• 108 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Etkileyici olmak nedir?

    Peki etkilenmek?

    Güven kaybetmenin hayatımızda neden olduğu sonuçlar nedir?

    Bizi insanlara çeken yönler bizde olan şeylerin başkasında olmasının verdiği hoşnutluk mudur, yoksa olmayan şeylerin bir parçasını başkasından hayatımıza katmanın verdiği huzur mu?

    Bir karakter düşünün kimsenin gölgesi olmadan mevsim koşulları ile hayatına yön veren. Gittiği her yerde insanları ilk dakikadan itibaren etkileyen, onların hayatlarının bir parçası olmak için ekstra çabası olmayan, özlemini duyduğumuz dingin kişiliğin sahibini düşünün. Knulp öyle biri. Gelecek planları kurmayan, yarının endişesinden arınmış, yollarda edindiği dostluklarla hayatına anlam katan biri. Bazen bir silik hayatın penceresinden bir ezgi ile konuk olmayı başaran. Görünüşünde iticilik, korku barındırmayan ütopyanın insanı ütopyalar kuran insanın hikayesi.

    Peki bu insanlar, hayatlarını insanlara adayan, kötülük düşünmeyen bu insanlar neden kendinden geçip başkaları için yaşarlar? Bir aitlik kavramları neden yoktur?

    Bu konu hakkında kahramanımız Knulp'un ağzından iki alıntı ile aralarsak...

    "...eskiden olsa en ufak bir değişiklikle ilgilenmeden yapamazdı, ama bu kez eski günlere ilişkin şeyler dışında ne bir şey görmek, ne de bir şey bilmek istiyordu."

    "...nasıl söylesem... bak, o günden sonra kimi dostlar, tanıdıklar, arkadaşlar edindim, ayrıca kimi aşklar yaşadım, ama bir daha kimsenin verdiği söze asla bel bağlamadım, ben de verdiğim bir söze kendimi bağlı hissetmedim."

    Knulp'un hikayesine ortak olmaya bir arkadaşının onu tüm sıcaklığı ile evinde ağırlamanın verdiği mutluluğuyla başlar. Üç hikayeden oluşur. Giriş, gelişme, sonuç olarak algılasakta hepimizin hikayesi başlangıçtan başlamaz. Olgunlaşmanın verdiği dinginlikle neden bu noktadayım dersiniz işte o zaman geşilme bölümünden giriş bölümünün sonuşlarını konuşmaya başlarsınız.

    Ergenlik çağı, olgunlaşmanın ilk virajıdır. Değişime verdiğimiz tepkilerin sonuçlarını tüm bir hayatta hissettiğimiz can alıcı zamanlardır. Knulp içinde öyle oldu başlangıç aslında baştan değil artık tükenmeye başlarken onun kapısını çaldı. Knulp gelişmenin ve ilk aşkın hayatında güven zedelenmesini oluşturduğu olayların mimarı olacak olaylar yaşar. Okulu bırakması onun için her zaman acaba okusaydım ne olurdu düşüncelerine de getirir. Bir insanın ömründe yaşayacağı belli başlı hatalarını yaşamış ve hayatında kötü olmayı değil iyi olmayı seçmiş biridir Knulp.

    Hermann Hersse'ye göre, Knulp gibi insanların "kimseye yararı olmasa da, yararı dokunan kimilerine oranla çok daha az zararı dokunur. akanulp gibi yetenekli ve hayat dolu insanlar, yaşadıkları çevrede kendilerine yer bulamıyorsa, bunda onlar kadar çevreleri de suçludur."

    Knulp, Hesse'nin otobiyografisinin bir yansımasıdır. Knulp'un uzun yürüyüşleri ve doğa ile başbaşa kalmaktan hoşlanması kendi özellikleridir. Hayata bakışını yansıtır. Kendinden katar karaktere bazende kendinde olmasını istediklerini katar.

    Yolunuz bir kitapçıda illaki rastlaşır mutlaka konuk olun onun hayatına. Size de bir pencerenin kenarında bir ezgi okuyacak ve siz onun bu iyiğine, karşılıksız duruşuna hayranlık duyup özlemini duyduğunuz o duyguyu sizde ona göstereceksiniz. İyiliğin bulaşıcı yönünü hissedeceksiniz.

    Keyifli okumalar!
  • 296 syf.
    Okudugum kitabın tüm sorunsal düzen - yaşam, ölüm, kader, vicdan- içerisinde kaybolmuşken, sona doğru yapraklar hızlanırken, yazarın evreni, kimliği, toplumu ve kendisini sorularla boğarken yazmaya başladığım bu incelemeye, yağmur damlalarının gökyüzünden yeryuzune dansı, her bir damlanın yere inişinde ki hızı, o hızdaki aşkı, aşkla toprağı öpüşüyle toprağa can verişi, o can ile doğanın uyanışı,O uyanıştaki gök yüzünün çığlıkları eşliğinde başladım.
    Ve üzülerek başlıyorum yazıma. Üzüntüm böylesine geniş kapsamlı bir kitabın okuma oranın "bir" olması. Ve dolayısıyla üzerine bir incelemenin olmaması....

