• “29 Ekim 1923’te Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin bir kararı ile ‘doğan’ Türkiye Cumhuriyeti bugünün dünyasında batı uygarlığının üstünlüğü için dikilmiş bir anıttır.” Arnold Toynbee
  • İstanbul 31 Ekim 1914 tarihli Osmanlı hükümet bildirisi ;

    Donanmamızın BaZı gemileri 27–28 Ekim günü manevra amacıyla Karadeniz’de dolaşırken 29 Ekim de bir saldırıda bulunarak düşmanca niyetlerini ortaya koyan Rus filosunun BaZı gemileri tarafından gözlenmiştir.
    Meydana gelen bir çarpışma Leh’imize sonuçlanmış ve 700 ton mayın yüklü Pruth mayın gemisi batırılmıştır ayrıca bir kömür gemisine de el konmuştur
    Gayret muhribi torpido ile 1100 tonluk Kubentaz gambotunu batırmış Muavenet de başka bir gambotu torpido ile yaralamış ağır hasara uğratmıştır
    Batırılan gemilerden 72 denizci ve 3 subay tutsak edilmiştir
    Bu harekatta donanmamız her hangi bir hasar görmemiştir Türk hükümeti Rus saldırısına karşı protesto da bulunacaktır...

    Not : Rus gemileri İstanbul boğazının Karadeniz girişinde sürekli cirit atmış asker çıkarmama hazır vaziyette dolaşmış ve daha ticaret gemilerini tehdit etmiş Rus bayraklı ticaret gemileri de casusluk yapmış ve Osmanlı tarafındaki bütün işaretleri kopyalayarak Rus donanmasına bildirmiştir Rusya Osmanlı devletine dünya basınına savaş ilanı olmak sızın saldırmıştır
    Buna karşılık bizde sivastopol limanını bombaladık...
  • 274 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sivas’tan Ankara’ya yola çıkarken Temsil Heyeti ve Mustafa Kemal ile yanında ki arkadaşlarının ceplerinde sadece az bir miktar para olması, Ankaraya gelene kadar yolda çektikleri zorluklar, yaşadıkları anılar, halkın Mustafa Kemal’den beklentileri ve umutları ve tabi ki Mustafa Kemalin halka verdiği sözü tutması...

    27 Aralık 1919 tarihini bilmeyenler hala var ise öğrenmeleri lazım diye düşünüyorum. Bir 29 Ekim, bir 30 Ağustos kadar önemli bir gündür.

    Kitap çok iyi olmuş. Şiddetle herkesin okumasını tavsiye ederim.
  • 216 syf.
    Gelelim hikayemizin anlatımına

    25 Kasım 2001’de,yani bundan 19 yıl önce,evet,19 yıl, Murat Yetkin,Radikal’deki köşesinde “Çiçero Türk casusu muydu?” başlıklı bir yazı kaleme almış. Nitekim,Murat’ın casusluk hikayelerine merak sardığı sonradan belgelere dayanan iki muhteşem casusluk romanı yazmasından belli. Kendisine bunu hatırlattım, “Çiçero’nun asıl öyküsü ikinci kitapta” dedi. Henüz okuyamadım,ama haberiniz olsun. Öyküye dönersek, Murat Yetkin o yazısında aslında öyküye kaynak oluşturacak bir biçimde Arnavut kökenli İlyas Bazna’nın Ankara’da Alman ve İngiliz Sefaretleri’nde çalıştığını ve casusluk yaptığını anlatıyor. İngilizlerden aldığı bilgileri Almanlara satan Bazna için önemli bir soru soruyor, “Bazna Türk casusu muydu,MİT elemanı mıydı?” Bu sorunun yanıtını kitabın tadını kaçırmamak adına vermeyeceğim. Sonuç olarak bir casusluk senaryosu ve yüksek gerilimde geçiyor,öykünün tamamını anlatırsam nasıl okuyacaksınız,heleki katil kim söylersem? Ama şu kadarını söyleyebilirim : II. Dünya Savaşı bütün dünyada yakıp yıkarak devam ederken savaşın dışında kalma çabası içindeki Ankara’da da casuslar savaşı sürmekte,her yerde ajan kaynamakta,İngiltere ve Almanya,Türkiye’yi kendi yanlarında yer alması için ikna etmeye çalışmaktadır.

