• _Düşler tanıtıcı, indirgeyici ya da dengeleyici olabilir. Tanıtıcı düşler bilinçaltına itilmiş gerçeklerin tekrar bilince atılmasıdır. Dengeleyici düşler, bilinçteki sıkıntıları ters bir gerçeklik ile dengelemeye çalışır. Dengeleyici güçler kişiyi daha zor bir duruma sokarsa bu indirgeyici düşe dönüşür. İndirgeyici düşler bilinci daha aşağılık, daha zor bir durumda bırakmaya çalışır. Saygın bir kadının kendisini fahişe olarak görmesi indirgeyici bir rüyadır. Düşlerde gerçek hayatın tersi görülmelidir. Sağlıklı olan dengeleyici unsur budur. Savaşta, askerler cepheden geri çekilirler.
    _Düşünü gördüğümüz kimse, İçimizdeki diğer yandır. Tanrım şükürler olsun ki beni böyle yaratmamışsın. Düş, düşü gören kişiye değil, bir topluluğa, halka, insanların tümüne aittir. Gelecekteki kişiliğimiz çok önceden oradadır, ama karanlıklar içinde gizli bekler.
    _Bilinçaltı kuşaktan kuşağa miras.
    _Ağaçlar güçlü köklerini göğe uzatmazlar, tersine toprağın derinliklerine gizlerler.
    _Bilgelik ve delilik ayrılmaz iki sıkı fıkı dosttur!
    _Kimi insanlar, iyi dedikleri şeyin herkesçe iyi olduğunu sanırlar. Aşmayı başaramadığımız ilkel bir belirtidir bu!
    _İnsan için en büyük tehlikenin açlık, deprem, mikroplar değil, yalnızca kendisidir.
    _Anlayan kişi için hiçbir şey karanlık değildir. Nesneleri anlaşılmaz ve karanlık kılan anlayışsızlıktır.
    _Eski yunanca'daki psyche sözcüğü, "kelebek" anlamına gelir." Latince'deki animus ruh ve anima can, eski yunanca anemos rüzgar sözcüğüyle aynı köktendir.
    _Ruh ile ad özdeşleştirir. Kişinin adı ruhu sayıldığından, yeni doğan bebeklere atalarının ruhunu yeniden canlandırmak için onların adı verilirdi."
    _Vücudun merkezi de başta değil, karında, onun boğum kümelerindedir. Ruhun belirsiz varlığı burada yer alır. Bilincin, beyin yarımkürelerinde yer alması ise algısal bir işlevi, bir algı organını kurar." Gövdeyi ayakta tutan ruhun gücü değildir; tersine ruhu, kendine özgü kimyasallığıyla madde oluşturur.
    _Doğada her şey insan ruhundan az buçuk bir şeyler taşır. İnsanlar arasında, nasıl ortak düzenden ayrılıp falcı, büyücü, kabile şefi, hastabakıcı varsa, aynı biçimde hayvanlar arasında da hekim-kuşlar, hekim-kurtlar vb'leri vardır.
    _Nevroz sözcüğü, sırf şeytan sözcüğü ele alınmasın diye kullanılır olmuştur.
    _İlkel insan, alışılmadık olan her olayı tehlike olarak görür ve yok etmek ister.
    _Sezgi, bilinçaltına yönelik algılama. Bir insanın bilmemesi gereken bir şeyi bilivermesi demektir. Şu ana değil geleceğe yönelik algılama.

    _Bilinç, merkezidir, yönlendirilebilir ve anlıktır. Sadece bir anda yoğunlaşabilir. Bilinçaltı ise akışkandır, merkezileşmesi yoktur, yönlendirilemez ve binlerce yıl geriye dönebilir, ileriye gidebildiğinden de şüphelenilebilinir çünkü zamana bağımlılığı yoktur. Bilinçaltının sınırsız okyanusundan taşanlar, bilincin kıyısına birtakım maddeler bırakabilir. İşte bunlar rüyalarda ortaya çıkar. Bilinçaltı, binlerce yıllık insan varlığı süresince şekillenmiştir ve insan ruhunun tepkilerini de şekillendirmiştir. Bireysel bilinç, kolektif bilinçaltının uçurumları ile çepeçevre sarılmıştır, çok kırılgandır ve temeli her an sallantıdadır.


    _ Dış olaylar 4 aşamada işlenerek bilince dahil edilmezse bilinçaltında yorumlanır. 1. Duyularla algı, 2. Düşünce ile anlama 3. Hislerimizle anlamaya 4. Manalandırmak. Hepsi başarıyla aşılırsa bilinçte kategorilendirilebilir. Eğer herhangi bir aşamada işlenemez ise bilinçaltı bunu, insan evriminin onbinlerce yılından edindiği bilgiler ışığında bir kategoriye koyar. Bu kategorilendirme gelecekte bilinç tarafından “kendisi işlemişçesine” güvenle kullanılır. Her insanın, bu dört adımdaki işleme yetenekleri başkadır. Kimisi sadece duyularına, kimisi sadece düşüncelerine, kimisi ise sadece sezgilerine güvenebilir. Baskın olan işlev ana işlevdir, diğerleri ise alt işlevdir. Asıl işlev, bilincimizi belirler ve bizim kontrolümüz altındadır. Alt işlevlerimiz ise kontrolümüzden çıkabilir ve ilkel insanların yaşayışlarıyla şekillendiği şekilde bilincimizde aynen ortaya çıkarlar.
    _Kompleks terimini ilk jung kullanmıştır. Kompleks, bilinçaltından, sebebini kestiremediğimiz zamanlarda bilince akan, kendi iradeleri olan, kişinin karar verme yetisini, ruh ve duygu durumunu etkileyen güçtür. 4 filtrenin herhangi birindeki eksikliği bilinçaltının kendisinin doldurmaya çalışmasıyla ortaya çıkan tuhaflıklardır. Benlik de başlı başına bir komplekstir hem de diğer komplekslerin merkezidir. Komplekslerden biri bile gizlenmeye çalışıldığında benlik baskı altında kalır ve kişi nevrozlar şeklinde bir kişilik bölünmesi yaşar.

    Kadın, gençliğinde zengin bir adama aşıktır ama adamın kendisine yüz vermeyeceğini düşünmektedir. Kadın, başkasıyla evlendikten sonra bu adamın kendisine aşık olduğunu öğrenir. Kocasıyla durumu konuşmasına rağmen boşanamazlar. Adam da, kadının iki çocuğu olduğu için kadınla görüşmek istemez. Bu yüzden kadın, kızının, tifo mikrobu taşıdığını bildiği sudan içmesine göz yumar ve tifodan ölmesine sebep olur. Amacı, çocuklarından kurtulup evlilik bağını zayıflatarak kocasını boşanmaya razı etmektir.
    Jung, kelime çağrışım testiyle kompleksleri çözmeye çalışır. Denek kadının duraksadığı kelimeler: Melek, kadının ölen kızını anımsatıyor; inatçı, kocasının evliği sürdürme inadını; su, kızının içtiği sudan tifo kapmasını; mavi, kızının mavi gözlerini; zengin, zengin sevgilisini anımsatıyor.
  • Yemek yakıttır. Bedeniniz enerjiye ihtiyaç duyduğunda yersiniz. Duymadığında yemezsiniz. Düşündüğünüzde bu kadar basit olmalıdır ama sorun tam da budur: Biz çok akıllı insanlar bunu düşünebiliriz ve düşünürüz, bu da her türden soruna ve nevroza neden olur.
    Beynimizin yeme ve iştah konusundaki kontrolü çoğu insanı şaşırtabilir. Bunun tamamen mide ya da bağırsaklar tarafından, belki de sindirilmiş gıdaların işlendiği veya da stoklandığı karaciğer ya da yağ rezervlerinden her birinin katılımıyla kontrol edildiğini düşünürsünüz. Gerçekten de bunlar kendilerine ait rolleri oynar ama sandığınız kadar belirleyici değildirler.
    Mideyi ele alalım: Çoğu insan yeterince yediğinde ‘‘doydum’’ der. Tüketilen besinin bedende vardığı ilk ana bölüm burasıdır. Siz doldurdukça mide genişler ve midedeki sinirler beyne iştahı bastırması ve yemeyi durdurması için sinyal gönderir, tamamen mantıklı bir durum. Yemek yerine içtiğiniz kilo verdirici milkshake’lerin çalışma mantığı da budur. Milkshake mideyi hızla doldurup genişleten yoğun maddeler içerir ve siz onu kekler ve turtalarla doldurmadan beyne ‘‘doldum’’ mesajı göndermesini sağlar.
    Ancak bunlar kısa vadeli çözümlerdir. Çoğu insan bunları içmesinin üstünden yirmi dakika geçmeden açlık hissettiğini söyler, bu da büyük oranda midenin genişleme sinyallerinin yeme ve iştah kontrolünün sadece ufak bir bölümünü oluşturmasındandır. Bunlar beynin daha karmaşık unsurlarına doğru çıkan uzun bir merdivenin en alt basamağına benzer. Ve merdiven arada sırada zikzaklar çizer, hatta daha yukarılarda kendi üzerinde turlar atar.
    İştahımızı etkileyen sadece mide sinirleri değildir, bu konuda rol sahibi hormonlar da vardır. Yağ hücreleri tarafından salgılanan leptin, iştahı azaltan bir hormondur. Grelin ise mide tarafından salgılanır ve iştahı arttırır. Eğer fazla yağ stokunuz varsa daha fazla iştah bastırıcı hormon salgılarsınız; eğer mideniz düzenli bir boşluk fark ediyorsa iştahı artırmak için hormon salgılar. Basit değil mi? Ne yazık ki hayır. İhtiyaçlarına göre insanlar bu hormonlara yüksek seviyelerde sahip olabilir ama beyin hızla buna alışabilir ve bu durum uzun sürerse kararlı bir şekilde onları görmezden gelebilir. Beynin öne çıkan yeteneklerinden biri, ne kadar önemli olursa olsun aşırı şekilde öngörülebilir hale gelen her şeyi görmezden gelebilme becerisidir (Askerlerin savaş alanlarında uyuyabilmelerinin nedeni de budur).
    Deneyimlerimizden öğrendiğimiz bağlantılar, konu yeme olunca son derece güçlüdür. Diyelim kek gibi bir şeyi çok seviyorsunuz. Yıllar boyunca herhangi bir sorun olmadan kek yemiş olabilirsiniz, sonra bir gün sizi hasta eden bir kek yersiniz. İçindeki malzemelerden biri bozulmuş olabilir, alerjik olduğunuz bir şey barındırabilir, ya da (işte can sıkıcı olan da budur) kek yemenizden hemen sonra başka bir şey sizi hasta etmiştir. Ama o andan itibaren beyin bağlantılar kurar ve keki kara listeye alır; bundan sonra kek görmek bile bulantı hissini tetikleyebilir. İğrenme bağlantısı özellikle güçlüdür, zehirli ya da hastalıklı şeyler yememizi engellemek üzere evrilmiştir ve üstesinden gelmesi zor olabilir. İğrendiğiniz o şeyi onlarca defa sorunsuz tüketmiş olsanız bile beyin bu kez hayır! Der. Bu konuda yapabileceğiniz pek bir şey de yoktur.
    Hasta olmak gibi biraz aşırı tepki dışında da durum aynıdır. Beyin yiyecekle ilgili neredeyse her konuda araya girer. İlk lokmanın gözle alındığını duymuşsunuzdur. Beynimizin çoğu, neredeyse yüzde 65’i tat alma duygusundan daha çok görmeyle ilgilidir. Bağlantıların doğası ve fonksiyonu çok çeşitli olsa da bu durum görmenin insan beyni için en önde gelen duyusal bilgi kaynağı olduğunu gösterir. Bunun tersine, tat alma duyusu aşırı derecede zayıftır. Burun tıkaçları takılıyken gözleri bağlanan ortalama bir insan patatesi elmayla karıştırabilir. Şüphesiz, algıladığımız şeyler konusunda gözün dilden çok daha büyük etkisi vardır, bu yüzden yiyeceğin nasıl göründüğü ondan alacağımız zevki büyük oranda etkiler, süslü lokantaların sunum için harcadıkları çaba da buradan gelir.
  • Çalışın proleterler, çalışın, toplumsal serveti ve kişisel yoksulluğunuzu büyütmek için çalışın! Daha çok yoksullaştığınızda da, çalışmak ve mutsuz olmak için daha çok nedeniniz olacağından ... Durmadan çalışın! Kapitalist üretimin acımasız yasası budur işte.
    İktisatçıların yalanlarına kulak veren proleterler, kendilerini bütün varlıklarıyla çalışmanın kötülüklerine teslim ettikleri için, toplumsal bütünlüğü şiddetle sarsan sınaî aşırı üretim krizlerine attılar bütün toplumu. Bu durumda mal bolluğu ve alıcı kıtlığı olduğundan, atölyeler kapanır ve açlık bu (işsiz) işçi yığınlarını bin parçalı kamçısıyla cezalandırır. Sözde refah dönemlerinde kendilerini mahkum ettikleri fazla-emeğin, mevcut sefaletlerinin nedeni olduğunu bir türlü anlayamayan ve şu çalışma dogması tarafından alıklaştırılmış proleterler:
    Hemen buğday ambarlarına koşup, "Açız ve karnımızı doyurmak istiyoruz! Doğru, tek meteliğimiz dahi yok, her ne kadar baldırı çıplak da olsak, buğdayların hasadını ve bağ bozumunu yapmış olanlar biziz, daha ne olsun!" diye bağıracaklarına; kendi kafalarınca gidip atölyelerin kapılarını çalar ve o bir deri bir kemik vücutları, solgun benizleri ve ağlamaklı sözleriyle... şu fabrikatörlere "saldırırlar" : "iyi yürekli Bay Chagot, Sayın Schneider Beyefendi nolur iş verin bize; açlık değil, ama çalışma tutkumuzdur acı çektiren bize!"
    Ve zorlukla ayakta duran bu sefiller, on iki ya da on dört saatlik çalışmalarını -işlerin bol olduğu eski zamanlara göre- yarı yarıya daha ucuza satarlar... Sanayici hümanistler de, daha ucuza üretmek için bu işsizlikten yararlanırlar.
  • 84 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Oyunbozan/tatkaçıran içerir.

