"Benim için en önemli şey aşk değil, paradır." cümlesini kurarsanız, yazar size şöyle cevap verecektir;
"Bu, sizin parayı sevdiğinizi gösteriyor."
Bir başkası "benim için en önemlisi aşk değil, iştir." derse, yazar ona da benzer bir cevap verecektir;
"Bu, sizin işinizi sevdiğinizi gösterir."
Aşk deyince yalnız bireysel ya da ilahi olana değil, herhangi bir nesneye (nesneyi sadece cansız varlıklar için değil, her şey için düşünmeliyiz) yönelmiş sevgiyi kast ederiz. İşte bu sevgi, hayatımız boyunca bizimle beraber olur.
Cinsellik deyince de durum aynıdır. Freudyen literatüre baktığımızda, cinselliğin yalnızca genital birleşmeden ibaret olmadığını görüyoruz.
Peki Ölüm?. Ölüm için de aynı şey geçerlidir. Yaşamımız boyunca her şeyi öldürürüz. Nasıl mı? Mesela zamanı öldürürüz. Mesela yediğimiz gıdaları öldürürüz. Mesela kendimizi öldürürüz, Hayatımızın bir bölümünü yok sayarak... Zeze gibi, insanları içimizde öldürürüz. Oysa herkes öldürüyor sevdiğini işte.. Ve en sonunda, bir nesne tarafından öldürülürüz. Bu da son ölümümüz olur.
Şimdi yeni bir soru sormamız gerekiyor;
Peki nasıl yaşatıyoruz? Aşkı, cinselliği ya da ölümü nasıl yaşatıyoruz? Ölümü yaşatmak kavramı biraz saçma gibi gelebilir ancak biraz düşündüğümüzde, aslında en çok ölümü yaşattığımızı görüyoruz...
Pascal, aşırı yakınlık ya da aşırı uzaklığın, görmeyi engellediğini savunurken, farklı bir tartışma konusu açıyordu. Kişisel sevgi mesafesi ne kadar ya da ne şekilde olmalıdır?
Cevabı yine Antik Yunan'da buluyoruz. Üç farklı sevgi tipi tanımlanır;
1- Eros; Freud'un da kullandığı bu kavram, kökeninde cinselliği barındırmıyor. Erotik, erojen gibi kelimeleri kendisinden türetmiş olsak da, eros'un temsil ettiği sevgi, cinsellik değil aşktır.
2- Philia; bu kavramı "dostluk" üzerine değerlendirebiliriz. Kültürel