    Elyesa Bazna’nın Arnavutluk’daki çocukluğuyla başlayan hikaye,daha ilk sayfalardan savaşın ne kadar korkunç olduğunu hatırlatıyor bize : çoluk çocuk,hayvan demeden vahşice katledilen bir kasaba halkının cesetleri yerlerde yatarken çeteciler avlarının tadını çıkarmakta ve içip içip hareket eden her şeye silah sıkmaktadır. Bazna,saklandıkları bodrumda sağ kalmıştır ama aklı meydanda kalan down sendromlu kardeşi Ali’dedir. Onu aramaya çıkar,canlı bulur ama kurtaramaz. Daha sonra rastlayacağımız engelli çocuk hikayesine buradan bağlantı verelim. Almanlar Ari bir ırk yaratmak çılgınlığı içinde engelli ve down senromlu Alman çocukları da toplayıp gaz odalarında öldürmektedir. Alman Sefaretinde Büyükelçinin sekreteri olarak çalışan güzel Alman kadınının en büyük zaafı ise budur,down sendromlu çocuğu...

    II. Dünya Savaşı hudutlarımız dışındadır ama Almanlar ve İngilizler Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için komplolar hazırlamaktadır. İnönü hükümeti ise bu komplolara karşı komployla cevap verir ve ülkeyi kan gölüne dönmekten kurtarır. Türkiye,o dönem belki ekonomik olarak çok sıkıntı çeker ama II. Dünya Savaşı cehenneminden de uzak durabilir. Ne yazık ki günümüz politikacıları İsmet İnönü’nün askeri dehasını anlamadıkları gibi,siyasi dehasını da anlamayacak ve onu suçlamak ve aşağılamak için ellerinden geleni yapacaklardır.

    Elyesa Bazna hakkında bilinmeyenler ;

    1904, Priştine doğumlu İlyas Bazna, 1918 yılında Sırplar'ın Priştine işgali sonrasında anne ve babasıyla İstanbul'a göç etti.
    Askerlik hizmetinin bir bölümünü Çankaya Köşkü'nde Atatürk'ün yanında yapan Bazna, terhis olduktan sonra ticarete atılsa da başarılı olamadı.

    MEKTUPLARI OKURKEN YAKALANDI

    2. Dünya Savaşı yıllarında Ankara'da ilk olarak Yugoslavya Krallığı'nın büyükelçisinin, daha sonra da Almanya büyükelçilik müsteşarının uşaklığını yaptı. Almanya büyükelçiliğinde çalışırken müsteşarın mektuplarını okurken yakalanması işinden olmasına neden oldu. Ve tarihler Eylül 1943'ü gösterdiğinde de Britanya'nın Ankara büyükelçisi Hugge Knatchbull-Hugessen'in uşaklığını yapmak üzere Britanya elçiliğine giriş yaptı. Güzel sesi ve operaya olan tutkusu nedeniyle kısa sürede büyükelçi ile yakınlaşan Bazna, elçilik banyosunda bir yandan büyükelçinin sırtını ovarken, bir yandan da elçiye opera aryaları söyleyecek derecede yakınlaştı.


    ...HERKES ONU APTAL SANDI AMA...

    Britanya büyükelçisi ve istihbarat üyelerine göre Bazna aptal, saf ve İngilizce bilmeyen kendi halinde bir uşaktı.
    Bazna ise içten içe babasının ölümünden dolayı İngilizler'i suçluyor ve para hırsı gözlerini iyice bürüyordu. Bu düşünceler altında İngilizler'in önemli bilgi ve belgelerini Almanlar'a satma kararı aldı. Kafasındaki planı uygulamak içinse 26 Ekim 1943 tarihinde Alman istihbaratının önemli adamlarından olan Ludwig Moyzisch'le iletişime geçti. Belge başına 20.000 Sterlin verildiği takdirde casusluk yapabileceği teklifinde bulundu. Berlin'e onaya gönderilen casusluk faaliyeti için 29 Ekim 1943 tarihinde onay geldi. Ve Bazna artık işine odaklanabilirdi. Duş yaparken dahi kasa anahtarını boynunda taşıyan İngiliz elçisinden anahtarın kopyasını almak zor olacaktı. Fakat Almanlar özel bir teknikle bu sorunu da halletti. Balmumundan yapılmış özel bir ağda sayesinde, elçi duş alırken sırtını ovalayan Bazna kasa anahtarının ölçüsünü balmumuyla kopyalamayı başardı. Ve elçi her duşa girdiğinde kasadaki belgelerin fotoğraflarını çekmeye başladı.