    iTürk Yazınında ‘Budunsal (Etnik) Öteki’ İmgesininii Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve ‘Yankesiciler’ Adlı Öykü
    [ Bu inceleme, 2001 yılında yazılmıştır. ]
    Ulaş Başar Gezgin

         Hüseyin Rahmi yazını, kuşkusuz, çok zengin bir yazındır. Bu incelemede, bu yazın, parçalarına ayrıştırılacak; Hüseyin Rahmi’nin yazın anlayışı, Hüseyin Rahmi’nin yaşamından yazınını etkilemiş olaylar, Hüseyin Rahmi yazınının kaynakları ele alındıktan sonra, bu ele alınanlar doğrultusunda, Yankesiciler ( Kadınlar Vaizi içinde) adlı öyküsü incelenecektir.

        Hüseyin Rahmi, çoklukla bir doğalcı (natüralist) olarak bilinir. Ben Deli miyim? (1924) adlı romanı dolayısıyla yargılandığında, kendisini doğalcı oluşuyla savunmasına karşın, sözü edilen okula bütün bütün bağlı kalmamıştı. Lise kitaplarına da geçtiği şekliyle, en kaba bir biçimde söylersek; doğalcılık, yazını, görgül (ampirik) dünyayı gözlemlemek üzerine kurar ve konu olarak da iğrençlikleri / çarpıklıkları ele alır. Şimdi, Hüseyin Rahmi’ye geçmeden önce, soralım: Doğalcılık nasıl bir şeydir ki, yazını gözleme indirgiyor?  Ve doğalcılık tutarlı bir öğreti midir?

         Doğalcılık, olguculuğu (pozitivizm) bir yöntem olarak benimser. Aynı zamanda bir toplumsal bilimci / tarihçi olan yazar, oturduğu yerden gözlem yapar. Soralım: O zaman, bilimsel bir gözlemle yazınsal bir gözlem arasında ne gibi bir fark vardır? Doğalcının yanıtı, ‘yoktur’ olacaktır. İşte burada, sapla saman karışıyor: Yazının işlevi, bilimin işleviyle özdeşleştiriliyor. Bilimin işlevi, bildirmektir. Halbuki yazının ve genel anlamda sanatın işlevi, duydurmak olmalıdır. Birşeyler hissettirmek. Yazına doğalcılık açısından bakıldığında, bir ansiklopedinin ‘Ağrı Dağı’ maddesi ile Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı betimlemeleri arasındaki fark ortadan kalkar; ki, bu hem ansiklopedinin pekinliğine hem de Yaşar Kemal betimlemelerinin güzelliğine yazık etmek olur.

         Doğalcılık, yukarıda görüldüğü şekliyle, bir etkinlik alanı olarak, bilim ile yazını özdeş tutuyor. Bu, doğalcılığın kendi felsefel dayanağı olan olgulucuğa da tamamen zıttır. Şöyle ki, olgucu okula göre, bilimin kendine özgü araçları vardır ve bunlarla evrensel bilgiye (‘matesis universalis’) ulaşır. Yazın ise, bu (bilimsel) yöntemi bilmeyenlerce, matematik hizmete koşulmaksızın kaleme alınır ve bu yüzden, bilgifelsefel (epistemolojik) statü açısından hamdır. Örneğin, bilimsel bir gözlem cümlesi, “A insanı, 95 kilo ağırlığında, 30 yaşındadır, saçlarında B pigmentlerinden C oranında bulunmaktadır. A insanı, dudaklarını 14 santimetre yanlara genişletti.” şeklindeyken, yazınsal bir gözlem cümlesi, “Felatun Bey, şişmanca, orta yaşlı, kumral idi. Felatun Bey, güldü(!)” şeklinde olur. Bu yazınsal cümle örneğinin, bildirimsellik açısından, daha kusurlu olduğu açıktır. Ama aynı örneğin, duygulandırımsallık açısından güçlü olduğu görülür. Okurun kafasında, bir Felatun Bey resmi uyanır. Yazının yapmak istediği şey de budur. Doğalcılığın bu şekilde, nasıl ölü doğmuş bir bebek olduğunu anlattıktan sonra Hüseyin Rahmi’ye geri dönelim:

         Hüseyin Rahmi’nin doğalcı okula tam anlamıyla bağlı kalmadığı, yukarıda söylenmişti. Hüseyin Rahmi, romanlarında / öykülerinde, hükmü, okura bırakmaz (Levend 1964, s.47; Göçgün 1990, ss.28-9). Okurun çıkarması gereken dersi de kendi ekler, kendi görüşlerini de yazar. Böyle yapmamış olsaydı bile, biraz önce karşılaştırılan iki cümle örneğinin ışığında, yine, doğalcı olamayacaktır. Bir metinde, sıfatların kullanılmaya başlandığı yerde, öznelleşme de başlar ve tam da bu noktada, verili bir metin, salt bir betimleme olmaktan çıkar. Hüseyin Rahmi ya bu gerçeğin farkında değildir ya da bu gerçeği, piyasa kaygısıyla görmezlikten gelmiştir. En üzücü örnek olarak, ‘İki Hödüğün Seyahati’ verilebilir. Bu öyküde, Eğinliiii  iki -saf- halk çocuğunun Adalar’a gitmesini anlatan Hüseyin Rahmi, kendisinin halkçı öykücülük anlayışından beklenmedik bir şekilde, bu iki genci ‘hödük’ olarak adlandırmaktadır! Burada, halkçılığı su götürmez bir öykücünün, İstanbul beyefendisi olarak, taşra insanını ne kadar aptal gördüğü sırıtır. Hüseyin Rahmi halkçılığı, ne yazık ki, İstanbul halkıyla kısıtlı kalmıştır.iv  Birçok öyküsünde, açıkça hüküm verir. Bu duruma örnek olarak, İttihatçılar’ı yerden yere vurduğu ‘Partici’ isimli öyküsü okunabilir (Partici, Kadınlar Vaizi içinde). İttihatçılar konusunda verdiği hüküm yetmiyormuş gibi, sonda bir de öğüt vermektedir.

