• Kaptan Ali Bey'in yetim kalan kızlarından biri yıllar sonra evlenir ve bir erkek çocuğu dünyaya getirir. O çocuk, denizcileri kurban eden kokuşmuş hilafetin ardından kurulan Cumhuriyet döneminde , Milli Eğitim Bakanlığı yapar ve eğitimin emeğe dayalı olduğu Köy Enstitülerinin kurucuları arasında yer alır. Böylelikle , Ertuğrul Firkateyni'nin adsız kahramanları olan marangozların, burgucuların, kalafatçıların, bağımsız ve demokratik bir ülkenin mimarı olacaklarına inanılır. Ama, çok geçmeden Cumhuriyet Turkiyesi'nde güçlenen Osmanlı anlayışı "Komünist işi" diyerek Anadolu'nun dört bir yanına yayılan okulları kapattırır. Ülke, yeniden tefecilerin, faizcilerin ellerine düşerek Kapitalizmin kayalıklarına doğru sürüklenir. Süvari Ali Bey'in torunununda "Yücel" soyadını taşıyacak bir oğlu gelir dünyaya. Ertuğrul'u yutan dalgalar gibi öfke dolu şiirler yazacak olan çocuğa "Can" adı verilir:

    Gölköy adında bir köy varmış Gelibolu'da
    Televizyonda gösterdiler geçen gün
    Gelenek edinmiş köy halkı,
    Ben kendimi bildim bileli bu böyledir diyor muhtar:
    29 Ekim'de toptan sünnet edermiş çocuklarını...
    Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
    Kirvesi tutmuş kolundan
    Yatırdılar bir kamp yatağına,
    Ardından sünnetçi olacak zad boy gösterdi
    Elinde bıçağıyla,
    Çocuk kaldırdı başını, bağırdı;
    Yaşasın Cumhuriyet diye
    Korkarım bu, sade Gölköylülerin değil,
    Umumuzun
    Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de
    Düştüğü tarihsel bir yanılgı
    Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet - Can Yücel -
  • 192 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Dini, etnik, siyasi, bilim vb. çeşitli yobazlık türleri var. Yobazlar da kendilerini ulvi bir şekilde nitelendirip, her derde deva çözümler sunmaya çalışsa da, görünenle gerçekler aynı mı? Yoksa bireysel ve/veya toplumsal çıkarlar için bazı kavramlar kullanılıyor mu? Roger Garaudy de yobazlık kavramını sorguluyor. 'Yobazlık' adlı eserinde ilerisi için neler yapılması gerektiğine dair düşüncelerini de açıklıyor.

    Kitabın içeriğinde öncelikle yobazlık kavramına açıklık getirildikten sonra, birinci bölümde: Batı'daki Yobazlıklar anlatılıyor. Bu konunun içeriği ise: Bilimci Yobazlık, Stalinci Yobazlık ve Vatikan Yobazlığı adlarını taşıyor. İkinci bölümde ise: İslamcı Yobazlığın Sebepleri anlatılıyor. Bunun da alt başlıkları: Cezayir, İran, Suudi Arabistan, İsrail ve Ortadoğu da yaşanan yobazlıklar. Üçüncü bölümde ise: İslami Yobazlıkların Ortak Paydası, dördüncü bölümde ise: Yobazlıkla Nasıl Mücadele Etmeli? Başlıklarına sahip konular işleniyor.

    Mutlak ve tek doğrunun kendisi olduğunu ifade eden görüşler, başka mutlak ve tek doğru ile çatışma yaşadığında iki mutlağın çatışması yeni bir mutlak görüş mü ortaya çıkartır ya da çatışma olmadan da işbirliği mümkün mü? İnsanlığın iyiliği, güzelliği için çalışmak yerine dini, siyasi, kültürel, ekonomik, teknolojik üstünlük kurma sevdası, başka yerde birilerin de mutsuzluğuna yol açabiliyor mu?

