"Ah be kuzukulağım, kendini bu kadar ciddiye almasan. Bırak başkalarını, bizim başımıza gelenler bile genellikle bizimle ilgili değil. O kadar da mühim değiliz yani."
Yetim görünce ağlardı
Bulgaristan'dan İzmir'e gelip de validesi vefat edince, babası bir daha evlenmiş. Abdullah Efendi'nin bir ablası, bir ağabeyi varmış. Uvey anneden de biraz zahmet çekmiş ki, Abdullah Efendi,
"Ben yetim büyüdüm" der; bir yetim gördü mü, ağlar, yardım etmeye çalışırdı.
Şöyle derdi:
Ben yetim büyüdüm. Yetimin kadrini Muhammed Mustafa Salallahü aleyhi ve sellem bilir ve yetimleri severdi. Niçin severdi, çünkü kendisi de bir yetimdi. Allah o büyük zatın pederini, daha annesinin karnındayken almış; sevgili validesini altı yaşındayken almış; dedesi Abdülmuttalib'i sekiz yaşındayken almış; on çocu-ğu olan Ebu Tâlib'in yanında kalmaya mecbur olmuş...
"Peygamberim, keşke benim başımı da okşasaydı..."
Mekkeliler ona, "yetîm-i Ebû Talib", Ebû Talib'in yetimi der-lermiş. Onun için, o büyük insan, yetimin ne olduğunu, yetimli-ğin ne demek olduğunu bilir... Onun için Medine sokaklarından geçerken, çocuklara selâm verir, yetimlerin başlarını okşar imiş."
Dertli kardeşimiz Abdullah Efendi, bu hüzünlü ifadesini, gözyaşları ile şöyle bitirdi:
"Ah keşke ben de o günlerde olsaydım da, Peygamberim be-nim başımı da okşasaydı..."
Hayatın tam ortasındayım biliyorum. Ve biliyorum toprağa doğru yürüdüğümü.
Bir ah çekip yıkıyorum karşıki dağları.
Bir ıslık çalıyorum, ürkütüyorum kurbağaları.
“İyi ki doğdun” diyorum, “iyi ki doğdun be kardeşim!”
Doğduğun gibi, iyi ki de öleceksin...
"Her şeyi bırakır, başımı alıp giderim!" diye düşündü. Ama hemen anladı hiçbir yere gidemeyeceğini.Hiçbir yerde hiç kimsenin ihtiyacı yoktu ona. Hayal ettiği hayatı da hiçbir yerde bulamayacağını anlamıştı.