• Değerli 1K Okurları!
    Yaklaşık 1 ay önce bir etkinlik düzenlemiştik;
    İslam Düşüncesi Üzerine Kitap İncelemelerİ.
    Bu bağlamda İnceleme yapan arkadaşların iletilerini ayrı zaman dilimlerinde paylaştım.
    Şu an hepsini bir araya getirdim ve sizlerle paylaşmak istiyorum tekrardan:)))
    Öncelikle;
    İnceleme zahmetinde bulunup da değerli vakitlerini bizlere ayıran tüm arkadaşlarıma can-ı gönülden teşekkür ediyorum...
    Rabbim her daim muvaffak eylesin inşAllah...:))

    Süha Murat KAHRAMAN
    İNCİ
    Sabriye YABANCI
    ŞİMAL
    NURAY
    Ali Cahil BİLGE
    Zeynep DEMİR
    Mustafa AK
    ERKAM
    ÖZLEM
    Zeynep ŞAŞKAN
    Meryem YILMAZ
    Hatice AYDIN
    Gülsüm İLERİ
    Ve;
    Salih TURHAL

    K İ T A P T A N I T I M I ~
    》Kitabın ismi: Helaller ve Haramlar
    ‎》Kitabın Yazarı: İmam- Gazâlî
    ‎》Sayfa sayısı: 372
    ‎》Yayınevi: Çelik Yayınevi
    İNCELEME YAPAN: Nuray

    ‎》Konusu: Çeşitli konularda konulan haram ve helal boyutları... Hadis ve Kur'an-ı Kerim ayetleri baz alınarak kendisine sorulan ya da insanın düşüncesi ile ortaya çıkan sorun ve soruları yanıtlayan İmam-i Gazali kitabında yalnızca yemek bahsinde değil bir çok alanda da helal ve haramı derin bir şekilde açıklıyor. Hangi malın ne durumlarda kişiye haram olacağı ne durumlarda helal olacağı ayrıntısı ile anlatılıyor.

    Bu nadide eser helallerin ve haramların en keskin çizgilerini belirliyor ne yapmamız gerektiğine işaret ediyor ve hatta "Müslüman dikkatli olmalı!" düsturu ile bizlere dikkatli olmamızı söylüyor. Helaller ve haramları sadece yemek bakımından almıyor ve en akla gelinmeyecek şeyleri bile ayrıntısı ile anlatıyor. Tabiki de devrine göre yaşananları baz alıyor ve günümüzde belki çok az bulunan durumlardan kesitler bulunuyor kitapta. Misaller ile anlamayı güçlendiriyor ve sürekli tekrarlarla pekiştiriyor.

    Helalleri aramanın bulmanın faziletini anlatırken, haramında kötülüğünden bahsederek mananın bir ucunu açık bırakmıyor. Bilindiği gibi her şey kesin bir ifade ile helal ve haramdır denilmediğinden şüpheli hususlardanda bahsedip alimlerin ve kendi görüşlerini toparlayarak bir sonuç elde ediyor lakin bunu da sizin tasvirinize açık bırakıyor. Helallere ve haramlara dikkat edilmesi amacıyla insanların araştırmasını, soruşturmasını ve incelemesini belirtiyor ihmal durumlarından bahsediyor.

    Sonraki bölümlerde devlet adamlarından alınan hediyeler bahşişler hususunda anlatılan hadisler ve kıssalar bir hassa insanı bu konularda bilinçlendiriyor. Âlimlerin de bu bakımdan dikkat etmesi gerektiği anlatılıyor. Tabi insanın aklına acaba bu devirde hala var mı? sorusunu insanın aklına getirmiyor değil. Devir değişse de insanların hâl ve davranışları tekerrür ediyor. Verilen bütçe hakkı ile kullanılıyor mu herkes emeğinin karşılığını hakkı ile alıyor mu Allah (c.c) bilir.

    Tabi işin ahiret boyutu da anlatılınca insanın aklına "Keşke şu baştaki olan insanlar şunları bir okusa!" diyorum kendimce. Allah (c.c) hakkı ile aş kazandıranlardan eylesin.

    Son bölümlere yaklaştıkça işin hediye, fazladan alınan maaş, devlet erkanıyla oturup kalkmayı anlatıyor ve bunların kişi üzerinde etkilerini, hükümlerini belirtiyor. Bizde biliyoruz ki dinimizde en önemli hususlardan biri de kul hakkıdır. O hususları da anlatatıp toparlayarak esere son veriliyor.

    ~ K İ T A P T A N A L I N T I L A R ~

    Faiz yasağı İslâm'ın kesin hükümleri arasındadır ve faizin her çeşidi haramdır. İster bireysel olsun ister toplumsal olsun, zaruret hallerindeki durum müstesna olmak üzere bunlar devamlı değildir. İslam'ın ekonomik, sosyal, ahlakî sistemi bir bütün olarak uygulandığı ya da işletildiği zaman faiz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaz; çünkü, İslam ekonomisi,sermaye birikimini teşvik için faizi değil, ortaklık modelini öne sürmüştür. Bu modelde sermaye faizsiz olacağından hem maliyet ve hem eflasyon problemi ortadan kalkacaktır. (Syf 15)

    "Doğrusu dünyanın helalinden hesaba çekilmek, haramından da azab görmek vardır."

    Başkaları bu ifadeye " Şüphelilerden dolayı da azarlanmak vardır" diye eklemişlerdir. (Syf 26)

    Âlime: " Sen neden şu bilgine aykırı davranarak hareket ettin?" diye sorulacağı gibi, cahil bir kimseye de, "Sen neden bu cahillikte direndin durdun ve neden bunları öğrenmedin?" diye sorulur ve böylece âlim bilgisi yüzünden sorgulanır, cahil de neden öğrenmediği için sorgulanır.

    Kaldı ki sana: "Herbir müslümanın üzerine ilim öğrenmek farzdır" diye de söylenmiştir. (Syf 40)

    İçki/ şarap vb. sarhoşluk veren maddeler ve diğer günahlardan sayılan birçok şeyler de, yaşaklanmış olmasına rağmen terk edilmemişlerdi. Hatta gelen rivayetler arasında kimi sahabinin içki sattığı da vardır.
    ...
    Ancak bu sahabi içki satışını yaparken, içkiden elde ettiği paranında tıpkı içki gibi haram olduğunu anlamış/kavramış biri değildi. (Syf 90)

    Eğer ihtiyaç fazlası gıda maddeleri varsa, örneğin meyveler, et ve hububat gibi şeyler ihtiyaç fazlasıysa, bunların ya denize dökülmesi veya kokuncaya dek olduğu gibi bırakılması gerekir. Çünkü Yüce Allah'ın yarattığı meyve ve hububat gibi ürünler, halkın ihtiyaçlarından ve refah içinde geçimlerini sağlamalarından daha fazla olarak yaratılmıştır. Kısaca halkın çok bol harcamalarına rağmen bunlar yine de artmakta ve fazla gelmektedirler. (Syf 113)

    Ayrıca fetva alan kimsenin, o fetvayı beğenmemezlik ederek ondan farklı bir görüş ortaya koyan ve kendisine genişlik tanıyan diğer bir mezhebe hemen atlamaya kalkışmamalıdır. Burada fetva isteyen ve alan kimsenin yapacağı şey, kendi üstün kanaatine göre en doğrusu ve değerlisi hangisi olduğuna kanaat getirene dek araştırmasını sürdürmelidir. Sonra galip zannın hangisinde karar kılmışsa, ona uymalı ve onu da asla terketmemeli/ ona aykırı harekette bulunmamalıdır. (Syf 153)


    Somut bir delil olmadan soyut bir ifadeyle hüküm verilemez. Çünkü malın kişinin elinde bulunmuş olması ve istishap, hükmü ortadan kaldırmaz. Yani şüphe ile durum değiştirilmez. Eğer mal adamın elindeyse, istishap yönünden de malın ona aitliği kabul edilir. Çünkü elde buna ters olabilecek bir başka ipucu da bulunmamaktadır. Şüphe ile bir hükme varılamaz. (180 syf)

    KİTABIN ADI:MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER
    YAZAR: Rasim ÖZDENÖREN
    İNCELEME YAPAN: Zeynep DEMİR

    "Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz . İslam' in gözüyle çağa bakar. "

    Kitapta gördüğüm ana fikir bu. Özdenören' in düşünce yapimizdaki hataları gözler önüne serdigi ve Müslümanın nasıl dusunecegini ornekledigi bu denemeden yaptığım çikarimlar şu sekilde:

    İnsan yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden etkilenir. Bir yerde kültür ve alışkanlıklar dinin önüne geçebilir. Burada kişi kendisinin hayatını şekillendirecek duruşunu belirlemeli ve o pencereden dünyaya bakmalı.

    Yazarın harika bir ifadesi var: Ebu Talip kompleksi. Yani iman ettiğini söyleme ancak mesele imanın gereklerini yerine getirmeye geldiğinde " bana dokunmayın" deme, alışkanlıklarindan, rahatından vazgeçememe... Halbuki iman bir bütündür.Ya iman edersiniz ya etmezsiniz. Iman ettiyseniz de bu imanın gereklerini yerine getirmeniz gerekir. Aksi takdirde tutarlı olamazsınız.

    Dikkatimi çeken bir nokta da, Özdenören'in İslam'ın hayatın yalnızca bir noktasında çekilmeye çalışmasına duyduğu kızgınlık. 'Din adamı ' diyerek sanki din 'bazı adamların' görevi ve sorumluluğuyumuş gibi davranıyoruz. Halbuki biz de ruhban sınıfı yok. 'Dini ibadet' derken sanki dini olmayan ibadet varmış gibi soyluyoruz. Dini, hayatın içinden tecrit ediyoruz. Oysa bizde ibadet Hristiyanlıktaki haftanın bir günü Kiliseye gidip dönmek gibi bir anlayıştan uzaktır. Otururken, kalkarken, uyurken, konuşurken hep dinin içindeyiz. Annem sabah yatağından kalkarken "Allah'ım senin rızan için" der, yemeği yaparken, yemeğini yerken de... Onceleri garipserdim bunu; kendi ihtiyaçlarını sağlarken bile Allah'ın rızası iddiasını.Meger yemek yemeyi bile Allah'a kulluk için güç verici bir iş olarak görüyormuş.

    Sonra bir de nihai hedef meselesi var. İslam'ın yaşanması bizim için aynı zamanda İktisadi ve sosyal fayda da sağlıyor. Burada şöyle bir soru soruyor yazar: Biz bu getirileri için mi Müslümanız, yoksa bunların hiçbiri olmadan da Müslüman olmaya devam eder miyiz? Yani materyalistik beklentilerimiz mi var yoksa hedefimiz sadece Allah'ın rızası mı?

    Allah'ı ilah olarak tanımadığımızda ister istemez kendimize yeni ilahlar ediniyoruz: eşya gibi, şöhret gibi, makam gibi... Kime kul olacağımıza karar vermemiz lazım.

    Son olarak İslam'ı tam anlamı ile yaşamanın ancak Müslüman bir toplumla mümkün olacağını hatırlatıyor bize yazar. Kendini ve yaşadığı dünyayı bilen bireylerden oluşan bir toplumla...
    Kisacik bir deneme olmasına rağmen dönüp dönüp okunacak iyi bir başucu kitabı.
    İyi okumalar

    ALINTILAR
    Bazi Genellemeler
    ...bugün problem alanı olarak önümüze getirilen konuların tümüne düzmece problemler diye bakılmalıdır. İnsanlar her neyi put olarak görmüşlerse, o putlar karşılarına problem olarak çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, günümüz dünyasında asıl problemlerin problem diye ugrasilan konular olmadığını,fakat asıl problemin kafa yapısından doğduğunu söylemek gerekecektir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 6)
    Inanmanin Diyalektigi
    Müslümanların dinin hükümlerine sırf dinin hükümleri olduğu için riayet eder, sırf Allah böyle dediği için riayet ederler. Şeriat, nefse zıt olarak gelmiştir diyen İslam büyüklerinin sözünü anlamak gerek. Nefse zıt olarak, yani onu terbiye için.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Demek ki, insan dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmalidir. (...) Bu yanlıştan hareket ederek dine varan veya vardığını sanan insan, aynı heveslerle ve aynı usulle dinden de çıkabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 8)
    Inanmanin Diyalektigi
    Dine Allah' in emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla, mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 9)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bizim doğru veya yanlış diye kabul ettiğimiz şeyler, taşıdığımız zihniyetin dışa vuran yansımaları oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 12)
    Inanmanin Diyalektigi
    Bugün yaşayan Müslümanlarda tuhaf bir biçimde bir Ebu Talip kompleksinin yansıdığına şahit oluyoruz.Ebu Talip kendisi için "Atalarının dininden döndü derler." diye kelimei şehadeti getirmekten kacinmisti. Şimdi bir başka biçimde baskalarimiz tıpkı Ebu Talip'in yürüttüğü mulahazalar içinde bulunuyoruz ve adeta onun gibi Resulullah(sav )'a "Sen doğru söylüyorsun,Allah birdir." diyoruz da, iş teslim olmaya gelince, Ebu Talip nasıl atalarının dini uğruna teslim olmaktan kacindiysa, biz de sanki atalarımızın diniymiş gibi baktığımız bir takım ilmi safsatalara bakarak teslimiyetten kaciniyoruz. En azından yaptığımız, bu ilmi safsatalarla Islam' i telif etmeye kalkismamiz oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 14)
    Yabanci Terimlerle Islam'a Bakmak
    "Dinî ibadet" derken sanki dinî olmayan bir ibadet biçimi varmış gibi veya davranışlarımızin bir kısmı ibadet hükmünde, diğer bir kısmı ibadetin dışında kalıyormuş gibi bir izlenim uyandirmaktadir. İbadeti Hristiyanlikta olduğu gibi, bir seramoni, bir ayın olarak telakki edenler için mesele yok elbette. Fakat hakkını vererek yaşayan bir Müslüman için ibadet olmayan, ibadet hükmüne geçmeyen hangi davranış vardır?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 20)
    ...Oysa Müslüman, çağın gözüyle İslam'a bakmaz, Islam'in gözüyle çağa bakar.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 26)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Fakat acaba bir Müslümanı Müslüman yapan husus, Islam' in gerek bu alandaki, gerek diğer alanlardaki üstün düzenlemesi mıdır? Yoksa İslam hiç bu türden düzenlemelere girmemiş bile olsaydı, Müslüman gene de Müslüman olmaya devam mı edecekti?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Muslumanin Nitelikleri
    ...Müslüman bir takım materyalistik beklentiler ve umutlar sonucunda mi Müslüman oluyor? Yoksa Allah'in rızasını kazanmanın dışında ve onun önüne geçebilecek başka hiç bir beklentiye yer vermeden mi Müslüman oluyor?
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Müslüman, ne daha fazla gelir elde etmek, ne total gelirin adil dağılımını sağlamak, ne insanlar arasında barışı, sükûnu, kardeşliği tesis etmek için Müslümandır. Bu ve benzeri şeyler İslami bir hayat sürdürmenin doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar. Kendi başına bunların hiçbiri ulaşılacak bir gaye ve hedef diye alınmaz. Müslüman için, hedeflerinin en önünde ve en sonunda bulunan biricik husus yalnız ve ancak Allah' in rızasını kazanma faaliyetidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 33)
    Bugünün Müslümanları aslinda teslim olmanın anlamını kavramaktan daha çok Müslümanların geçmişteki tecrübelerine, geçmişteki başarılarına gözlerine dikmiştir.İslam'ın hakkını verdikleri zaman yeniden o aynı başarıları ulaşabileceklerini düşünmektedir. Çünkü bugünün Müslümanı, itiraf etmeli ki, zihnini materyalist anlayışlara da bulaştırmıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)