    Daha geçen günlerde ilk defa bir kara deliği görüntüleyen insanlık, o görüntü üzerine ne denli heyecanlandıysa ben de bu kitaba o denli bir heyecanla başladım. Çünkü bilirsiniz evren sürekli genişleyen ve gizemlerle dolu...Ve bizler o giz içerisindeki kilitleri açmaya çalışan varlıklarız. Peki ya 'içimizdeki kara delikler'...

    Hani derler ya bir kitap/film okudum/izledim hayatım değişti. İşte bu kitap o kitap. Çok yüksek girdim sanırım. Ama hak ediyor. Çünkü çok nadir kitap size ayna tutar, sizin sorularınızı sorar ve üstüne muhabbet eder. Kitap aslında metafizik sorunsal ansiklopedisi. Kitabı nasıl tanımlıyayım bilemiyorum ama şöyle bir şey şimdi hani bir bebek ilk kendini aynada görür ve nasıl tepki vereceğini bilemez, şaşırır güler suratı asılır kimi ağlar heyecanlanır... ben de aynen o bebekler gibi şoka girdim... ya bir kitabın bir bolumu etkiler anlarım hadi bir sayfası yine anlarım arkadaş her satırmı her satırı ya.... Sonra dedim ben bu kitabı hemen bitirecem sonra vazgeçtim çünkü hiç bir insan uzun süre aynanın karşısın da durup kendine bakamaz.. Hatta bence bu kitap tek başına okunmamalı her konu başlığının sonunda yoruluyorum dilin ağırlığından değil yani içeriğinden, sen bu kadar geniş envaii çeşit konuyu ikli/üçlü sayfalara nasıl sığdırdın be adam...

    Öncelikle kitabın kapak tasarımından söz etmek istiyorum. Kapak siyahın baskın oldugu turunç çizgilerle örülmüş tuğlalarla duvarı çağrıştırıyor. İşte o duvarın bende uyandırdığı hissiyat insanların kendilerine koydukları(başta kendimiz, sonra aile, peşinden toplum, kültür, ve sonunda da siyasal din/tanrı) sınırlar, kalıplar, çizgiler oluyor. Kendimizi koydugumuz o sınırlandırmalar bizim hapishanemiz oluyor zamanla ve o hapishanede çürüyüp gidiyoruz.
    Kitap bir deneme türü. Parçalar halinde belli başlı konular içerisinde işlenen başlıklardan oluşuyor. Bu parça parça konular da kitabın aslında bütünlüğününü temsil ediyor.
    Kitabın geniş içeriği altı başlıktan oluşup ve o başlıklar içerisinde akan ara başlıklarla parçalara ayrılmış o parçalar içerisinde de bir bütünlüğü oluşturuyor. Tabii burdan da yazarın ne denli bilgi edinimine sahip olduğu çıkarımına varabiliyoruz.
    Genel kapsamda üstünde durulan ya da benim algıma hitap eden konu: Tanrı. Evet aslında tanrı başlı başına bir konu. Konuşulması gereken bir konu. Konuşulmasının gerekliliği kadar uzak durdugumuz, çekindiğimiz, korktugumuz...bir konu. Adını ne koyarsanız koyun ister tanrı ister allah, rab, hüda, xoda, ellah... tüm bu isimlerin hepsi Yaradan'a çıkıyor. Allah hiç bi sıfata sığmayan çözümlenemeyen bir olgu. Varlığı ile yokluğu arasında süregelen tartışmalar hep vardı ve var olmayada devam edecek. Bunu kimi zaman içten içe sorarız kendimize kimi zamanda haykırırcasına. Yazarla aynasal çakışma noktamız işte burdan geliyor. Şu iki alıntı ya bakarsanız ( #44138653 , #44136688 , ve daha bir çok noktası) beni benden alan kısmı özetlemiş olurum. Ama yazar Çilingir burayla sınırlı kalmıyor üzerinde durdugu bir diğer konu ise "kimlik"(!) "Her kimlik vicdana cenderedir. Ulusal, siyasal, sınıfsal, etnik, dinsel, kısacası bütün kimlikler vicdanı sınırlar, onu ruhun derinliklerine iter. Kimliklerinden arınan insan çıplak insana yönelir."  Yazarın kimlikle ilgili bu yorumu onun insan lar üzerinde ki kimliksel kalıpların yorumlamasıdır. İnsan özünde ruhun üzerindeki deriden derinin içindeki kemikten ibarettir. Ama o aynı insan o ruhu yani çıplaklıgını yok etmek için kimlikler yanı kalıplara koyar kendini. Zamanla o kalıpsal kimlikler bir zehire nefrete dönüşür ve ölümler saçar. Zihni küfüler oluşur. Burda ayrıca şu konuya değinecem kitabın bu platform üzerinde ki okuma oranı ve az okunuşu üzerine. Bu coğrafyada yaşayan her birimizin olduğu gibi onun da bir etnik bir kimliği var; Ermeni. Kendisi Ermeni kökenli biri. Sizde bilirsiniz ki bu coğrafyanın en derin kanayan yarası etnik/dini/mezhepsel savaşları  ve bu savaşlar üzerindeki soykırımlarla acının kanın dinmediği bir coğrafya. Ve ne yazıkki hala bir barış sağlanamayan vahşet söylemleriyle yönetiliyoruz. Birbirimize kırdırılıyoruz. En yakın örneği, o kadar barış çağrısına karşın bir suikaste kurban giden; Hrant Dink.... Yazarın kendisi kimlik üzerinde ki analizleri yorumları çok yerindeyken ve tüm kimliklerinden sıyrılıp kendi benliğini sorgulayabiliyorken malsef toplumumuz daki ermenilere karşı bir kin güdüsü beslenmekte ve ermenilere karşı ciddi bir cephe oluşturulmakta. İşte okuma oranının düşüklüğünüde  buna bağlıyorum ben. Oysa tüm kimliklerden sıyrıldığımız zaman dır insan oluşumuzun gerekliliği.... Deyip lafı uzattığımı fark ediyorum:) ve buraya da benimde kendime sürekli sordugum ve soracağım, yazarımızında üstünde durduğu soruyu bırakıp noktalıyorum:
    İnsanın yanıtını aradığı temel soru şudur: Yaşamın bir anlamı var mı? Varsa eğer, nedir bu!.

