felsefeye Giriş-Douglas J. Soccio-Kaknüs Yay.

    58-Avrupa Düşüncesinin Serüveni-Jaqueline Russ-DoğuBatı Yay.

    59-Batı Düşüncesi Tarihi-Richard Tarnas-2 cilt-Külliyat Yay.

    60-Sosyolojik Düşünce Geleneği-Robert Nisbet-Paradigma-Vadi Yay.

    61-Siyasî Felsefenin Büyük Düşünürleri-William Ebenstein-(Çev.: İsmet Özel)-Şule Yay.

    62-İnsanın Durumu-Lewis Mumford-Açılımkitap Yay.

    63-İslâm Düşüncesinde İlimlerin Tasnifi-Osman Bakar-İnsan Yay.

    64-Hilal Doğarken-Ziyaüddin Serdar-İnsan Yay.

    65-Fıkıh Usûlünün Mahiyeti ve Gayesi-A. Cüneyd Köksal-İSAM Yay.

    66-Varolmanın Boyutları-William Chittick-İnsan Yay.

    67-İslâm Felsefesi: Tarih ve Problemler-M. Cüneyt Kaya-edisyon-İSAM Yay.

    68-İslâm Düşüncesi Tarihi-M. Şerif-2 cilt-İnsan Yay.

    69-Türkiye’nin Çağdaş Düşünce Tarihi-Hilmi Ziya Ülken-İş Bankası Yay.

    70-Edebiyat Yazıları-1-2-Sezai Karakoç-Diriliş Yay.

    71-Kırk Ambar-Cemil Meriç

    72-Yaşadığım Gibi-Ahmet Hamdi Tanpınar

    73-Sanatın Öyküsü-Ernst Gombrich

    74-Sanatın İcadı: Bir Kültür Tarihi-Larry Shiner-Ayrıntı Yay.

    75-Sanat Tarihinin Tarihi-Vernon Hyde Minor-Koç Üniversitesi Yay.

    76-Aşk Estetiği-Beşir Ayvazoğlu

    77-İslâm Sanatı: Dil ve Anlam-Titus Burkhardt

    78-İslâm Mimarisi Üzerine Düşünceler-Turgut Cansever

    79-Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam-Richard Sennett-Ayrıntı Yay.

    80-Sinemanın Hakikati-1. Cilt ve Hakikatin Sineması-2. Cilt-Enver Gülşen-Külliyat Yay.

    Kaplan, dördüncü aşamada bazı kitapların bütün ciltlerine ayrı rakamlar verdiği için son listeyi 75’ten başlattı.

    BEŞİNCİ AŞAMA OKUMA LİSTESİ

    75-Konfüçyüs-Konuşmalar / Analektler (Çev. Murat Karlıdağ) Say Yay.

    76-Eflatun-Devlet.

    77-Aristo-Nikomakhos’a Etik; Politika, Poetika; Metafizik; Ruh Üzerine (Çev. Ömer Aygün, Grekçe Metinle Birlikte, Pinhan Yay.)

    78-Aziz Augustine-İtiraflar.

    79-Descartes-Meditasyonlar; Metot Üzerine Düşünme.

    80-Spinoza-Teolojik-Politik inceleme; Etika.

    81-John Locke-Yönetim Üzerine İki İnceleme.

    82-David Hume-İnsanın Anlama Yetisi Üzerime Bir Soruşturma.

    83-Kant-Saf Aklın Kritiği; Pratik Aklın Kritiği; Yargı Gücünün Krtiği.

    84-Hegel-Tarih Felsefesi; Estetik.

    85-Nietzsche-Deccal (Çev. Yusuf Kaplan-Külliyat Yay); Putların Alacakaranlığında (Çev. Yusuf Kaplan-Külliyat Yay); İyinin ve Kötünün Ötesinde (Çev. Mustafa Tüzel, İş Bankası Yayınları).

    86-Heidegger-Varlık ve Zaman (Çev. Kaan Ökten), Alfa Yay.

    87-Şehristânî-Milel ve Nihal-Yazma Eserler Başkanlığı (Arapça Metinle Birlikte).

    88-Mâtüridiye Akaidi-Nûreddin es-Sâbûnî-Ankara: DİB.

    89-İmamı Azam-Fıkh-ı Ekber; Âlim ve Müteallim-Şamil Yay.

    90-Fârâbî-Harfler Kitabı (Çev. Ömer Türker), İstanbul-Yazma Eserler Başkanlığı (Arapça Metinle Birlikte); İlimlerin Sayımı; Medinetü’l-Fazıla (Çev. İdeal Devlet).

    91-İbn Sina-İşaretler ve Tenbihatlar

    92-Gazâlî-Bilgi, Varlık, Yol (Çev. Asım Cüneyd Köksal)-Timaş-(3 kurucu risale bşr arada).

    Mustesfa-Küre Yay (Fıkıh Usûlü’nün kurucu metinlerinden; Çev. Yunus Apaydın).

    Tehafütü’l-Felâsife (Çev. Mahmud Kaya) Klasik Yay.

    93-İbn Rüşd-Tehafütü’t-Tehafüt, Faslu’l-Makal

    94-İmam Kuşeyrî-Kuşeyrî Risalesi.

    95-İbn Arabî-Füsûsu’l-Hikem, (Ekrem Demirli tercümesi ve şerhi), Kabalcı Yay.

    96-İbn Haldun-Mukaddime (Çev. Süleyman Uludağ), İstanbul: Dergâh.

    97-Cürcânî-Şerhu’l-Mevâkıf-İstanbul-Yazma Eserler Başkanlığı (Arapça Metinle Birlikte).

    98-Yusuf Has Hâcib-Kutadgu Bilig

    99-Ahmed Yesevî-Divân-ı Hikmet ve Yunus Emre-Yunus Emre Divanı

    100-Mevlânâ Celaleddin Rûmî-Mesnevî

    KİTAPLAR 4 FARKLI KALEMLE OKUNACAK

    ‘Önümüzü açacak öncü kuşak için 100 kitaplık okuma listesi’ni tamamlayan Kaplan, tavsiye ettiği kitaplar için bir de okuma yöntemi sundu. Kitapları 4 kurşun kalem ile okunmasını öneren Kaplan, "Bu okuma yöntemi, liste kadar önemli" diye belirtti. İşte o yöntem:
    1-Yeşil kalemle-Kilit kavramların altı çizilecek.
    2-Kırmızı kalemle-Önemli satırların altı çizilecek.
    3-Mavi kalemle-Atlanmayacak yerler işaretlenecek veya gerekirse çizilecek hafifçe.
    4-Siyah kurşun kalemle-Kitabın sayfalarının sağ ve sol kenarlarına notlar alınacak, üst boşluklara en önemli cümle yazılacak.
    Okuduğunuzun kitabın birinci bölümü bitince, sırasıyla:
    1-Önce yeşil kalemle çizilen yerler / kavramlar hızla okunacak
    2-Kırmızı kalemle çizilen satırlar okunacak
    3-Sayfaların üst taraflarına yazılan cümleler okunacak...
    Bu üç işlemden sonra kitabın ikinci bölümüne geçilecek. Her bölüm, bu şekilde okunacak..."