    Mesele İlk Müslümanların İslam'a teslim olurken gösterdikleri hasbilikteki inceliği kavramakta ve onlara benzemeye çalışmakta yoğunlaşmaktadır. İslamî anlamda teslim oluşta hiçbir dünya kaygısının yeri olmadığın, gerçek anlamıyla iman etmenin insanlari zaten bu tür endişelerden münezzeh kıldığı idrak edilebilmelidir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 41)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Bugün yeryüzüne hakim olan hayat tarzının görülen en önemli özelliklerinden biri onun her alanda gittikçe daha çok aşırıliga batan durumudur. Bu hayat tarzı ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir. Gereksiz önem vermelerle gereksiz ihmaller arasında Müslümana yabancı bir dokuyu geliştirmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 60)
    Mevcut hayat tarzı içinde insan kendini eşyaya hükümran sanmaktadır. Fakat aslında eşyanın kendisine hükümran olduğunu bilmemektedi Her fert kendi ekonomik bağımsızlığıni istemektedir. Fakat bu yolla ekonomiye bağlandığını hissetmemektedir. Eşya hevesi gitgide artmaktadır da bu hevesine bir sınır çekmeye gücü yetmemektedir, daha doğrusu bu hevesi için bir sınır olabileceğini tahayyül edememektedir. Çok sayıda küçük küçük İlahları var da, bu ilahlara tapindiğının farkında değildir. Çünkü "kul"luğunu farkında değildir unutmuştur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    ...Gene unutmuştur ki, Allah' tan başka ilah tanıyana Allah her şeyi ilah kılar. Allah'tan başkasına kulluk edeni de Allah her şeye kul eder.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    İslam'ı hayatımız için her şey yapmamışsak, onunla hiçbir şey yapmadığımızı ve onunla hiçbir şey yapmak niyetinde olmadığımızi açıklamış oluruz.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 61)
    Mesele şudur: İslam'ın bir inanış ve yaşayış tarzı olarak bize öngördüğü hükümlerle amellerimizi icra ederken bu hükümlerdeki hikmeti İslam'ın bütününü gözeterek anlamaya çalışmalıyız.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    İslam'ın hükümlerini, gene İslam'ın emrettiği vasatı gözeterek uygulamalıyız. Bize bir hükmün uygulanmasında ne kadar katı olmamız emrediyorsa o kadar katı olmalıyız; daha fazla değil, daha eksik de değil. Yoksa ifrata veya tefrite düşmek tehlikesi önümüzdedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 88)
    Sözü şuna getirelim: İslam, İslamdışı dizgelerin ortaya çıkardığı sorulara cevap vermek zorunda değildir. Nasıl ki Öklit geometrisinin sorularına Öklidci olmayan bir mantık kurgusuyla cevap aramak da abestir. Günümüzde yürürlükte olan pek çok müessesenin İslam dışı alışkanlıkların İslami toplum düzeninde de mevcut bulunacağını farzeden bazı Müslümanlar ona göre müessese icat etmeye kalkişarak aynı yanlış uslamlamaya düşüyorlar. İslami kurumlar kendi iç mantığı içinde eksiksiz fazlasiz yeterli bir dizge meydana getirir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 90)
    Bir hüküm veyahut bir uygulama İslam'a aykırı olmayabilir veya İslam'ın koyduğu hükümler ile çatışmayabilir; fakat buna rağmen o hüküme yahut uygulamaya genede İslamîdir demek imkanı bulunmayabilir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 92)
    Bir hükmün, bir uygulamanın Islamî olup olmadığını söyleyebilmek için, başlica kistasimız, o hükmün Allah'ın rızası uğrunda yapılıp yapılmadığına bakmaktır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 93)
    Batının kafa yapısı , dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayata müdahale edecek, hayatı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu.Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirecek sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu. Oysa dinin hakikati zihnî bir spekülasyon (düşünce birikimi) olmak değil, doğrudan doğruya insana bir hayat tarzı getirmektir. Yani yaşanacak bir şeydir din. Vehimlerle, hayallerle, ilizyonlarla ilgisi yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 97)
    ... Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri "sinekler olmasaydı" diye düşünmek felsefenin işi iken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 98)
    Şuraya varmak istiyoruz: günümüz Müslümanları Bati aleminde üretilmiş bilim de dahil hiçbir dogmayı hesaba katmadan İslamî esaslara uygun bir hayatı yaşamayı göze almalıdır. Eger Bati ile hesaplaşmak isteniyorsa bu hesaplaşma ancak fiili bir ortam teessüs ettirildiğinde mümkün kılınabilir. Aslında bugünkü Batı da fikrî değil, fiilî gücüyle kendisini dinletebilmektedir.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 100)
    Bir İslam büyüğünün dediği gibi, "Bir insanın amelleri şeriata uygun değilse, onu uçarken bile görseniz inanmayınız."
    İslam'da marifetlerin en üstünü ihlas ve takva ile hayatını sünnete uyarlayabilmektir. Böyle yapmaya gayret eden Müslümansa hayatında bunun dışında bir beklentiye yer vermez.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 101)
    Batıli her ne pahasına olursa olsun, kendi kültürün korunmasıni ister. Müslümansa her ne pahasına olursa değil, gerektiği ölçüde kendi geçmiş kültürünü sahiplenir, gerektiği yerde de bu kültürü reddetmesini bilir. Çünkü onun asıl amacı geçmiş başarılarına yaslanmakta değil, Müslümanca bir hayatın sürdürülmesinde odaklaşır. Böyle bir hayatı sürdürmeye yarayan kultür makbuldür onun için, yoksa atalarının bu kültürü yaşamış olmaları değil. Ataları yaşamış da olsa Müslüman o yasayisin yanlışligini duyumsuyorsa o kültürü reddetmekten çekinmez. Çünkü o sadece kendisine yüklenen emanetin bilinci uzerinde bulunmak ister.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 107)
    İnsan aklı Vahiy ile bildirilmiş temel kavramları idrak edecek bir güçte yetenek ve niteliktedir. Ne var ki, bu temel kavramların kaynağı insan akli değildir, yani bu bilgiler insan aklının bir icadı ya da keşfi olmadığı gibi onda doğuştan var olan şeyler de degildir. Akıl, Vahiyle bildirilenleri kabul ve idrak eder; fakat kabul ve idrak ettiği şeyler kendisi tarafından yaratılmamıştır.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)

    ... aklın yerini ve fonksiyonunu dile getirmek sadedinde şu Hadisi Şerif dikkate değer. Mealen: İslam'da aklı aşan şeyler vardır, fakat akla aykırı bir şey yoktur.
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 108)
    Ben merkezli insan anlayışı ile insanı eşrefi mahlukat olarak görme aynı şey değildir. Her iki anlayışta da, insan belki yaratıkların en şereflisi olarak kabul edilmektedir. Fakat İslam'da eşrefi mahlukat olan insan bazı kayıtlarla sınırlanmışken, antropocentrism'de de eşrefi mahlukat diye anılan insan bütün kayıtlardan boşanmıştır. Bu insan için son tahlilde, yararlanabilmesi için tabiat üzerinde her türlü tasarrufta bulunmak mubah sayılmaktadır
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 110)
    KONU: Bu Ülke
    YAZAR: Cemil Meriç
    İNCELEYEN: özlem
    Bölümler:
    Sihâm-ı Kazâ
    -Bâbil
    -Müstağripler
    Biz ve Onlar
    Münzevi Yıldızlar
    Fildişi Kule
    Bâki Kalan



    Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfaların 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

    Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

    Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

    Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
    Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
    Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
    Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
    O davet etti beni.
    Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

    Kitaba bakıyor, sonra bana;
    Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
    Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


    Bu Ülke


    Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

    Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

    “Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmazlaş” tıranlardır.”

    O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
    Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

    Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
    Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

    Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
    Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
    Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

    Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

    Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
    Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


    Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

    300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
    Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
    Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


    ...
    Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
    Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

    Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
    Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


    Bu Ülke bir yaşam..
    Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
    Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
    Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
    İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


    BU ÜLKE – ALINTILAR
    Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

    Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

    Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

    Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
    ( s.88 )

    Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
    Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
    Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

    Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
    ( s.90 )

    … Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

    İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
    (s.92 )

    İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


    Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
    Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

    Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

    Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
    Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
    Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

    İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalı yım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
    Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
    Ve Hristiyan Batı nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

    Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
    Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

    Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

    Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

    Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

    ESER:Uçuş Denemeleri
    Yazar: İbrahim TENEKECİ
    İNCELEYEN:Zeynep ŞAŞKAN

    Köşe yazıları ve şiirleri ile tanıdığımız İbrahim Tenekeci, bu kitabında günlük hayata dair gerçeklikleri kendi bakış açısıyla bizlere anlatıyor .Kitap üç ana oluşuyor; Rabb'im sen olmasan Kimin aklına gelirim ben mısraları ile başlayan giriş adını verdiği bölüm." Eski defterlerden "adını verdiği 2. Bölüm ve "Başka yerler" adını verdiği son bölüm. 1. Bölümdeki denemeler ,şiir tadında. Bir inzibattır ölüm, dolaşır caddelerde Yakmak için iznini acemi bir askerin... günlük hayatta karşılaştığı olayları, mizansen benzetmeleri şiirsel ifadelerle dile getiriyor .ÜÇ ŞEY Gözü paçamız da olan üç şey : Terzi ,köpek ve çamur .Bazen sorduğu sorularla, bazen de verdiği cevaplarla okuyucuyu şaşırtıyor. "İnsan bir fabrika olsaydı ,ne üretiyor olurdu?"- "mazeret ".
    Şiirle de hemhal olan yazar satır aralarına küçük şiirler serpiştirmekten de vazgeçemiyor .
    TAŞ İsmini anarsam serinliyorum
    Sen her yerde ağırsın
    İşte bu yüzden beykonakları
    Saraylar ve onların yavruları
    Uzak dururlar senin olduğun
    Çorak topraktan taşlı tarladan
    Uzak dururlar o suskunluğun
    Kendini ören parmaklarından
    Yazar ,çevresinde şahit olduğu olayları karşılaştığı insanları incelerken ,toplum olarak yitirdiğimiz değerleri de tek tek sorguluyor .Nineleri, dedeleri ,anneleri, kimsesizleri ,bize ihtiyaç duyan komşularımızı...
    Duyarsızlaşan yeni nesli" bırakın savaşı, kahramanlık türkülerinden bile korkuyor." şeklinde kelimelere döküyor.
    Eski defterlerden adlı ikincibölümde, hayattan edindiği izlenimlerle, kesin yargılara varıp, çıkarımlarda bulunuyor; "Yanlış yapmamak ,doğruyu yapmak değildir" ."Dünya malına aşırı düşkün olanlar ,cephaneliğe siper kazıyorlar." "Çocuklar cahil değildir .İnsan büyüdükçe, öğrendikçe cahil olur." Başka yerlerde adlı son bölümde; farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda insanlara söylemek isteyip de söyleyemediklerini, hayıflanarak ifade ediyor .Duygularını sorgulayarak , anlatamadıklarını cesaretle anlatıyor. Velhasıl ,hayat koşuşturmacasında ,satır aralarında ,kitabın her sayfasında kendimizden bir şeyler buluyoruz.
    Farklı zamanlara ve mekanlarabir yol buluyoruz. Kitaptan alıntılar ;
    "Öğreteni biliyorum .Peki ya, ona bir harf öğretmeyene ne demeli ?" "Yaşlılık ölümün tadını çıkarmak olmalı" "Kuru su içiyoruz babamızın yanında" KUYRUK
    Modern insanın bileği değil ,kuyruğu vardır. BEŞİBİRLİK
    Taburcu oldu bugün ,bir tabutun içinde . Dört adam, bir tabut; beşibiryerde .
    YENİ DÜNYA DÜZENİ
    Kuru bir dere yatağı .
    Biraz üstünde lüks bir ev .
    Evin bahçesinde ağzına kadar suyla dolu kocaman bir havuz . Yeni dünya düzenini başka nasıl özetleyebiliriz? KITLIK
    Koltuk örtüsü satan dükkana girip ,oradaki tek numune koltuğun fiyatını soran ... Evet, sen... HEYKEL
    Bir heykel ne kadar başına buyruksa, insan olarak İşte o kadar başıma büyüğüm. O Doktorların yasaklamasına rağmen, hastaların uymamak için direttiği neyse, işte oyum ben.

    DUA
    Allahım, sadece annemi babamı değil, gökyüzünü de başımdan eksik etme ... BANA ÖĞÜT VERENE Yerin kulağı varsa, ağzı da vardır .
    İNTİHAR "intihar, can alıcı bir konudur ,"dedim. Güldüler... "Birini örnek alıp da yola çıkanlar, yolun sonunda kendilerini bulamıyorlarsa, onların vay haline .Mesela ben ,İsmet Özel olmak için yola çıkmıştım, İbrahim Tenekeci oldum. " "Yaşından büyük gösteren tek şey ölümdür ." "Ölüm herkesi eşitlermiş." Bu kadar mezarın arasında ne büyür Diyecektim ,demedim ." Kapısında ,"Çarşamba ve Cumartesi günleri açıktır "yazıyor . Sorun şu ki ,dünya ,haftanın yedi günü de açık . Açılır kapılar, elimiz açılırsa Diyecektim, demedim . Masayı kütüphanemin yanına koymam hiç iyi olmadı .Ne zaman şiir yazmak için masaya otursam ,cesaretim kırılıyor. karşımda İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ,Ezra Pound, Eliot Rilke ..
    Gözü üstümde bir dolu insan Diyecektim ,demedim . Onu hep kitap okuyor buluyorum. D
    ersine çalışmış gibi emin .
    Emin .
    Senin yanında ömrüm uzuyor
    Diyecektim ,demedim .
    Güzel insanlar güzel atlara binip erken gidermiş ... Sen böyle güzelken söz düşmez Diyecektim, demedim.