         Tutarlı olarak, “ben gözlemciyim” görüşünü savunması zaten olası değildir. Kişilerine, içinde sıfatlar bulunan cümleler kurdurduğunda ve bir aydın / yazar olarak bu cümleleri itirazsız bırakıp, o kısmı ya da öyküyü bitirdiğinde; yaptığı, zaten gözlemden farklı bir şey oluyor. Örneğin (Hürmüz Hanım’ın kocasının ağzından):

    - Boşanma hakkı kadınlara verilse pek çabuk her ailenin altı üstüne gelir. Allahın emri, peygamberin kavlindeki hikmeti şimdi anladın mı? Ben bırakmak için evlenmedim. Durup durup da karı boşayan erkekler de ahlak ve bünyece sizin gibi zayıf, mariz, merhamet bekleyen zavallılardır. Sinirlerini yatıştır da haydi evinin işine bak... (Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım, Kadınlar Vaizi içinde)

        Hüseyin Rahmi, bu ve benzeri satırları savunmak için, “bu benim görüşüm değil, ne duydumsa onu yazdım.” diyecektir. Sorulmalıdır: Hüseyin Rahmi, bir sürü yapıtında öğüt vermek kaydıyla, yapıtlarındaki görüşlere / olaylara müdahale ederken; burada niye susmuştur?.. O tarafsız(!) saydığı gözlemle, kendi değer yargılarını, anlattığı toplumsal kesite giydirmiştir.v

        Hüseyin Rahmi’nin yapıtlarının esin kaynağı nelerdir? Hüseyin Rahmi, küçüklüğünden itibaren anneannesinin konağında, bir sürü kadın –özellikle ihtiyar kadın- arasında büyümüştür. Onların anlattığı öykücükler ve yaptıkları dedikodular, esin kaynağı olarak önemli bir yer tutar.vi  Oturup geçmiş senelerin olaylarını düşünür (Alıntılayan: Sevengil 1944, s.60). Uzun yıllar Heybeliada’da aynı evde kaldığı eski dostu emekli albay Hulusi Bey’in anlattıkları, diğer bir esin kaynağıdır (Eti Senin Kemiği Benim, s.53). Kitaplar okuyarak esin aldığı da olmuştur. Örneğin, ‘Ben Deli miyim?’ (1924) adlı romanını, delilik üstüne kitaplar okuduktan sonra yazdığını söyler (Sevengil 1944, s.65). O’na, gizli dertlerini ağlayarak anlatan kadınlar, bir başka esin kaynağı olmuştur (a.g.y., s.114). (Ada) Vapur(u) (yolculuğu) betimlemeleri, Hüseyin Rahmi’nin gerek romanlarında gerekse öykülerinde sıklıkla yararlandığı bir arka plan işlevi görür (örneğin; Ada Vapurunda, Kadınlar Vaizi içinde; Nimetşinas, vd.). Hüseyin Rahmi’nin Heybeliada’dan İstanbul’a gidiş gelişlerini yazınsal olarak hiç kaçırmadığı anlaşılıyor. Son otuz yılındaki bir diğer esin kaynağı, yine aynı evde beraber kaldıkları Aliye Hanım ve kızıdır. Bu iki hanımın, Adalar’da olan biten hemen hemen herşeyi Hüseyin Rahmi’ye aktardığı görülüyor (Sevengil 1944, ss.20-1).vii

        Hüseyin Rahmi, Aydınlanma’nın neresindeydi? Hüseyin Rahmi, kütüphanesinde Voltaire’in tüm yapıtlarını bulundurmakla övünürdü (Tanrıkulu 1974, s.87). Batıl inançlara, bilgisizliğe yönelttiği saldırı okları çok iyi bilinir (örneğin; Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaçviii  (1911); Gulyabani (1912); Cadı (1912) vd.) Bu saldırı okları dolayısıyla, İsmet Paşa’nın övgüsünü kazanmıştır (Sevengil 1944, ss. VI-VII).ix  Tüm bunlara karşın, dindar biri olduğunu söylemektedir (Göçgün 1990, s.235). Hüseyin Rahmi, Aydınlanma’yı tamamıyla içselleştir(e)memiş bir insandır. Sık sık Allah’a gönderme yapar ve üfürükçülüğe, hurafelere karşıyken, bir yandan da doğaüstü güçlere / olaylara inanır. Ve bunu yaparken, -ilginçtir- Schopenhauer’ı tavsiye etmekten geri durmaz (bkz. Üfürükçülüğüm, ss. 39-48, Eti Senin, Kemiği Benim içinde). Bir görüşmede, “Nitekim bizde din gevşeyince, dine istinat eden (moral) de tabiat ile mahvoldu.” diyecek kadar ileri gider (Tanrıkulu 1974, s.153).x

        Hüseyin Rahmi’deki töre (ahlak) nereden gelmektedir? Sözümona nesnel bir gözlemci / öykücü için, töre’nin varlıkbilimsel (ontolojik) ve bilgifelsefel konumu ne olacaktır? Sözgelimi; töre, hangi dünyaya aittir? Bu ve benzeri sorularda, Hüseyin Rahmi’nin kuramsal zayıflığını görürüz.xi  İlginçtir; Hüseyin Rahmi, o kadar empatiyle anladığı / anlattığı eşcinsellerden tiksinir ve aynı bağlamda, Andre Gide’in gerçekçiliğinin “hayasızlık” olduğunu söyler (Göçgün 1990, ss.233-4). Bunu söyleyenin, ‘Ben Deli miyim?’ adlı kitabı dolayısıyla müstehcenlikten yargılanmış olan aynı yazar olduğuna inanmak bir hayli güçtür. O zamanlar (1943) ününün doruğunda olan Andre Gide’in adını hatırlamayıp karşısındakine sormasını (a.y.) şaşırtıcı bulmak ve yüzünü döndüğü ve arkasını yasladığı Fransız yazınındaki gelişmeleri izlemediğinin bir kanıtı saymak mümkündür. Gerçeküstücülere saldırısı ise, yazınsal yobazlık belirtileri taşır.xii

        Hüseyin Rahmi’nin romanları, töre romanlarıdır. Güldürü öğeleri, sık sık kullanılır. Ama içinde ve özellikle sonda, kesinlikle cinayet ya da intihar vardır. Acı ile biter. Alttan alta, “şunu yaparsanız mutsuz olursunuz” der. Romanlarında, şive oynamaları ve Karagöz-Hacivat’ı andıran diyaloglar vardır. Bu diyaloglar, Hüseyin Rahmi’nin hem yazınsal gücünü hem de güçsüzlüğünü oluşturur. Bu diyaloglar sayesinde en ağır yapıtlarını herkese okutabiliyor ama bu diyalogları metinle kaynaştıramıyor (Hizarcı 1953, s.9). Bu diyaloglar çıkarılsalar roman(lar)dan bir şey kaybolmaz. Roman(lar)dan bağımsız bir şekilde durmaktadırlar. Bazı yapıtlarındaki bu bağımsız bölümler konusunda, H. Fahri Ozansoy, bunları yeni baskılardan çıkarmayı önermekte ve Balzac’ın yeni baskılarında da bu yola gidildiğini belirtmektedir (Tanrıkulu 1974, s.186). Yine de, bu diyalogların, İstanbul’un çeşitli şivelerini çok iyi vermeleri açısından yazınsal değeri vardır (Hizarcı 1953, s.11). Hüseyin Rahmi’nin romanlarında teknik yetersizlikler olduğu, genel kabul gören bir olgudur. Roman akışını keserek kendi düşüncelerini sunması, doğalcılığı tam anlamıyla uygulamadığının bir göstergesidir (Bek 1998, ss. 14-5, Cadı Çarpıyor içinde, Şakavet-i Edebiyye). Romanlarına tam oturmamış felsefel parçaların varlığı, Hüseyin Rahmi’nin halkı felsefel düşüncelere alıştırma amacından çok, kendisinin bilgisini gösterme isteğinden (kaynaklanıyor) olabilir (Levend 1964, s.67).xiii  Aşkın, cinselliğin, çarpık evliliklerin / ilişkilerin yer almadığı bir romanı yok gibidir.

        Hüseyin Rahmi’nin öykülerini/romanlarını meşru kılan şey, Hüseyin Rahmi yazınının varoluşsal ifadelere (‘existential statement’) dayanmasıdır. Diğer bir deyişle, Hüseyin Rahmi bir şey söylüyorsa o şey gerçekten vardır. Hüseyin Rahmi birinden söz ediyorsa, o kişi, başka bir adla gerçekten vardır. Hüseyin Rahmi yazınının, önermelerini, evrensel doğrular olarak sunmadığı açıktır. "Bütün ‘A’lar böyledir" demez; "bu özelliklere sahip bir ‘A’ var" der. Burada durmaz; halkçı oluşu ve bir yazın piyasası için yazıyor oluşu, burada durmasını engeller. Çünkü tek bir bireyin yaşadıklarını anlatması, ne halkçılığa uyar ne para getirir. Dolayısıyla, önermesi; "bu özelliklere sahip ‘n’ sayıda / yüzlerce / binlerce ‘A’ var"a döner. Tekil haber programları gibidir. Kitleler hakkında bilgi vermekten çok, kitleleri oluşturanları odağa alır. İsimleri değiştirir; böylece, kahramanlarının özel yaşamlarına saldırmamış ve onları rencide etmemiş olur.xiv

