• Yirmi sekiz yaşındaydı. Yaklaşık yüz elli adet antidepresan, elli adet uyku ilacı alarak intihara teşebbüs etti. Hastaneye kaldırdılar. İki gün sonra ayağa kalktı. Gece ikide usulca, kimse görmeden hastanenin pis, köhne tuvaletine giderek kendini o pis, köhne tuvaletin kapısına ayakkabı bağcıklarıyla astı. Yirmi sekiz yaşındaydı.

    Nedense içime en çok dokunan ölümlerden biridir Sarah Kane’inki. Kutu kutu ilaç içtikten sonra kaldırıldığı hastanede biraz güç toplar toplamaz kendisini pis bir tuvalette, üstelik bulabildiği tek şey olan ayakkabı bağcıklarıyla öldürmesinden değil sadece, Kane’in yıllar süren yardım çağrısına dünya olarak hepimizin sessiz kalmasından, onu göz göre göre ölüme yollamış olmamızdan dolayı. Gerçek şu ki intihar edeceğini intihar etmeden önce bir şekilde söylemeyen hiç kimse, ama hiç kimse yoktur. Hepimiz oradaydık ama hiçbirimiz Kane’i duymadık.

    Kane, tuttuğu günlüklere intihar etmeden önce müteaddit kere “Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor… Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor… Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor…” yazmıştı. İşin kötüsü haklıydı da. Muhtemel ki Kane’e rastlamış olsak biz de çok sevmeyecektik onu. Bu yüzden, ne zaman çok sevmediğim biriyle karşılaşsam Sarah Kane gelir aklıma. Birini sevemiyorsam bu, Sarah Kane’i ölüme göndermemizde kendi adıma olan payımdır. Sevmediğimiz her insan potansiyel bir Kane’dir çünkü.

    Sarah Kane’in pek sevilmeyen bir insan olduğu için mi ağır depresyonda olduğu, yoksa ağır depresyonda olduğu için mi pek sevilmeyen bir insan olduğu, tavuk ve yumurta ilişkisi gibi, içinden çıkması zor bir konu. Nitekim, pek de sevimli olmayan kimselerin biz onlara sevgi gösterdikçe kendiliklerinden, sevilecek kişilere dönüşmesi ilginçtir. Birinin sevimsiz davranışını da “Beni sevin! Sevginize çok ihtiyacım var!” yönünde bir yardım çağrısı olarak okumaya meyilliyimdir hep. Sevgiye en çok ihtiyacı olanlar, sevilmesi en zor olanlar.

    Sarah Kane öldüğünde geride beş tiyatro oyunu ile bir film senaryosu bırakmıştı. Ölmeden kısa bir süre önce tamamladığı 4:48 Psychosis oyunu, henüz hiçbir yerde oynanmamıştı. Sarah Kane’in arkadaşı da olan oyun yazarı David Greig, oyun için yazdığı bir önsözde, 4:48 Psychosis‘in, yazarının ölümünden sonra oynanacağı neredeyse kesin şekilde bilinerek yazıldığı açık bir oyun olduğunu söyler. Oyunun konusu klinik depresyon, çok ağır gelen bir acı, kendine zarar verme ve intihara dair düşüncelerdir ki bunlar o sırada yazar Kane’in bizzat yaşamakta olduğu şeylerdir. Bu nedenle oyunu Kane’in kişisel hayatının realitesinden ayırmak güçleşir. Nitekim Michael Billington The Guardian gazetesinde oyunu “75 dakikalık bir intihar notu” olarak nitelemiştir.

    Oyunun biçimi de, içeriği olan psikozun somut haldeki ifadesidir. Türkçe’ye “4:48 Psikozu” olarak çevirebileceğimiz 4:48 Psychosis, bildiğimiz tiyatro kalıplarının dışına çıkar. Karakter veya karakterlere dair hiçbir bilgi, oyunun ne şekilde sahnelenebileceğine ilişkin hiçbir ipucu yoktur. Zihinsel ve ruhsal karmaşayı, anarşiyi ifade eden “psikoz”, oyunun metninde de biçimsel bir karmaşa ve anarşi üzerinden verilir. Kimliğine ilişkin hiçbir şey bilmediğimiz, boşluktan, karanlıktan gelen bir sestir bizimle konuşan. Rastgele numaraları rastgele serpiştirilmiş halde buluruz sayfalarda. Diyalog ya da konu bütünlüğü, anlam birliği, okuyucunun hazır bir çerçeve içine yerleştirebileceği olay düzeni yoktur. Psikotik bir zihnin karmaşasıdır metinden çıkan. Kocaman bir boşluktan, derin bir karanlıktan çıkıp gelerek dört bir yana dağılırlar, bazen adeta hücum ederler. İçinden çıktıkları boşluk ve karanlığa dair bazı hislerimiz oluşur, nereye gittiklerini ise bilmeyiz. Metinden çıkanların nereye gittiğini sanki Kane’in oyunu yazdıktan hemen sonraki intiharı belirlemiş, oyunu bir anlamda bu ölüm ve şekli bütünlemiştir.