    Hz. İnsan - Dücane Cündioğlu
    Kapı Yayınları, 15. Basım: Ekim 2017
    İnceleme: Meryem Yılmaz 19.01.2018

    Önsöz ile beraber otuz deneme ile karşı karşıyayız eserde. Çok yönlü, çok yazan, çok düşünen bir kelâm sahibi Cündioğlu ve ben onu tarif etmeye kalkışırsam en kestirme yoldan 'ıstırab sahibi' derim, Kemal Sayar'ın ifadeleriyle "Istırabı uyuşturduğumuz bir dünyada yaşıyoruz. Çılgın bir hızla ve, alabildiğine tüketerek, acıyan yerlerimizle yüzleşmekten kaçarak." evet işte böyle bir dünyanın orta yerinde -çoğunlukla- kendi halinde ama yerinde bir feryad ile ıstırabı baş tacı ediyor Dücane Hoca, rahatımızı bozuyor, yüzleşmekten kaçtığımız ne varsa ortaya döküyor, 'hakikatte ve hakikaten' bir ıstırab çektiriyor ancak okumak kapısına varmışsanız ortak oluyorsunuz siz de bu hâle. Çünkü soruyor, sorguluyor evet belki derdi cevaplar bulmak ama işin sonunda varıp bir cevaba kavuşulamayacağını bildiği ân'larda dahi sormaktan geri durmuyor. "Istırabı veren sorudur, cevap değil. Cevaplar yatıştırır, sorular kışkırtır. Yatışan nefisler ıstırab duymaz." (sf 71) diyor kendi lisanıyla. Belkide Cenabı Aşk kitabında "derdimizin dermanımız olduğunu bilip ıstırabından zevkyâb olmaya çalışalım" ifadesiyle evvelâ dert sahibi olmaya davet ediyor bizi ve belli ki o mertebeden sonra nice kapının başka türlü açılacağını bilme bilinciyle ıstırabı derman olarak görmenin mümkün olduğunu duyuruyor.
    Daha ilk sayfalardan itibaren sarsılmamak elde değil, böyle başladıysa nasıl devam eder diye korkmadan edemedim. Nuh as'dan ve tufandan çarpıcı sahneler, "Herşey O mudur, yoksa O'ndan mıdır?" Sorusuyla çepeçevre, sıratı müstakimi bulma gibi zorlu bir mücadelenin ortasında kalakalmak. İşte başlangıcı böyle yapıyoruz.
    Sayfada kalan boşluğa şöyle iliştirivermişim; Herşeyin O(c.c) olduğunu bilerek herşey O(c.c)'ndandır demek, makbul olandır.
    "Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
    Mirat-ı Muhammedden Allah görünür daim." Barla Lahikası/98. Mektup
    O halde Hz. Peygamber Aleyhisselam'a tabî olup, sadık bir ümmet olanlar da Hakk'a birer aynadırlar fakat kabiliyet ve makamları nispetinde. Burda mesele; ifrat ve tefritten mümkün mertebe sakınmak gerekliliğidir.

    Her birimiz kendimizce devam ettiriyoruz hayatlarımızı ve bakıp görmeyi başarabildiklerimizle mertebemizi bulma yahut yüceltme gayretindeyiz, mesela; dillere pelesenk ifadesiyle 'Ben kulumun zannı üzereyim.' evet bu hadis-i kudsîyi biliriz, yeri gelince de dilimizden öylece dökülüverir ama kaçımız mahiyetini anlamış durumdayız, "Herkes Hakk'ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadarınca bilir ve tanır; kendi rabb-i hassı neyse, ancak o kadarıyla fark eder, edebilir." (Sf 12) satırları hâkiki mahiyeti anlamaya yönelik yazılmış ne güzel satırlardır.
    Sayfalar Hz. İnsan'a yol alırken önce tevazu sonra delilik kapılarından geçiyoruz.
    Tevazu hakikatte nedir bunun keşfi epeyce mühim öyle ki; riyakârlık bir adım ötesinde, pusuda.
    "Hasılı, aşağıda olmak başka, aşağıda görünmek daha başka!" (Sf 16) diyor demek ki maharet aşağıda olma bilinci ile kendini aşağı çekmede.

    Cündioğlu okurken belki de iple çektiğim bölümler kendisinin ifadesiyle "sözü soyduğu" satırlar. Dil bilimci olması bu işi muhakkak kolaylaştırıyor ama kelimelerin alt anlamlarını, kökenlerini okumak, harf harf ayrıştırılırken harf harf çoğaldığını görmek gerçekten çok iyi geliyor bana. Tabi bu durumun dezavantaja dönüşmesi de mümkün, her ne kadar 4 sayfayı geçmeyen denemelerden oluşsada, bazen son sayfaya ulaştığınızda 'ne okudum ben?' deyip bağlantıyı kaybedebiliyorsunuz ya da bitiriş yavan gelebiliyor, bazı ifadelerde de tekrara düşülmüş olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Ama bunun manayı pekiştirmek gayesiyle yapıldığını düşünüyorum.
    Yani anlam arayışında olan, kendi arayışını başka arayışlarda soluklatmayı ganimet sayan her okura ulaşması gereken satırlar bunlar.

    'kalbin kalbe secdesi' başlığı var ki; secde halinin de vecd halinin de tertemiz bir anlatımı ile karşımızda, "Bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?"(sf 29) derken hiçleşiyorsunuz evet öyle ya zaten "secde hiç olmaktır" ve "kalbin secdesi âzaların secdesi değildir." Evet belki asıl marifet kalbin secdesidir, âzaların secdesinden hasıl olan gaye; kalbi secdeye davettir.
    Takip eden bölümlerde dilimizde bir zarafet ifadesi olarak yer bulmuş, uzun yıllarda öyle kullanılmış fakat her nasılsa bazı tahribatlar görmüş deyiş ve deyimlerde (hayy'dan gelen hû'ya gider) yaşanan mâna kaymaları irdeleniyor. 'hû sorusu' ve 'hû'nun sorusu' bölümleri gerçekten doyurucu, idrakimin genişlediğini ve bocaladığımı hissettiğim anlar bütünü.
    "Hûnun özünü merak ediyor muyuz?
    Hayır!
    Etseydik sorardık." (Sf 43) Sorduğumuz ne olmalı, soracağımız ne? Bir tek anlam mı, yoksa ehemmiyetinden haberdar olmayışımız da bu sorgulamaya dahil edilmeli mi? Yazılmış sorulara siz de yenilerini ekleyiverdiniz işte.
    Buraya kadar bir basamak geçmişizdir herhalde şimdi başka bir tanesinin ayak ucundayız;
    -'hz. insan'ın tevazûu'
    - 'hz. insan'ın fakrı'
    - 'hz. insan'ın urûcu'
    - 'hz. mi, hazret mi?'
    Bölümleriyle kitabı ortalamış oluyoruz böylece.
    Mesele dönüp dolaşıp tevazûa geliyor; tabiatta Cemadât, Nebatât ve Hayvanât sıralamasını İnsan takip eder ve evet her şey insan için yaratılmıştır fakat insan da Allah için yaratılmıştır. ( Bakara, 2/29, Casiye, 45/13, Bakara, 2/156)
    O halde insan evvelâ kendini tanımalı ve haddini bilmelidir. Kişi kendini bildikçe tevazu sahibi olur, göğe erecek kıvama ulaşır belki ama kanadının ucu yere değer. "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsîn sen!" diyen Şeyh Galib'i iyice bir anlamalı öyleyse.
    Bu hâl, fakrı ikrarı da beraberinde getirir, yoksulluğunun, acziyetinin, garipliğinin farkına varmış bir kimse de elbet yükselişe geçer. Çünkü garipler bizzat Efendimiz'in (s.a.v) diliyle müjdelemiştir.
    Tam bu bölümde (hz. insan'ın urûcu, sf 53) Cündioğlu bizi oruca dair acayip bir aydınlanmanın içine sürükler, "selef-i salihîn'in savm-ı samt denen 'susma orucu' tuttuklarını, Kur'an da Hz. Meryem'in de susma orucu tuttuğunun ifade edildiğini, susmanın aslında hiç konuşmamak olmadığını, aslında kendi kendine konuşma fırsatına kavuşmak için başkalarıyla konuşmaya ket vurma olduğunu etraflıca anlatır. Tüm bu ifadeler bana 'tefekkür'ün ehemmiyetini, düşünmenin hakkının ancak bu şekilde verileceğini düşündürttü.
    Neden Hz. İnsan diye sormak geçiyor insanın içinden; kitabın adını duyunca yahut kitabı elinize alınca, bazı açıklamalarının ardından "Hz. İnsan ifadesini, insanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullandığımı söyleyebilirim." (sf 61) diyor Cündioğlu, mertebesinin hakkını verdiğinde insan-ı kâmil olan varlık; insanlık mertebesinden; zeval, noksan yahut afet'e düşebilir pek tabî. O halde yazar eserini evvelâ kendine yazmış ve her bir okurunun penceresinden, kendi hakikatlerini bulma yolunda, yine kendi kabiliyet ve istidatlarının dereceleri mukabilinde okurunun istifadesine sunmuştur.
    Burdan sonra takip eden iki bölüm bir başa dönüş sanki çünkü yeniden tevazûu konuşuyoruz satırlarla.
    Mevzunun rota değiştirmesinden hemen önce 'bilmek niçin ıstırab verir?'(sf 70) sorusunun fitili ateşleniyor ve bilme dairesini tamamlamak için soru sormak gerekliliğini, lakin soru sorulduğunda ıstırabın da cemalini gösterdiğini hatta öyle ki pusuda beklediğini ama tüm bunlara göğüs gerebildiğimiz takdirde ıstırabın kendiliğinden sona erdiğini ifade ediyor yazar. Çünkü hakikatini bulan artık sormaz, soru yoksa ıstırab da yoktur! Ancak hakikati hakkıyla bulmak mümkün müdür ondan pek emin değilim ben, yaşamak devam ettiği müddetçe aramak da devam edecek bence ve evet "arayınca bulunmaz" lakin "bulanlar hep arayanlardır."

    Kitabımızın son çeyreğine girmeden hemen önce birbirinden ilginç iki yazının karşısındayız, 'insan' mevzû olur da 'cinsellik' bundan geri mi kalır, yüzyıllardır münakaşası bitip tükenmeyen bir meseleyken üstelik.
    İlk yazı 'hikmet ve cinsellik' ne enteresan, ne yerinde bir başlık. Hristiyanlık, özellikle Batı Hristiyanlığı gıyabında cüretkâr, oldukça yerinde tespitler var bu satırlarda, belki bir şuur meselesi demek çok daha doğru olur. "Cinsellik ve müstehcenlik İslam'da değil, Hristiyanlıkta tabudur.
    Cinsellik Asya dinlerinde hikmet'in bir tezahürü, bir boyutu, bir ayetidir; nefsin mertebe ve makamlarında dervişlerin seviyelerinin alameti, nefse hakimiyetlerinin göstergesidir..." (sf 77)
    Bunlar ne sağlam ifadeler, şimdi köşe bucak kaçışımız, her bir şeyi ayıp kabul edişimiz yüzünden mi yaşıyoruz tüm bu manasız, ahlâksız kırılıp, dökülmeleri.
    "Madde ve Mânâ.. Ruh ve Beden... Fizik ve Metafizik... Erkek ve Kadın..." (sf 78) birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken hakikatin vecheleri. Sadece kendini tanımak, haddi bilmek yeterliyken bu dağıtmışlık niye? Kendi hakikatine bigane olan gafletteyse; cinsel kuvvet ve kudretine hakim olamayan da, bilemeyen de gaflettedir.
    "Doğu bilgeliği cinsellik konusunda abartılı aktarımlardan kaçınmak bir yana niçin cinsel kudret ve kuvvet meselesini özendirici bir tarzda sunar?
    Abaza muhabbeti yapmak için değil elbette. Hikmeti öğretmek için. Çünkü ruha, nefse mânâya hakim olan, bedene de, doğaya da hakim olur" (sf 79) Düşmanı tanıyıp ona göre taktik geliştirme dersem yanlış birşey demiş olmam herhalde.

    'cinselliğin hı ristiyancası'* (*yazım kitaptaki gibidir, sf 81) başlığı altındaysa daha derin ve yaralanmış bazı hakikatlerin tesbiti sözkonusu. Bir yanda Hz. İsa'yı (a.s) örnek alan rahipler diğer yanda Hz. Meryem'i örnek alan rahibeler yani çarpık bir zihniyetle kadınsız erkekler, erkeksiz kadınlar.. İnsanın doğasını baltalayan bu zihniyetle, bir beşeri, ilah oğlu makamıyla ilahlaştırma. Buna elbette en güzel cevap Kur'an'î eleştirinin en veciz ifadelerinden biri olan İhlas Suresi ile verilir.

    Bu kısımda Nietzsche'den, Sadizm ve Mazoşizm'e ad verenlerin hayatlarından kesitlere kadar doğasına aykırı hareket eden, o minvalde inanan insanın yaşayabileceği vaziyetler ifade edilmiştir. Kanaatimce dikkatli ve şuurlu bir okuma gerektiren bu kitap bu bölümlerle zirveye oynadı.

    Kalan 25-30 sayfalık bölüm biraz daha ağır bir tempoda okuduğum kısımdı belki yoğun bir okuma olduğu için finale enerji bırakmamış olabilirim ya da değişen okuma koşullarım yüzünden de böyle bir durum oluşmuş olabilir, incelemeyi yazmaya çabalarken gördüğüm; bu kısımların da satır aralarında pek çok meslenin gün yüzüne çıkarıldığı.

    Kitabın son satırları şöyle;
    "Sana ancak hüznümü miras bırakabilirim ey talip!
    Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." (sf 124)

    Ne paha biçilmez bir hediye, hüzünlerimiz değil midir bizi diri kılan?
    Bekâ arzusundan kurtaramadığımız benliğimize vurulabilecek en güzel pranga değil midir hüzün? Ve böylesi hüzünlerin ardından gelmez mi en büyük sevinçler.
    Aldım, kabul ettim.
    Cündioğlu'nun hakikat arayışına bizi de böylece dahil etmesi ve yüksek bir bakış kazandırmaya çalışması, son sözlerini de tevazû ile bitirmesi bana Ali Ural'ın şu satırlarını hatırlattı; "Ey yolunda parçalarıma rastlayan arkadaş. Göz ucuyla bakıp geçme eksiklerime. Merhamet et ki yerdekine, merhamet olunsun gökten."

    Buraya kadar okuma sabrını gösterebilen okur arkadaşım, göz ucuyla bakıp geçmediğin için eksiklerime teşekkürü elbet borç bilirim. Keyifli bereketli okumalar nasip ola! Selametle..