    Kitap içinde özellikle 'İslam dünyasındaki yobazlık depremin ana üssü olan Suudi Arabistan'a öncelik tanıyacağız (s.12)' diyerek önemli bir saptamada bulunuyor. Garaudy de bunu yaparken, dışarıdan ya da Batı'dan değil 'Kur'an'ın mesajlarından hareketle (s.12)' yapacağını ifade ediyor.

    Kitabın Fransızca adı Integrismes (Entegrizm) olmakla birlikte, kitabı tercüme eden Cemal Aydın sunuş yazısında, bu adın ve içeriğinin Fransız kamuoyu için bile yeni bir kavram olduğunu ifade ederek, bu yüzden de daha anlaşılabilir olsun diye, kitabın adını 'Yobazlık' olarak çevirdiğini söylüyor. Ama bunun yanında 'tutuculuk, bağnazlık, gericilik' kelimelerin de seçilebileceğini de belirtiyor. Zaten Roger Garaudy de kitabın 14.sayfasında bu kelimenin Fransızca kaynaklara nasıl geçtiğini örneklerle anlatıyor.

    Batı'da yobazlık ve bilimci yobazlığın, Fransa'da başlayan Aydınlanma hareketi ve bunun neticesinde ortaya çıkan siyasi, bilim, felsefe ve dine bakış açılarını da anlatıyor.

    Batı'da doğmuş, orada yetişmiş, öğrenim görmüş bir fikir adamının Batı'nın içinden yaptığı analizleri okuyoruz. Roger Garaudy, her türlü yobazlığa, tutuculuğa karşı DonKişotvari bir söylem içinde giyotine kafasını uzatarak, inandığı doğruları bizlerle paylaşmış.

    Roger Garudy, çeşitli yobazlıklar hakkında bilgi verdikten sonra bir çeşit manifesto yayımlıyor. Topluma ve okuyucuya da çağrı yaparak din, siyaset, kültür baronlarının kendi egemenliklerini sürdürmek için toplumu ateşe bile atacağından bahsediyor.

    Roger Garudy bu kitabı 1990 yılında yazmış ama içindeki bilginin ağırlığı hala etkisini sürdürüyor ve görünen o ki, bu gidişle hiçbir zamanda eskimeyecek. Cemal Aydın da herkesin anlayabileceği bir şekilde kitabı çevirerek, okuyuculara önemli bir eseri kazandırmış oluyor. Yobaz ve yobazlık sultası hala etkisini sürdürüyor. Mutlaka okunması gereken bir kitap, tavsiye ederim.

    Not: Ben 1990'lı yıllarda farklı yayınevi ve farklı çevirisini okumuştum. O kitabın adı da: Entegrizm O zaman da beğenmiştim. Elimde 2 baskı da var. Bu sefer de hatırlama anlamında buradan okudum ve biraz da alıntı ekledim. Cemal Aydın o eski çeviri de, bazı yerlerin sıkıntılı olduğunu, bu kitaba yazdığı sunuş yazısından öğrendim. Okuduğum kitap Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 1.baskı 2016 tarihlidir. Bu kitabın yeni baskısını ise yine Cemal Aydın çevirisi ile Timaş yayınları çıkartıyor. Ama bana göre zarf da mazruf kadar önemlidir. Roger Garudy'in şimdi külliyatını Timaş yayınları çıkartıyor (ama kitap kapak tasarımları çok kötü).

    Bu kitabı 29 - 30 Ekim 2019 tarihleri arasında okuyup inceleme yazısı ise 25 Şubat 2020 tarihinde 1000Kitap sitesine eklenmiştir.
  • Takvim geliştirmenin tarihi Antik Mısır medeniyetine kadar dayanır.
    Mısır takvimlerinde yıl 3 mevsime ayrılır ve takvim, Sirius yıldızının gökteki konumuna göre belirlenir. Bu 3 mevsim, tarım ürünlerinin ekimi ve toplanması zamanına denk gelir: Akhet (tufan, sel), peret (gelişim), shemu (hasat).