    Kitapla ilgili arka kapağında ki muhteşem özetide bırakıyorum buraya:
    İçimizdeki Kara Delik, yazarın, yaşam, ölüm, kader, vicdan ve inanç gibi insanlığı her dönem meşgul eden temel konularda yaptığı içe yolculukları dile getiren yazıları içeriyor. Oşin Çilingir, kendi deyimiyle "hiçbir türe girmeyen" bu yazılarında, özellikle tasavvufun dili olan 'kuşdili'nin sırrını aralıyor, insanı insan yapan değerleri sorguluyor. "Kendi yüreğinde sürgünler"in, "Tanrı'nın ötesindeki Tanrı" ve "insanı aşan insan kavramı"nı arayanların, bir yağmur damlasında yaşamı, bir yürek sızısında hiçliği duyumsayanların satır aralarında usulca teferrüce çıktığı eserinde Çilingir ruhuyla didişiyor. Kitabın sayfalarında Can Yücel ve Lekeci Tatyos, Sri Maharaj ve Yogananda, Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet, Gomidas ve Vivaldi, Feridüddin Attar ve Yunus Emre, Nusret Fateh Ali Han ve Kazancı Bedih, Hallac-ı Mansur ve Şeyh Bedreddin, Saroyan ve Sait Faik, Van Gogh ve serseri ressam Ohannes, Kurusawa ve Angelopoulos, Sabri Altınel ve Hilmi Yavuz, Brecht ve Camus, Hesse ve Nietzsche, Musa, İsa ve Muhammed Peygamberler hep birlikte insanlığın dünü, bugünü ve yarını üzerine hasbıhal ediyorlar.
  • 223 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Öncelikle, şunu belirtmek isterim ki, kitaba bayıldım.!!!
    Yazarın kalemini, tasvirini, üslubunu, çok sevmemden dolayı mı, diye kendime sormaktan alıkoyamadım, fakat hayır kesinlikle nefis bir kitap...
    Bu övgüyü fazlasıyla hak ediyor...
    Beni takip eden arkadaşlarım, bilir ki, okuduğum, kitaptan fazla alıntı eklemiyorum...
    Başka okurlar, için biraz merak kalsın okurken kendiler keşfetsinler, istediğim için...
    Ama bu kitap bu tezimi çürüttü...
    yapıcak bir şey yok. :)

    Yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazar, tarafından günlük şeklinde kaleme alınmış bir yolculuğun hikayesi...
    Hristiyan ve dinine bağlı bir genç olan Paulo Coelho, Geleneğ'e bağlı RAM tarikatı üyesi bir Hristiyandır...
    Hristiyanlıkta kutsal kabul edilen tören ve ayinlerden sonra bir kılıç sahibi olmakla şereflendirilmiştir...
    Yazar, Santiago de Compostela yolunu yürümek ve bu yolun sonuna vardığında bir hacı olmak zorunda ve kılıcını bulmak zorundadır...
    Kendisine bir rehber edinerek yaşadığı deneyimleri ve olağanüstü olayları bir günlük şeklinde kaleme alır ve bunu bir kitaba dönüştürür...
    İşte elimizdeki kitap bu olağanüstü yolculuğun ve büyük Hristiyan haccının kitabıdır...

    Konu, gerçekten ilgi çekici, özellikle ben Hristiyan haccını çok merak eden biri olarak ve bizim dinimizle olan farkını da görmek adına bu kitabı okumak istedim.!
    Hristiyan diniyle ilgili de bilgiler içeriyor ama bunlara iyice girerek okuru sıkmıyor...
    Bölüm bölüm yazılmış.
    Bölümler çeşitli isimler içeriyor ;
    Yaratan ve Yaratılan, Zalimlik, Haberci, Sevgi, Evlilik, Coşku, Ölüm, Kişisel Kusurlar, Fetih, Delilik, Emir ve İtaat, Gelenek gibi...
    Kitapta bir ön deyiş, bir de son deyiş var...
    Güzel tasarlanmış bir kitap, aynı zamanda
    20 yıl sonrasında yazarın, hisleri de kitabı renklendirmiş...