    ALINTILAR
    "Yaşama umudunu değil, bizatihi yaşam sevincini nerede arayip nerede bulacağım öyleyse?" Önsöz 10
    "Küf kokan bir yazı bu!
    Ne burnunu tıka, ne huzurdan ayrıl ey talip!" Önsöz 11
    "Dayanabileceği son kertede çatırdayan muhkem balkon demir- lerinin bile acusina dayanamadığı bir hüznün eşliğinde kendini boş luğa uçarken bulan adamun, izni olmaksızın güneşe bakmaktan ka- maşmış gözlerden saklamayu tercih ettiği şaşkın bakslanya karsi laşmak için ne denli büyük bir günah işlemiş olmalıyım?" Önsöz 11
    "Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak olfu. Zahirde." Sf 7
    "Nuh, Varik'in birliğine değil, Tann nun birliğine çağrd Tan nm ne olduğunu söyleyenleri knadu, ne olmadant soyledi. Teybihi berakan, tenrih edin o dedi. Tanri se Varliki ayrda putperestleri lanetledi. ortakkonculan. Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli." Sf 8
    "Hakk'a dair her tasavvur, tasavvur sahiplerince haktır ve fakat Hak nezdinde (hakikatte) hepsi de zandan ibarettir, zira tasavvurun kendisi zandır." Sf 12
    "Zahirde bâtını, zanda ilmi teşhis etmek, gölgede ışığı, alacalıda beyazı bulmaya çalışmak gibidir. Hakkı hakla, ilmi ilimle bilmelidir." Sf 13
    "İdrakin mertebeleri vardır; herkes kendi idrakince hakkı ve hakikati idrak eder; bazıları hissen, bazıları hayalen, bazıları vehmen, bazlan da aklen..." Sf 13
    "Ey talip, görüşünden, bilişinden değil; görüşünde, bilişinde ısrar etmekten utan! Sen aklınsıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, farkında bile değilsin!" Sf 14
    "Uslu olanlar,usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmayı gerektirir." Sf 22
    "Fiil değildir ki aşk, infialdir. Tercih değil, zarurettir. Kuvve değil, fiil değil, bizatihi istidaddır." Sf 26
    "Kalp secde eder mi?
    Elbette eder; hem de ebediyete kadar!" Sf 28
    "Basit bir misal verecek olursak, kişi ya çocuk sahibi ol(a)madığında acı çeker ya da çocuğunu kaybettiğinde. İkisi de 'mülkiyet' talebiyle alakalıdır; zira mülkiyet talebi, ya şeyleri kendimiz için var kılmayı ya da varlığına sahip olduklarımızın varlığını sürekli kılmayı istemekten ibarettir.
    Her iki halde de insanoğlu şeylerin kendisi için var olmasına sevinmekte, yokluğuna ve/veya yok olmasına yerinmektedir." Sf 31
    "İsteklerinizden vazgeçiniz -ki buna rıza ve teslimiyet denir- göreceksiniz ki acılarınızın en önemli kaynağı kuruyacaktır. Nitekim "Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna yerinirim" diyen Yunus'umuz, dikkatlerimizi bu hakikate çekmeye çalışır." Sf 32
    "Sahip olmak değil, sadece olmak, yani rıza ve teslimiyet. Nasip edilen kadarıyla, yani sevilme istidadı kadarınca sevilmek." Sf 33
    "Bizi, yoksulluğa, yoksulluğumuzu idrake davet edecek olanların sesini duyabilmek için şehrin öte yakasindan koşup gelen sevgiliyi (habib) kendi ellerimizle frrlattığımız taşlarla yine bizler katlediyoruz; kendi sevgilimize, kendi özümüze hançeri başkası değil, biz saplıyoruz. Yoksulluğumuzu duymak ve duyurmak istemiyoruz. Fakrımızı idrak etmekten korkuyoruz." Sf 52
    "Düşünebilmek icin sesin hareketi de durmalı, başkalarıyla konuşmamalı insan, susmalı, sükut etmeli." Sf 54
    "Şehr-i Ramazan'da oruç tutmak, muayyen bir süre içinde bedeni kuvvelerden bir kısmının hareketini durdurmak maksadina matuftur; zihnin kuvvelerinin harekete geçebilmesi için bedenin kuvvelerini tatil etmektir. Düşünmenin hareketine alışmamış zihinter, bedeni faaliyetlerine bir süreliğine olsun ara verdiklerinde hemen güçten düşerler. Bu bir hakikat! Öyle ki onlara sanki zihinleri durmuş gibi gelir ve bunun nedenini yemek yememelerine veya bir şeyler içmemelerine bağlarlar. Oysa hareketi duran zihin değildir! Kendilerine oruç tutmalarını emreden, onlardan zihinlerinin hareketini durdurmalarını istememiş, bilakis düşünmeyi harekete geçirmeleri için onları sükûnete davet etmiş, bedenin her daim faal olan azalarını hiç değilse bir aylığına sükûna erdirip bu firsattan istifadeyle düşünmenin yolunu açmak murat edilmiştir.

    -Ne var ki kapali bir musluk uzun bir aradan sonra açılınca hemen öksürmeye başlar, ilk aktğında ise paslı paslı akar; tıpkı bunun gibi düşünme yetilerini hareketsiz bırakmış ve buna mukabil bedenî yetilerine dinlenme imkânı vermeyi akıl edememiş yığınlar şehr-i Ramazan'ın bereketinden yeterince istifade edemezler; yeterince düşünmezler çünkü." Sf 57
    "Evet tevazu tek kelimeyle bir itiraf biçimidir; insanın haddini itiraf etmesi demektir." Sf 62
    "Kişinin kendisini 'hiç'likten daha da aşağıya indirecebileceği başka bir makam var mıdır?" Sf 64
    "Çünkü ıstırab soru sorulduğunda Cemalini gösterir. Öyle ki soru bir kez sorulmaya görsün, ıstırab da hemen eşliğinde sızar odadan içeri..." Sf 72
    "Maksud-ı aslî yaşamaktır. Yaşamak için bilmeye, bilmek için sormaya, sormak için cevaplamaya ihtiyaç vardır." Sf 73
    "Rahmetli babam, Hz. Musa'nın maddeyi, Hz. İsa'nın mânâyı ve fakat Efendimizin (s.a) hem madde'yi hem de mânâ'yı temsil ettiğini söylerdi." Sf 75
    "Cenab-ı Hak, hakîmdir, hikmet sahibidir. Efendimiz (s.a) de öyle. O da hikmetin sahibiydi, ehliydi, muallimiydi. Buna karşın fakihler cinselliğin hukukî, tabipler tıbbî tarafını bilirilerdi. Sufiler ise, cinselliğin hassaten manevî tarafıyla meşgul idiler." Sf 77
    "Nefsi yenmek, şeytanı yenmek demektir; içerideki veya dışarıdaki şeytanı.." Sf 80
    "Hz. Meryem annedir. Sadece anne. Bir oğula, kendi oğluna nispetle anne. Ama eş değil. Bir erkeğin eşi, zevcesi, kadını değil.
    Nispeti olan iki erkek vardır hayatında: babası ve oğlu.
    Bir babanın kızıdır ve bir oğulun annesi. Fakat bir erkeğin zevcesi değildir. Olmamıştır." Sf 82
    "Hristiyanlığın bu kökten doğa karşıtlığına yönelik Kur'anî eleştiri, en veciz ifadesini İhlas Suresi'nde bulur. Cenab-ı Hakkı en veciz biçimde hem doğurmamış (lem-yelid), hem de doğrulmamış (lem-yûled) olarak niteler. Hak, varliğuni başkasana borçlu değildir. O birdir, biriciktir!
    Doğası yoktur. Doğa değildir. Doğal değildir." Sf 82
    "Annesiyle sorunu olanın, eşiyle ve kızıyla sorunu olmaması imkânsızdır." Sf 85
    "Söylemekten niçin kaçınalım, Batı'nın tarihi biraz da şefkatsizliğin tarihidir. Yıkıcılığıbda bundan." Sf 87
    "Bati'daki tüm sorunlar, Hıristiyanlığın yaşama, doğaya, insana ve Tanrı'ya ilişkin hastalıklı tasavvurlarindan kaynaklanır. Tüm nefretlerinin kökeninde bu hıristiyanca ekşime vardır. Doğa'ya ve Doğu'ya yönelik tüm nefretlerinin kökeninde...
    Ortaçağ boyunca cadıları yakanlar biz değildik. Olmadık.

    Cadılar, yani kadınlar..." Sf 88
    "Bilimle sanatın konşu olmaması, aralarında konuşabilmelerini mümkün kılacak bir dilin mevcut olmamasından kaynaklanıyor. Çünkü:

    Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
    Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası" Sf 92
    "Modern insana göre insan canlı değildir.
    Bizim nezdimizde ise otlar da, taşlar da canlıdır!
    Yeter ki biraz kulak veriniz, inanınız o zaman bu âlemde varolan her şeyin nefes alıp verdiğini duyabilirsiniz." Sf 97
    "Anlam taşıyıp taşımadığı dikkate alınmaksızın ağızdan çıkan seslere lafız; şayet hiç anlam taşımıyorsa laf, anlam taşıyorsa kelime (sözcük); tamlamaları kapsıyorsa kavl, cümleyi kapsıyorsa kelam (söz) denir. Belirli bir grup tarafından özel olarak kullanılan sözcüklere ise terim (ıstılah) adı verilir. (Jargon ve argo ise tasnifin daha at katmanları için kullanılır.)" Sf 102
    "Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız." Sf 106
    "Günümüz insanı için sadece 'bilmiyor' diyemeyiz; o artık bilmeyi de istemiyor. Hal böyle olunca, bu isteksiz insan, bilmediğini bilmek ister mi?
    Asla!
    Bu insan tipi o denli isteksiz ki bilmeyi istemediği için, bilmediğini bilmeyi de istemiyor. Çünkü bilmeyi isteseydi şayet, bilmediğini bilmeyi de isterdi. Bilmeyi istemeyen, bilmediğini bilmeyi niçin istesin ki?" Sf 107
    "Dilerseniz, bu ezeli kaybediş öyküsünü bir de William Shakespeare'in dilinden dinleyelim:
    Oh, I have lost my reputation!
    I have lost the immortal part of myself, and what remains is bestial.

    Ah, ki ne ah! Kaybettim haysiyetimi! Ölümsüz olan yanımı kaybettim ve geriye bir tek hayvanî yanım kaldı.

    Ah, ki ne ah!" Sf 108
    "Düşünceler ve düşler insan zihnine yukarıdan gelir, istikameti düşeydir." Sf 109
    "Düşünmekle biliriz, ilim sahibi oluruz; düşlemekle tanırız, irfan sahibi oluruz." Sf 110
    "Kuklaların dünyasında söz bir türlü öze gelmiyor; çünkü öz söze gelmiyor. Öz söze gelseydi, zann libasına bürünür; söz de ister istemez özü libasıyla nazarın önüne bırakmak zorunda kalırdi...
    Oysa öz nâdanın nazarına da gelmez..
    Ne yaman çelişki değil mi, öz, tanınmamak için her daim çıplak dolaşıyor." Sf 116
    "Ey talip, unutma ki kirlenmemek kirden münezzeh olanlara, arınmak ise yazgısı kirlenmek olanlara özgüdür.
    Demek ki sen kirlenmemekle değil, arınmakla mükellefsin!" Sf 120
    "Sana ancak hüznümü miras olarak bırakabilirim ey talip! Onu sevinçle değiştirip değiştirmemek sana kalmış." Sf 124
  • Sen, sen olarak yok olmak zorundasın, o zaman gerçek ortaya çıkar. Gerçeğin ne olduğuna dair hiçbir fikre sahip değilsin, rüyalarında bile. Sen gerçek dışısın ve gerçek dışılıkta yaşıyorsun. Rüyalarda yaşıyorsun, uykuya dalmış vaziyettesin. Uyanışın nasıl bir şey olacağını kavrayamazsın.
    Yalnızca bir tek şey söylenebilir: Bildiğin hiçbir şeyi orada bulamayacaksın. Bu, olumsuz bir şekilde söylemenin yoludur.
    Sufiler de aynı yolu seçmişlerdir. Onlar fenâ derler -öncelikle eri, tamamıyla eri. Senden hiçbir şey kalmasın; ancak o zaman o müthiş dönüşüm gerçekleşir. Sen olmadığın zaman -ama ancak o zaman Tanrı senin içinde bir varlık haline gelir. Bu durum gerçekleştirilmek zorundadır.
    Olumlu ifadenin tehlikesi şudur: Herhangi bir olumlu ifade sınırlı olmak zorundadır. Olumlu, tanımlanmış anlamına gelir. Yalnızca olumsuz, tanımlanmamış olabilir, yalnızca olumsuz sınırsız olabilir. Olumlu, derhal, bir nesne haline gelir ve sen bir nesne değilsin. Sen bir olmayan nesnesin; bu yüzden Buda senin bir hiç olduğunu söyler. Daima hatırla, “hiç” hiçbir şey anlamına gelmez, hiç, “olmayan nesne” demektir.
    Fakat biz nesneler dünyasında yaşıyoruz, nesneler tarafından kuşatılmış haldeyiz. Ve kendi benliğimizi diğer bir nesne olarak düşünmek çok kolaydır -ışıldayan, ilahi ama gene de bir nesne. O bir nesne değildir, o bir ‘olmayan nesne’dir. O bir kişi bile değildir, o yalnızca bir mevcudiyettir. O bir çiçek bile değildir, yalnızca bir kokudur.
    Bizim “nesneleştirilmiş” kültürümüzde kişisel varoluş bütün önemini yitirmiştir. Sürekli olarak nesneler tarafından, insan yapımı nesneler tarafından kuşatılmaktayız. Nesneler, insanoğlunu, kendisinin bir ‘olmayan nesne’ olduğu gerçeğinden uzaklaştırır. Belki de bu yüzden nesnelerle bu kadar çok ilgiliyizdir. “Elinden geldiğince çok nesneye sahip ol, nesneler 10. BÖLÜM
    GERÇEK BENLİK