    Başka bir deyişle, 4:48 Psychosis oyununa hayat veren, Sarah Kane’in ölümü biraz da. Çok derin bir yaşama sancısı ve ölüm arzusu dışında her şeyi belirsiz olan bu oyunu, Sarah Kane’in intiharı canlandırıyor, Sarah Kane’in hayatından ziyade ölümü hayat veriyor ona. Oyunun somut, bağımsız metni, bu nedenle ilginç bir ayrımın ortasında durmakta. Yazarı hayattayken, oyunu ölü; yazarının ölümüyle birlikte oyunu değişik bir biçimde hayata kavuşuyor ve Sarah Kane oyunu üzerinden, farklı bir biçimde yaşamaya başlıyor bu sefer de. Sarah Kane acısını, ölüyor olduğunu çok derin bir şekilde haykırıyor oyununun satırlarında. Onun bu acıdan gerçekten de ölmüş olduğunu bilmek, o satırlardaki acıyı ete kemiğe büründürerek çıkarıyor karşımıza. Charles Spencer’ın Telegraph gazetesinde belirtmiş olduğu gibi, oyunu derin şekilde kişisel bir feryat olarak görmemek, ona insan olarak sırt çevirebilmek mümkün değil. 4:48 Psychosis, salt bir edebiyat metni değil artık gözümüzde. Ve yaşarken bize feryadını duyuramamış olan Kane, öldükten sonra ancak bu şekilde duyuracağını bilerek yazıyor bu “intihar notu”nu.

    Bir açıdan bakıldığında, yazılan her kitabın bir çeşit intihar notu olarak görülebileceğini düşünüyorum. Yaşam ve ölüm arasındaki çok sıkı ilişki, eser verme sürecinin da ayrılmaz bir parçası. Bu konuda, özellikle Rosemary Gordon’ın çok önemli bulduğum araştırmasına değinmek isterim.

    Jungçu analist Rosemary Gordon, yaratıcılığı incelediği kitabının adını Ölmek ve Yaratmak: Bir Anlam Arayışı (Dying and Creating: A Search for Meaning) koyar. Yaratmak ve Ölmek başlığı yerine, Ölmek ve Yaratmak‘ı tercih etmiştir; zira, kendi iddiasına göre, bu ikisi birbirleriyle şaşırtıcı derecede iç içe geçmekte, aynı anda tecrübe edilmektedir.

    Ölüm ve hayat arasındaki yakın ilişkiye dair çok şey söylenip yazılmış. Burhan Sönmez’in Masumlar romanında “Ölüm hayatın zıddı değil aynasıdır.” (2012, s. 72) diye bir cümle vardır. Rainer Maria Rilke, ölümü anlayan kişinin aynı zamanda hayatı da anladığını, ölümü doğru şekilde kutsamanın hayatı da kutsamak olduğunu söyler. Romancı Antoine de Saint-Exupery de İnsanların Dünyası romanında benzer şekilde “Yaşama anlam veren şey, ölüme de verir” (1982, s. 186) yazar. Rosemary Gordon az önce sözünü ettiğim kitabında, hayatın anlamını arayışla ölümünü anlamını arayışını, kişinin gerçek benliğini arayışıyla sıkı sıkıya ve kaçınılmaz şekilde ilişkili olduğunu öne sürer (s. 12). Gordon, uzun yıllara yayılan analist tecrübesine dayanarak, yaratıcılığın kişinin ölüm düşüncesiyle kurduğu ilişkiye son derece bağlı olduğundan her geçen gün daha emin olduğunu söyler. Dış dünyada ölüm ve yaşam/yaratım birbirine ne kadar bağlıysa, bireyin hayata verdiği anlam ve yaratma kabiliyeti de, ölüme verdiği anlama o kadar bağlıdır. Gordon, ölümün bütün psikolojik gerçekle çok derinden ilgili olduğunu, kişinin ölüme yaklaşımının, ondan etkilenme yoğunluğunun, ölüm korkusunun, ona verdiği sembolik anlamın, hem bir bireyin hem de bir kültürün kişiliğini ciddi olarak etkilediğini ve şekillendirdiğini iddia etmektedir.

    Yaratıcılık, kuşkusuz, değişime açık olmakla son derece alakalı. Gordon da, değişimi kabul edebilmenin, kaçınılmaz ve son değişim olan ölümü kabul edebilmeyi de kapsadığını anlatır. Değişimi kabul edebilme hayatın bir parçası olduğu gibi, ölümü kabul edebilmek de yaratıcı olabilmenin bir parçasıdır.