    EŞİ BENZERİ OLMAYAN BELGELER

    Alman büyükelçi Franz Von Papen ve Bazna arasındaki ilk alışveriş görüşmesi büyükelçilik binasının bahçesinde gerçekleşti.
    İlk görüşme olmasına rağmen Papen ve Bazna açısından çok verimli geçen görüşmede, Bazna 20.000 sterlin kazanırken, Papen kelimenin tek anlamıyla muhteşem belgeler elde etmişti. Artık Türkiye üzerinden Sovyetler Birliği'ne gönderilen askeri yardımlar, Ege'de Türkiye topraklarının da kullanıldığı İngiliz askeri operasyonları ve Britanya'nın Türkiye'nin kendi saflarında savaşa katılması için yaptığı tüm baskılar Almanya büyükelçisinin elindeydi. Fakat alınan bu bilgiler bile güvenilmez bir kişiliğe sahip olan Bazna'ya, Almanlar'ın tam anlamıyla güvenmesini sağlayamadı. Fotoğrafta görülen Nazi Almanyası Dışişleri Bakanı Ribbentrop, Bazna'nın ikili oynayan bir İngiliz ajanı olduğunu düşünmekteydi. Normandiya Çıkarması'nın planı da dahil olmak üzere birçok belge ulaştıran Bazna, Hitler'in de güvenini kazanamamıştı. 1943 yılında Bazna'nın ulaştırdığı bilgilerle dolu olan konferans salonunda konuşan Hitler, 'Müttefik kuvvetler batıdan değil, Balkanlar'dan ya da Norveç tarafından saldırıya geçecek' diyordu.

    EĞER BAZNA'YA İNANSALARDI...

    Öyle ki, Ocak 1944'te müttefik kuvvetler tarafından Sofya'nın bombardımana tutulacağını söyleyen Bazna'ya inanmayan Almanlar, büyük bir hezimete uğramış ve ciddi kayıplar vermişti.
    Bazna'nın sözleri ciddiye alınsaydı Almanya bu kadar büyük kayıp vermeyecek, hatta müttefik kuvvetleri püskürtme şansını yakalayabilecekti. Artık Bazna güvenilir bir Alman ajanıydı.
    2. Dünya Savaşı boyunca Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Menemencioğlu'nun politikası ise savaşa katılmama yönündeydi.
    Fakat müttefik kuvvetlerin yanı sıra, Almanya da Türkiye'nin kendi saflarında savaşa katılması için baskılarda bulunuyordu. Bazna'nın uçurduğu bilgilere göre Türkiye müttefik kuvvetlere yardım ediyordu. Bu belgelerde Türkiye'nin müttefik kuvvetler yanında savaşa katılması için gerçekleştirilen Kahire ve Tahran Konferansı'nın içeriği, hem de sonuçları bulunmaktaydı. Müttefik kuvvetlerin Türkiye üzerinde gerçekleştirdiği baskılar, Britanya askerlerinin Ege'de gerçekleştirdiği operasyonlar ve Türkiye üzerinden Sovyetler'e ulaştırılan silahlar artık güvenilir bir ajan olan Bazna tarafından iletildiği için tamamen gerçekti. Ulaştırılan belgelerin gerçekliği konusunda akıllarında en ufak bir şüphe kalmayan Almanlar, Türkiye'ye sert bir nota vererek öfkesini dile getirdi. Verilen bu nota müttefik kuvvetlerde derin bir sessizliğe sebep olmuştu. ABD, Sovyet ve hatta İngiliz istihbaratı bile İngiliz elçiliğinde sızıntı olduğunu düşünüyordu.

    Çemberin gittikçe daraldığını düşünen Bazna, Alman elçiliğinde sekreterlik görevi yapan Lena Kapp'ın Amerikan ajanı çıkmasıyla iyice gerilmişti. Alman elçiliğinde Cicero diye bilinen Bazna için Kapp şunları söylemişti; 'İngiliz elçiliğinde Cicero diye birisi var, bizim elçiliği aradığı an büyük hareketlilik başlıyor ve düşük rütbeliler odadan çıkarılıyor.'