    Birinci soru:
    Gerçek benlik ile benliksizlik arasında bir fark var mıdır?
    Benliksizlik gerçek benliktir; arada hiçbir fark yoktur. Bu, aynı şeyi farklı bir şekilde ifade etmenin bir yoludur sadece. “Gerçek benlik” bunu ifade etmenin olumlu yolu, “benliksizlik” de olumsuz yoludur.
    Fakat unutma, olumsuz, olumludan çok daha iyidir. Dünyanın en büyük ustaları, kendilerini daima olumsuz şekilde ifade etmişlerdir ve bunun belirli bir nedeni vardır: Olumlu seni kandırabilir, olumlu seni kolayca kandırabilir. Eğer sana, gerçek bir benliğe sahip olduğun söylenirse bundan ne anlayacaksın? Kendi benliğinden ne anlıyorsan, gerçek benliğin de aynı şeyin saflaş-mış bir hali, daha yüksek, daha kutsal, daha onurlandırılmış, ölümsüz, ilâhi bir hali olduğunu düşüneceksin-fakat bunu, hali hazırda sahip olduğun benlik fikrine göre algılayacaksın. Senin gerçek benlik anlayışın, sadece değiştirilmiş, süslenmiş bir yanlış benlik fikri haline gelecek. Tehlike budur.
    Gerçek benlik tamamen farklıdır; senin yanlış benliğinden yalnızca tamamen farklı değil, ona yüz seksen derece karşıttır. Gerçek dışı benlik üzerinden herhangi bir gerçek benlik fikri edinemezsin. Gerçeğin olması için gerçek dışı sona ermek zorundadır. Gerçek dışı mutlak bir şekilde gitmek zorundadır.
    Yalnızca karanlığı biliyorsan ışık hakkında ne fikrin olabilir ki? Işığa dair düşündüğün her şey karanlığın bir biçimi olarak kalacaktır. Karanlığı biliyorsun.
    Bu yüzden Buda olumsuz yolu seçmişti. O, gerçek benlik yani atma, ruh yani atta hakkında konuşmaz. O, anatta yani olmayan benlik, anatma yani benliğin yokluğu hakkında konuşur. Buda
    bütün benlik fikrini yadsır çünkü benlik fikri, senin yanlış benlik fikrini taşıyacak, onun devamı olarak kalacaktır.
    Sen, sen olarak yok olmak zorundasın, o zaman gerçek ortaya çıkar. Gerçeğin ne olduğuna dair hiçbir fikre sahip değilsin, rüyalarında bile. Sen gerçek dışısın ve gerçek dışılıkta yaşıyorsun. Rüyalarda yaşıyorsun, uykuya dalmış vaziyettesin. Uyanışın nasıl bir şey olacağını kavrayamazsın.
    Yalnızca bir tek şey söylenebilir: Bildiğin hiçbir şeyi orada bulamayacaksın. Bu, olumsuz bir şekilde söylemenin yoludur.
    Sufiler de aynı yolu seçmişlerdir. Onlar fenâ derler -öncelikle eri, tamamıyla eri. Senden hiçbir şey kalmasın; ancak o zaman o müthiş dönüşüm gerçekleşir. Sen olmadığın zaman -ama ancak o zaman Tanrı senin içinde bir varlık haline gelir. Bu durum gerçekleştirilmek zorundadır.
    Olumlu ifadenin tehlikesi şudur: Herhangi bir olumlu ifade sınırlı olmak zorundadır. Olumlu, tanımlanmış anlamına gelir. Yalnızca olumsuz, tanımlanmamış olabilir, yalnızca olumsuz sınırsız olabilir. Olumlu, derhal, bir nesne haline gelir ve sen bir nesne değilsin. Sen bir olmayan nesnesin; bu yüzden Buda senin bir hiç olduğunu söyler. Daima hatırla, “hiç” hiçbir şey anlamına gelmez, hiç, “olmayan nesne” demektir.
    Fakat biz nesneler dünyasında yaşıyoruz, nesneler tarafından kuşatılmış haldeyiz. Ve kendi benliğimizi diğer bir nesne olarak düşünmek çok kolaydır -ışıldayan, ilahi ama gene de bir nesne. O bir nesne değildir, o bir ‘olmayan nesne’dir. O bir kişi bile değildir, o yalnızca bir mevcudiyettir. O bir çiçek bile değildir, yalnızca bir kokudur.
    Bizim “nesneleştirilmiş” kültürümüzde kişisel varoluş bütün önemini yitirmiştir. Sürekli olarak nesneler tarafından, insan yapımı nesneler tarafından kuşatılmaktayız. Nesneler, insanoğlunu, kendisinin bir ‘olmayan nesne’ olduğu gerçeğinden uzaklaştırır. Belki de bu yüzden nesnelerle bu kadar çok ilgiliyizdir. “Elinden geldiğince çok nesneye sahip ol, nesneler biriktirmeye devam et. Ne kadar çok nesneye sahip olursan o kadar varsındır; mantığımız işte budur.
    Yüklü bir banka hesabın olduğunda kendini var hissedersin. Hesaptaki paran yok olduğunda sen de yok olmaya başlarsın. İn
    sanlar iflas ettiklerinde, sanki ruhları bankadaymışçasına intihar ederler. Banka hesaplarındaki bakiye onların ruhudur. Bir ruh olmadan nasıl yaşayabilirler ki artık?
    Nesnelere ne kadar bağlı olduğunu izle. Evin, -oyuncaktan başka bir şey olmayan -bir sürü bilimsel zımbırtın, onlara ne kadar da derinden takık haldesin. Ve yavaş yavaş, bir ‘olmayan nesne’ olduğunu bütünüyle unutuyorsun. Kendinin bir olmayan nesne olduğunu unutmakla kalmayıp, karının bir nesne olmadığını, çocuğunun bir nesne olmadığını da unutuyorsun. Nesnelerle ve nesnelerle kuşatılmış olarak, nesneleştirilmiş bir kültür içinde yaşamak... Bu, maddeci kültürün gerçek ismidir. Biri, manevi olan herşeyi unutma eğilimindedir ve biri herşeyi bir nesneye indirgemek eğilimindedir. Kişiler bile indirgenir.
    Bir kadınla karşılaştığında ve ona aşık olduğunda, o bir kişidir. Er ya da geç onu bir nesneye indirgersin -o bir eş olur. Eş, bir nesnedir; kadın bir kişi. Bir kadını gerçekten seversen onu bir eşe indirgemezsin. Eş bir işlevdir. Bir adamı gerçekten seversen onu bir kocaya indirgemezsin. Koca? Bu yasal bir sözleşme, bir formalitedir. Bir adama -tanımsız, tanımlanamaz -bir şekilde aşık olmanın güzelliği vardır; onu bir sözleşmeye indirgemek, onu bir işleve indirgemek, onu bir kocaya indirgemek onu bir nesneye indirgediğin anlamına gelir.
    Fakat ne yaparsan yap, kişi bir kişi olarak kalır ve bir nesneye indirgenemez. Ve bu sorun yaratır. Eş bir kadın olarak kalır, sen ne düşünürsen düşün. O, bir kadın olarak kalır. Onun bir eş olduğuna inanabilirsin ama o hala bir kadındır -uçsuz bucaksız, ne yapacağı tahmin edilemeyen. Bu sorun yaratır. Sen onun bir nesne kadar, araban kadar, kayıt cihazın kadar, televizyonun kadar tahmin edilebilir olmasını istersin -tahmin edilebilir, idare edilebilir, kontrol edilebilir, daima itaatkar. Ve o bunu dener ama hala onun içinde hiç de nesne olmayan bir şey vardır -bir ‘olmayan nesne’, bir özgürlük. Hakkını savunan bir şey. Ve o özgürlük ne zaman hakkını savunsa, sorun ortaya çıkar.
    Ve sen de o özgürlüğe sahipsin ve ne zaman senin özgürlüğün hakkını savunsa sorun çıkar.
    İnsanları severiz ama sevgimiz gerçek sevgi değildir çünkü onları nesnelere indirgemeye devam ederiz. Gerçek sevgi onları
    daha yukarı yükseltir, kişiden daha yükseğe. Gerçek sevgi onları mevcudiyet yapar. İzle. Bir kadınla ya da bir adamla karşılaştığında, diğeri kişidir. Eğer sevgin gerçek değilse, kişi kaybolur ve bir nesne, bir eş, bir koca, vesaire olur. Eğer sevgin gerçekse, eğer diğer kişinin hiçliğine, en içerideki sınırsız sonsuzluğuna, ebediliğine saygı duyuyorsan onu bir mevcudiyete yükseltirsin. Kişi yok olur; bir mevcudiyet ortaya çıkar, son derece hayati bir mevcudiyet. Fakat mevcudiyet tahmin edilemez ve mevcudiyet idare de edilemez. Mevcudiyet özgürlük demektir. O, bir çiçeğin kokusu kadar özgürdür.
    Çünkü hiçbir kişi tamamıyla, kesin olarak bir nesneye indirgenemez, insanlar insanları sevmeyi bırakır. Nesneleri sevmeye başlarlar. Böylesi daha güvenlidir. Kendini izle. Nesneleri seviyor musun? Bu, kim olduğunu bütünüyle unuttuğun anlamına gelir ve Tanrı’nın bir mevcudiyet olarak varoluşta bâki olduğunu bütünüyle unuttuğun anlamına gelir. Ve Tanrı’yla herhangi bir paylaşıma asla giremeyeceksindir.
    Milyonlarca insan yalnızca nesneler edinmeye, nesnelere sahip olmaya devam eder. Sonuçta ne olur? Onlar nesneler tarafından sahip olunur. Eğer nesnelere sahip olmaya çalışırsan nesneler sana sahip olur. Ve bu, bir insanın içine düşebileceği en çirkin haldir.
    Nesneler katı görünür -kesinlikle de öyledirler. Nesnelere inanmanın, onlara güvenmenin hiç gereği yok. Onlar katıdırlar, oradadır, elle tutulabilirdirler. Varoluşlarının ispatı gereksizdir. Nesneler katı görünür; katıdırlar. Ve bugün, ‘olmayan nesne’ tehlike altında görünmektedir çünkü o sen olan ‘olmayan nesne’ katı değildir. Elle tutulabilir değildir, görünebilir değildir. Ona dokunamazsın, onu göremezsin, onu duyamazsın. Onu hissedecek bir kalbe sahip olmadan, duyuların onun hakkında herhangi bir şey bilmekten âcizdir. O, duyularının bir deneyimi değildir; duyuları aşan bir şeydir o.
    Derin ilgi, itina, saygı, sevgi, sorumluluk, kendini karşısındakine vermek, bunlar nesne benzeri aktiviteler değildirler ve nesnelere çok fazla inanmaya başlarsan bu aktiviteler kaybolmaya başlar.
    Bu yüzden bu ülkenin kendisinin inançlı olduğuna inandığını
    söylüyorum. Ama inançlı değil! O nesnelere inanır. Bu ülkede iki tür insan var ama her ikisi de nesnelere inanıyor. Bunlardan birine dünyevi derler: Bu tür , nesneleri biriktirir. Diğer türe de âhi-ret işlerine dalmış, manevi, dindar denir: O da nesneleri terk eder. Fakat her ikisi de nesneler üzerine odaklanmıştır, nesneler üzerine yoğunlaşmıştır -biri sahip olmaya, diğeri yoksun olmaya. Fakat gözleri nesneler üzerine odaklanmış olarak kalır.
    Bu ülkeyi, dünyanın en maddeci ülkelerinden biri olarak adlandırıyorum ben. Ülke müthiş bir yanılsama içinde yaşıyor ve bu yanılsama, nesneleri terk eden insanların dindar görünmesi nedeniyle yaratılmaktadır. Mesele nesnelere sahip olma veya nesneleri terk etme meselesi değildir.
    Dindar kişi, ‘olmayan nesneler’ dünyasında düşünmeye başlamış olan kişidir, sevmeyi, dua etmeyi, meditasyon yapmayı bilen kişidir çünkü meditasyon herhangi bir katı nesne değildir. Onu hiç kimseye gösteremezsin. Ve aşk da bir mal değildir. Onu pazaryerinde satamazsın; ondan kâr edemezsin. Dindar kişi, olmayan nesneler dünyasına girmeye başlayan kişidir. Ve başlangıç rızayla, senin hiç oluşunun, hiçliğinin kutlamasıyla olmak zorundadır.
    Olumsuz ifadeyi kullanmak çok daha iyidir böylece kendini bir nesne olarak düşünmeye başlamazsın.
    Simgeler önemlidir çünkü bir simge, senin içinde kendi merkezini yaratır ve onun çevresinde bir gerçeklik yaratmaya başlar. Örneğin, sen kendinin bir ruh olduğuna inanırsan bütün hayatın farklı olacaktır. Hayatın, ruhun o simgesi tarafından belirlenecektir. Eğer bir ‘olmayan benlik’, anatta, bir sessiz hiçlik, bir mutlak boşluk olduğuna, hiç kimse olduğuna inanırsan bu senin bütün hayatını dönüştürecektir. Hayatın farklı olacaktır.
    “Ben bir ruhum” diye düşünen insan, “İçimde hiç kimse yok” diye düşünenden farklı şekilde yaşayacaktır. Peki fark ne olacak? “Ben bir ruhum” diye düşünen kişi yabancılaşacaktır. Kendini varoluştan ayrı hissedecektir. Yabancılaşma budur.
    Yabancılaşma (alienation) kelimesi, Latince, “bir zamanlar birleşik olan şeyi yabancı haline getirmek, ayırmak” anlamına gelen alienare kökünden gelir. “Ben .im” diye düşünen kişi, kim olduğunu netleştirmek için kendi çevresine sınırlar çizmek zo
    runda kalacaktır -”Ben ağaç değilim, ben taş değilim,ben sevdiğim kadın değilim, ben doğurduğum çocuk değilim, ben bu yeryüzü değilim, ben güneş değilim.” Kendisini “ben ne değilim,” diye tanımlamaya devam etmek zorunda kalacaktır. Milyonlarca şeyi elemek zorunda kalacaktır; o zaman “Ben ...im” diye düşüneceği minik bir alan kalacaktır geriye. Bu, yabancılaşmadır.
    Çağlar boyunca dindar insanlar tarafından kullanılan olumlu lisan, büyük bir yabancılaşma yaratmıştır. İnsanoğlu, kendi evi olan bu dünyada bir yabancı haline gelmiştir. Kendisini evsiz, kökü sökülmüş, dışlanmış hissetmektedir.
    Ve bunun sebebi yanlış simgedir. Simgeyi değiştir ve hayatının nasıl değişmeye başladığını gör. Küçük değişiklikler bazen büyük devrimlere neden olur. Sadece küçücük bir değişim. Simgeler önemlidir; kendi dünyalarını yaratırlar. Her simge bir dünya yaratır. Simge bir tohumdur.
    Sadece, kendinin bir ‘benliksizlik’ olduğunu düşün. Artık çevrene hiçbir sınır çizmenin gereği yoktur. Nasıl çizebilirsin ki? Sen yoksun. Sen yokken bir sınır çizemezsin. “Ben ağaç değilim, ben taş değilim, ben yeryüzü değilim ve ben buradaki insanlar değilim” diye düşünmene gerek yoktur. Bütünüyle farklı bir şekilde düşünmek zorunda olacaksın. “Ben, olmadığım için, her şeyim. Ben, olmadığım için, okyanusta bir dalga değil okyanusun kendisiyim. Benim olmayışım Tanrı’nın varlığıdır” demek zorunda olacaksın. Ve bir anda sen dünyanın olacaksın, dünya da senin; dünya senin evin olacak. Bu, müthiş bir huzur ve neşe yaratır: Artık yabancılaşmış değilsindir.
    Yabancılaşma, bir tür nevroz, şizofreni, bir tür büyük paranoya yaratmak zorundadır çünkü eğer varsan o halde bütün dünyaya karşısındır. Sen çok küçüksündür ve dünya uçsuz bucaksızdır, onu fethetme ihtimalin yoktur. Bu kez de düpedüz aptallık olan doğayı fethetme fikri ortaya çıkar. Bir defa kendinin bir benlik olduğunu kabul ettin mi artık fethetmek zorundasındır, ispatlamak zorundasındır. Diğer benlikleri; doğayı fethetmek zorun-dasındır; kendini ispat etmek zorundasındır.