    Kitap elbette baştan sona Hristiyan sofuluğu içeriyor, bu sebeple bence herkese uygun bir kitap değil, diye düşünüyorum...
    Sabırlı olmak lazım, hızlı okunan kısımları da var yavaş okunan kısımları da...
    Kitap yine bazı egzersizler içeriyor, aynı bölüm içerisinde yazar'ın yaşarken hissettikleri de kitapta dikkat edilesi güzelliklerden...

    Kitabın başı da sonu da bence merak uyandırıcı...

    Ben Müslüman, olmama rağmen pek çok medeni insan, gibi diğer dinlere ve inananlara da saygı duyuyorum, bu sebeple okumam biraz daha kolay oldu...
    Yine aynı şekilde inanmasanız bile saygıyla okuyup dalga geçmeden ve alay etmeden bitirmenizi tavsiye ederim...

    Kitap, içerisinde bolca mekan ve manzara tasviri mevcut...
    Yazar, uzun ve oldukça görkemli yerlerden geçerek uzun bir yolculuk yapıyor...

    Paulo Coelho'nun bence en anlamlı eseri diyebilirim.!
    Hem gerçek bir yaşanmışlık olmasından,
    hem bir günlük ve anı özelliği taşımasından dolayı, biraz da roman tadın da dersek edebiyatın neredeyse bütün türlerine hitap etmiş oluruz...
    Müslüman haccıyla, ilgili de keşke böyle hatta bundan daha detaylı bir kitap yazılabilse demiyor da değilim...

    Kitaptan öğrendiğim ve not aldığım birkaç küçük cümle var, sizlerle paylaşmak isterim:

    - Bilgeliğin gerçek yolu ; sevgi içermeli, hayata uygulanabilmeli ve herkese hitap etmelidir...

    - Hristiyanlıkta birinci bin yılda üç kutsal yol seçilmiştir ;
    Birinci yol, Aziz Petrus'un Roma'daki mezar yoludur. Bu yolu yürüyenlere Gezginler ismi verilir ve simgeleri de haçtır...
    İkinci yol, Hz. İsa'nın Kudüs'teki mezarına giden yoldur, bu yolu yürüyenlere Palmistler deniyor, ve simgeleri de palmiye dallarıdır... Üçüncü yol, havari San Tiago'nun mezarına giden yoldur, yıldız tarlası da deniyor...

    Ve biraz da kitabın sayfaları arasında dolaşayım, istiyorsanız...

    " Yanında bin, ve sağında on bin düşer ;
    Fakat sana yaklaşmaz...
    Şer sana dokunmayacaktır,
    Çadırına veba da, yaklaşmayacaktır...
    Çünkü bütün yollarında seni tutsunlar diye,
    Mekeklerine, senin için emredecektir..."

    Kitabı, Hristiyan haccını, merak edenlere,
    kısa, anı, roman ya da günlük olarak okumak isteyen herkese keyifle tavsiye ediyorum.!
    Okunası nefis bir kitap...
  • 207 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    240 sayfadan oluşan " Leylim Leylim" 1954-1959 yılları arasında Ahmed Arif'in, Leyla Erbil'e gönderdiği mektuplarını ve 1977'deki son bir mektubunu içerir. Ahmed Arif'in samimi bir dille yansıttığı, yer yer argo sözcükler kullandığı yahut yazım hataları yaptığı bu mektuplar, şairin "karşılıksız aşk" duygularını, sevgisini, sitemlerini, dostluğunu yansıtmakla birlikte, döneminin entelektüel ortamını, yazına, dergilere perspektiflerini, bulunduğu koşulları; siyasi baskıyı, sürgün yıllarını da anlatarak Ahmed Arif'i daha bir yakından tanımımızı sağlar.
    Kitap, yalnızca Ahmed Arif'in mektuplarının derlemesini içerdiği için, Erbil'in cevapları bulunmadığı için ne yazık ki okuyucu aralarındaki dostluğu tam manasıyla kavramakta güçlük çekebilir. Bu mektupların yayınlanması, edebiyat dünyamızda önemli bir şairin "büyük bir yazın tarihi boşluğu" oluşturmasını engelleyerek Ahmed Arif'in şahsiyetini, haksızlığa direnen tutumunu, dayandığı sürgünü ve mesafeler içerisinde dahi dinç tuttuğu aşkını anlamamız için katkıdır şüphesiz.

    "Şu anda yapayalnız bir deniz dalgasının üstünde boş bir konserve kutusundan farksızsam da, senden kopmanın imkansızlığını daha bir aşkla duyuyorum. Üzerime Toroslar yıkılmış sanki. Öyle duyuyorum işte." (sf.106)

    Şahsi mektupların yayınlanmasının etik olup olmayacağı hususunda düşünmemek de elde değil. Bu yüzden Leylim Leylim önsözünden bazı kesitleri almayı uygun görüyorum.