        Hüseyin Rahmi’nin öykülerine bakıldığında, konu olarak aşka, cinselliğe ve çarpık evliliklere / ilişkilere romanlarındaki kadar sıklıkla rastlanmadığı görülür. Öykülerinde, konu artam alanı (‘range’) geniştir. Öykü konuları arasında, hayvan sevgisi ve hayvanlara duyduğu acıma da vardır (Nasıl Öldürdüler, İki Hödüğün Seyahati içinde; Kırço, Kedim Nasıl Öldü?, Gönül Ticareti içinde; Dağların Şenliği, Melek Sanmıştım Şeytanı içinde). Diğer bir öykü konusu da, kadın haklarıdır. Örneğin, ‘Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım’ (Kadınlar Vaizi içinde) adlı öyküsünde, hukuk aile kararnamesinin yayınlanması ile kadın-erkek eşitliğinin gelişini işlemektedir. Öykülerinde; uzun konuşmalar, gereksiz ayrıntılar yoktur. Romanlarında görülen törel özelliğe, öykülerinde rastlanmaz. Öykülerinde, bir arka plan olarak çokekinliliğe (kozmopolitlik) daha az yer vardır. Hüseyin Rahmi’nin öykülerinin bir ikisi dışında (örneğin; Şeytanın Karısıxv , Namusla Açlık Meselesi içinde) hepsinde, başkahramanlar yerlidir. Romanları, hemen hemen her zaman intiharla ve/veya cinayetle biterken; öyküleri, açık uçlu veya mutlu bitebilmektedir. ‘Eti Senin Kemiği Benim, “Hikayeler-Sohbetler”’ isimli kitabı, Hüseyin Rahmi’nin kendi yaşamından sunduğu kesitlerden, öykülerden ve çeşitli konulardaki düşüncelerinden oluşmakta olup tamamen birinci tekil şahısta yazılmıştır. ‘Namusla Açlık Meselesi’ (1933) ise, güldürü öğesinin ve Hüseyin Rahmi yazınında sık rastlanan çokekinliliğin cılız olduğu, karamsarlığın egemen olduğu bir öykü kitabıdır. Çocukluğunun ve ilkgençliğinin geçtiği Aksaray, birçok öyküde (Arzın Yuvarlaklığına İnanmıyor, Büyük Ana, İki Hödüğün Seyahati içinde) su yüzüne çıkar. Doğalcılık akımına bağlı kalmaya çalışması, eleştirmenlerin O’nu (ya da Hüseyin Rahmi yazınını) tutarlılık düzleminde eleştirebileceği zemini ortadan kaldırmıştır. Adeta, “Siz benim dediklerimin tutarlılığına niye bakıyorsunuz; ben ne gördüysem yazdım; beni eleştirebileceğiniz tek ölçüt, (görgül) dünyanın benim yazdığım gibi olup olmadığıdır.” demektedir. Öte yandan, konu seçimiyle “Ah, görün bakın dünya ne halde. Öyle iyi bir dünyada yaşamıyoruz” demekte ve sıklıkla güldürü öğeleri kullanmasına karşın, okura karamsarlığı salık vermektedir. Bunda, gerek İstanbul konak yaşamının yozlaşmışlığının gerekse yurtdışında gerçekleşen dünya savaşlarının usdışılığı ve Hüseyin Rahmi’nin Nietzsche tutkusunun büyük payı vardı.

        Hüseyin Rahmi, çokekinliliğin yaşamın demirbaşı olduğu bir dönemde (1864-1944) yaşamıştır. Ermeni bir lalayla (Agop) (Sevengil 1944, s.30), Arap bir dadıyla (Eti Benim Kemiği Senin, s.21) büyümüştü. Ev uşağı Laz’dı (a.g.y., s.31). II. Abdülhamid yönetimince sansüre uğratılıp, yazar olmaktansa memur olması istenen Hüseyin Rahmi, o dönem tüm çalışanlarının Ermeni olduğu Tercüme Odası’nda göreve başlar (1893). Bir görüşmesinde, ‘Keğork’xvi  Bey’le olan bir anısını anlatır. Hüseyin Rahmi ile Ermeni çalışanlar, ilk başlarda anlaşamamış, daha sonra kaynaşmışlardır (Tanrıkulu 1974, ss.151-2).xvii  Bu çokekinlilikten, yazınsal olarak bir hayli faydalanmıştır. ‘Mürebbiye’ adlı romanını yazarken, yakınlarda oturan bir Rum mürebbiyenin öyküsünden esinlendiği bilinmektedir (Sevengil 1944, s.61). Romanları, çokekinli bir dünyaya ayna tutar. Örneğin, ‘Şık’ (1888) adlı romanında Ermeni külhanbeylerine, ‘Cehennemlik’te (1924) Doktor Alimyan tiplemesine rastlanır. ‘Efsuncu Baba’da (1924) Ermeniler’i, ‘Şeytan İşi’nde (1933) çokekinli Samatya’yı, ‘Kesikbaş’ta (1942) Levantenler’i işler. Öykülerinde ise, çokekinliliğin unsurlarına yer yer rastlanır: ‘Benim Babam Kimdir’ adlı öykü de (Gönül Ticareti içinde), cami önüne bırakılan çocuğun kundağına konulan yazının “Türk çocuğudur” (a.g.y., s.185) şeklinde başlaması bile, Hüseyin Rahmi’deki çokekinlilik açısından önemli bir ipucu verir. Buradaki “Türk”ü, “Ermeni/Rum/Yahudi-değil” olarak okumak, daha yerinde olur. Budunsal kimliklerin eridiği, içiçe geçiştiği ve bir üstkimlik tarafından yutulduğu bir ortamda, hiç bir  anne, ‘tanıtım’ yazısında, “Türk çocuğudur” diye vurgu yapmaz. ‘Çingene Düğünü’ adlı öyküde (Gönül Ticareti içinde), ‘budunsal öteki’ olarak Çingeneler’i ve Onlar’ın kötü durumlarını büyük bir şefkat ve tepeden bakmaz bir acımayla anlatır. ‘Menekşe Kalfa’nın Müdafaanamesi’ adlı öyküde (Kadınlar Vaizi içinde), ‘Zencilik’ duygusu / olgusu ele alınır. ‘Tünelden İlk Çıkış’ta (Tünelden İlk Çıkış içinde), Rum hayat kadınları (‘Eftimya’ ve ‘Tombul Eleni’); ‘İki Hödüğün Seyahatleri’nde (İki Hödüğün Seyahatleri içinde), Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerxviii ; Kocası için Deli Divane’de (Kadınlar Vaizi içinde), Laz hoca vardır. Hüseyin Rahmi’nin öykülerinde şiveli diyaloglara az yer verdiği gözönünde tutulursa, bunlarda çokekinliliğin barınmasını, sadece, yansıtmacılığa bağlayabiliriz. Çokekinli bir dönemde ve yerde (Heybeliada, Aksaray vd.) yaşamış olması, çokekinliliği yazınına davet etmiştir.xix

         Böyle uzun bir giriş yaptıktan sonra, sonunda, Hüseyin Rahmi’nin ‘Yankesiciler’ adlı öyküsünü (Kadınlar Vaizi içinde) çözümleyebiliriz:


         ‘YANKESİCİLER’ ÜZERİNE

         Bu öyküde, sözcük dağarcığı zenginliği göze çarpıyor. Bununla birlikte, romanlarında yaptığı gibi, ‘budunsal ötekiler’i kendi şivesiyle konuşturmaması garip görünüyor.xx  Belki de, kahramanlar yankesici olduğundan, Hüseyin Rahmi, hepsinin Türkçe’yi çok iyi konuşması gerektiğini düşünmüş olabilir. Osmanlı’nın dört büyük ulusunu ele alıyor. 1920’de yazılmış. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasındaki törel çöküntüyü yansıtıyor. Törel çöküntü, halka inmiş görünüyor. Hepsi kötü adam ve hiçbirinin kötü olma gerekçesi, Batı taklitçisi çarpık uygar olmalarından değil. En kötülerinin, en sonunda, Avrupalı olduğu anlaşılıyor. Diğer dördü, daha az kötü görünüyor. Doğalcı olma savındaki bir yazar olarak simgeselliğe ve andırışımlara (analoji) başvurmayacağı bilinmese, iyi bir taşlama olarak kabul edilebilirdi. Ayrıca bu yorumsama, Hüseyin Rahmi’nin doğalcı olma savının yanında, genel olgular yerine tekil/tikel olgular yansıtması dolayısıyla da geçersiz kalıyor. Bununla birlikte, Hüseyin Rahmi’nin Anatole France’ı bir dönem, E. Zola’yı sevdiğinden daha fazla sevdiği düşünüldüğünde (Hizarcı 1953, s.5) ve A. France’ın ‘Penguen Adası’ adlı simgesel, taşlama romanı gözönünde tutulduğunda, Hüseyin Rahmi’nin de, aynı şekilde bu yolu izlediği, olasılıklar hanesine yazılır. Öyleyse, bu olasılık hanesini biraz açıp, adı geçen öykünün (olası) simgesel göndergeleri üzerinde duralım:

         Eğitim durumlarına bakıldığında: Yahudi, Alyanse okulunda; Rum, Pangaltı okulunda; Ermeni, Sulumanastırxxi  okulunda okumuşken, Türk cahildir ve mahalle okuluna devam etmiş fakat heceleri sökememiştir. Bu, Türkler’le ‘budunsal öteki’ arasındaki eğitim uçurumuna karşılık gelmektedir. Türk çocuklar, geri kafalı hocaların egemen olduğu mahalle okulunda falakaya yatırılırken; ‘budunsal öteki’ler, okullarda, Avrupa’yı öğreniyorlardı. Avrupa’ya ilk öğrenciyi Tanzimat Dönemi'nde gönderen bir ulusun, yüzyıllardır Avrupalı gibi yetişen ‘öteki’yle karşılaştırıldığında, araçsal ussallık (‘instrumental rationality’) açısından geri olması gayet doğaldır. Belki de, buradaki yankesicilik işini de, gerçekten yankesicilik olarak almaktansa, araçsal ussallığın bir görünüşü olarak değerlendirmek, daha aydınlatıcı olabilir.xxii  ‘Araç’ dendiğinde, teknik bir sorundan sözedilmektedir. Bu öyküde; beş kahramanın da amacı, para kazanmaktır. Mişon, yöntemi bilir görünmekte; Mıstık, hiçbirşey anlamamaktadır. Avrupalı da araçsal ussallığı kullanmaktadır. Ama O, araçsal ussallığı, oturduğu yerden kullanır. Telgraf yoluyla bilgi çalar. Bu açıdan bakıldığında; dört kafadarın yaptığı, sıradan bir iştir. Onlar’ın işi, anamalcılığın –işverenin aynı zamanda müdür olduğu- birinci aşamasına karşılık gelirken; Avrupalı’nın işi, anamalcılığın –işlerin, işverenin parayla çalıştırdığı bir müdür tarafından yürütüldüğü- ikinci aşamasına denk düşer. Türkiyeli -Türk, Ermeni, Rum, Yahudi olsun-, Avrupalı’yla karşılaştırıldığında, bir aşama geridedir. Bir aşama geriden gelen bu Şarklılar, Avrupalı için, yine de vazgeçilir değildir. Avrupalı’nın ticaret için bu Şarklılar’a gereksinimi vardır. Kargaşa içinde daha iyi çalışır. Bunları bir şekilde birbirine kırdırmak, hem Avrupalı’ya zaman kazandırır hem de bunların herbirini güçsüz durumda bırakmak için fırsat yaratır. Bu Şarklılar, o kadar ahmak da değildir. Çabucak uyanabilirler. Bu korkuyla, Avrupa, kapıyı bunların yüzüne kapatır. Sonunda uyanırlar, ama iş işten geçmiştir.