    Yaratıcılığın ölüm ve yaşam arasında durduğu gibi, sanat eseri de ölüm ve yaşam arasında bir yerdedir. Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme adlı eserinde “Sanat da hayat ve ölüm arasında salınmaktadır. Sanat eseri de yaşamsal bir enerjiyle dolup taşmaktadır ama neticede sadece cansız bir nesnedir. Sanatın gizemi buradadır.” (2011, s. 66) yazar. Sokrates “Ölme cesareti, var olma cesaretinin testidir” demişti. Henry Miller, Rimbaud’nun “İnsan yaşamak istediği şey için ölür.” gibi bir cümle kurabileceğini yazmıştır (bkz. Miller, 1994, s. 99). Seneca da, “Ölmeyi tercih etmek, yaşama sanatının bir seçeneğidir” diyerek intihar ve yaşam arasındaki ayrılmazlığa dikkat çekmek ister.

    Eser verme güdüsü, ölümün varlığına dair bir farkındalıkla son derece ilişkili. Ölümlü olmasaydık, arkamızda bir eser bırakmaya dair bu denli güçlü bir ihtiyaç duymazdık. Doğduğumuz andan itibaren ölmeye başlıyoruz ve yaşadığımızın farkına varmamız, aynı zamanda ölüyor olduğumuzun farkına varmamızdan ayrılabilir bir şey değil. Ölümlü olduğumuzun bilincine vardıkça yaşamda ortaya çıkardığımız işlere daha çok sarılıyoruz. Yaşamaya dair yaptığımız anlamlı işler, ölüme verdiğimiz anlamla bu nedenle ilişkili ve aynı nedenden dolayı her kitabın bir çeşit intihar notu olarak okunabileceğini düşünüyorum. Sarah Kane’in oyunu ise, ölümü ve intiharı anlattığı ve bunları psikoza dair bir belirsizlik zemininde anlattığı için, Sarah Kane’in gerçek hayatındaki ölümüyle birlikte konuyu daha da ilginç bir yere getiriyor. Sadece Sarah Kane’in eseri değil, her eser bir yardım çağrısı; Tarkovsky’nin ağzından söylersek, her eser bir dua, bir yakarış. Sarah Kane’nin ölümü ise, bu çağrıya cevap vermediğimiz için aramızda yaşıyor.

    David Greig, 4:48’in Sarah Kane’in her gece uykudan uyandığı saat olduğunu söylüyor. Uzun yıllar boyunca çok ağır depresyonda olan Sarah Kane uyumakta ciddi güçlük çekiyordu ve ilaçlar yardımıyla uykuya dalabildiğinde de geceleri uyanıveriyordu. Bir anlamda, acısı uyandırıyordu Kane’i; bu nedenle de 4:48, tüm o uyuyamama, uyuyup uyanma halinin, Kane’in yaşadığı ruhsal ızdırabın simgesi olmuştu Kane için. Nihayet uykuya dalabilme ile aniden uyanmanın, uyku haline geçip acıyı unutmakla acının yeniden başlamasının ortasında duruyordu 4:48.

    David Greig, oyunun içinde sıkça yer alan ve başlıkta da geçen 4:48’in sabah 4:48’e, İngilizce ifade edecek olursak, gece 12’den öğlen 12’ye kadar olan “a.m.” (after midnight) zaman dilimine işaret ettiğini söyler. Ben ise, oyunda 4:48 saatinin İngilizce’deki genel alışkanlığın aksine hep boş bırakılmasını, “4:48 a.m.” veya “4:48 p.m.” ifadelerinin veya 4:48’in “a.m.” mi “p.m.” mi olduğuna dair hiçbir ipucu olmamasının anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bilindiği gibi, İngilizce’de saatler “a.m.” ve “p.m.” ibareleriyle beraber kullanılıyor; ve “a.m.”, az önce belirttiğim gibi, gece 12’den öğlen 12’ye kadar olan zaman dilimine işaret ederken, “p.m.” (post midday) öğlen 12’den gece 12’ye kadar olan zaman dilimini imliyor.