    "Leylâ Hanım bu mektupları neden yayımlamak istedi? Onun amacını duraksamadan yazabilirim: Gerçeğe bağlılık. Aynı zamanda yalnızca halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş ve değeri yeterince bilinmemiş bu büyük şairin unutulmaması için bir çabaydı bu mektuplar. Tek bir şiir kitabıyla yalnızca edebiyat tarihine değil, siyasi tarihimize de mal olmuş Ahmed Arifin, aydın olarak yaşadığı acılar (“Türk Siyasi Tarihi’nin işkence görme rekorunu kıracak kadar zulüm görmeme budur sebep!”; s.l37’deki mektubundan) onu çok etkilemişti. Süren davaları, hakkında verilen sürgün kararı, öte yanda büyüyüp serpilen şiirleri. Ahmed Arifin yaşamından önemli bir kesit sunuyordu bu mektuplar ve yayımlanmalıydı. Elbette ki bu amacını gölgeleyecek dedikodulardan çekiniyordu Leylâ Hanım, ama vazgeçmedi.Leylâ Hanım’ın yazdığı mektuplara ne oldu? Bu aşk kendi karşılığını yaratabilmiş miydi? Leylâ Hanım bu soruyu yanıtlamıştı: “Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”.Özellikle 1955 yılından sonra yazılan mektuplardan da anlaşılıyor ki Ahmed Arif bu büyük aşkta yalnız kalmıştı. Eksiksiz bir yayın yapabilmek amacıyla Ahmed Arif’in ailesiyle görüşüldüğünü yukarıda belirtmiştim. Ne yazık ki Leylâ Hanım’ın mektupları bulunamadı."

    1990 yılında Refik Durbaş'ın kendisiyle yaptığı uzun söyleşide Ahmed Arif edebiyatçıların mektuplarının yayınlanmasıyla ilgili şunları söylemiş:

    "Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.”

    Bu bağlamda Arif'in mektuplarının günümüze ulaşmasında yarar görüyorum. Erbil, ölümüne yakın bir dönemde, kitaplaştırma işleminin ne kadar hızlanmasını istediyse de, ne yazık ki, Leylim Leylim'in basıldığını göremeden hayata gözlerini yumdu.

    İçerik ve tarihsel yönden yeterince bilgi verdiğimi düşünerek, biraz da Ahmed Arif'in aşkıncı tutumuna değinmek istiyorum. Daha önce okuduğum kitaplar, şiirler... Hiçbiri bende bu kadar samimi duygular yaratmadı. Muhtemelen hepsi kendi çapında bir sanat eseri, duyguların ürünü, dışavurumu bağlamında değerlidir, yalnız Ahmed Arif gibi yüreğindekini kaleme aktarmakta, hem de yalın bir dille duygulanımını bize geçirmekte usta değildir. Şahsi görüşüm...

    Gitmek
    Gözlerinde gitmek sürgüne,
    Yatmak,
    Gözlerinde yatmak zindanı.
    Gözlerin hani?.."

    "To be or not to be" değil.
      "Cogito ergo sum" hiç değil...
       Asıl iş, anlamak kaçınılmaz'ı,
       Durdurulmaz çığı
       Sonsuz akımı.

      İçmek,
       Gözlerinde içmek ayışığını.
       Varmak,
       Gözlerinde varmak can tılsımına.
       Gözlerin hani?

    Bir daha hangi ana doğurur böyle şairleri?
    "Bir daha hangi ana doğurur bizi?"...

    Ahmed Arif'in yüksek duygulanımının sağlıksız olduğunu kanısındayım fakat böyle ürünlerle karşılaştığım için de ayrı bir kıvanç içerisindeyim. Ahmed Arif, Leyla'yı salt bir kadını arzular gibi değil, bir sevgili, bir dost, aynı zamanda bir kardeş sıcaklığı ile sevdiğini belirtiyor. Öyle ki, Leyla Hanım evlediğinde dahi, bu durum mektuplarına bir mesafe girmesine sebep olmuyor. Perspektifinin dostlukta daha baskın olmasına sebep oluyor yalnızca.

    " Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."

    Ahmed Arif'in bu sağlıksız tutumunu mektuplarından birkaç alıntı ile tasdiklemek istiyorum.

    "İncil gibi, Tevrat gibisin Leylim. Hilesiz, arık ve duru. Cihanda hiçbir kimse, dostunu, kardeşini, sevgilisini -acısını, ülküsünü, eğilimini, benim seni sevdiğim gibi sevememiştir. Sen aklıma gelende başım dönüyor. Hepsini, puştlukları, küçüklükleri, iğrenç bencillikleri unutuyor, boş veriyorum. Beynimi, kalbimi doyuruyorsun. Derimin altında ısıtan sensin beni. Sen düşümde oldukça korkacağım, yenileceğim hiçbir zorbalık olamaz. Namussuzluk, o.....döllüğü olamaz. Hepsinin hakkından gelirim. Ölsem bile, mutlu ve yiğitçe olur bu iş... Şaşkınım, beni böyle yarattığın için sana nasıl teşekkür edeyim bilemiyorum Leylâ. Kölen olmak ne büyüklükmüş meğer! Başın için, bir daha yaratılması imkânsız gözlerin için, bana rahat, bana anlaşılır bir mektup. Delinim. Ayrılık korkunç."