    Daha sonraki dönemlerde geliştirilen ilk Babil takvimleri iki dolunay arasında geçen 29,5 günlük dönemi esas almıştır. Bu sistem dahilinde Güneş yılından yaklaşık 1 gün daha kısa olan 354 günlük bir ay takvimi ortaya çıkmıştır.

    Modern takvimlerin temeli 8. yüzyılda atıldı. Bu takvimler MÖ. 46 yılında Jül Sezar tarafından kullanıma başlatıldı. Jülyen Takvimi son şeklini MS. 8 yılında imparator Agustus tarafından aldı.

    Günümüz takvimindeki bir yıl içerisinde bulunan 12 ayın ayrı ayrı anlamları vardır.
    Roma takvimi günümüz takviminden biraz daha farklıdır. Günümüz takvimi 1 Ocak ile başlarken Roma takviminde yeni yıl Mart ile başlamaktadır.

    Ocak (January)
    İngilizcede Ocak ayının ismi bir yüzü sağa bir yüzü sola bakan Roma Tanrısı Janus'dan gelmektedir. Çünkü Ocak ayının iki yüzü vardır. Bir yüzü geçen senenin bitişini simgelerken diğer yüzü yeni bir senenin başlangıcını temsil etmektedir. Ocak ayının Latincesi ise Januarius mensis "Janus'un ayı" olarak isimlendirilmiştir. Türkçe'de Ocak ayının ismi "fırın" sözcüğünden gelmektedir. Kış aylarında yemek pişirmek adına ateş yakılan yere "ocak" denir ve Ocak ayı, adını buradan almaktadır. Ancak aslen "ocak" sözcüğünün tarihini Divan-ı Lugati't Türk'e, yani 1073'e kadar takip etmek mümkündür. Bu sözlükte "oçak" sözcüğü, Arapçadaki "al-kānūn" sözcüğünün karşılığı olarak verilmektedir.nArapçada Aralık ayı "kanun-u evvel" olarak da bilinir: Yani Aralık, "Ocak'tan önce" anlamına gelmektedir.

    Şubat (February)
    Eski İngilizcede Februarius olarak geçmektedir. Romalılar her Şubat ayının 15. gününde imparatorluklarının daha iyi bir yaşama odaklanabilmesi için "arınma festivalleri" düzenliyorlardı. Bu festivallerde, vücutlarını temizleyip arındıracak her türlü malzemeye februa denmekteydi. Bu da, Antik Roma'daki arınma tanrısı Februus'tan gelmektedir. İngilizcedeki "february" sözcüğü de buradan gelmektedir. Türkçeye Şubat ayı Süryaniceden gelmiştir. Kökeni "şabat" sözcüğüdür. Aynı zamanda şubāṭ, Rumi takviminin 11. ayına, şəbāṭ ise Süryani takviminin 11. ve son ayına denk gelmektedir. Şabat; "dinlenilen gün" anlamına gelmektedir. Tarım toplumu olan Anadolu Süryanilerinin kışın son ayı olan Şubat ayında, mevsim koşullarından dolayı tarımsal faaliyet gösteremediklerinden dolayı evde kışın bitmesini beklemelerinden ve dinlenmelerinden kaynaklanmaktadır.

    Mart (March)
    Mart ayının isminin söylenişi ve anlamı birçok dilde benzerlik göstermektedir. Almanca da März , Fransızca'da Mars, İspanyolca'da Marzo ve Hollandaca'da Maart olarak isimlendirilmiştir. Bu kelimelerin ortak kökeni, Roma Savaş Tanrısı Martius'tur. Mart ayının Latincesi Martius mensis yani "Mars'ın ayı"dır. Mars ise Martius kelimesinin zaman içerisinde değişiminden gelmektedir.