    4:48, bana göre, Sarah Kane’in uyku ile uyanıklık arasında olduğu ayrım değil sadece. 4:48, sabah 4:48’i mi akşam 4:48’i mi ifade ettiği oyundaki her şey gibi açık bırakıldığı düşünülürse, gecenin gündüze, gündüzün de geceye evrildiği o dönüşüm vaktini, koyu ve kesin değil, alaca karanlığı sembolize ediyor benim zihnimde, tam da oyunun ruhuna uygun olduğu gibi. Hayat, tezatların birbirini içinde barındırdığı bir yer. Yaşam ölümü, ölüm yaşamı, mutluluk mutsuzluğu, mutsuzluk da mutluluğu içinde taşıyor. Geceyi doğuran gündüz olduğu gibi gündüzü doğuran da gece; ve bu, yaşamı doğuranın ölüm olduğu gibi ölümü doğuranın da yaşam, mutluluğu doğuranın mutsuzluk olduğu gibi mutsuzluğu doğuranın da mutluluk olduğu gerçeğinden çok da farklı değil. Hem geceden gündüzün doğduğu sabahı hem de gündüzden gecenin doğduğu akşamı ifade eden şafak vakti, her iki durumda da 4:48’den geçiyor.[1] Genel bir şafak vaktinin, Sarah Kane’e özel dakikası 4:48. Her iyi sanat eserinin özelliği olduğu üzere, aynı anda hem çok özel hem çok genel ve özel olmasının içinde o durumun genelliğini de barındırıyor. Sarah Kane’in özelinde 4:48, yaşama doğru mu gidiyor yoksa ölüme doğru mu, yoruma açık, içinde hiçbir şeyin mutlak olmadığı 4:48 Psychosis oyununun doğasına uygun şekilde. Sarah Kane şimdi başka bir yaşam formu içinde yaşıyor. Bu yaşam formunun, tamamına bir anlamda Kane’in ölümüyle eren 4:48 Psychosis oyununu yazdığı sırada olduğundan daha üstün, mutluluk kavramına daha yakın bir form olup olmadığı edebiyat ve yaşam konseptleri üzerinden tartışılabilir.

    Rus şair Sergei Yesenin, 1925 yılında intihar eder. İntihar etmeden önce, Sarah Kane’e benzer şekilde, herkese veda ettiği bir ayrılık şiiri bırakır geride. İsmi de “Ayrılık Şiiri” olan bu “intihar notu”nun son iki dizesi şöyledir:

    Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm,

    Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da.

    Sergei Yesenin’in çağdaşı olan bir başka Rus şairi, Vladimir Mayakovski, Sergei Yesenin’in şiirine kendi yazdığı bir şiirle karşılık verir. “Sergei Yesenin’e” adlı bu uzunca şiirin tamamını burada paylaşamayacağım, ama Yesenin’in son iki dizesine karşılık gelen sonunu alıntılamak isterim:

    Yarınlardan

    koparıp

    almalıdır mutluluğu

    insan.

    Şu yaşamda

    en kolay iştir ölmek.

    Asıl güç olan

    yepyeni bir yaşama

    başlamak. (çev: Yurdanur Salman)



    Her eserin kendisine ait bir hayatı vardır. Eser tamamlandığı, somut bir biçim aldığı andan itibaren, yazarından ve dünyadan bağımsız bu özel hayatını kendisi yaşar. 4:48 Psychosis, bu açıdan farklı, tartışılır bir yerde duruyor; Sarah Kane’in onun vasıtasıyla geçtiği yeni hayatı gibi. Bir edebiyat metnini okuduktan sonra, o metni okumadan önceki kişi değiliz hiçbirimiz. Sarah Kane sadece kendisi değil, bizi de yeni bir hayata bırakıyor bu aynı zamanda “intihar notu” olma özelliği taşıyan edebiyat metni ile. Artık Sarah Kane’in acısına duyarsız kalmış olduğumuz ve bunu değiştiremeyeceğimiz bir dünyada yeni bir yaşama başlamak durumundayız, Sarah Kane’i onunla aynı dünyada yaşarken hiç tanımamış, okumamış olsak da. Zira 4:48 Psychosis, bizimle aynı dünyada yaşıyor. Sarah Kane’in, oyununda elimizle dokunabileceğimiz hissini verecek bir gerçeklik, çarpıcılıkla anlattığı acı her yerde, bu dünyada, ve aramızda yaşıyor. Kimliklerini bilmediğimiz, ama aramızda yaşadıklarını bildiğimiz Sarah Kaneler gibi. ( http://ayrintidergi.com.tr/...ayakkabi-bagciklari/ )

    Kitabı okumak isteyenleriçin: ( http://nakostrait.blogspot.com/...-448-psikoz.html?m=1 )