    "Yokum. Varsam, sensin ya da... Hiçbir kararım yok. Düşünlerim, duyularım önünde bir barikatsın ki, hiç âmân vermez. Ne olucaksam seninle ya da senden sonra olucam, anlatabildim mi ki? Örneğin boğazımdaki lokmada, yudumladığım suda, arşınladığım kaldırımdasın."

    "Seni anlatabilmek... Kime ama? Bu bok düzenin, bu dört boyut zindanın, kâinat, sonsuzluk fâlan dedikleri bu ölümlü şakalar kaos’unun nesine, neresine anlatmak?"

    Böylesine bir bağlanma, kişi üzerinden kendini buluşun fakat olumlu sonuçlanamaması, Hegel'in köle- efendi diyalektiğini aklıma getirdi.

    "Hegel, bireyin kendi bilinci anlamında kullandığı özbilinç kavramı ile ilgili, tanınma zorunluluğu ve bağımlılık olarak tanımladığı iki önemli özellikten söz etmiştir; bilinç varolduğunu bilir, ancak bu biliş bir gerçeklik kazanmamıştır. Kendisinden emin olabilmesi için öteki bilinçlerin de işin içine girdiği bir dizge (sistem) içinde, kendi koordinatlarını belirlediği bir gerçekliği oluşturması gerekmektedir. Bu noktada bilincimizin en önemli önceliği, kendisi gibi olan bir başka bilinçte kendisinin nasıl algılandığını bilmek durumuna gelir. Bu nedenle, öteki ile olan ilişkimizde ötekine, onun özbilinci nedir acaba diyerek bakmayız, o bizi nasıl görüyor diye bakarız. Bu bakış, bilincin kendisini tanıması için zorunlu bir aşamadır, aksi halde bilincin kendisini tanıyabileceği başka bir yol söz konusu değildir. Bu durum bilinçlerin bağımlılığını da yaratır.
    Tanınma zorunluluğu ve bağımlılık, bilincin öteki bilinçle(rle) bir tür alma verme oyunu oynamaya başlamasına neden olur. Bilincimiz önce kendisini öteki bilince verir, ancak verdiği şeyi yeniden kendisine geri almak zorundadır, ötekinde kalan bilinç kendisini tanıyamaz, bu yansıma zorunludur. Böylelikle bu oyun, bilincin kendisini önce öteki haline getirdiği, sonra da ötekini ortadan kaldırarak kendisine özdeş hale geldiği sürekli bir alışveriş sürecine dönüşür. Bilinç, ötekinin zihnine göndermiş olduğu, bu nedenle de başka bir bilinçte var olan kendisinin artık özsel olmadığını bilir. Bu nedenle de, özne olarak kendinden emin olabilmesi için, bu nesnel durumu, başkasına ait olan bu özsel olmayan nesnenin başkalığını ortadan kaldırmalı, yani varlığının hiçbir dışvarlığa bağlı olmadığını, yani yaşama bağlı olmadığını görmelidir. Çünkü yaşam, birey için bir nesne biçiminde varolmak demektir, bilincin kendi kendine kendisini tanıdığı biçime yaşamın içinde yer yoktur. Yaşam içinde bilincin her ötekileşmesi, bilincin kendisini kendisi olarak tanıyabilmesi için gerekli olan dizgenin kurulması için zorunludur ancak, bir yandan da ortadan kaldırılması gereken bir nesne yaratır. Özbilinç bu oyunda, ötekileşme ve özdeşleşme biçimindeki iki ucun arasında bulunan oyun kurucudur. Hegel, bu oyunu oyunun içindeki her bilincin kendisi için, kendi adına oynaması gerektiğini belirtir. Bilinçler karşılıklı olarak kendilerini birbirlerine vermeli, sonra da ötekinin kendisini geri almasına izin vermelidirler. Tüm bilinçler karşılıklı olarak birbirlerini tanıyarak kendilerini tanımaktadırlar. Bu durum her bilinç için bir tanıyan ve tanınan ikileşmesinin ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bu ikileşme ve bağımlılık durumu bilinç için çok huzursuz edici bir sıkıntı kaynağı olur. Bilinç başkasına bağımlı olmadan, tek bir bütünlük olarak
    kendisinden emin olmak ister. Bilinç, bağımsız ve tek bir bütünlük olarak kendisinden emin olduğu kesin bir huzur noktasına ulaşma arayışının içindedir." (Düşünbil)

    Demem o ki, Ahmed Arif, verdiği bilinci geri alma noktasında noksandır ve bu yüzden kendisini tanımaktan uzaklaşarak aşkıncı bir tutum izlemeye yönelmiştir bilinçsizce. Hayatının sonraki döneminde, şairin bir başkası ile yaptığı evlilikle ve çocuk sahibi olmasıyla bu durumu aştığını görebiliyoruz. Lakin zamanında yaşadığı bu tutum, biz okuyucular adına yararlı eserleri meydana getirmiştir ki bu eserlere ne kadar sağlıksız desem de bir o kadar estetik ve çekici buluyorum. Böyle buluşumun sebebi ise eserleri içselleştirebilmem. Birçok insanın da hayatında bir kere bile olsun böyle bir dönemden geçtiğini varsıyorum ki bundandır da şairin böyle tutuluşu...