         Bu yorumsama dışından bakıldığında, iki nokta dikkati çeker: Birincisi, Hüseyin Rahmi, neden Mişon’a, “Ah kardeşim Niko.. Moiz (Musa) de hak, Jezükri (İsa) de hak... İkisi büyük profet (peygamber). Biri ne dedi. Öteki de onu dedi. Ben Yahudi sen Rum nedir bu patırdı?... Haham.. Papaz ikisi beraber görüşsünler(...)” (Yankesiciler, s.70, Kadınlar Vaizi içinde) dedirtmektedir? Yine yansıtmacı bir nedeni mi var? Diğer bir deyişle, görgül dünyada, ‘A’ diye bir Yahudi böyle dediği için mi, Hüseyin Rahmi böyle yazmıştır? Yoksa bu, Mişon’la Niko’nun anlaşıp hile yapacağını bildiren bir ima mıdır? Metinde bu sorulara ilişkin bir ipucu görünmüyor. İkinci nokta ise şudur: Öykü, İşgal İstanbulu’nda geçiyor (1920). ‘Milli Mücadele’nin başladığı, ‘Ulusal Bilinç’in uyandığı bir dönem... Hüseyin Rahmi madem bir yansıtmacı / doğalcıydı, niye ‘Milli Mücadele’yi atlayıp yankesicilerin yaşamından bir kesite yöneliyor? (Bu soru, görüldüğü gibi, retorik bir sorudur. Bir yanıt beklenerek sorulmamıştır.) Bu açıdan bakıldığında, bu öykü, duyarsızlığın / yalancı doğalcılığın bir ürünü olmaktan öteye gidemiyor.

         Kahramanlarının Türk, Ermeni, Rum, Yahudi olması dolayısıyla ümit edilen çokekinliliğin, öyküde, zerresine rastlanmıyor. Bu öykü, Hüseyin Rahmi gibi çokekinli diyalog ustası bir kalemin romanlarındaki çeşniyi aratıyor. Hüseyin Rahmi, bir çok romanında, budunsal köken hakkında bir şey söylemeksizin, budunsal kimlikleri diyaloglara yedirmeyi iyi bilir. Diyalogları okunduğunda, hangi konuşmanın hangi budunsal kimliğe ait olduğu, açıkça anlaşılır. Bu öykü, bu özelliğiyle değerlendirildiğinde, Hüseyin Rahmi’nin en kötü öykülerinden biridir. Hüseyin Rahmi, bu görüşe, “dünya böyle, ben ne yapayım...” diye karşılık verirse, O’na, bir konu seçmenin bile tek başına öznel olduğunu belirtmek gerekir. Çeşitli T.V. kanallarının magazinel haberleri ve spor haberlerini seçmesi, rastlantı değildir. Hüseyin Rahmi de, seçtiklerinden sorumlu olmalıdır.

         Kısacası, ‘Yankesiciler’ adlı öykü, içeriğinin çiftanlamlılığı ve olası taşlamacı yönü ile başarılı, diyalogları ve yalancı doğallığıyla başarısız bir öyküdür. Hüseyin Rahmi yazınını temsil eder bir öykü değildir. Bununla birlikte, bu satırların yazarı zaten bu incelemeye, bu savla başlamamıştır.

         EK: YAŞASAYDI NE YAZARDI?

        Hüseyin Rahmi, bu çağda yaşıyor olsaydı ne yazardı? Bu sorunun imledikleri, yeni değilse de –çünkü Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi’nin ölümü üstüne yazdığı yazıda, ölümünden önceki yirmi yılın toplumsal yaşamını da yansıtacak olsaydı neler yazacaktı gibi bir soruyu açımlıyor (Tanrıkulu 1974, s.173)-, biçimi ve odaklandığı nokta açısından özgündür.xxiii  Bu soruya ancak kurgusal (spekülatif) bir yanıt verilebilir. Yine de, tefrika yazarı olmak yerine, dizi film yazarı olabileceği rahatlıkla söylenebilir. Doğu-Batı çelişkisini konu olarak aldığına göre, küreselleşmenin karşısına yerelliği koyan bir içerikle çıkacaktı. Deprem hakkındaki boş inançlar üstüne bir roman yazacaktı. Zamanımızda, 80.000 Ermeni, 20.000 Yahudi, 2.000 Rum’la, o eski çokekinliliği sergileyemeyecek ama Laz bakkalları, Rus / Romen / Ukraynalı hayat kadınlarını, Alamancılar’ı anlatacaktı. Ya da doğalcılık savında bir yazar olarak, kameranın yansılamacı mutlak gücüne teslim olacak ve kalemi bırakacaktı.

         Bu incelemeyi, Hüseyin Rahmi’nin her kitabını okurken kafamda uyanan bir soruyla kapatıyorumxxiv  – ve bir yazının hiç bir zaman tamam olmadığını, bir yazıyı / incelemeyi bitirmenin onu terketmek anlamına geldiğinin bir kez daha farkına varıyorum:

         Bir yazar, şu anki dünyayı betimlemekle gericileşmez mi?xxv  (Bir çatışmayı sadece betimleyerek, kitleyi / halkı aydınlatmak olası mıdır?)


    DİPÇELER:

    i Çıkmalar üstüne Önçıkma: Bu çıkmalar, bu satırların yazarının öznel görüşlerini ve tekil yaşamıyla bağlantılı noktaları sunmak üzere kullanılmıştır. Daha önemlisi; bu çıkmalar, “yazınsal metinlerdeki öteki imgesi” gibi daha geniş bir inceleme alanının bütünselliğine gönderme yapan ama bu bütünün bir parçası olan bu yazıyla doğrudan ilişkili olmayan ya da hiç ilişkili olmayan düşünce kırıntılarının da okurun gözü önüne serilmesi amacıyla kullanılmıştır. Bir inceleme metninde, sert bir dizgesellik (sistematiklik)  arayanlar, bu çıkmalara hiç bakmadan ana metni okurlarsa, daha rahat ederler. İşbu ‘Çıkmalar üstüne Önçıkma’, bu satırların, şizofren bir kafanın ürünü değil, hakikatın parçalılığının ve bütünlüğünün bilincinde olan bir kafanın ürünü olduğunu vurgulamak için eklenmiştir.

    ii Bu konuya yönelmem, karşılaştığım çeşitli türlerdeki metinlerden kaynaklanıyor. Şöyle ki; A.H. Tanpınar’ın ‘Huzur’ adlı romanında, kahveci çırağının sevgilisinin adı, Anahit’tir. (Anahit: Ermeni mitolojisinde Bereket Tanrıçası.) Neden? Başkahraman Mümtaz, neden yardım dileyen “yaşlı bir Ermeni karısı”nı yerden kaldırır? Niye bir başkasını değil? Kartal Tibet’li/Sadri Alışık’lı filmlerde, Hayganuş Hanımlar’ın, evsahibi madamların bolluğu niye? Olası üç yanıt var: (1) Ya bu metinler, yaşanmış olaylara dayanır. (Ki bu nedenden, Pierre Loti’yi hiç yadırgamıyorum. Yahudi kayıkçı, Rum gezdirici, Çerkes kızı Aziyade’yi aramaya geldiğinde kapısını çaldığı Anaktar Şiraz, O’nun oğlu Ahmet/Mihran... Bunlar hep, yaşantısının bir ürünü... Bunları kurgulamış değil, bunları yaşamış.) (2) Ya da bu metinler, yansıtmacı bir yaklaşımla yazılmıştır.  Metin yazarının odaklandığı toplum kesitinde, yukarıda belirtildiği gibi, “Hayganuş Hanımlar’ın, evsahibi madamların bolluğu” vardır. (3) Ya da bu çokekinlilikten (kozmopolitlik) güldürü öğesi olarak faydalanılmıştır. Hüseyin Rahmi incelemesinde, bu üç olası yanıtın büyük önem kazandığı görülecektir.

    iii Eğin: Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin eski adı.

    iv Bir anısında, Heybeliadadaki Köşkü’nü inşa eden Kürt işçilerle nasıl ahbap olduğunu anlatır. (Üfürükçülüğüm, s.44, Eti Senin, Kemiği Benim içinde) Yine de ‘İki Hödüğün Seyahati’ndeki aşağılama havası, öyküde öylece durur.

    v Bu sözümona tarafsızlık, olgucuların gözlem cümleleriyle değer yargıları arasında yaptıkları ayrıma dayanır. Bu ayrım, -hele hele toplumsal bilimlerde- olgucuların sandığı kadar belirgin değildir, hatta yanlıştır. Örneğin, “cenin bir insandır.” gibi bir önermenin, kürtajla konumlandırıldığında, bu iki daldan hangisine düştüğü muğlaktır.

    vi Özellikle Penbe Hanım’dan çok öykü dinlediğini söyler. (Alıntılayan: Levend 1964, s.19)

    vii Adalar’da olup bitenlerden de yapıtlar kotardığı düşünüldüğünde, Hüseyin Rahmi’nin, yazınsal olarak, Troçki’nin Büyükada’da oturmasını (1929-aralıklarla-1933) atlamış olması şaşırtıcıdır. Oysa Troçki’nin Büyükada yaşamı, Hüseyin Rahmi’nin sevdiği türden yazınsal zenginliklerle (aşk oyunları, intiharlar vb.) ile dolu idi. (bkz. Tuğlacı 1989, ss.288-95.)

    viii ‘Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’ı, deprem inançlarını eksen alarak yeniden yazmak isterdim.

    ix Hüseyin Rahmi’nin kendisi de, 1935-1943 arasında (Kütahya) milletvekilliği yapmıştır. (Büyük Larousse, s.4869.)