    Nisan (April)
    Latincesi Aprilis olan Nisan ayı, anlamını yine Latincede "aperire" (açmak) kelimesinden almaktadır. Ağaçların çiçek açmaya başladığı mevsimi ifade etmektedir. Yunancada Nisan ayı Απρίλιος (Aprillius) olarak isimlendirilmiştir. Kelime, anlamını Güzellik Tanrıçası olan Aphrodite'in kısaltması olan Aphro'dan almıştır. Türkçesi, Farsça (Nisan), Süryanice (Nisanna), Sümerce (Nisag)'den gelmektedir. Kelime anlamı Akatça ve Sümercede "ilk meyve", "yılın ilk ayı", "taze mahsül", "tufanda" gibi anlamlara sahiptir. Aşık Paşa'nın 1330 tarihli Garibname'sinde "çünki gökden indi nīsān ḳaṭresi" şeklinde kullanılmaktadır. Sözcük, aynı zamanda Arapçada "Rumi takviminin ikinci ayı" olarak kullanılmaktadır.

    Mayıs (May)
    Fransızcası Mai, eski İngilizcesi Maius'dur. Anlamını Roma mitolojisinde Yağmur Tanrıçası olan Maia'dan almaktadır. Bereket ve bitkileri büyüten Tanrıça olarak da bilinir. Latincesi Maius menelis'dir (Maia'nın ayı). Sözcük, Türkçe'ye de Latinceden geçmiştir. Kelime anlamı "taze, yaş sığır gübresi"dir. Bu dönemlerde yağmur yağışı yüksek oranda olduğundan dolayı bu isim verildiği düşünülmektedir.

    Haziran (June)
    Eski Fransızca'da Juin, eski İngilizce'de Junius, Latincesi "Junius menelis''tir (Juno'nun ayı). Kelime anlamı Roma mitolojisinde gençliği sembolize eden ve doğumla da ilişkilendirilen Juno Tanrısı'ndan gelmektedir. Türkçeye, Süryanicede "sıcak" anlamına gelen "hazıran" sözcüğünden gelmiştir.Arapçada ḥazīrān olarak geçmektedir.

    Temmuz (July)
    İngilizcesi Julie, Latincesi Julius olan ve "Julius'un ayı" anlamına gelen Temmuz ayı, Türkçeye, Süryaniceden "tammūz" sözcüğündengeçmiştir. Roma İmparatoru olan, politik ve askeri lider Julius Caesar'a ithafen Gregoryen takviminde bu aya "July" ismi verilmiştir. Eski Türkçede "çok sıcak" ve "cehennem" anlamına gelen "tamu-z" kelimesi kullanılmaktaydı. Türkçede bu aya "orak ayı" veya "ot ayı" denmektedir.
    Sözcüğün kökeni olan Tammūz, bir Babil ve Asur tanrısıdır,Sümerler'de Dumuzi olarak bilinir. Verimlilik tanrısı olan bu tanrının, baharda doğaya can verdiğine inanılırdı.

    Ağustos (August)
    Latincede Augustus menilis, yani "Augustustun ayı" olarak isimlendirilmiştir. Latincede augere, "artmak, büyümek, yücelmek" anlamına gelmektedir. Ağustos ayı adını Roma'nın ilk imparatoru olan Ceasar Augustus'a ithafen almıştır. Augustus'un doğumdaki adı aslen Gaius Octavius Thurinus'tur; sözcüğün "yücelme" anlamından dolayı bu lakabı almıştır. Julius Ceasar'ın ayı olan Temmuz ayının (July) 31 gün çektiği gibi kendi ayında da 31 gün olmasını istediği için Ağustos ayında da 31 gün vardır. Augustus, Cleopatra'nın öldüğü döneme denk geldiği için bu ayın, takvimde bulunduğu yere yerleştirilmesini istemiştir. Bu ay değişikliği yapılmadan önce Mart ayı ile başlayan Roma takviminde Ağustos ayı 6. ay olduğu için Latince'de Sextilis menelis (6. ay) olarak isimlendirilmekteydi. Türkçeye, Latinceden geçmiştir. Türkçede bu aya "Harman ayı" denir. Türkçe kökenleri Piri Reis'in 1521 tarihli Kitab-ı Bahriye'sine kadar gider.