    Ahmed Arif anısına...
    21.04.2019
  • 80 syf.
    ·3 günde
    Kitabımız üç hikayeden oluşmaktadır.
    Efendi ve Uşağı
    Üç Ölü
    Çilekler

    1. Hikaye ~ Efendi ve Uşağı ~

    On beş yılda çok iş yapıp para kazandım. Dükkanım, iki meyhanem, değirmenim, buğday depom, yarıcıya verdiğim iki tarlam, damı sac kaplı bir evle bir ambarım var. (Alıntı)

    Vasili Andreyiç “Kadın millti işte… " diyordu. Neden mi ? Nikita'yı (uşağı) da takmıştı peşine. Gideceği köyden kârlı döneyi düşünüyordu. Vasili; il merkezindeki kereste tüccarları göz dikmişti Goryaçkino köyü korusuna.

    Efendi ve uşağı yola çıktıklarında, kar hafiften serpiyordu... iki yol ayrımı vardı geldiklerinde kar iyice bastırmıştı. Nikita uzun ama düz yolda gitmek istesede, Vasili kısa yoldan tez zamanda gitmek istiyordu. Evet kısa yol biraz kötü olsa da tez zamanda varırlardı.

    Yoldan çıkmışlar, ormanı geçmeyi birak dursun, yanına bile varamamışlardı. En son bir köyü geçerken, bir köylüden yol tarifi almışlar. Dönüp dolaşıp yine aynı köye gelmesinler mi ? Havada kararmış mı?

    Köylülerden biri evlerine almış, icene votka, içmeyene çay derken. Vasili'ye, kalmaları konusunda, köylü amcam ne kadar ısrar etsede, Vasili acele ediyordu. Kalsak diye bakan Nikita maalesef gelinlerin demlediği beş-altı çaydan sonra tutmuşlar yolu... Delikanlı Petrişka da yola kadar eşlik etmiş.. taa ki çalılığa varama kadar...

    Gel gör ki, yolu yine tutturamayıp, bir tarlaya bir yola derken... Atta yorulmuş, bunlar da yolun sonunu bulmasınlar mı? En sonunda Nikita almış atları eline, basmış yola.. o da turtturamamış yolu. En sonunda atı da arabadan kurtarıp donmasına engel olmak isteyen Nikita, Efendi'sinin söylediklerini de kulak ardı etmiştir artık. Atıda donmaktan kurtarmıştır.

    Buraya kadar masal anlatır gibi olmuş bulunmaktayım. Umarım sıkmamışımdır. Niyetim masal anlatmak değildi ama, böyle gelişti "İnceleme"

    Geceyi orada geçirip sabahtan köye varmayı hesaplayan Vasili, bakalım sabaha çıkacak mı?

    İyice üşüyen Vasili, ardık hiddetlendikten sonra Nikita'yı arabanin üstünde toplanmış uyuklar halde bırakır, atı da aldığı gibi oradan uzaklaşır. Ama Vasili elli-altmış metre gidemeden geri döner -kar dizlerin hizasına çoktan geçmiş , tipi iyice artmıştır- ve Nikita'nın üşüyorum... buralarda öleceğiz yakarışlarına da boyun eğerek, uşağına sarılır, üzerlerine birşeyler örterek ısırmaya çalışır.

    Vakit geçer... sabah olur... oradan geçenler, Nikita'nın diktiği direğin üzerinde ki atkıdan orada birileri olduğunu fark ederler. Yoldan epey uzak mesafede bulurlar; Vasili ve Nikita'yı.

    Ne olmuş ne bitmiş, buradan sonrası kitabın geri kalan sayfalarında yer bulmaktadır. :)

    - - -
    2. Hikaye ~ Üç Ölü ~

    -Mevsimlerden güzdü- ; diye başlayan duygusal bir hikayeden fazla söz etmeyeceğim. Hikaye Efendi ve Uşağı kadar güzel kaleme alınmış. Ve az evvel yukarıda okumuş olduğunuz hikayeden daha duygusal olmanın yanısıra birazda vefasan dem vurmuştur. Bir alıntı ile yoksulluğu da perçinleyerek hikayeyi sonlandıracağım.

    - Su verin bana… Sen ne istiyordun, yeğenim?
    Delikanlı bir çanak su verdi. Ağırlığını bir bacağından öbürüne devirerek;
    - Şey… Fedka, sana belki yeni çizme gerekmez şimdi, dedi. Yola gitmeyeceksen onları bana verir misin?

    Fayda yaşlı ve hasta bir ihtiyardır. Öleceği de beklendiğinden Serega, Fedka'nin çizmelerine sahip olur. Serega da, Fetka'ya mezarına yaptıracağı mezar taşını biraz uzatınca, evin aşçısı da bu konu ile alakali bir serzenişte bulunur...

    3. Hikaye ~ Çilekler ~

    Bu hikayeyi pekte fazla beğendiğimi söyleyemem.