    x Nietzsche okumuş ve O’nun birçok görüşüne katılan bir aydın olarak Hüseyin Rahmi’nin, töre’nin (ahlak) temellerini din olarak görmesi, şaşırtıcıdır. Bu cümleyle, dünyayı mı betimliyor yoksa kendi töre anlayışını mı ortaya seriyor; açık değildir. (Üstüne üstlük, Hüseyin Rahmi, 70 yaşından sonra, Nietzsche’nin yapıtlarını Türkçe’ye çevirmek arzusundaydı. (Sevengil 1944, s.134))

    xi Ama kuramsal zayıflığın, iyi öyküler yazmak için engel olabileceğini sanmıyorum. Hatta tersine, Hüseyin Rahmi’nin kazanacağı olası kuramsal güç(lenme), iyi öykü yazmasına engel olabilirdi.
    Buna benzer bir yaklaşım, müzikçiler Miles Davis ve Jimmy Hendrix arasında görülüyor. Jimmy Hendrix’in fazla nota bilgisi yokmuş; buna karşın, Miles Davis, Jimmy Hendrix’in yaptığı müziği çok severmiş; O’na, “aman, “nota bilgimi geliştireyim” deme!” dermiş.

    xii 1941’de yayınlanan bir makalesinde, Hitler’in gerçeküstücülere/dadacılara/gelecekçilere (futurist) nasıl güzel bir tırpan attığını, ballandıra ballandıra, bir yazıncıya yakışmayacak yasakçı/yazınsal yobaz bir şekilde aktarır. (bkz. Tanrıkulu 1974, s.73.) Aynı makalede, kaba bir namus savunuculuğu ve ‘Vatan, millet, Sakarya’ yazını ortaya koyar. (a.g.y., ss.73-4)

    xiii Bu noktada Ahmet Mithat’a öykündüğü açıktır. Bu ikisinin arasındaki yazınsal farklardan biri şudur: Hüseyin Rahmi, öğreticiliği üçüncü tekil şahıstan yapıyorken; Ahmet Mithat, birinci tekil şahısı kullanır.

    xivGüzelliklerden çok, çarpıklıkları ele aldığı düşünülürse; ‘Flash T.V.’de yayınlanan ‘Gerçek Kesit’ isimli program, tam da Hüseyin Rahmi yazınına koşut bir anlatım biçemi sergiliyor.

    xv Bu öyküyü Makyavel’den aktardığını belirtmiştir. (a.g.y., s.14) Öykü kitaplarında bulunan öykülerden birinin ise (Papazın Eşeği, Gönül Ticareti içinde), çeviri olduğunu belirtmektedir. (a.g.y., s.236)

    xvi ‘Kevork’ olacak.

    xvii Bu anıya bakılırsa, Kevork Bey’in kafasındaki ‘karşı-öteki’ olarak Türk imgesi; aklına “ateş, tabanca ve kurşun”dan daha önce hiç bir şey gelmeyen bir kimliktedir. (a.g.y., s.152)

    xviii Bu öyküyü, Heybeliada’nın Tellal Yankosu’ndan derlemiş olabilir.

    xix Romanlarında ise, çokekinliliği hem yansıtma hem de güldürü amacıyla kullandığı anlaşılır. Çünkü romanlarında; şiveli diyalogların güldürücülüğü, çokekinlilik olmaksızın varolamaz.

    xx Hüseyin Rahmi, olağan koşullar altında, Ermeniler’i, sözlerine ‘zo’, ‘ahbar/ik’ (Erm. ‘birader/cik’) gibi sözcükler katarak ve Onlara Türkçedeki şimdiki zaman soneki olan ‘-yor’u ‘-oor’ diye söyleterek konuşturur; Rumlar’ı ‘ş’ sesini veremez bir halde (örneğin, ‘Mişon’ yerine ‘Mison’) ve kimi adların sonuna Rumca’da ‘-cığım’, ‘-cuğum’a karşılık gelen (dişiler için) ‘-ulamu’ (örneğin; Meri-Merulamu, Melani-Melanulamu) ve (eriller için) ‘–akimu’ (örneğin; Manolis, Manolakimu, Hasan-Hasanakimu) soneklerini iliştirerek konuşturur. Hüseyin Rahmi’nin bu öyküde, o şive oynamalarını kullanmaması, öyküyü, romanlarına özgü güldürü öğesinden yoksun bırakmıştır.

    xxi Sulumanastır: Samatyadaki Surp Kevork Ermeni Kilisesi. Yanındaki ayazma ve sarnıç dolayısıyla; Türkler, bu kiliseyi, ‘Sulumanastır’ olarak adlandırırdı. (Seropyan 1994, s.552)

    xxiiYazınsal metinlerin, araçsal ussallık bağlamında yorumsanabilmesi için; Horkheimer ve Adorno, çok güçlü yöntemsel araç(!)lar sunuyor. (Horkheimer & Adorno, 1995) (Sundukları bu yöntemsel araçları kullanarak hazırladığım bir opera metni çözümlemesi için bkz. Gezgin 2000.)

    xxiii Refik Halit Karay, bu soruyla şunu ima ediyor: Hüseyin Rahmi, yaşamının son yirmi yılında, daha önce yansıladığı aynı toplumsal  yaşamı ele almayı sürdürmüştür. Refik Halit Karay’a göre, Hüseyin Rahmi, son yirmi yılın toplumsal yaşamını yansılasaydı; yazınında, “sokak daktiloları”, “plaj eğlenceleri”, “memure kadınlar kızlar”, “vezinsiz kafiyesiz şairler”, “romancı bayanlar”, “yerli bar artistleri”, “milyoner mütehahhitler”, “vurguncu çeşitleri”, “kokteyl partileri”, “spor merakı”, “üniversite hayatı” vb. bulunacaktı. (Tanrıkulu 1974, s.173) Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi’nin, bir yazar olarak, bedensel ölümünden yirmi yıl önce öldüğünü ileri sürer. (a.g.y., s.173) Karay’ın bu görüşünün gerekçesini bilemiyoruz.

    xxiv H.B. Kahraman, ‘Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu?’ adlı yapıtında, nasıl Yahya Kemal’i “‘modern’ ama ‘modernist’ değil” diye nitelemişse, Hüseyin Rahmi’nin de bu şekilde ele alındığı bir yapıt, gereklidir. Hüseyin Rahmi, dünya yazınının neresindedir? Bu incelemeye sığdırılamayacak bir konu.

    xxv Marks’ın Balzac hakkında söylediği “Balzac ilericidir, arka mahallelere ayna tutmuştur.” sözü, Hüseyin Rahmi için de geçerli olabilir mi? Soru, böyle de sorulabilir. (Hüseyin Rahmi’nin, Marks’ın arka mahallelerine değil de, Freud’un arka mahallelerine ayna tuttuğu da savlanabilir. )


    YARARLANILAN KAYNAKLAR

    Gezgin, U.B. (2000). Homeros Libretto Yazarsa ya da ‘Il Trovatore’ Üstüne. Katarsis(3).

    Göçgün, Ö. (1990). Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

    Gürpınar, H.R. (1933). İki Hödüğün Seyahati. İstanbul: Hilmi Kitaphanesi.

    Gürpınar, H.R. (1934). Tünelden İlk Çıkış. İstanbul: Hilmi Kitaphanesi.

    Gürpınar, H.R. (1960). Kadınlar Vaizi. İstanbul: Hilmi Kitabevi.

    Gürpınar, H.R. (1963). Eti Senin, Kemiği Benim: Hikayeler-Sohbetler. İstanbul: Gürpınar Yayınları.

    Gürpınar, H.R. (1972). Namusla Açlık Meselesi. İstanbul: Atlas Kitabevi.

    Gürpınar, H.R. (1998). Cadı Çarpıyor, Şakavet-i Edebiyye. İstanbul: Özgür Yayınları.

    Gürpınar, H.R. (1999). Gulyabani/Gönül Ticareti/Melek Sanmıştım Şeytanı. İstanbul: Özgür Yayınları.

    Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi. (C.10, s.212). İstanbul: Ana Yayıncılık Anonim Şirketi.

    GÜRPINAR (HüseyinRahmi). Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi. (C.8, ss. 4869-4870). İstanbul: Gelişim Yayınları A.Ş.

    GÜRPINAR (Hüseyin Rahmi). Büyük Lugat ve Ansiklopedi. (C.5, ss.458-9). İstanbul: Meydan Yayınevi.

    Hizarcı, S. (Haz.). (1953). Hüseyin Rahmi Gürpınar: Hayatı Sanatı Eserleri. İstanbul: Varlık Yayınevi.

    Horkheimer, M. & Adorno, T.W. (1995). Aydınlanmanın Diyalektiği. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

    İleri, S. (1994). Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (C.3, ss.455-7). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

    Kahraman, H.B. (1997). Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu? İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

    Karaalioğlu, S.K. (1979). Resimli Dünya Edebiyatçılar Sözlüğü. İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri Koll. Şti.

    Levend, A.S. (1964). Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

    Loti, P. (2000). Doğudaki Hayalet. İstanbul: Cumhuriyet.

    Seropyan, V. (1994). Kevork (Surp) Kilisesi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (C.4, ss.552-4). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

    Sevengil, R.A. (1944). Hüseyin Rahmi Gürpınar: Hayatı, Hatıraları. İstanbul: Hilmi Kitabevi.
    Tanpınar, A.H. (1998). Huzur. İstanbul: Dergah Yayınları.

    Tanrıkulu, A. (1974). H.Rahmi Gürpınar. İstanbul: Toker Yayınları.

    Tuğlacı, P. (1989). Tarih Boyunca İstanbul Adaları. İstanbul: Cem Yayınevi.

    Yücel, T. (1991). Eleştirinin ABC’si. İstanbul: Simavi Yayınları.

    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 331 syf.
    ·10 günde·8/10
    ●Kitabın içeriğine girmeden önce yapılacak yorumlardan ilki kuşkusuz, yazarın kendine özgü imla tarzıdır. Hiç bir okuyucu bakımından hoş karşılanmayacak böyle bir durumla imza atmaya çalışmak bana yersiz ve gereksiz geldi. Ancak benim dikkat çekmek istediğim durum bambaşka. Biz seslendirmenler için her bir virgül, ünlem işareti, soru işareti, tırnak işareti vs.  altın değerindedir. Kitaba duyguyu katan önemli etmenlerdir. En önemlisi de yol göstericilerdir. Ne ironidir ki, yazarın körlüğü anlattığı bu kitabı, sesli kitap halinde körlere sunmak bizzat yazar tarafından zorlaştırılmıştır.