    Ek: Kitabı ilk okuduğumda psikolojik olarak çökmüş olduğum bir dönemdeydim. Kendimi mükemmel ötesi yalnız ve yaşamayı istediğim için değil de zorundaymışım gibi tercih ettirildiğimi hissediyordum. Kısacası büyük bir çöküşteydim ve bir silah alıp kafama sıkmak istiyordum. Bunun için dürüst olmayan çevreye sahip arkadaşlarımdan bile yardım istemeyi gecelerce düşündüğüm oldu. Hatta intihar mektubu felan yazacaktım neredeyse. O denli kötü duruma geldim. Sonra bu kitap çıktı karşıma. İntihar etmem için yoktan sebepler uydurdum kendime. Birden Sarah Kane'e aşık oldum (!). Onun yaptığı gibi bileklerimi kesmek istedim. Ancak birinin beni bulup kahramanca (!) kurtarabileceği düşüncesiyle vazgeçtim. En çok da anneme 2. bir evlat acısı yaşatmamk için vazgeçtim. Bundan pişman mıyım? Hayır, ama bu ilerde yapmayacağım anlamına gelmiyor. Bu yüzden bu kitabın bende özel bir yeri var. Ne zaman okusam duygulanırım. Beni hayata bağlar. Kitabı okuyup insanlara bakış açınızı değiştirin derim. Çünkü bir insan bir davranış sergiliyorsa bir nedeni vardır. Ön yargıyla yaklaşmayın!
  • Aşk şiirlerinin unutulmaz şairi Ümit Yaşar Oğuzcan, İş Bankası’nda çalışırken karşılaştığı güzel bir kıza tutulur. Aralarında neredeyse bir emeklilik yaşı vardır. Yani, ortada bir tür Karacaoğlan’ın ‘Bir kız bana emmi dedi neyleyim’ durumu söz konusudur. Üstelik evlidir. Hem de ikinci kez… İlk yıkımı; adına Ayten dediği, yanlışlarının en ezgilisi, en tutkulusu olan, denizlerin rengini güzelleştiren, saatlere zamanı yeniden öğreten o rüya gibi stajyer kızdır.

    Ben bir Ayten'dir tutturmuşum
    Oh ne iyi
    Ayten'li içkiler içip
    Sarhoş oluyorum ne güzel
    Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
    Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
    Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum
    Ayten üstüne
    Saatim her zaman Ayten'e beş var
    Ya da Ayten'i beş geçiyor
    Ne yana baksam gördüğüm o
    Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor
    Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
    Günlerden Ayten ertesidir
    Odur gün gün beni yaşatan
    Onun kokusu sarmıştır sokakları
    Onun gözleridir şafakta gördüğüm
    Akşam kızıllığında onun dudakları
    Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
    Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
    Bir kadehte sizinle içeriz Ayten'li İki laf ederiz
    Onu siz de seversiniz benim gibi
    Ama yağma yok
    Ayten'i size bırakmam
    Alın tek kat elbisemi size vereyim
    Cebimde bir on liram var
    Onu da alın gerekirse
    Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem
    Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
    Parasızlık da bir şey mi
    Ölüm bile kötü değil
    Aytensizlik kadar
    Ona uğramayan gemiler batsın
    Ondan geçmeyen trenler devrilsin
    Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
    Kapansın onu görmeyen gözler
    Onu övmeyen diller kurusun
    İki kere iki dört elde var Ayten
    Bundan böyle dünyada
    Aşkın adı Ayten olsun

    ümit yaşar oğuzcan
  • Artık şairin dört duvarı bizi alakadar etmiyor. Artık biz şairi odasına çekilmiş, saçlarını parmaklarına dolamış ve her akşam gölgeleri ve lambasıyla ağlaşan bir münzevi, çile dolduran bir derviş görmek istemiyoruz. Artık şair 'dört duvarın içinde kendisi için bir mahluk değil ' cemiyet içinde cemiyet için bir halık olmayı öğrenmelidir.
  • Hani aşkını, duygularını, korkularını, çaresizliklerini ustaca kâğıda döken, sevilmekten çok sevmenin değerini vurgulayan, dizelerini okurken bize kendimizi buldurtan şairler vardır ya... İşte onlardan biri, şiirlerini bir mıh gibi yüreklerimize kazıyan, aşkın şairi Ümit Yaşar Oğuzcan’dır. Gelin, birlikte inceleyelim onu ve eserlerini...

    22 Ağustos 1926’da Tarsus’ta doğar. Babası Lütfi Oğuzcan hem memur hem de bir şairdir. İlk önce Konya Askeri Ortaokulu’nu, daha sonra Eskişehir Ticaret Lisesi’ni bitirir. Ardından pek çok bankada çalışır ve memuriyette otuz yılını doldurduktan sonra, 1977 yılında kendi isteğiyle emekli olur.

    Ona göre ölümü yaşamaya tercih ettiren duygu “erişilmezliktir”. Bazı yerlerde, bu duyguyla yirmi üç kez intihara kalkıştığı söylenir. Kendi söylediğine göre ise üç kez. Babasının bu intihar girişimlerinden çok etkilenen oğlu Vedat Oğuzcan, 1973 yılında daha on yedi yaşında iken, bir fincan kahve ve ardından bir fincan da konyak içip kendini Galata Kulesi’nden aşağı bırakmıştır. Cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kâğıtta bir not vardır:

    “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!”