    Köylü kızlar çilek toplayıp, parayla insanlara sattıklarını konu alan bir hikaye. Çok albenisi olan bir hikaye değil.
    ~

    Bin dokuz yüzlü yıllara ilerlerken, o zamanın acı gerceklerini güzelce kaleme döken Tolstoy'un güzel ve akıcı bir dille yazdığı güzel eserlerden birisi. Bir taraftan tebessüm ederken, bir diğer taraftanda hüzüne boğan zamanlara sizi esir edebiliyor.
    Umarım incelememden sıkılmamışsınızdır. Eğer sıkıldıysanız yazıya kadar nasıl gelebilirdiniz :)

    🦋Ne kadar duygusal dakikalar da yaşasak sonunda yeni bir kitapta buluşmanın arzusu heyecanıyla da içimde uçuşan kelebekleri 🦋 şuralara bırakarak 🦋 Stefan Zweig yeni kitabımız Clarissa ile devam edeceğiz.

    Sağlıcakla, hoş kalın. Zaman ayırdığınız ve incelememde eşlik ettiğiniz icin teşekkür ediyorum.
  • Anlaşılmazların yazarı James Joyce'un pek çok yeni tekniğin kullanıldığı romanı Ulysses'deki bütün olayların 16 Haziran'da geçtiğini biliyor muydunuz? Ya da ölmeden önce son sözünün "Kimse mi anlamadı" olduğunu? Edebiyatın kuyularına taş atan renkli karakteri James Joyce'tan 22 alıntı:

    ''İnsanlar bir kurt tarafından ısırılmakla başa çıkabilirler; ancak, onları esas kızdıracak olan bir koyunun ısırığı olacaktır.''
    "Senin mücadelelerin bana ilham veriyor. Ama apaçık ortada olan maddi mücadelelerin değil, alnının gerisinde verilmiş ve kazanılmış olan mücadelelerin."
    "Okurlarımdan istediğim tüm hayatlarını benim eserlerimi okumaya adamalarıdır."
    "Hoş geldin, ey hayat! Milyonuncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında ırkımın yaratılmamış̧ vicdanını dövmek için."
    "Ben sözcüklerim onun aklındaydı: Bataklığa saplanan soğuk cilalı taşlar."
    "Bir satırın et ile münasebeti gibi yaklaşırdı ahlaki meselelere, bu konuda da kararını vermişti."
    "Shakespeare, dengesini kaybetmiş bütün akılların uğurlu yeri."
    "'Tarih,' dedi Stephen, 'uyanmaya çalıştığım bir kâbus gibi.'"
    "Birkaç sıradan söz dışında hiç konuşmazdım onunla, ama ismi bile kaynayan kanıma bir çağrı gibiydi."
    "Zeki bir adam hata yapmaz. Düştüğü yanılgılar istemlidir ve keşfine açılan kapılardır."
    "Kaçtığını sanırsın ve kendine çarparsın. En uzun dönüş yolu eve en kısa yoldur."
    "Büyük dehalar deliliğe çok yakındır."
    "Ruhunun bir şairin ruhu olup olmadığını anlamak için kendini ölçüp biçti."
    ''Hayat, kötü bir kitabı okumayacak kadar kısadır.''
    "Bizler, içimizdeki o küçük yaratıkların bir aracıyız; tabiatın bizim dışımızda amaçları vardır."
    "Bir yabancıyı kulene getirirsen bu senin için zor olsa da sen ikinci en iyi yatakta yatmalısın."
    "Şimdi gözlerini aç. Açayım. Bir anlığına. Yok mu olmuş her şey? Şayet açarsam ve hep saydam olmayanın karanlığında kalıyorsam?"
    "Karanlığa bakarken anlamsızlığın sürüdüğü ve alaya aldığı bir yaratık gibi gördüm kendimi; ve gözlerim acıyla, öfkeyle yandı."
    "Hatalar yeni keşiflere açılan kapıdır."
    "Dünya denilen bu kokuşmuş çöplükte her şeyden şüphe edebiliriz; Bir annenin sevgisi hariç!"
    "Karanlık sevda, karanlık özlem. Dahası yok. Karanlık."
    "Sanki düşüncenin eziyeti altında bir müzik dinlermiş gibi hisseder kendini insan."
  • Adam Smith:5 "Işbölümü başlangıçta insan bilgeliğinin sonucu değildir. Bir ürünü başka bir ürünle değiştirmenin zorunlu ve uzun zamanda gerçekleşmiş sonucudur. Bu ticaret eğilimi belki aklı ve dili kullanmanın zorunlu bir sonucudur. Bütün insanlarda vardır ve hiçbir hayvanda görülmez. Büyümüş hayvan tam anlamıyla bağımsızdır. İnsan sürekli olarak başkalarının yardımına gerekseme duyar ve başkalarının iyi yürekliliğine güvenmesi boşunadır.
    -----------------------------------------------------------------------
    5 Wealth of Nations, kitap l, bölüm ll ve lll (ama tam alıntı değil) - e. n.
    Karl Marx
    Sayfa 138 - Birikim Yayınları