“Molière son aylarında bir sürü şeyle uğraşıp didinmek zorunda kalmış, karısıyla arasının bozulması ve daha başka üzüntüler, kaygılar yüzünden iyice yorgun düşmüştür. Uzun yıllar taşrada beraber dolaştığı oyuncu arkadaşı ve baldızı Madeline Bejart ölmüş, ikinci oğlu ise birincisi gibi daha bebekken, ancak on beş gün yaşayıp babasını yasa gömmüştür. Sonra, kral da onu eskisi gibi tutmaz; saray bestecisi Lulli “Ya ben ya Molière” dediğinde, kendi uyruğu olan ve istediği zaman istediği gibi oyunlar yazıp oynayarak şahane gönlünü eğlendiren Molière’ine boş verir, entrikacı İtalyan Lulli’yi seçer. Bu yüzden son oyunu Hastalık Hastası’nı Palais Royal’de, doğrudan doğruya halka oynamak zorunda kalır Molière. “Ne var bunda?” denmesin. Bir oyunun önce saraya oynanması, oyun için pek etkili bir reklam olmakta, kralın beğendiğini bir an önce görmek için tiyatroya koşmaktadır halk kalabalıkları.
Sonunun yaklaştığını seziyor Molière, “Ölebilecek duruma gelmeden önce ne çok acı çekmek zorunda kalıyor kişi” diyor. Hastalık Hastası’nın üçüncü temsilinden sonra, karısı ve kendisinin beğendiği genç bir oyuncu olan Baron, dinlenmesini, sahneye çıkarak gücünü zorlamamasını salık verdiklerinde, “Ne yapayım istiyorsunuz?” diye karşılık veriyor, “Geçinmek için gündeliğinden başka hiçbir şeyi olmayan zavallı, elli işçi var; ben oynamazsam, ne yapar onlar?” Ve oyunu dördüncü kez oynamakta ayak diriyor; 17 Şubat 1673. Oyunun sonunu güç bela buluyor; sondaki, hastalık hastasının hekim olup ant içtiği o gülünç mü gülünç sahnedeyse, yani seyirciler kahkahadan katılırken, acıdan kıvranmaktadır o. Oyundan sonra soğuk da alıyor ve sedyeyle götürülüryor evine. Yatağa konar konmaz, zorlu bir öksürüğe tutuluyor; kan geliyor derken. Ayrı yaşadığı karısını çağırması için Baron’u yolluyor; ama onlar