    Oğlunun ölümünden iki yıl sonra çok sevdiği babasını da kaybeden şair, bu zorlu süreci atlatmak için çeşitli ülkelerde dolaşır durur.

    1976 yılına geldiğimizde, şiir konulu bir konferansında, kendisi gibi şair olan Ulufer Hanım ile tanışır. Ayrılırken de;

    Siz şiir yazacak değil, şiir yazılacak bir hanımsınız” der. Ulufer Hanım’ın dediğine göre; Ümit Yaşar onu bu birinci görüşünde beğenmiş, ikincide de âşık olmuştur. 1978 yılında, tanışmalarının üstünden iki yıl bile geçmeden evlenirler. Çok mutlu ve huzurlu bir evlilik yaşamları olur.

    ÜMİT YAŞAR’A GÖRE AŞK

    Çoğunlukla aşk, ayrılık ve hasret temalı şiirler yazan Ümit Yaşar’a göre aşk, her şeyden önce insanın kendini sevmesiyle başlar. Kendini seven insan âşık olduğuna da bu sevgiyi aynen yansıtır. Ona göre aşkın ve hayatın anlamı ve de yaşamanın anahtarı sevgilidedir.

    Aşk anlatımında, o da çoğu şair gibi acıyı betimlemeyi tercih etmiştir. Ona göre aşk acısı ve çekilen ıstırap aşkı yaşatır ve olgunlaştırır. Yazılacak şiirlerin de temelini atar. O ölümü de, yaşamı da hep aşkla anlatmıştır... Ancak oğlunun intiharından sonra, genellikle acılı ve ölüm temalı şiirler yazmıştır.

    EDEBİYAT DÜNYASI

    Henüz dokuz yaşlarındayken şiir yazmaya başlayan Ümit Yaşar, 1940 yılında daha on dört yaşındayken “Yedigün Dergisi” şairlerine katılarak, edebiyat dünyasına ilk resmi adımını atar. Bu dergideki başarıları, kısa sürede şiir dünyasının dikkatini çeker. Bunun üstüne ardı ardına çeşitli dergilerde şiirleri yayınlanır ve 1947 yılında ilk kitabı olan “İnsanoğlu” basılır. 1960 yılında “Ümit Yaşar Yayınları”nı kurar. 1965 yılında ise “Yeni Dergi” adında bir hiciv ve mizah dergisi çıkarır. Görüldüğü gibi, memurluk hayatı boyunca edebiyat dünyasıyla bağını hiç koparmamıştır.

    Geriye çok sayıda unutulmaz eserler bırakan Ümit Yaşar, 1984 yılında genç sayılacak bir yaşta, elli sekiz yaşında İstanbul’da vefat eder.

    Haydi, ışıklar yoldaşın olsun, rastgele sana büyük şair!

    Milyon Kere AytenBen bir Ayten'dir

    tutturmuşum oh ne iyi Ayten'li içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum Ayten üstüne Saatim her zaman Ayten'e beş var Ya da Ayten'i beş geçiyor Ne yana baksam gördüğüm o Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz Günlerden Aytenertesidir Odur gün gün beni yaşatan Onun kokusu sarmıştır sokakları Onun gözleridir şafakta gördüğüm Akşam kızıllığında onun dudakları Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz Bir kadeh de sizinle içeriz Ayten'li İki laf ederiz Onu siz de seversiniz benim gibi Ama yağma yok Ayten'i size bırakmam Alın tek kat elbisemi size vereyim Cebimde bir on liram var Onu da alın gerekirse Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar Parasızlık da bir şey mi Ölüm bile kötü değil Aytensizlik kadar Ona uğramayan gemiler batsın Ondan geçmeyen trenler devrilsin Onu sevmeyen yürek taş kesilsin Kapansın onu görmeyen gözler Onu övmeyen diller kurusun İki kere iki dört elde var Ayten Bundan böyle dünyada Aşkın adı Ayten olsun
  • O büyük faciadan sonra 1944 kışı Berlin'de tekrar buluştuk. Geceyi edebiyata he
    vesli iki arkadaşımın evinde geçireceğimi ve seninle ancak ertesi günü sabah saat dokuz sularında Warschauer Brücke'de buluşabileceğimizi söylemiştim. O gece iki arkadaşımla üç Rus şairi S. Yesenin, A. Block ve Mayakovski üzerinde konuştuk. Konuşmalarımız tartışmalı geçti.Gereksiz, saçma şeyler üzerine konuşuyorduk doğrusu, fakat üçümüz de gençtik ve edebiyata tutkunduk. Ertesi sabahuyanınca bu konuşma gene de aldı yürüdü ve akşam saatlerine dek devam etti. itiraf etmeliyim ki seni aklımın kenarından bile geçirmiyordum.
    Tartışmalarımız sona erince seni hatırla-
    dım ve hemen dışarı fırlayıp Warschauer
    Brücke yolunu tuttum.