    Eylül (September)
    İngilizce kökeni septembre, Latince kökeni September'dir. Latince'de septem- yedi (7) demektir. Latince'de October menelis olarak adlandırılır. Türkçe anlamı "yedinci ay"dır. Bu ay adını ilk Afrika kökenli Roma İmparatoru olan Septimus Severus'dan almaktadır. Türkçeye, Arapçadaki aylūl sözcüğünden, Arapçaya,Süryanicedeki elūl sözcüğünden, Süryaniceye, Akatçadaki elūlu sözcüğünden geçmiştir. Nişanyan Sözlük'e göre "hasat festivali, bu festivalin yapıldığı ay" sözcüğü ile eş kökenlidir. Bazı diğer kaynaklara göre Eylül ayı Akadların 6. ayı olduğu ve "sevinçten haykırmak" anlamına gelmektedir.

    Ekim (October)
    İngilizce kökeni Octobre, Latince kökeni October'dir. Octo- kelime kökünün anlamı 8'dir ve Roma takvimine göre bu ay 8. aydır. Türkçeye bu ayda tarlalara ekim yapıldığından dolayı Ekim ismi verilmiştir. Bu sözcüğün ve bundan sonraki iki ayın Türkçe isimlerinin dilimize girişi çok yenidir: 10 Ocak 1945 tarihli yasayla, eski Türkçede "teşrinievvel" ya da "Birinci Teşrin" olan ayın adı "Ekim" olarak değiştirilmiştir. Buna bağlı olarak Teşrinisani ayı "Kasım", Kanunuevvel ayı "Aralık", Kanunusani ayı da "Ocak" olarak değiştirilmiştir.

    Kasım (November)
    İngilizce kökeni Novembre, Latince kökeni ise Noverber olarak bilinmektedir. Kasım sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiş olduğu düşünülmektedir ve Arapçada ḳāsim sözcüğü "bölen, taksim eden" anlamına sözcüğünden gelmektedir. Asırlar önce Anadolu'da halk yılı kasım, kasım günleri ve hızır, hızır günleri olarak ikiye ayırırdı. Hızır günleri 6 Mayıs günü başlar ve Kasım ayına kadar sürerdi. Bu yüzden bu aya Kasım denildiği düşünülmektedir.

    Aralık (December)
    İngilizce ve Fransızca kökeni Decembre, Latincesi December olan bu ay Roma takviminde 10. ay olarak bilinir. Bu ayın Latince anlamının kelime kökü decemn "10" anlamındadır. Eski Türkçede bu ay Kânunuevvel iken Cumhuriyetten sonra Aralık denmeye başlanmıştır. Belli kaynaklara göre bunun sebebi Kasım ayı ile Ocak ayı arasında kaldığı için olduğu düşünülmektedir.

    https://www.google.com/...okenleri-ne-7432/amp
  • Atatürk, Cumhuriyet'in onuncu yıl dönümünde, 29 Ekim 1933'te yaptığı konuşmada Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde "Türk kahramanlığı" ve "Yüksek Türk kültürü" olduğunu ifade etmiştir: "Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir." demiştir.
  • Diyorlar ki, o genç yaşında ve kendisinden
    beklenen eseri tamamlayamadan hüzün ve ıstırap içinde öldü.
    Hayır! Bir kere Ziya Gökalp için hüzün ve ıstırap yoktu. Çünkü yukardan
    beri söylediğimiz gibi kendi nefsi onu ilgilendirmezdi. Millet varlığının
    içinde çoktan (erimiş) bir ruhtu o! Öyle bir ruh ki, bir ışık gibi aydınlatır,
    bir alev gibi ısıtırdı. Ve (artık) hepimizin ruhuna karışmıştır!
    En büyük eseri mi? Ziya Gökalp onu çoktan yaratmadı mı? Türk
    gençliği onun eseridir! Şaheseridir!
    {Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ziya Gökalp'in Vefatı, Cumhuriyet. 29 Ekim 1924.}