    En büyük hocalar daima olumsuz olmuşlardır. Sana, “öylesin” demezler, sana, “değilsin” derler ki o olumsuzluğun güzelliği muazzamdır, sınırsızdır,onun haddi hesabı yoktur.
    Simgenin önemini hatırla. Simge, senin çevresinde bütünleştiğin bir merkezdir.
    Simgeselin zıttı şeytanidir. Simge, insanları yaklaştırır ve hareket üretir. Şeytani olan, ayıran, zayıflatandır. Birlik ve katılım yaratan bir simge olmaksızın, insanlar şeytani duygusuzluğa kayarlar. Duygusuzluk, sorunlar çözülmüş gibi bir yanılsama ve uyku hali yaratır. Ama çözülmüş değillerdir.
    Simge bir tohumdur, yaratıcı bir tohum. Simgeyi çok akıllıca seç. Pek çok şey ona bağlı olacaktır; bütün hayatın seçtiğin simge tarafından kararlaştırılabilir. Eğer yanlış bir simge seçersen yanlış bir yöne gidiyor olacaksın. Ustanın işlevi sana doğru tohumlar, doğru simgeler vermektir. Sanyas bir simgedir, etrafında yeni bir bakış, yeni bir perspektif yaratabileceğin bir simgeden başka bir şey değildir.
    Simgelerin önemini unutmuş olan insanlar var. Onlar bölünmeye, parçalara ayrılmaya başlarlar. Onları bir arada tutacak hiçbir şey yoktur. Simge seni bir arada tutar, tutkal gibidir o. Sana yön verir, anlam verir, muhtemel bir gelecek verir, sana senin potansiyelini gösterir.
    Eğer doğru simgeyi seçmezsen o zaman hayatın şeytani bir hal alacaktır; dağılacak, parçalara ayrılacaktır. Ve kişi dağılmış, parçalara ayrılmış hale geldiğinde hayatı duygusuzluğun, aldırmazlığın rengini alır. Can sıkıntısı ve bıkkınlık içindedir ama bir şekilde yaşamayı becerir. O yalnızca ölümün gelip onu almasını bekler. Hayatı hiçbir şiirselliğe, dansa, ihtişama, sahip olamaz. Dans edecek hiçbir şeyi yoktur.
    İnsan, bir simgesel hayvandır; bu benim insan tanımımdır. İnsan simgeler olmaksızın yaşayamaz. Bu büyük ihtiyaç nedeniyle dinler daima var olmuştur. Onlar var olmuşlardır çünkü insan simgelere gerek duyar.
    Bu yüzyıl, insanlık tarihinde simgesiz yaşanan -ve gereksiz yere çok acılar çekilen -ilk yüzyıldır. Simgelerin olmadığında dağılmaya başlarsın. Modern insan duygusuzluk ve can sıkıntısı içinde yaşar. Sürekli olarak yorgun ve varoluştan usanmış haldedir. Onu bir arada tutacak hiçbir şey yoktur, daima parçalanmaktadır. Bir merkeze sahip değildir, o yalnızca çemberin dışıdır. Var olmasından kaynaklanan hiçbir zenginliğe sahip olamaz.
    Bu yüzden, doğru bir simge seç. ‘Benliksizlik’, benlikten çok daha iyidir.
    “Gerçek benlik ve benliksizlik arasında bir fark var mıdır?” diye soruyorsun. Gerçekte, aralarında fark yoktur. Vardığın zaman, benliksizlik gerçek benliktir. Fakat varışının öncesinde, arada bir fark vardır. Sen seyahatteyken arada bir fark vardır.
    Benim önerim olumsuzu seçmektir, olumsuzu seçerek, olumluya ulaşmanın olasılığı çok daha yüksek olur. Eğer olumluyu seçersen kaybolursun. O zaman benliğin, kendi egonun kutsanmış bir fikrinden başka bir şey olmayacaktır.
    İkinci soru:
    Şiir mucizenin sesi midir yoksa kaynağa doğru yaklaşmaktan bir kaçınma, bir duyulara hitap eden oyalanış mıdır?
    Bunun hepsi şaire bağlıdır. Şiir bir çiçeklenmedir, şairin kalbinin taşmasıdır. Gül ağacında gül çiçeği olacaktır; bu gül ağacına bağlıdır. Gül ağacında başka bir çiçek açmayacaktır, sadece gül. Bu, şaire bağlıdır.
    Hindistan’ın kadim lisanı olan Sanskritçe’de, şair kelimesinin iki karşılığı vardır. Sanırım dünyanın başka hiçbir lisanında şair kelimesi için iki karşılık yoktur. Biri, rishi, diğeri kavidir. İngilizce’deki “şair” kelimesi yalnızca ikincisini, kaviyi karşılar. Birinci kelime rishi için İngilizce bir karşılık yoktur. Kâhin olarak çevrilmiştir ama bu tam karşılığı değildir.
    Bu iki kelimeyi anlamak iyi olur. Rishi, görmüş, ulaşmış, kaynağa girmiş ve şimdi de içinden bir şiir yükselmekte olan kişi anlamına gelir. O, sıradan anlamıyla bir şair değildir; o şiir yazmaz. Şiir onun içinden taşar. Alelade konuşsa bile konuşmasında bir şiirsellik vardır. Bir ağacın altında sessizce otursa bile sessizliğinde bir şiirsellik vardır. Yürürse, yürüyüşünün kendine özgü bir zarafeti, bir şiirselliği vardır. Eğer sana doğru bakarsa onun gözlerinden akan şiirselliği yakalarsın. Eğer sana dokunursa, dokunu-şuyla senin bedenine akan şiirselliği hissedersin. Erişmiş olan, şiir haline gelir. Bir rishi kendisi şiir olmuş bir şairdir.
    Şair yalnızca anlık görüşlere sahiptir. Şair yalnızca arada sırada gerçekliğin ne olduğunu anlık olarak bilir; bu sadece bir an
    için olur, şimşek gibi. Bir anda pencere açılır ve tekrar kapanır. Fakat o, anlık görüş şairin kalbini titretir ve onu ifade etmeye, doğru kelimeleri, doğru ahengi bulmaya çalışır. Eğer o kişi bir şa-irse şiir yazar, bir ressamsa resim yapar, müzisyense şarkılarında, müziğinde o bir anlık bakışı geri getirmeye çalışır veya bir hey-keltıraşsa o zaman, bir mermer kayayı hayalindeki o görüşe dönüştürmeye çalışacaktır. Fakat orada büyük bir çaba vardır. Hayalindeki görüş gider, sadece hatırası kalır. Lezzet hala dildedir ama yavaş yavaş kaybolmakta olan bir lezzet ve onu ifade etmek için müthiş bir çaba gereklidir.
    Şair ifade etmeye çalışır. Rishi ifade etmeden duramaz. Hiçbir çaba söz konusu değildir çünkü deneyim sadece bir anlık değildir. Deneyim onun ruhunun kendisi olmuştur: Rishi odur.
    “Şiir mucizenin sesi midir ...?” diye soruyorsun bana. Evet, rishinin şiiri mucizenin sesidir; o Tanrı’nın kendi sesidir. O yüzden Doğuda bizler, “Vedalar insanlar tarafından değil Tanrı’nın kendisi tarafından yazılır” deriz. Bu, Tanrı insanoğlu üzerinden konuşmuştur ve onun kullandığı insanlar yalnızca aracıydılar, vasıtaydılar, anlamına gelir. Kelimeler onların kendi kelimeleri değildir; kelimeler Tanrı’dan gelmiştir. Bu durum, Upanishadlar ve Geeta için de, Kur’an ve İncil ve Tao Te Ching için de geçerlidir.
    Kur’an öbür dünyadan gelen bir şeydir. Muhammed sadece onun dünyadaki alıcısıdır; Kur’an ı o oluşturmadı, o yazmadı. Ku-r’an onun vasıtasıyla yazıldı, o yalnızca bir aracıydı. O, Tanrı tarafından kullanıldı, aynen senin kalemle yazman gibi; yazan kalem değildir. Kalem sadece kullanılır, o bir yazma aracıdır fakat yazı daha öteden gelir -yazı senden gelir. Kalemi tutmak için elini
    kullanırsın ama yazan el de değildir. o da bir araçtır.
    Tanrı konuştuğu zaman, çaba göstermeye yer yoktur, şiirin veya resmin bilerek ve isteyerek oluşturulması söz konusu değildir. O sırada insan bir tür sarhoşluk içindedir -kendinden geçmiş haldedir. İnsan Tanrı’ya gark olur ve bir şeyler akar. O zaman kesinlikle, şiir mucizenin sesidir ve içinde büyük sırlar vardır. Ebediyetin lezzetine sahiptir. Şerbettir.
    Etkileyebilenler ve bu şiirden etkilenebilenler, bu şiirin, bu tür şiirin içine girebilenler ve bu tür şiir tarafından harekete ge-çirilebilenler mübarek insanlardır. Evet, onlar mübarektir.
    Fakat Tanrı’nın sesi olmayan diğer tür şiir de vardır. O sadece insanın yarattığı bir şeydir. Dünyaya aittir. Ne kadar güzel olursa olsun, üzerinde insanın imzasını taşır, insanın bütün sınırlamalarını barındırır.
    Diğer tür şiir belki de gerçek tür şiirden bir kaçınmadır. Belki de bir kaçıştır.
    “Şiir mucizenin sesi midir yoksa kaynağa doğru yaklaşmadan bir kaçınma, bir duyulara hitap eden oyalanış mıdır?” diye soruyorsun. Diğer tür şiir bir kaçınma olabilir. Belki atlamaktan korkuyorsun, belki de kendini tamamen kaybetmekten korkuyorsun bu nedenle sadece sağda solda birkaç tane anlık bakışa izin veriyorsun ve sonra da kendini gark ediyorsun-senin yaratıcılık dediğin şey bu. Resim yapıyor, şiir yazıyor, müzik yaratıyorsun -ve “yapmalar” içinde kayboluyorsun. Bu bir kaçınma olabilir. Belki korkuyorsun: O şimşek çok fazlaydı.
    Eğer kendini sözde yaratıcılığının içine gark etmezsen, pencerenin açılma olasılığından korkuyorsun. Kim bilir? Dışına atlaman için ayartmalarına direnmeye gücün yetmeyebilir. O çok cezbedici, çok çekicidir, insanı bilinmeze doğru çeker. Bir girdap gibidir ve o kadar güçlüdür ki seni hiçbir şey tutamaz.
    Bu mümkündür. Diğer tür şiir, diğer tür resim ve yaratıcılık belki de sadece yaratanın bir kaçınmasıdır.
    Gurdjieff, sanatı iki bölüme ayırırdı: Birine nesnel sanat, diğerine de öznel sanat derdi. Nesnel sanat, erişmiş insandan taşan sanat, öznel sanat da yanıltıcı, rüyamsı olandır. Derin uykuda olan, sadece rüyadayken uyanık olan insandan çıkar -sadece rüyadayken uyanık olan. Ve kesinlikle, rüyadayken uyanıksındır, o rüya uyanmaya bir engeldir çünkü zaten uyanık olduğunu dü-şünmektesindir, bir başka uyanışı düşünmenin ne anlamı vardır ki? Zihninde uyanıksındır, yani uyumaya devam edersin.
    Şair kelimesi için iki ayrı kelime kullanmak çok doğrudur. Çünkü Muhammed’in sözleri şiirdir, saf şiirdir ama Milton’dan farklıdır. Ömer Hayyam’ın sözleri saf şiirdir fakat Shakespeare’den farklıdır. Buda’nın sözleri saf şiirdir ama Kalidas’dan farklıdır.
    Peki, fark nerede? Fark şudur ki Buda artık yoktur, Tanrı vardır. Buda içi boş bir bambu, bir flüt haline gelmiştir. Şarkı öbür dünyadan gelmektedir -Buda, öbür dünyanın dudaklarındaki bir
    flüttür. O, işi yapan değildir, o yoktur. Onun hiçliği, şiirinin kaynağıdır.
    Fakat Kalidas tamamıyla vardır, Shakespeare tamamıyla vardır, Milton tamamıyla vardır. Dünyanın bütün şairleri tamamıyla vardır. Bunu izleyebilirsin. Hayret edersin, şairler son derece egoist insanlardır, bazen, çok paraya ve çok güce sahip insanlardan daha egoisttirler. Ve şairler çok huysuz insanlardır, sürekli birbirleriyle kavga ederler, birbirlerini lanetlerler, birbirleriyle alay eder veya dalga geçerler. Onlar da şiir yaratırlar ama onların şiiri sıradandır, özneldir, rüyamsıdır. Onların şiiri yalnızca yüzlerini yansıtır. Onlar rishi değiller, yalnızca kaviler.
    Şiir, Tanrı’nın yüzünü yansıtmaya başladığında, o zaman bir rishisindir, bir kahin, gerçek bir şairsindir.
    Kelly, bir ses kayıt cihazı satmak için Cohen’in ofisine gelir ve ağır bir Yahudi aksanı olan Cohen, satıcıyı dinledikten sonra, “Benim bir ses kayıt cihazına neden ihtiyacım olsun ki? Bir sekreterim, bir odacım, bir yardımcım var” der.
    Süper bir satıcı olan Kelly şöyle der: “Bakın size ne diyeceğim Bay Cohen, bu kayıt cihazını bir aylığına ücretsiz olarak alın ve deneyin.”
    “Şey,” der Cohen, “eğer cebimden hiç para çıkmayacaksa, neden olmasın -kaybedecek bir şeyim yok.”
    Bir ay sonra Kelly geri gelir ve Cohen’e cihazı nasıl bulduğunu sorar. “Şey,” der Cohen, “fena değil ama sanki bir problemi var
    gibi.”
    “Nedir?” diye sorar satıcı.
    “Kahrolası şey durmadan Yahudi gibi konuşuyor!”
    Şiir, senin yansıman olacaktır eğer sen çok fazla oradaysan o zaman egon şiirine yansıyacaktır, o zaman da şiir, egonun bir aksesuarından başka bir şey olmayacaktır. Fakat eğer sen orda yok-san o zaman Tanrı yansıyacaktır. O zaman şiir kutsaldır. Bir Zen haikusunun güzelliği budur; o kutsaldır. Upanishadların güzelliği budur; kutsaldırlar.
    Şunu unutma: Gerçek şiirin doğması için sen ölmek zorundasın. Sen ve gerçek şiir bir arada var olamazsınız. Gerçek şiir dindir. Din, sanatın en yüksek biçimidir ve sanat dinin en alt biçimidir. Din, saf estetiktir.
    Üçüncü soru: Osho,
    Neden politikacılar seni sürekli yanlış anlıyor?
    Onların elinde değil. Politik olmayan bir şeyi anlamaktan tamamen acizdirler. Onlar sadece politikadan anlarlar; politika anlamakta uzmandırlar. Ortalıkta politikaya dair hiçbir şey olmadığında bile buna inanmazlar. Sürekli olarak şüphe içindedirler ve politikayla ilgili hiçbir şey yokken bile bir şeyler bulmaya devam ederler.
    Şimdi, bu mekan tamamıyla politika dışı bir mekandır. Biz politikanın herhangi bir türüyle ilgilenmeyiz ama bu kadar çok insanın toplandığını ne zaman görseler şüpheye düşerler.
    Hindistan merkezi hükümeti bütün dünyada kaç tane sanya-sinimiz olduğunu, Hindistan’da ve Hindistan dışında kaç tane merkezimiz olduğunu, kaç tane devlet memuru sanyasin olduğunu ve bunun gibi pek çok şeyi bilmek istiyor. Sadece turuncu renk insanlar artıyor ve yayılıyor olduğu için korkmaya başlıyorlar ...bir şeyler oluyor.
    Benim politikayla alakam yok ama onların paranoyaları, korkuları, eğer burada bu kadar çok insan varsa önünde sonunda onlar için bir sorun olacağını düşündürüyor onlara. Korkularından dolayı da bir şeyleri yorumlamaya devam edebilirler. Bunlar onların yorumları olacaktır ve kendi zihinlerinde bir sürü zırvalık yaratabilirler ve kendi korkularına inanmaya başlayabilirler. Politikacılar paranoyaklığın en dibindedirler.