    Sen oradaydın.

    .
  • Yaşama ile yasama arasında bir nokta farkı vardır. Kanunların gölgesinin üzerine düştüğü insanlar, bir arada yaşama hastalığına tutulduğundan beri yasama denen mevzunun da peyda olması şiiri doğurdu. Çünkü bana göre tüm şiirler bir itirazdan doğar!

    Aziz Mahmut Öncel’in 2016 Ocak ayında çıkardığı ilk şiir kitabı Pasaportsuz Türk, adından ve dahi kapak resminden başlayarak bir itirazın simgesi niteliğinde okurunun masasına ilişti. Şık, hiddetli, itirazcı lakin incitmeyen bir öfkenin kitabıdır Pasaportsuz Türk.

    Kitabı ilk elime aldığımda hissettiğim şey, inandığım bir doğrunun sonucunun beni yanıltmaması sevinci idi. Şiirlerini çoğunlukla Aşkar dergisi üzerinden yayımlayan şairi, dergiden sonra iki kapak arasında görmek bir okur olarak sevincimdi. Kitabın üzerinden iki yıl kadar geçti ve şiirler hâlâ ilk günkü kadar diri tutuyor okurunu.

    Pasaportsuz Türk ilk yüz görümlüğünü “Ağır Ceza Şiiri” ile istiyor okurundan. Şiir beş bölümden oluşuyor ve Öncel beş bölüme bir dünya sığdırıyor. Şiirde masumiyet karinesi almak isteyen biri gibi kadınlara şöyle sesleniyor: “Şu Kadınların damalarından kabaran nifaktan/ Nasiplenmedi gözlerim ellerim/ Ne isyan eden kadınlar oldu yanımda/ Ne reklamlara alet olmuş kızlar öptüm/Yalnız öptüğüm bir yüzüktü yüzük parmağımda/Sevdiğiyle sevdiğim yazılmıştı üstüne [syf-10].

    Şiirde yenidünya düzenine uyan kadınların modern koşturmacaları olan çalışma hayatlarına ve dahi yorgunlukları arasında vakit ayırmakta zorlandıkları çocuklarına, birkaç mısra ile selam ediyor yine: “Ah çocuğunu her gün terk eden akşam geri dönen kadınlar/Suçunuzun altı aydan iki yıla kadar cezası var”[syf-11]. Lakin burada ben de şaire biraz itiraz etmek istiyorum. İki binler şiirinin modern bir hastalığı belki bu, kadınlardan dizeler, hikâyeler yahut romanlar üzerinden çokça şikâyet ediliyor olması. Hiçbir annenin gönüllü bir mevzuyla çocuğunu bırakacağını düşünmüyorum yahut ben hâlâ masum düşünüyorum bu konuda. Yenidünya düzeni kadını ve hatta erkeği çocuğuna ayıracağı vakitten maalesef men etmiş durumda, bunun çaresi öze dönmek farkındayım lakin çok geç gibi geliyor bana. Şiirin genel havasına baktığımızda adalete olan inancın da fazla üst seviyede olmadığını görüyoruz, buna delil olarak şu mısralar gösterilebilir: “Hâkimler savcılarla birlikte yalancısıdır üst katın/ ve tekrar ettirir bize durmadan: İstisnalar kaideyi bozmaz” [syf-12]

    Adaletten ve yaşamaktan yana tüm yasama kanallarıyla, fazlası ile kirli olduğumuz bu dünyaya “Şiddetli Günler” isimli şiirde şöyle bir not düşmüşüm: Kalbim patlayacak, çatlayacak dörtnala koştuğu bu dünyada, bizi temiz bir ölüm paklayacak inşallah!

    Şairin, şiirin ve okurun çokça yorulduğu yerler var, bu gidiş nereye diye soruyoruz çoğumuz, lakin bence şiir de şair de gittiği yeri çok iyi biliyor ancak güzergâh dünya haritasıyla uymuyor. Geldiğimiz yere gidince muhtemelen gitmek istediği yeri bulacak şiir ve dahi şair ve bendeniz okur!

    “Nar” şiirine baktığımızda şairinin geleneğe dair izler taşıdığını, inancını ve milli benliğini algılamakta gecikmiyoruz. “Sükûtu Kutsamak”ta şairin sloganik tavrıyla muhatap oluyoruz. Bu birçok şairin içine düştüğü bir durum. Şiir bir bayrak gibi kimi yerlerde göndere çekilip rüzgârla dalgalanmak istiyor ve bu dalga görevini mısralarda bu tarz söylemler yerine getiriyor.