    ●İkinci bir durum ise, kitabın bütününde hiç bir özel isme yer verilmemesidir. Yazarlar, kitaplarının dünya çapında okunmasını istedikleri zaman, kendi coğrafyasını ve kültürünü yansıtan özel isimleri kullanmaktan kaçınarak, okuyucuyu kitapla daha çok yakınlaştırmak isterler. Bu durum kitabı içselleştirmeyi kolaylaştırır üstelik okuyucuya da daha kolay bir okuma sağlar. Bizim edebiyatımızda ise bunun örneği Yusuf Atılgan tarafından sunulmuştur. Her ne kadar beğensem de, yazarın bu durumu gerekçelendirmek için 'körler için isimlerin bir önemi yoktur' demesi bana mantıklı gelmedi. Zira isimler belki de en çok körlerin işine yarayan bir olgudur. Bir çok karışıklıklara son verebilecek basit bir çözümdür bu, onlar için. Örneğin askerlerin 'aranızdan 4 kişi gelsin' dediğinde bir türlü sayıyı tutturamamalarının sebebi bile isimlerin kullanılmamasıdır. Dayanaksız bir gerekçeye rağmen hoşlandığım bir uygulama olması sebebiyle puan kırmaya gerek görmedim.


    ●Üçüncü durum; kitabın heyecanlı ilerlemesine rağmen fazla uzun olması idi. Belki karantina ve sonrası iki ayrı kitaba konu olabilirdi. Bu arada devam niteliğinde olan kitabı okumayı (en azından yakın vadede) düşünmüyorum. Belki merak ettiğim soruların cevapları oradadır. Örneğin kitap boyunca doktorun karısının neden bu salgından etkilenmediğine dair mantıklı bir açıklama bekledim yazardan, ama bulamadım. Dolayısıyla ikinci kitaba dair 'spoiler' lara açık olduğumu belirtmek isterim:) 


    ●Dördüncü ve son durum; yazarın olayların akışına zaman zaman müdahale etmesi sorunuydu. Kitabın akışından koparan, kitaptan soğutan biri durumdur benim için. Örneğin 'efendim bunu uzun uzun anlattık yukarda, tekrarlamaya gerek yok' gibi müdahaleleri beni rahatsız etti. Eminim bundan hoşlanan okuyucular da vardır.


    ●Nihayet kitabın içeriğini incelemeye başlayacak olursak, belki bu sefer de hukukçu kimliğimle baktığım içindir, dikkatimi celbeden ilk durum, karantina yaşamının kuralsızlığıdır. Aslında akıl hastanesi portatif bir devlet oluşumudur. Bu oluşumda başlangıçta hiç bir kural, kural koyucu, kural uygulayıcı ve yaptırım yoktur. Kısacası düzensizlik hakimdir. Askerler; diğer devletleri temsil etmektedirler, dolayısıyla iç hukuka alenen karışmamakla birlikte kendilerini ilgilendiren durumlarda (akıl hastanesi dışındaki düzen) müdahale etmekten çekinmemekte ve bunu meşru bir amaca dayandırmaktadırlar. Düzensizliğin hakim olacağı her yerde olduğu gibi akıl hastanesinde de bir çok hukuksuzluk vücut bulmuştur; tehdit, şiddet, gasp, yaralama, yangın çıkarma, tecavüz ve cinayet. Kısaca; kaos. Yine yönetim şeklinin ve otoritenin belli olmadığı yerlerde olduğu gibi, birilerinin yöneten olma arzusu tetiklenmiş ve güç gösterileri başlamıştır. Bir silah ve bir kaç mermi... İşte gücün temsili budur. Hakimiyeti ise, insanlığın en temel ihtiyacı olan yiyecek üzerinden kurmuşlardır. Yazarın da dediği gibi onları yöneten şey 'korku ve açlık' tır. Ancak yine mantık çerçevesine oturtamadığım bir diğer durum, dışarıyla bağlantısı olmayan ve her birinin kör olduğu akıl hastanesinde yaşayan körler için, altının ve değerli diğer eşyaların ne tür bir anlam ifade edeceğidir. Görmeyen bir göz için sahte bir pırlantayla gerçek bir pırlantanın ne farkı vardır? Orada 'değer' anlam değişikliğine uğramıştır. Bi çakmak, bir makas, bir radyo, bir ekmek, bir mermi, altından ve paradan daha değerlidir...


    ●Dikkatimi celbeden ikinci durum ise; körlerin, askerlerin olmadığını 4 gün sonra farketmeleri oldu. Askerler tarafından korkutulan (bazenle ölümle korkutulan) körlerin, bir süre sonra dışarı çıkmaya teşebbüs dahi etmemesi bana, sirk hayvanlarına verilen eğitimi anımsattı. Kabullenilmiş çaresizlik... İnsan bir süre sonra denemeyi de sorgulamayı da bırakır bu tür çaresizliklerde. Bir tür boyun eğiştir bu. Çünkü korkunun kaynağı yer değiştirmiştir. O artık bir dış etken değildir, bizzat insanın içinde yer alır. Onu durduran kendisidir. Böylece insanlar tıpkı bir hayvan gibi eğitilmişlerdir.


    ●Hükümetin salgın durumunda aldığı tavır belki de sinirlerimizin hassas olduğu bir dönemden geçtiğimiz içindir, beni mahvetti. Üzgünüm ki tarihin hiç bir döneminde bireycilik hakettiği değeri görememiş, pragmatizmin önüne geçememiştir. İnsanlar çoğu zaman sayılardan ibaret olmuş ve sayısı az olan daha kötü muamelelere maruz bırakılmıştır. Yine üzülerek söylüyorum ki hiç bir hükümet ya da kural, hiç bir güç, onca vaatlere rağmen salgını kontrol altında tutabilecek nitelikte değildir.


    ●Gözlerin ve görmenin önemini kitabı okuduğum süre boyunca tekrar tekrar anladığım için empati duyguma oldukça katkı sağlayan bir kitap olduğunu söylemeliyim. Gözlerle ilgili ne kadar çok deyim olduğunu ve farkında olmadan ne kadar çok kullandığımızı ve alışkanlıklardan vazgeçmenin ne kadar zor olduğunu farkettim. Doktorun karısının kitap boyunca kırdığı potların sayısız olması ama en önemlisi yazar söyleyene kadar pot kırdığını farketmememiz, aslında büyük bir nimet olan görme yetisini ne kadar normalleştirdiğimizin kanıtıdır. Sadece görebildiğimiz için meğer ne kadar çok külfetten kurtuluyormuşuz. Ve sadece görebildiğimiz için bile ne kadar çok şeye sahipmişiz. Kitap güzel ve umut verici şekilde bitmesine rağmen benim içimi hüzün kapladı çünkü bu salgından önce de kör olanlar ve salgın bittiği için görmeye başlayamayanlar aklıma geldi. Çünkü onlar asla göremeyecekti...


    Körlük
  • ........SEVGİLİ1000KÜYELERİNDENİSTİRHAM.......

    Yakın bir zamanda çıkması adına niyet, ümid ve gayret içinde bulunduğumuz “VECHİLE I” isimli şiir kitabına dâir iyi dilek, temenni ve dualarınıza ihtiyaç duymaktayız!...

    Dualarınızda, temennilerinizde, iyi dileklerinizde bana da yer ayırır iseniz çok sevinir ve müteşekkir olurum!...

    Bir güzel dilek; inanıyorum ki cehennemi bile cennet eyler!...

    O yüzden elinize, kalbinize, ruhunuza bakıyor ve istirhamda bulunuyoruz efendim!...

    Kimbilir; belki tek bir kişinin âhı yıkar cihânı; tekrar en baştan imâr etmek için!...

    Derdimiz de budur!...

    Şiir şiir şehirleri mâmur etmektir dâvâmız!...

    Ve şehir derken; Paris, Roma, Newyork, Pekin, Moskova, Münih, Mekke’den ziyâde asıl şehir olan gönüllerdir kastımız!...

    [Nasip olur ise parça parça da olsa mâlum kitaba dâir kısmî alıntılar buradan paylaşılacak ve ilgi, alaka ve takdirlerinize arz edilecektir!...]

    Kalbî teşekkürlerimizle!...

    [|~.*******************************************.~|]

    ........................................I........................................


    AŞK

    Ne onda var kokusu, ne sende ne de bende,
    Duymak istersen kulak ver Şâh-ı Nakşibend’e!...

    [Ankara, 2009]

    ........................................II.......................................


    Şâirlerin Sultanı (Üstâd) buyurdu:

    Ruhum kelle şekeri, vehimlerse karınca;
    Kömürden kara rengim, onlar beni sarınca...

    ve Sultanlar’ın Şâiri (@ahmedlatifmahfi) duyurdu:

    Vesvese

    Vehim kandan kuruntu; gel sen “Allah” de öldür,
    Şeytanın ağlar iken; sen var rûhunu güldür!...

    •••••••••••••••••••••••••••••••[.]••••••••••••••••••••••••••••••


    OL/DU

    Bu geceye ererken,
    Akşam saçını yoldu.
    Ufuk kabre girerken,
    Şehrin güneşi soldu.

    II

    III

    IV

    V

    VI

    Bu âlemin çarkında,
    Yelkovanlar hep yoldu.
    Akrepler de farkında,
    Bugün de olan oldu!...

    .

    4

    {AŞK}

    Bir belâ yurdunda verildi hüküm,
    Dünyaya gelenler hicret dediler.
    Bir veremli türkü, bu bir kördüğüm,
    Seven sevdiğine hasret dediler.

    Çözemedi gözler esrârı yüzde,
    Âşikâr muamma, tende ve sözde,
    Ateşler içinde yananı güzde,
    Uzaktan duyanlar şöhret dediler.

    Gözler buldum diye sevindi durdu,
    İşte memleketim; Leylâ’nın yurdu,
    Bir cinnet faslında mecnûn duyurdu,
    Bigâne kalanlar sûret dediler.

    Sultandan işâret, kuşlardan haber,
    Kor kor kanlar ile yazılmış kader,
    Kıssadan haberdar herkes beraber;
    Karıncaya bakıp ibret dediler.

    Bir latîf nükte ki; ağlayan anlar,
    Haber verir sırrı nûrdan aynalar,
    Ta ezel gününden sâdık olanlar;
    Gel, benim gözümden seyret dediler.

    Bir yol tuttu kimi vahdet diyerek,
    Birdir ha dünya ha ahret diyerek,
    Bir zaman sonra bir dâvet diyerek,
    Bulanlar aslında kesret dediler.

    Can verdi varlıktan soyunan velî,
    Cânân buldu aklı terkeden deli,
    Başlar düşüyorken aktı kan seli,
    Yüzme bilmeyenler hayret dediler.