    Kişi korkudan dolayı iktidar ister. Korkularını gizlemek için ilgi duyar iktidar oyunlarına. Büyük bir iktidar ister ki böylece, “En azından kendisiyle ilgili”, korkacak bir şey olmadığını hissedebilsin. En büyük politikacıların bile içleri sürekli olarak tir tir titrer. Bu titremeyi gizlemek için kendilerini çevreleyen büyük bir güce ihtiyaç duyarlar; ancak o zaman korkuları hafifleyebilir, kendilerini avutabilirler. Sürekli olarak korku içinde yaşarlar; onların sorunu korkudur.
    Ve bütün politikacılar korku içinde yaşadıkları için bir paranoya dünyası, korkuya dayalı bir dünya yaratıyorlar. Artık Amerikalılar Ruslardan, Ruslar Amerikalılardan korkuyor. Bu çok ahmak
    ça. Ve Amerikalılar Ruslardan korktukları için enerjilerinin yüzde yetmişi sekseni savaşa hazırlanmaya gidiyor; Ruslar da Amerikalılardan korktukları için -Amerikalılar savaşa hazırlandıkları için -enerjilerinin yüzde sekseni savaşa hazırlanmaya gidiyor.
    Bu enerji dünyayı cennete çevirebilir. Dünyada herhangi birinin yoksul olmasının hiç gereği yok artık. Ve eğer insanlar yok-sulsa, bu ahmak -korkuya göre hareket eden -politikacılar yüzündendir.
    Artık Ruslar savaşa daha fazla hazırlanmayı durduramıyorlar çünkü Amerikalıların buna devam ettiklerini söylüyorlar: “Amerikalılar durmadıkça biz duramayız.” Ve Amerikalılar da bunu bir koşul olarak sunuyorlar: “Siz durmadıkça biz duramayız.” O halde ilk önce kim duracak?
    Bu yalnızca Amerika ve Rusya için geçerli olan bir durum değil, her ülke için geçerli. Hindistan korkuyor -Pakistan hazırlanıyor, Çin hazırlanıyor -bu yüzden biz de hazırlanmak zorundayız. Pakistan Hindistan’ın savaşa hazırlanıyor olmasından korkuyor bu yüzden Pakistan savaşa hazırlanmak zorunda.
    Bir alay yaklaşıyordu, bir düğün alayı ve Nasrettin Hoca bir mezarlık duvarının yanında duruyordu. Karanlık çöküyor, ortalık iyice kararıyordu. Hoca bir kitap okuyordu, bir dedektif kitabı gibi bir şey ve korku içindeydi; kafasında, okumakta olduğu şeyleri kuruyor, düşünüyordu. Aniden bu alayın ona doğru geldiğini görüp, “Bunlar benim düşmanlarım olmalı? Neden bana doğru geliyorlar? Birisi de elinde bir kılıçla atın üstünde oturuyor! Bando ve insanlar! Düşman olmalılar” diye geçirdi aklından.
    Kendi kendini o kadar korkuttu ki mezarlık duvarından içeri atlayıp saklanacak bir yer aradı. Orada yeni kazılmış bir mezar vardı, Hoca mezarın içine atlayıp gözlerini kapatarak yattı böylece tehlike geçecekti.
    Bu insanlar, düğün alayındaki insanlar duvarın yanında birinin durmakta olduğunu görmüşlerdi. Karanlıkta kim olduğunu seçemediler sonra da adam aniden mezarlığın içine atladı; paniklediler: “Birisi bir şeyler yapmaya çalışıyor. Belki de bir bomba atacak.” Böylece duvarın yanında durdular ve içlerinden cesur olan birkaç tanesi dövüşe hazır vaziyette mezarlığa girdi. Çevreye baktılar; hiç kimse yoktu. Sonra o yeni kazılmış mezara
    rastladılar. Nasrettin Hoca oradaydı. O kadar çok korktu ki nefesini tuttu, “Adamlar geldiler, korktuğum başıma gelecek. Bu son. Ben bittim.”
    Hepsi mezara eğilip ona baktı, ne yapıyordu bu adam -canlı gibi görünüyordu! Nefesini ne kadar süre tutabilir ki? Sonunda nefes almak zorunda kaldı, onlar da sordular, “Burada ne yapıyorsun?”
    Nasrettin Hoca gözlerini açtı ve “Siz ne yapıyorsunuz burada? Neden buradasınız?” diye sordu.
    Adamlar da sinirlenmişlerdi; “Önce sen söyle neden burada olduğunu!”
    O zaman Nasrettin Hoca herşeyi anladı ve gülmeye başladı. “Bu çok çok zor bir felsefe problemi. Siz benim yüzümden buradasınız, ben sizin yüzünüzden buradayım. Bunun çözümü yok. bir başlangıç ve son yok; bu bir kısır döngü.” dedi.
    Bu böyle devam eder.bütün dünya savaşa hazırlanır ve bütün dünya barış içinde yaşamak ister. Bunun sebebi bu aptal politikacılar. Dayandıkları şey korku olduğu için bütün ülkeyi korkuturlar. Korkuyu yayarlar. Korku içinde yaşarlar. Sürekli şüphe içindedirler.
    Çünkü ben “bırakınız yapsınlar”dan bahsediyorum, çünkü ben, gerçek politik özgürlüğün yalnızca ekonomik özgürlük olduğunda var olabileceğini söylüyorum. Ekonomik özgürlük esas özgürlük olmak zorundadır. Ekonomik özgürlüğü bir defa yok ederseniz politik özgürlük kaybolur; ve politik özgürlük kaybolduğunda dini özgürlük kaybolur. Bunlar hep birbiriyle bağlantılıdır.
    Eğer dünyada özgürlük var olacaksa bütün boyutlarıyla var olmak zorundadır -dini, politik, ekonomik. Özgürlük yalnızca politik olarak var olamaz; yalnızca ekonomik olarak var olamaz. Özgürlük tek bir olgudur. Çok boyutludur ama bütün boyutlar birbiriyle bağlantılıdır.
    Hiçbir ekonomik özgürlüğe izin vermeyen bir ülke düşünün. Politik olarak nasıl özgür olabilir? Bu yüzden komünizm özgürlük yaratamaz. Komünizm “eşitlik” yaratır. Eşitlik, insanların eşitsiz olma özgürlüğünün ellerinden alınmış olduğu anlamına gelir. Eşitlik, daha fazla kazanabilen insanların, daha fazla kazanma ye
    teneği olan insanların daha fazla kazanmalarına izin verilmeyeceği anlamına gelir. Ve yeteneği olan insanlar vardır.
    Şair olmayanlardan farklı yeteneklere sahip olanlar sadece şairler değil, filozof olmayanlardan farklı yeteneklere sahip olanlar da sadece filozoflar değil; bu durum zengin ve yoksul için de geçerli. Andrew Carnegie ve Rockeffeller başka hiç kimsede olmayan belirli yeteneklere sahipler. Andrew Carnegie yoksul olarak doğdu ama dünyanın en zengin adamı olarak öldü -bir dehaya sahipti. Komünist bir yapı içinde bu dehaya izin verilemez. Rusya’da hiç kimse bir Andrew Carnegie olamaz. Ama bu, insanların özgürlüğünü yok eder; yani bu adil değildir, Andrew Carnegie için adil değildir.
    Sorun şu ki, zengin olamayan insanlar servet yaratamaz, kapital yaratamaz, zenginlik yaratamaz. Andrew Carnegie gibi insanlar zenginlik yaratır.
    Yalnızca Bertrand Russell, Wittgenstein, G.E. Moore gibi insanlar felsefe yaratır. Eğer onları felsefe yaratmaktan alıkoyar-san, felsefe olmayacaktır. Rockefeller ve Morgan ve Carnegie gi
    bi insanlar servet yaratır. Eğer onların servet yaratmalarına izin vermezsen, servet olmayacaktır.
    Birkaç şairi şiir yazmaktan alıkoy bakalım. Sanıyor musun ki, sen birkaç kişiyi şiir yazmaktan alıkoyduğun ve “şiiri eşit olarak dağıttığın” için kalan herkes şair olacak; artık herkes eşit derecede şair olacak? Hayır.
    İnsanlar farklıdır, insanlar eşit değildir. Karl Marx’ın yaptığı en temel hata, insanoğlunun psikolojik açıdan eşit olmadığının tam olarak farkına varmamış olmasıydı. Komünizmde çok temel bir şey eksikti, insanların psikolojik olarak eşit olmadığı bakış açısı. Adil ve özgür bir dünya, insanlara eşit olmama, kendi yeteneklerine yönelme, kendileri olma özgürlüğünü sonuna kadar vermelidir.
    Kapitalizmin, insan toplumunun doğal evrimi olduğunu söylediğim için politikacılar hemen korkuya kapılıyorlar. benim Amerika için, CIA için falan çalıştığımı düşünüyorlar.
    Daha birkaç gün önce, ünlü komünist Khwaja Ahmed Abbas, aleyhimde, benim CIA için çalışmakta olduğumu ilan eden bir makale yazdı. Bu şaşırtıcı bir şey çünkü diğerleri de Khwaja Ah-med Abbas’ın bir Rus ajanı olduğunu söylüyorlar. Amerika’da komünizm hakkında konuşursan bir Rus ajanısındır.
    Eğer komünizm hakkında konuşursan bir Rus ajanısındır, eğer kapitalizm hakkında konuşursan Amerikan ajanısındır; yani hiçbir şekilde konuşman mümkün değil. Aksi takdirde ya Amerikan ajanı ya da Rus ajanı olmak zorunda kalacaksın. Bu demektir ki, hissettiğin şekliyle aklından bir şey geçirmek, tasarlamak, üzerinde derinlemesine düşünmek mümkün değildir. Eğer komünizm hakkında ve komünizm lehine konuşursam bir Rus ajanıyım, eğer kapitalizm hakkında konuşursam Amerikan ajanıyım; peki benim, herhangi birinin ajanı olmama ve istediğim gibi konuşma olasılığım nerede? Böyle bir olasılık yok gibi görünüyor.
    Bu, senin politikacılarının yaratmış olduğu dünya. Sürekli olarak korkan...sürekli olarak korkan.
    Benden korkan bir tek Hindistan hükümeti değil. Durum o kadar saçma ki, başka ülkelerin hükümetleri de korkmaya başlıyorlar. İşte burada Alman hükümetinin ajanları olan biteni izliyorlar.
    Şimdi de Hindistan hükümeti Alman casuslarının burada olmasından korkuyor! Hint casusları Alman casuslarını takip ediyor: Ortada bir şeyler olmalı yoksa Almanya neden benimle ilgilensin ki? Ve yakında başka casuslar da gelecek!
    Burası birileri için bir şeylerin döndüğü bir yer değil. Onların hepsi ahmak! Alman, Hintli vesaire hepsi ahmak. Boş yere zamanlarını harcıyorlar burada.
    Ama ben casuslarınızı göndermeyin demiyorum. Göndermeye devam edin. Onlardan birkaçı sanyasin olmak zorunda! Birkaç tanesi oldu bile!
    Daha geçen gün, Almanya’da tanınan bir profesörden, Alman Protestan Kilisesi’nin buraya casus göndermiş olduğunu bildiren bir mektup aldım. Artık korkmaya başlıyorlar çünkü Hıristiyanlar sanyasin oluyorlar. Bu tehlikeli bir durum.
    Yakında her çeşit casusu burada göreceksiniz. Onlara sevgiyle yaklaşın ve onları benim hakkımda elinizden geldiğince bilgilendirin. Birkaç tanesi mutlaka sanyasin olacak ve bu, hükümetlerini ve kiliselerini büyük bir şoka uğratacak.
    Yeni Delhi’deki çok güvenilir bir kaynaktan, Eva Renzi’nin bir Alman hükümeti casusu olarak burada bulunmuş olduğu bilgisini aldım. Hintli casusların keşfettikleri şey işte bu!
    Paranoyayı görüyor musun?
    “Neden politikacılar seni sürekli yanlış anlıyor?” diye soruyorsun bana. Beni anlamak için az da olsa zeka gerekli.
    Kendini beğenmiş ve kayıtsız bir politikacı, Yeni Delhi’li bir gazeteciye, hava atarcasına hem Oxford hem de Cambridge’e devam etmiş olduğunu açıkladı.
    “Oxford’dan neden ayrıldınız?” diye sordu gazeteci.
    “Zatürree, sevgili oğlum,” diye açıkladı politikacı.
    “Ona yakalandığınız için mi?” diye üsteledi gazeteci.
    “Hayır,” diye itiraf etti politikacı. “Onu heceleyemediğim
    için.”
    Az da olsa zeka kesinlikle gereklidir.
    Politikacı, parlamentoya seçilmek için kampanya yürütüyordu. Yaşlı bir çiftçiyle sohbet açmaya çalışıyordu. Tarlanın kenarına gelip:
    “Mısırınızın rengi sarı gibi sanki” dedi.
    “Ektiğimiz cins böyle” dedi çiftçi.
    “Yarı ürün alacaksınız gibi görünüyor.”
    “Daha fazlasını bekleme. Diğer yarısını toprak sahibi alır.”
    “Bütün hayatınız boyunca burada mı yaşadınız?”
    “Yoo, sadece şu ana kadarki kısmını.”
    “Yani seninle bir budala arasında pek fark yok, öyle mi?”
    “Yoo, sadece bir çit.”
    Dördüncü soru:
    Lütfen delilik hakkında birşeyler söyle. Bütün çabalarına rağmen delilik hakkında hiçbir şey bilmeyen psikiyatristler gördüm.
    Deliliğin iki tipi var gibi görünüyor. Sen, aydınlanmaya giden yolda bir adım olarak delilikten bahsettin ve psikozu, hayatın gerçekliğiyle yüzleşme korkusunun şiddetli bir formu olarak adlandırdın. İsa Mesih olduğunu iddia eden her deli bir Tanrı deneyimi yaşamış gibi görünmüyor.
    Deliliğin iki türü vardır ama modern psikiyatri sadece bir türün farkında ve diğer türün farkında olmadığı için deliliği anlayışı aksak, yanlış, hatalı ve üstelik zararlıdır.
    Psikiyatristlerin farkında oldukları birinci tür delilik, mantıklı zihnin altına düşmektir. Gerçeklerle baş edemediğin zaman, gerçekler çok fazla geldiğinde, dayanılmaz olduklarında delilik, kendi öznel dünyana kaçmanın bir yoludur, böylece varolan gerçeklikleri unutabilirsin. Kendi öznel dünyanı yaratırsın, bir tür hayali dünyada yaşamaya başlarsın, gözlerin açıkken bile rüya görmeye başlarsın, böylece sana çok fazla gelmiş ve dayanılmaz olmuş gerçekliklerden kaçabilirsin. Bu bir kaçıştır; insan mantıklı zihnin altına düşer. Bu, hayvan zihnine dönüştür. Bu, bilinçsizliğe düşüştür.
    Aynı şeyi başka yollarla beceren başka insanlar var. Alkolik bunu alkol vasıtasıyla becerir. Çok fazla içer ve tamamen bilinçsiz hale gelir. Bütün dünyayı ve dünyanın bütün sorunlarını ve endişelerini -eş, çocuklar, pazar, insanlar -unutur. Alkol yardımıyla kendi bilinçsizliğine gider. Bu birkaç saat sonra gidecek olan geçici bir deliliktir.
    Dünyada zor zamanlar her ortaya çıktığında uyuşturucular