    KAÇIŞ ZAMANI

    Kendisi için yaklaşan büyük tehlikenin farkına varan ve Almanlar tarafından uyarılan Bazna, nam-ı diğer Cicero, casusluk faaliyetinden kazandığı 300.000 Sterlinlik servetini de alıp Arjantin'e kaçtı. Kaçışından sonra Cicero'nun İlyas Bazna olduğunu anlayan İngilizler büyük şok içindeydi. Hatta İngiliz büyükelçi Hugesson 'O ajan olamaz, bir kere çok aptal, ikincisi bir kelime dahi İngilizce bilmiyor' diyerek Bazna'yı savunuyordu.


    SAHTE PARA ŞOKU

    Arjantin'de büyük servetiyle lüks bir hayat yaşayacağını düşünen Cicero burada büyük bir hayal kırıklığıyla karşı karşıya kalmıştı. Almanlar'ın kendisine ödediği 300.000 sterlinin tamamı sahteydi.
    Almanlar savaş boyunca İngiliz ekonomisini çökertmek amacıyla bastıkları sahte sterlinleri Bazna'ya yaptıkları karşılığında vermişti.


    Sahte sterlinler için ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan Bazna, savaş sonrasında Almanya'yı mahkemeye verdi ve küçük bir miktar tazminat almayı başardı. Fakat aldığı tazminat yaptıkları karşılığında 'çerez parası' diye nitelendirilebilecek boyuttaydı. Çok istediği ve uğruna ölümü göze aldığı parayı ise 'Ben Cicero'yum' adıyla yazdığı kitaptan kazanabildi.

    İyi Okumalar Dilerim
  • Tarih 1 Ocak 1921

    Yer: İzmir-Balçova

    200 yürekli sosyalist Yunan askeri infaz emri verildiğinde hep bir ağızdan haykırdılar;

    “ZİTO İ EPANASTASİS!” (Yaşasın İsyan!) diye.

    Sonrasında teker teker düştüler yere…

    Peki neydi onları bu sona getiren? 200 sosyalist Yunan askerinin kendi ordularınca katledilmelerinin sebebi neydi?

    1918 yılında I. Emperyalist Paylaşım Savaşı Almanya’nın yenilgisi ile sona ermiş, Almanya’nın yanında savaşa katılan Osmanlı Devleti de Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile savaştan yenik ayrılmıştı. Osmanlı Devleti için ölüm fermanı olan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile birlikte Anadolu ve Ortadoğu’yu sömürgeleştirmek isteyen Avrupa emperyalistlerinin başını çeken İngiltere, Fransa ile birlikte zaman kaybetmeden Anadolu topraklarını işgal etmeye başlamıştı. İngiltere Anadolu’daki planlarını hayata geçirebilmek için kendine piyon olarak Yunanistan Başbakanı Venizelos’u uygun görmüştü.

    “Megalo İdea” adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizans’a ait olan tüm toprakları yeniden elde ederek, “Konstantinopolis” diye adlandırdıkları İstanbul başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Venizelos, amacına ulaşmak için İngiltere’nin kapıkulu olmayı seve seve kabul etmişti.

    Venizelos, bu hayallerine ulaşmak için vakit kaybetmeden 14 Mayıs 1919’da Yunan donanmasını Pire Limanı’ndan İzmir’e doğru harekete geçirmişti.

    Topraklarımızda bu gelişmeler olurken, yaşanan diğer bir gelişme de 1917 Büyük Ekim Devrimi’nin tüm dünya halklarına ilham kaynağı olmasıdır. Bu dönemde emperyalist savaş ve işgallere karşı halkların birlik ve kardeşliği güçlenmeye başlamıştır. Sosyalistler, emperyalist savaş ve işgallere açıkça karşı çıkmıştır. Bu karşı çıkışlar Yunanistan’da da etkili olmuştur.

    Daha sonra “Yunan Komünist Partisi” adını alacak olan Yunanistan “Sosyalist İşçi Partisi (SEKE)”,  I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mıza yönelik olarak aktif bir tutum almış, gerek Yunanistan’da gerekse cephede aktif bir savaş karşıtı propaganda örgütlemiştir. Partinin en büyük yayın organı olan komünist “Rizospastis (Radikal)” Gazetesi, özellikle ordudaki sosyalist askerlerin propaganda faaliyetlerinde çok etkili olmuştur. Sosyalistlerin emperyalist işgallere karşı militan söylemleri, Yunan askerleri arasında belli bir ilgi görmüş, ordunun bazı birimlerindeki sosyalist askerler oldukça etkin bir faaliyet yürütmüştür. Günlük Rizospastis Gazetesi 29 Ağustos tarihli sayısında cephede bulunan “Sosyalist Askerler Merkez Yürütme Konseyi” imzalı bir bildiriyi sayfalarına taşımıştır. Aynı bildiri bu yıllarda “Cephedeki Askerlerin Sesi” başlığıyla geniş bir biçimde halka ulaştırılmıştır. Bu bildiri ile Komünist Partisi dünya savaşına ve emperyalist paylaşıma karşı çıkarak, Yunan halkını dönemin Venizelos hükümetine karşı ayaklanmaya çağırmış ve Anadolu’ya yapılan işgal hareketini yayılmacı, emperyalist ve maceracı olarak değerlendirmiştir.