    Anlarlar Hızır’a bir yol verenler,
    Ateş bahçesinde güller derenler,
    Dilleri damağa vurup erenler,
    Bu işin aslına Hazret dediler!..

    .

    {Dinlemek arzu edenler buyurabilir!..

    https://youtu.be/TpmVNukjIzs}

    ...

    .

    5

    DÂVET

    Gelin.
    Gelin de;
    Ortak bir yanımız olsun!..
    Şiir gibi.
    Okudukça;
    Şuur olsun
    Her şiir...
    Sağ ve sol
    Ortada buluşalım.
    Orta yerde
    Bir yerde.
    Sağı solu olmayan için!...
    Hem herkesin
    İki bacağı yok,
    Ve gören iki gözü
    Herkesin...
    Görenler için de
    Ahdedelim!..
    Ve;
    Göremeyenler gibi
    Buluşalım;
    Kansız ve bıçaksız,
    Topsuz ve tüfeksiz
    Gizli-açık
    Ama,
    Ama küfürsüz...
    Hakâret etmeyelim;
    Harekete geçelim!...
    Ki;
    Sallanmasın darağacında
    Fidanlar;
    Sağdan ve soldan,
    Su olmak,
    Dere olmak;
    Ve;
    Ve bir Yusuf,
    Bir Ömer,
    Bir Deniz omak varken...
    Kör kuyulara düşmesin...
    Güzeller!...
    Belki uğramaz
    Bir kervan bir daha
    Ve bir daha bırakmaz
    Kovasını...
    Mısır'a giden yollar uzamasın
    Zindan zor..
    Ya dünya?!
    Gelin!
    Gelin de;
    Biz,
    Tam orta yere;
    Kabe'ye asalım
    Bembeyaz gelinlikleri...
    Muallekat-ı Seba niyetine...
    Ama yetmişi bulalım her gün.
    Yahut yediyüzbini.
    Bir gece duvağını açalım "Çile"nin
    Ve öpelim "Sevgilim" diyen elleri...
    "Bağışla" diyelim Âzizâne
    Ve "Kan Yazısı" ile çıkalım sabaha...
    Ama kansız,
    Ama,
    Ama yalansız,
    ve mümkünse yılansız.
    Kaf Dağı'na kanat çırpan
    Anka kuşu olalım,
    Yahut Çin'e gidelim!...
    Olmadı Amerika,
    Rusya,
    Avustralya,
    Meksika,
    Süriye,
    Afrika!...
    Yedi kıtayı dolaşalım!...
    Yedi kat göklerle beraber!...
    Şeytanların taşlandığı
    Vadilere inelim!...
    Bir demet şiir ile!...
    Bize taş gelmesin diye.
    Ve indirmeyelim
    Gökyüzünde uçuşan
    Güvercinleri
    Kör bir sapan taşı ile...
    Dikkat!...
    Sapan taşı kör!...
    Kuşu insan görür,
    Sapanla beraber!...
    Ve insan öldürür kuşu,
    Taşla beraber!...
    Hem kuşlar taşla ölmez, derler
    Kaşını çatan avlarmış bülbülü.
    O yüzden geliniz!...
    Geliniz gülelim...
    Gülelim de güller açsın alemde!...
    Bülbüller ağlamasın,
    Taşlar da ölmesin.
    Hem gelin!
    Buluşalım şiirde;
    Yolların
    Tam orta noktasında;
    Sağsız ve solsuz,
    Başsız ve kolsuz
    ve serapa yolsuz!..

    .

    VI

    ATEŞTEN GÖMLEK

    Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam,
    İlâhî ferman Leylâ, Leylâ; ağır imtihan.
    Ya üfleyene bir yol, ya kat kat perde endam,
    Kolay mı ölmek mecnûn, Mecnûn!... Sabır, imtihan.
    Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam!..

    Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar,
    Şöhret ile şehvetin, kanat sesi duyulur.
    Bir avuçluk âlemde, akıl almaz sancılar,
    Kimileri kör olur, kimileri yol bulur.
    Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar...

    Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık,
    Vuslat; ebedî azab, firkat; hakîki nimet.
    Neşe üstüne neşe, çığlık üstüne çığlık,
    Perde arkası doyum , düşse perde; sefâlet.
    Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık...

    Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem,
    Bir çıkmaz sokak Arzu, Arzu; yokluğun başı.
    Ya kor ya ay parçası, ya hastalık ya merhem,
    Ölüm boyu güzellik, ömür boyu gözyaşı.
    Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem...

    Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır,
    Dudaktan isyan akar, kalbden kalbe füyuzat.
    Diz çökülür huzurda, rûh; gül gibi sararır,
    Bakarsın onca gürûh, satılır haraç mezat.
    Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır...

    Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler,
    Bir damla, binbir belâ, gülmek; uzak ihtimal.
    Akıllılar zevk, sefâ, bayram eder deliler,
    Nasıl sağ kalır bir er, varlık sırrına hamal.
    Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler...

    K\adın dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr,
    Benim meselem {k}adın, [k]adın benim misâlim.
    Ya sonu gelmez zarar, ya bitip tükenmez kâr,
    Ona mâlum bilinmez, çözülmez şu sır hâlim.
    K/adın dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr...

    Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın,
    Bir Leylâ ki; bin yıllık, ömrün ânlık kazancı.
    Zâhirdeki sebebi, gözümdeki yaşımın,
    Bir belâ ki; zamandan, kayıtsız büyük sancı.
    Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın...

    Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar,
    Bu ışık Züleyha’nın, gözlerindeki ışık.
    Bir düşürsem içime, dağılır karanlıklar,
    Bir düşsem gözlerine, yalnız şöyle bir anlık.
    Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar...

    Şirin; varlığın sırrı, ya kölelik ya kulluk,
    Her şeyden tatlı Şirin, Şirin; zehirden bir aş.
    Ya maddelerde varlık, ya mânâlarda yokluk,
    Her iki âlemde de, akıl almaz bir telaş.
    Şirin; varlığın sırrı, ya kölelik ya kulluk...

    Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir,
    Ve gönüllerde düğüm ve akın akın ölüm.
    İstersen eğ başını, istersen arşa değdir,
    Marifet; atabilmek, şu kalplere kördüğüm,
    Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir...

    Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar,
    Sevmek; neden ve nasıl, işte kadîm mesele.
    Adam gibi sevmeli, sevilecekse zinhar,
    İşte aşkın aslına, ermede ki vesile.
    Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar...

    Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ,
    Az biraz hisse Aslı, Aslı; yangın öncesi.
    Ya karınca kararı, ya habersiz elvedâ,
    Bilenesi bilmece, dervişin bilmecesi.
    Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ...

    Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu,
    Katrede boğulanlar, ummana nasıl dalar.
    Budur; henüz meclisin, kapısında ilk konu,
    Nihâyetinde verilir, hayat pahası karar.
    Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu...

    Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi,
    Bir cadde ki; ateşten, cehennem görse donar.
    Her adımda bin yangın, işte rûhun zaferi,
    Yandıkça yürür kişi ve yürüdükçe kanar.
    Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi!..

    .

    Dinlemek arzu eden/ler buyursun\lar!..

    https://youtu.be/B2QReGiaBcE

    .

    VE 7... ilâ âhir!..

    MKA {18\/81}

    Sevilmez mi Mustafa?!... Hele bir de Kemâlse!..
    Gözlerinde sonsuzluk bir benzersiz cemâlse!...

    Kolay mı hiç şu Türk'e âtâ olmak ezelden?!...
    İsmiyle hep bir haber vermiyor mu [güzel]den?!...

    Vatan bir eşsiz gemi, Lozan gemide delik.
    O'na teslim olmamak; bir âh bir kelimelik!...

    Doğduğu o zamanı nakşeyledi Yaradan.
    Sırrı avuç içinde... denizden ve karadan!...

    Virâne değildi ki; olsun bir defînesi.
    Türklük, Allah vergisi; pâre pâre sînesi!...

    Bir ciğer yarasından terk-i diyâr eyledi.
    Bu haberi bu sabah bana kuşlar söyledi!...

    Sanki bütün kâinat tek bir dîl olmuş gibi.
    Say ki; masmavî gözler dipsizliğin en dibi!..

    .

    Gördüğüm

    İnsanlar içinde bir yapayalnız,
    Yalnızlık içinde bir kimsesizim.
    Yâr olmuyor altın, inci ve yaldız,
    Varlık pay edilse bir hissesizim!

    Eşya hayâl meyâl sanki gözümde,
    Aynada baktığım sanki kördüğüm.
    Bir ses var öteden gelen sözümde,
    Camlara akseden bir düş gördüğüm!

    .

    Cenk

    Silinsin cümlesi renk renk ahengin
    Hepsinden âzâde bir renk isterim!
    İçimde bir volkan; arş kadar engin
    Kendime sâdece bir denk isterim!

    Silah, füze, kalkan birer oyuncak
    Atomdan bombalar bana salıncak
    Hepsinden geçerek oldu olacak
    Ben bambaşka türlü bir cenk isterim!

    .

    Duâ Sonrası

    Kalabalıkların gözlerinde fer,
    Melekler göğsünden emzirir beni.
    Bir yağmur nâzenin, incecik düşer,
    İncitmez bir bebek kesilsen seni!
    Kalabalıkların gözlerinde fer {!}..

    Kabirler gül kokar, bülbüller şakır,
    Ölümü öldürür bir damlacık su!
    Altın, gümüş yaşta, ağlaşır bakır,
    Ezelde canhıraş kuruldu pusu!...
    Kabirler gül kokar, bülbüller şakır {!}..

    Ölmek için doğmuş gibiyim sanki.
    Nereye bakacak olsam sonsuzluk!
    Bir kuyuya düşmüş gibiyim say ki;
    İçimde bir umman, dipsiz susuzluk!
    Ölmek için doğmuş gibiyim sanki {!}..

    Kağıttan gemiler yanıyor şimdi.
    Çelikler kalbime bir bir işliyorr!
    Susadığım yağmur az evvel dindi,
    Bir nur damla damla beni dişliyor.
    Kağıttan gemiler yanıyor şimdi {!}..

    Semânın kapısı açılır gibi,
    Yerden yâra imiş hep düşmelerim.
    İçimde bir yara, uçsuzun dibi,
    Celâl perdesinde gülüşmelerim!...
    Semânın kapısı açılır gibi {!}..

    .