    çok önemli hale gelir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uyuşturucular bütün dünyada olağanüstü önemli bir hale geldi özellikle de, İkinci Dünya Savaşı’nı görmüş olan, her an patlayabilecek bir volkanın tepesinde oturmakta olduğumuzun farkına varmış ülkelerde. Hiroshima ve Nagasaki’nin saniyeler içinde yanışını gördük -yüz bin insan beş saniyede yandı. Artık gerçeklik kaldırılamayacak kadar fazlaydı. Bu yüzden yeni kuşak, genç kuşak uyuşturucularla ilgilenir oldu.
    Uyuşturucuların ve dünyanın her tarafındaki etkilerinin ve yeni kuşak üzerindeki tesirlerinin kökleri İkinci Dünya Savaşı de-neyimindedir. Hippileri, uyuşturucu insanlarını yaratan İkinci Dünya Savaşıdır çünkü hayat çok tehlikelidir ve ölüm her an gelebilir...bundan nasıl kaçınılır, bunu tamamen unutmanın yolu nedir?
    İnsanlar streste ve zora geldiklerinde uyuşturucu kullanmaya başlarlar. Bu hep böyle olmuştur. Uyuşturucu, geçici bir delilik yaratmanın bir yoludur. Delilikle, mantıklı zihnin altına düşmeyi kastediyorum -çünkü yalnızca mantıklı zihin sorunların farkına varabilir. O, çözüm nedir bilmez, yalnızca sorunları bilir. Yani eğer sorunlar idare edilebilir haldeyse ve sorunlarla birlikte yaşayabi-lirsen aklın başında kalır. Çok fazla geldiğini gördüğünde aklını kaçırırsın. Aklı kaçırmak, sorunlardan, gerçekliklerden, endişelerden, stres hallerinden kaçınmanın insanda doğuştan var olan yöntemidir.
    İnsanlar gerçeklerden pek çok şekillerde kaçarlar. Birisi alkolik olur, birisi LSD alır, birisi esrar içer. Ve o kadar cesur olmayan başka insanlar da vardır -onlar hasta düşerler. Kanser olurlar, verem olurlar, felç olurlar; böylece dünyaya, “Ben ne yapabilirim ki? Ben felç oldum. Eğer gerçeklerle yüzleşemezsem bu benim sorumluluğum değil. Artık ben felcim” diyebilirler. “İşim dağılı-yormuş, ne yapabilirim ki? Ben kanserim.”
    Bunlar insanların egolarını koruma yollarıdır -zavallı yollar, acınası yollar ama bunlar hala egonu korumanın yollarıdır. Egodan vazgeçmek yerine insanlar onu korumaya devam ediyor. Hayat ne zaman aşırı gerilimli bir durum olsa bunların hepsi ortaya çıkar. İnsanlar tuhaf hastalıklara, tedavi edilemeyen hastalıklara yakalanırlar -tedavi edilemeyen çünkü kişinin kendi içinden has
    talığa müthiş bir destek vardır ve kişinin ilaçlarla ve doktorla işbirliği olmadan iyileşme ihtimali yoktur. Kimse seni sana rağmen iyileştiremez: Bunu temel bir hakikat olarak hatırla.
    Eğer kanserinde derin bir beklenti varsa, seni koruduğu için, kanser yüzünden piyasada mücadele edemediğin, rekabet edemediğin hissini verdiği için orada olmasını istiyorsan, eğer kanser sana bir tatmin veriyorsa -eğer bu beklenti varsa -seni kimse iyileştiremez çünkü sen onu yaratmaya devam edeceksindir. Bu psikolojik bir hastalıktır; kökleri senin psikolojindedir.
    Bunu herkes bilir. Sınav yaklaşırken öğrenciler hasta olmaya başlar. Sınav geldiğinde bazı öğrenciler çılgına döner. Sınavdan sonra tekrar iyileşirler. Sınav olacakları her sefer hasta olurlar -ateş, zatürree, sarılık, şu, bu. Baksan şaşarsın, -neden sınav dönemlerinde bu kadar çok öğrenci hastalanır? Ve sınav sonrasında birdenbire her şey normale döner. Bu bir hile, bir stratejidir. Ailelerine, “Ne yapabilirim ki? Hastaydım; o yüzden geçemedim,” veya “Hastaydım; o yüzden üçüncü oldum. Yoksa altın madalya kesin benimdi.” diyebilirler. Bu bir stratejidir.
    Eğer hastalığın bir stratejiyse onu iyileştirmenin bir yolu yoktur. Alkolikliğin bir stratejiyse ondan kurtulmanın bir yolu yoktur çünkü onun olmasını sen istiyorsundur. Sen bir yaratıcısın, -belki bilinçli olarak değil ama -onu kendi kendine yaratıyorsun.
    Delilik de böyledir; o son çaredir. Herşey boşa çıktığında, kanser bile, alkol, esrar, felç herşey boşa çıktığında o zaman son çare aklını kaçırmaktır.
    Bu yüzden delilik Batılı ülkelerde Doğudan daha fazla ortaya çıkar çünkü Doğu’da hayat o kadar stresli değildir. İnsanlar yoksuldur ama hayat o kadar stresli değildir. İnsanlar o kadar çok stresi karşılayamayacak kadar yoksuldur. İnsanlar psikiyatriye, psikoanalize para ödeyemeyecek kadar yoksuldur.
    Delilik bir lükstür. Sadece zengin ülkeler bunu karşılayabilir.
    Bu, psikologların farkında oldukları bir tür deliliktir: Mantıklı zihnin aşağısına düşmek, bilinçsizliğe doğru kaymak, sahip olduğun azıcık bilinci de bırakmak. Bilincin en baştan o kadar çok değildi; zihninin sadece onda biri bilinçlidir. Bir buzdağı gibisin -onda biri suyun üstünde, onda dokuzu suyun altında. Zihninin onda dokuzu bilinçsizdir. Delilik, bilinçli olan onda biri de bırakmak
    demektir böylece bütün buzdağı suyun altına girer.
    Fakat başka bir tür delilik daha vardır -belirli benzerlikler yüzünden buna da delilik denmesi zorunludur -bu da mantıklı zihnin ötesine gidiştir. Biri mantıklı zihnin aşağısına düşmek; diğeri mantıklı zihnin yukarısına düşmek, yukarı doğru düşmektir. Her iki durumda da mantıklı zihin kayıptır: Birinde bilinçsiz hale gelirsin diğerinde bilinçüstü. Her iki durumda da normal zihin kayıptır.
    Birinde tamamen bilinçsiz olursun, kesin bir bütünlük doğar içinde. Ve eğer izlersen görürsün: Delilerde kesin bir bütünlük vardır, kesin bir tutarlılık -onlar birdirler. Bir deliye güvenebilirsin. O iki değildir, tamamen birdir. O çok tutarlıdır çünkü yalnızca bir zihni vardır, bu da bilinçsizliktir. İkilik kaybolmuştur. Bir delide belirli bir masumiyet de bulursun. Çocuk gibidir. Kurnaz değildir, olamaz. Aslında, kurnaz olamadığı için delirmek zorundaydı. Kurnaz bir dünyayla başedemedi. Bir delide belirli bir basitlik, saflık bulursun.
    Eğer delileri izlediysen onlara aşık olursun. Kendilerine bir tür güvenleri vardır. Bölünmüş değillerdir, ayrılmış değillerdir, birdirler. Tabii ki gerçeklik karşısında birdirler, hayal dünyalarında birdirler, yanılsamalarında birdirler ama onlar birdirler.
    Yıllarca bir tiyatro kumpanyasında çalışmış ve her zaman Ab-raham Lincoln’ü oynamış bir adam olduğunu duymuştum. Onca yıl Abraham Lincoln olarak çalıştıktan, Abraham Lincoln olarak konuştuktan, Abraham Lincoln olarak giyindikten sonra adam yavaş yavaş delirmiş. Abraham Lincoln olduğunu düşünmeye başlamış. Önceleri, ailesi ve arkadaşları şaka yaptığını, muziplik yaptığını düşünmüşler ama yavaş yavaş, şaka yapmadığını anlamışlar. O tuzağa düşmüş. Ona inanmış; çünkü yalnızca oyunda değil oyun dışında da aynı giysileri giyermiş. Aynı bastonu taşırmış; Abraham Lincoln’ün yürüdüğü gibi yürürmüş. Abraham Lin-coln’ün kekelediği gibi kekelermiş. Günde yirmi dört saat Abra-ham Lincoln olarak kalmış.
    Arkadaşları, “Ne yapıyorsun böyle?” diyerek yaptığı şey konusunda onu ikna etmeye çalışmışlar. Fakat o, kendinden emin bir şekilde, “Siz neler söylüyorsunuz? Ben Abraham Lin-coln’üm!” diye karşılık vermiş. En sonunda başka yolu olmadığı
    nı görerek onu bir psikiyatriste götürmüşler. Psikiyatrist bildiği herşeyi denemiş ama adam Abraham Lincoln olduğuna sonuna kadar inanmış durumdaymış.
    Deliler son derece dengelidirler. İçlerinde kuşku yaratamazsın -kuşku, mantıklı zihnin bir parçasıdır. İnandıkları şey her neyse fanatik bir şekilde inanırlar yani bütün deliler fanatiktir, bütün fanatikler de deli. Unutma bunu.
    Fanatik, “Bir tek ben doğruyum, geri kalan herkes yanlış” diye düşünen kişidir. Fanatik, “Benim söylediğim şeye inanan haklıdır ve benim söylediğimin yanlış olduğuna inanan da haksızdır” diye düşünen kişidir. Bir fanatikle herhangi bir iletişime geçme olasılığı yoktur; iletişime geçemezsin. Yalnızca iki şekilde düşünür o: Ya bir dostsundur ya da bir düşman. Senin inandığına inanan dost, senin inandığına inanmayan da düşmandır.
    Bu yüzden Morarji Desai’ye fanatik diyorum. Bütün ülkenin onun inandığına inanmak zorunda olduğunu düşünüyor -onun ideolojisine inanmak zorundayım, ancak o zaman bu ülkede var olmama izin verilebilir. Fanatik asla bir demokrat olamaz; fanatik daima bir faşisttir. Fanatik delidir.
    Bütün çabalar boşa çıkmış. Ve adam, Abraham Lincoln olduğuna o kadar ikna olmuş ki yavaş yavaş, günden güne psikiyatrist uğraştıkça o bile şüphe etmeye başlamış -belki de adam Abra-ham Lincoln’dür. Abraham Lincoln’e benziyor da. Yıllar boyunca rol yapmış ve bir rolü yıllarca yaptığında o olursun. Sürekli tekrar edilen yalan gerçek olur.
    Artık psikiyatrist de, “Kim bilir? Haklı olabilirsin. Belki de hepimiz haksızız, bu da bir olasılık,” diyerek kuşku duymaya başladığında bir şey denemiş.
    Amerika’da bir makine var; adına yalan makinesi deniyor. Mahkemelerde kullanılıyor. Psikiyatrist bir yalan makinesi getirmiş; makine insanların doğru mu yoksa yalan mı söylediğini ortaya çıkarıyor. Basit bir alet. Kişi, yalan makinesine bağlı olduğunun farkında değil; makine gizlenmiş vaziyette. Makine kardiyogram gibi bir şey, sürekli olarak kişinin kalp atışlarının grafiğini çıkarıyor. Doğru söylerken grafikte bir uyum oluyor, ne zaman yalan söylese grafikteki uyum bozuluyor.
    Yani ilk birkaç soru, adamın yalan söyleyemeyeceği, yalan
    söyleme ihtimali olmayan şeyler hakkında sorulmak zorunda ki böylece grafiğin uyum içindeki durumunu bilelim. “Saate bak. Saat kaç?” diye sorulmuş adama. “Ona çeyrek var” demiş. Adama bir mektup verilip okuması istenmiş, o da okumuş. Grafik uyumlu bir şekilde gidiyormuş. Cevabı kesin olan birkaç soru daha sorulmuş -”Bu odada kaç kişi var?” Adam, “Yedi” demiş. “Perde ne renk?” Adam “Yeşil” demiş. Yalan söyleme ihtimali olmayan bunun gibi şeyler.
    Ve sonra, “Sen Abraham Lincoln müsün?” diye sorulmuş. Adam artık bu sorudan bıkmış durumdaymış. İnsanlar yıllar boyunca her gün onu Abraham Lincoln olmadığına ikna edip durmuşlar. Bütün bunlardan kurtulmak için, “Hayır değilim,” demiş ama yalan makinesi adamın yalan söylediğini bildirmiş!
    İnancı o kadar derine işlemişti ki sadece insanları ikna etmek, bu ahmak insanlardan kurtulmak için yalan söylüyordu. “Hayır, değilim,” demişti ama olduğunu biliyordu.
    Deliliğin bir tutarlılığı, bir kendine güveni vardır. Hiçbir kuşku yoktur onda, delilik mutlak inançtır. Öteki delilikte de aynı durum geçerlidir. Adamın biri mantık üstüne çıkar, mantığın ötesine geçer, mutlak bir şekilde bilinçli hale gelir, bilinçüstü olur. Birinci delilikte, bilinçli olan bir birim, bilinçsiz olan dokuz birimin içinde erir. Bu öteki delilikte, bilinçsiz olan dokuz birim yukarı doğru hareket etmeye başlar ve herşey gün yüzüne, suyun üstüne çıkar. Bütün zihin bilinçli hale gelir.
    Buda kelimesinin anlamı budur, mutlak bir şekilde bilinçli olmak. Artık bu adam da delirmiş görünür çünkü tutarlı olacaktır, tamamen tutarlı. Kendine güvenli olacaktır, herhangi bir delinin olabileceğinden daha güvenli. Tamamen bütünleşmiş olacaktır. Bir birey olacaktır, kelimenin tam anlamıyla bir birey -bölünemez anlamında. Hiçbir bölünme yaşamayacaktır.
    Yani her ikisi de benzer görünür: Deli inanır, Buda güvenir. Güven ve inanç benzer görünürler. Deli tektir, mutlak olarak bilinçsiz; Buda da tektir, mutlak olarak bilinçli. Ve teklik benzer görünür. Deli, mantığı, muhakemeyi, zihni bırakmıştır; Buda da muhakemeyi, akılcılığı, zihni bırakmıştır. Bu benzerdir; fakat birbirlerinden kutuplar gibi ayrıdırlar. Biri insanlığın altına düşmüş, diğeri insanlığın üzerine yükselmiştir.
    Modern psikoloji Budalar üzerinde çalışmaya başlamadıkça eksik kalacaktır. Eksik kalacaktır, bakış açısı eksik, kısmî kalacaktır ve kısmî bir bakış açısı çok tehlikelidir. Kısmî bir hakikat çok tehlikelidir, bir yalandan daha tehlikelidir çünkü size haklı olduğunuz hissini verir.
    Modern psikoloji bir kuantum s>çramas> yaflamak zorundad>r. Budalar>n psikolojisi haline gelmek zorundad>r. Sufizm’in, Hasi-dizm’in, Zen’in, Tantra’n>n, Yoga’n>n Tao’nun derinliklerine inmek zorunda olacakt>r. Ancak o zaman gerçekten bir psikoloji olabilir. Psikoloji kelimesi ruh bilimi anlam>na gelir. O henüz psikoloji de€il-dir; henüz ruh bilimi de€ildir.
    Ortadaki iki seçenek flunlard>r: Kendinin alt>na gidebilirsin, kendinin üstüne gidebilirsin.
    Buda gibi, Bahaddin gibi, Muhammed gibi, <sa gibi deli ol. Benim gibi deli ol. O delili€in ola€anüstü bir güzelli€i vard>r, çünkü güzel olan herfley o delilikten do€ar, fliirsel olan herfley o delilikten taflar. Hayat>n en müthifl deneyimleri, hayat>n en büyük mutluluklar> o delilikten do€ar. Seni sanyasl>€a bafllatarak asl>n-da o tür delili€e bafllat>yorum. Bu mekân delilere aittir.
    Son soru: Osho,
    Mazoşist kimdir, sadist kimdir?
    Mazoşistlik ve sadistlik hakkında şu tanımı duymuştum: Mazoşist, “Döv beni, kamçıla beni, zincirle beni” der. Sadist de, “Hayır, yapmayacağım.”
    Bugünlük bu kadar yeter.