    Öncel, kendisiyle yapılan bir söyleşide kitaba daha evvel yayımladığı şiirlerinden seçerek oluşturduğunu söylüyor. Bu da titiz bir şair tavrıdır. Çünkü yayımladığı her kelimeyi kutsal bilip, sayfasına iki dize koyup şiir kitabı çıkarttığını, şiir yazdığını ve şair olduğunu iddia edenlerin ülkesinde, yükselen bir ivme ile şiir kaleme almak kolay bir mesele değil. Hele ki bunu edebiyatın mutfağa yakın olmakla yapılacağına inanan bir güruhun içinde taşra sayılan bir yerde yapmak iki katı zor bir mesele. Ama Pasaportsuz Türk’e baktığımızda ya da Mustafa Çiftçi öykülerini okuduğumuzda mutfak edebiyatı söylemlerinin yersiz olduğunu görüyoruz. Zihni tarım toplumunda kalan edebiyatçılar artık sanayi toplumunu da aştığımızı ve bilişim toplumunda post modern hayatlar sürdüğümüzü kabul gibi bir gerçekle karşı karşıyalar. Bir arada olmak ve birlik olmak elbet önemli lakin bunu Servet-i Fünuncular gibi Babıâli’ye, post modernler gibi mutfağa bağlamaya hacet yok! İyi eser her devirde kendi dağını aşar, mekâna ait olmasına gerek yoktur.

    Şiirin Derdi Şairin Meselesi

    Pasaportsuz Türk, meselesi olan bir kitap. Şairinin bana göre yazarken yorulduğu şiirler barındırıyor içinde. Özellikle kitaba ismini veren şiire bakacak olursak, İsmet Özel’e ve Karakoç’a selamı dikkat çekiyor şairin. “Bu yaşta seyri süluka gebe dilinin altındaki bakla/ Şeyhim sen onu kitaplar okuyan bir kurtla aşkın şehvetinde s/akla” [syf-23]dizesi ise, okuyanını mest ediyor!

    Şairin üslubu çağdaşlarının kapalı ve imge soslu anlatımına nazaran daha açık, bir dizesine hava almak için kalbinizi koyabilirsiniz mesela, başka bir dizesinde bir kekliği avlamadan gözlerinde durabilirsiniz. Yani demem o ki Öncel açık bir tavırla şiirinden yana davasını savunmaktan çekinmiyor. Anlaşılır olmak onu korkutan bir mesele değil. Kapalı ve fazla imgesel bir üslubun götürüsü şairlerinin eleştiriyi hiçbir şekilde üstlenmemesi olarak karşımızda bugün. Ne söyleseniz “siz orayı yanlış anlamışsınız” kıvamında bir zırh giyiyorlar üzerlerine, kapalı anlatımların çoğunda şairin eleştiriden gizlenmek namına üzerine bir yorgan çekmek istediği görüşünde olsam da istisnalar elbet var ve Öncel’in dediği gibi kaideyi bozmuyorlar.

    Kitabın geneline yayılan tasavvufi bir hava da göze çarpıyor, milli tavrı ise zaten şairin derin meselesi lakin bu öyle dozunda kullanılan bir şey ki zehirlemeden şifa veriyor okuruna. Şefkatli bir el şairin meselesinden doğan öfkeli hali ehlileştiriyor sanki. Başta da söylediğim gibi şairin incitmeyen öfkesi şiirinin en albenili tarafı bence.

    Pasaportsuz Türk okurunu ilk şiirlerinde epeyce taşlı, ayaklarını acıtan bir tarlada yürüttükten sonra, sonlara doğru eteklerine pıtraklar batırıyor sadece. Bu duruma şairin öfkesinin sakinlemesi ya da okurun öfkeye alışması da diyebiliriz belki.

    Öncel’in şiiri yer yer nesire yaklaşan mısralar barındırsa da şiir formunu çoğunlukla muhafaza ediyor, derdini anlatıyor, yer yer güçten düşse de tekrar toparlıyor kendini. Taşradan selam ederken, birbirini alkışlamaktan elleri patlayan mutfak tayfasının her sayıda yayımladığı kokuşmuş şiirlere burnumu kapatarak diyorum ki, edebiyat Anadolu’dan yükselen bir ses olarak ukbaya mührünü vuracak ve bunu Aziz Mahmut Öncel gibi şöhret zehrini içmeyenler yapacak.

    Son söz olarak şairin “sakıncalı bir kız çocuğu mutlu olabilir mi?” [syf-27]sorusuna cevap versin okur, yasalar yaşama hakkı verdiğinden beri bir nokta farkıyla tüm sakıncalılar olarak mutsuzuz Sayın Öncel!

    Âh ettik, ses geldi mi?

    Pasaportsuz Türk

    Aziz Mahmut Öncel

    Ebabil Yayınları

    80 syf