    İşte 14 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali için Pire Limanı’ndan yola çıkan kruvazörlerde, bahsedilen Komünist Partisi’ne üye 200 asker de bulunmaktaydı. Bu askerler gemilerde “Yaşasın İsyan!” başlığıyla bildiri dağıtmışlardı. Bildiride; “Anadolu’nun işgali İngiltere emperyalizminin bir oyunudur. İngiltere mazlumların kanıyla yeni sınırlar çiziyor. Biz bu oyuna alet olmayacağız. Anadolu halkı bizim kardeşimiz. Biz onları öldürmeyeceğiz.”, denmekteydi.

    Fakat bu bildiri 15 Mayıs 1919 sabahı Yunan donanmasının İzmir’e çıkmasına engel olamamıştı.

    Bu arada; “Anadolu halkı bizim kardeşimiz, biz savaşmayacağız”, diye silah bırakan 200 Yunan sosyalist tutuklandı. Tutuklanan askerler aylarca hapis tutuldular ve işkenceye maruz kaldılar. Ancak içlerinden bir tanesi bile imzasını geri çekmedi. Aylar süren mahkeme süreci sonunda ise 200 sosyalist Yunan askerinin idam edilmelerine karar verildi. 1921 yılının ilk günü İzmir’in Balçova semtinin İnciraltı sahilindeki İşgal Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhında 200 sosyalist Yunan askeri kurşuna dizildi.

    Aynı günlerde Anadolu işgaline karşı Yunanistan’da büyük direnç gösteren ve bu eylemler sonucunda “Vatana ihanetten” yargılanan yüzlerce parti üyesinden 117’si; “Kardeşime kurşun sıkmam”, “Anadolu’nun işgali emperyal bir oyundur”, dedikleri ve bu görüşlerinde ısrar ettikleri için Atina’da kurşuna dizilerek katledildiler. Fakat bu mücadeleleri boşa gitmemiştir. Ve bu onurlu insanların başlattığı isyan ateşi nedeniyle binlerce Yunanlı sokaklara dökülürken, Yunan Ordusu’ndan firar edenlerin sayısı 90 bine ulaşmıştır.

    Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mıza katkı sağlayan Yunan askerlerinin sayısı bununla sınırlı değildi tabiî ki.

    Yunan sendikacı Vasil’in anlattıkları Yunanlı sosyalist askerlerin emperyalizme karşı Anadolu Halkının yanında durmalarını anlamak açısından oldukça önemlidir:

    “1919’da askere alındım. Selanik dolaylarında teşkil edilmekte olan bir tümene gönderildik. Biz, Yunan İşçi Sınıfının davasının bilinçli mücahitleri olarak, Anadolu savaşının gerçek anlamını pek iyi biliyorduk. Yunan Halkının bu savaşa girmekte hiçbir çıkarı yoktu. Emperyalistlerin maksadı, uzun süren dünya savaşından sonra ellerinde kalmış tek yıpranmamış kuvvet olan Yunan Ordusu’ndan kendi sömürü alanlarını genişletmek için yararlanmaktı. Emperyalizmin işbirlikçileri, Yunanistan’ı emperyalizmin maşası durumuna düşürmüşlerdi. Ve biz gerçek Yunan vatanseverleri olarak buna seyirci kalamazdık.

    “Tümende en kısa zamanda örgütlenme işine giriştik. Başarılı da olduk. Takımlarda bile örgütümüz vardı. Şiar; ‘Kato Polemos’ (Kahrolsun Savaş) idi.

    “Selanik’ten hareket edeceğimiz gün, bizi vagonlara doldurdular. Tren hareket eder etmez, bir işaret üzerine, bütün pencerelerden sıkılı yumruklar dışarı fırladı. Askerler ‘Biz savaşmaya değil, Anadolu’daki asker kardeşlerimizi yurda getirmeye gidiyoruz.’ diye haykırıyorlardı. Tümenimizin adı ‘Kızıl Tümen’ olmuştu.

    “Ben, Türk kanı akıtmamaya and içmiştim. Türkler bir kurtuluş savaşı veriyorlardı. Türk’e kurşun sıkmak devrimci şerefle bağdaşmayan bir davranıştı.

    “Daha ilk gününden bilinçli Yunan proleterleri, emperyalizmin maşası Yunan burjuvazisinin ihanetini anlamış ve Türk Halkına karşı saldırıyı durdurmak için en çetin şartlarda mücadele etmiştir.”

    Emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamızda Yunanlı sosyalist kardeşlerimizin katkısı yadsınamaz bir gerçektir. Yine bir gerçek vardır ki, o da 1917 şanlı Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Sovyetler Birliği’nin I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mıza sağladığı katkılardır.

    Anadolu’da bağımsızlık mücadelesi verilirken, Ankara’nın en büyük destekçisi Sovyetler Birliği olmuştur. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı’mız için hiçbir karşılık beklemeden silah ve para yardımında bulunmuşlardır.

    Sovyet diplomat Aralov, anılarında Lenin’in, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı hakkında kendisine söylediklerini şöyle anlatır:

    “Türkler, millî kurtuluşları için savaşıyorlar. Emperyalistler Türkiye’yi soyup soğana çevirdiler, hâlâ da soyuyorlar. Köylüler ve işçiler buna katlanamadılar ve baş kaldırdılar. Sabır bardağı taştı, gerek Doğu halkları gerek biz, emperyalist kuvvetlere karşı savaşıyoruz. Sovyetler Birliği emperyalistlerle olan işini bitirdi. Onları bozguna uğrattı ve memleketten kovdu. Onların dişlerini söktük, keskin tırnaklarını vücudumuza geçirmelerine izin vermedik.

    “Mustafa Kemal Paşa tabiî ki sosyalist değildir ama, görülüyor ki, iyi bir teşkilatçı. Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılâbımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Kapitalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikle silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor.

    “Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye’ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık, dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece, Türk Halkı yalnız olmadığını hissetmiş olacaktır.”

    Sovyet resmi verilerine göre I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşımız döneminde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye yaptığı askeri ve nakdi yardımlar:

    39.000 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 63 milyon fişek, 147.000 top mermisi vs., 2 avcı botu, doğu sınırlarından eski Rus ordusunun bıraktığı askeri malzemeler, Ankara’da iki barut fabrikasının kurulmasına yardım, Fişek fabrikası için gerekli teçhizat ve hammadde sağlama, 200 kilo külçe altın 100.000 altın Ruble (kimsesiz gazi çocukları için yetimhane kurulması amacıyla) 20.000 Lira (basımevi ve sinema teçhizatı alımı için), 10 milyon altın Ruble…

    Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mız, Mustafa Kemal’in önderliğinde içerde Saltanata ve Hilafete; dışarıda Emperyalizme karşı yürütülürken en büyük desteği dünya emekçilerinden görmüştür.

    Hiç şüphe yok ki Yunan emekçilerinin Anadolu’daki saldırılara karşı direnmeleri ve Sovyet Rusya’nın I. Kurtuluş Savaşı’mıza verdiği maddi ve manevi destekleri, bizim Kurtuluş Savaşı’mızı I. ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz zaferlerimizle taçlandırmış, emperyalistlere ve işbirlikçilere dünya emekçilerinin desteğiyle büyük bir tokat atılmıştır.

    Sosyalist kardeşlerimizin ve Sovyet Rusya’nın yardımları her ne kadar ders kitaplarında anlatılmayıp yok sayılmak istense de bizler her fırsatta bunları dile getirmeye, yok sayılanları var etmeye, unutturulmaya çalışılanları hatırlatmaya devam edeceğiz.
  • Gelibolu'da Gölköy adında bir köy varmış
    Televizyonda gösterdiler geçen gün
    Gelenek edinmiş köy halkı,
    Ben kendimi bildim bileli bu böyledir
    Diyor muhtar:
    29 Ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
    Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
    Kirvesi tutmuş kolundan
    Yatırdılar bir kamp yatağına,
    Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
    Elinde bıçağıyla,
    Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
    Yaşasın Cumhuriyet diye
    Korkarım, bu, sade Gölköylülerin değil,
    Umumumuzun
    Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de
    Düştüğü bir tarihsel yanılgı
    Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet