• 1.
    Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    Çelebi hünkâr idi amma
    Âl Osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    Köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    Kırık testiler susuz
    su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
    Yolcu, yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.
    ***
    2.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Durgundur.
    Karanlıktır.
    Derindir.
    Bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.
    Bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    Balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Yanında İznik kasabası.
    İznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    Çocuklar açtır.
    Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    Ve delikanlılar türkü söylemez.
    Bu kasaba İznik kasabası.
    Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    Bu evde
    bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
    Boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    Çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.
    Bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne
    oturmuş.
    Hattı talik ile yazıyor
    «Teshil»i.
    Karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    Bakıyor:
    Başı tıraşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
    Bakıyor:
    kartal gagalı Torlak Kemâl..
    Bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymıyarak
    İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
    *
    3.
    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    Ve gölde ipi kopmuş
    boş bir balıkçı kayığı
    bir kuş ölüsü gibi
    suyun üstünde yüzüyor.
    Gidiyor suyun götürdüğü yere,
    gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
    güneşin boynunu vurup
    kanını göle akıttılar.
    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
    bir sazan balığı yüzünden
    kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Bedreddin eğildi suya
    avuçlayıp doğruldu.
    Ve sular
    parmaklarından dökülüp
    tekrar göle dönerken
    dedi kendi kendine:
    «— O âteş ki kalbimin içindedir
    tutuşmuştur
    günden güne artıyor.
    Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
    eriyecek yüreğim...

    Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
    Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
    Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
    biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
    iptâl edeceğiz...»

    Ertesi gün
    gölde kayık parçalanır
    kalede bir baş kesilir
    kıyıda bir kadın ağlar
    ve yazarken
    Simavneli «Teshil»ini
    Torlak Kemâlle Mustafa
    öptüler
    şeyhlerinin elini.
    Al atların kolanını sıktılar.
    Ve İznik kapısından
    dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
    heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...
    Kitaplarının adı:
    «Varidat»dı.
    *
    4.
    Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
    *
    Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
    Aydın elinde Karaburunda.
    Bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.
    Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»
    Duyduk ki...
    Bu işler duyulur da durmak olur mu?
    Bir sabah erken,
    Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    «Varalım,
    dedik.
    Görelim,
    dedik.
    Yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.»
    Düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları...
    Dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    Bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    Dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    Dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..
    *
    5.
    Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
    İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.
    Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.
    İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
    — Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
    — Dostuz, dedik.
    Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
    Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
    — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
    Müjde büyüktü. Rehberim:
    — Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
    Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
    Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve kederliydi.
    Bedreddin.
    — Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
    Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
    Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir gemiye bindik.
    ***
    6.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    Yıldızlar sayısızdı.
    Yelkenler sönüktü.
    Su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.
    Sarı Anastasla Adalı Bekir
    hamladaydılar.
    Koç Salihle ben
    pruvada.
    Ve Bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
    Ben:
    — Ya! Bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    Ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    Sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — Sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
    gidiyordu Deliormana
    Ağaçdenizine..
    ***
    7.
    Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
    demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
    «Malûm niçin geldik,
    malûm derdi derunumuz» diye
    her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
    Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
    Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
    reaya zinciri bırakıp gelmiş.
    Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...
    Bir kızılca kıyamet!
    Karışmış birbirine
    at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
    gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
    Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
    ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
    Deliorman deli olalı beri..
    ***
    8.
    Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna, bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
    İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
    İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
    — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir.
    Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
    — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
    Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
    - Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
    - Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
    Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
    Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin yanına vardık.
    ***
    9.
    Sıcaktı.
    Sıcak.
    Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
    sıcak.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular,
    bulutlar boşanacak
    boşanacaktı.
    O, kımıldanmadan baktı,
    kayalardan
    iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
    Orda en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın:
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Baktı Karaburun dağlarından O
    baktı bu toprağın sonundaki ufka
    çatarak kaşlarını :
    Kırlarda çocuk başlarını
    Kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
    Bu gelen
    Şehzade Murattı.
    Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
    ismine
    Aydın eline varıp
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
    Sıcaktı.
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
    baktı köylü Mustafa.
    Baktı korkmadan
    kızmadan
    gülmeden.
    Baktı dimdik
    dosdoğru.
    Baktı O.
    En yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
    Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
    fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
    Oysaki onlar bu toprağı,
    bu kayalardan bakanlar, onu,
    üzümü, inciri, narı,
    tüyleri baldan sarı,
    sütleri baldan koyu davarları,
    ince belli, aslan yeleli atlarıyla
    duvarsız ve sınırsız
    bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
    Sıcaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...

    En yumuşak, en sert,
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular.
    Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
    Birden-
    - bire
    kayalardan dökülür
    gökten yağar
    yerden biter gibi,
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
    çıktılar.
    Dikişsiz ak libaslı
    baş açık
    yalnayak ve yalın kılıçtılar.
    Mübalâğa cenk olundu.
    Aydının Türk köylüleri,
    Sakızlı Rum gemiciler,
    Yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
    düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
    Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
    saflar
    pâre pâre edildi ama,
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    on binler iki bin kaldı.
    Hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini..
    Yenildiler.
    Yenenler, yenilenlerin
    dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
    kılıçlarının kanını.
    Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    Edirne sarayında damızlanmış atların
    eşildi nallarıyla.
    Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
    zarurî neticesi bu!
    deme, bilirim!
    O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
    Ama bu yürek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    O, «hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahbe devran hey,»
    der.
    Ve teker teker,
    bir an içinde,
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
    yüzleri kan içinde
    geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
    geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..
    ***
    10.
    Karanlıkta durdular.
    Sözü O aldı, dedi:
    «— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
    Yine kimin dostlar
    yine kimin boynun vurdular?»
    Yağmur
    yağıyordu boyuna.
    Sözü onlar alıp
    dediler ona:
    «— Daha pazar
    kurulmadı
    kurulacak.
    Esen rüzgâr
    durulmadı
    durulacak.
    Boynu daha
    vurulmadı
    vurulacak.»
    Karanlık ıslanırken perde perde
    belirdim onların olduğu yerde
    sözü ben aldım, dedim :
    «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
    Göster geçeyim!
    Kalesi var mı?
    Söyle yıkayım.
    Baç alırlar mı?
    De ki vermeyim!»
    Sözü O aldı, dedi:
    «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
    Girip çıkılmaz.
    Kalesi vardır,
    kolay yıkılmaz.
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Girip çıkarım!»
    Dedim: «-—Yakıp yıkarım!»
    Dedi: «—Yağış kesildi
    gün ağarıyor.
    Cellât Ali,
    Mustafayı
    çağırıyor!
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Dostlar
    bırakın beni
    bırakın beni.
    Dostlar
    göreyim onu
    göreyim onu!
    Sanmayınız
    dayanamam.
    Sanmayınız
    yandığımı
    el âleme belli etmeden yanamam!
    Dostlar
    "Olmaz!" demeyin,
    "Olmaz!" demeyin boşuna.
    Sapından kopacak armut değil bu
    armut değil bu,
    yaralı olsa da düşmez dalından;
    bu yürek
    bu yürek benzemez serçe kuşuna
    serçe kuşuna!
    Dostlar
    biliyorum!
    Dostlar
    biliyorum nerde, ne haldedir O!
    Biliyorum
    gitti gelmez bir daha!
    Biliyorum
    bir deve hörgücünde
    kanıyan bir çarmıha
    çırılçıplak bedeni
    mıhlıdır kollarından.
    Dostlar
    bırakın beni,
    bırakın beni.
    Dostlar
    bir varayım göreyim
    göreyim
    Bedreddin kullarından
    Börklüce Mustafayı
    Mustafayı.»

    Boynu vurulacak iki bin adam,
    Mustafa ve çarmıhı
    cellât, kütük ve satır
    her şey hazır
    her şey tamam.
    Kızıl sırma işlemeli bir haşa
    altın üzengiler
    kır bir at.
    Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
    Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
    Ve yanında onun
    bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
    Satırı çaldı cellât.
    Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
    birbiri ardına düştü başlar.
    Ve her baş düşerken yere
    çarmıhından Mustafa
    baktı son defa.
    Ve her yere düşen başın
    kılı depremedi:
    —İriş
    Dede Sultanım iriş!
    dedi bir,
    başka bir söz demedi..
    ***
    11.
    Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
    Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
    Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
    Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime:
    — Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
    Bir kayık bulduk.
    Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.
    Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
    — Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.
    ***
    12.
    Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
    Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
    karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
    hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir sabah
    çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
    Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
    Hava öyle güzeldir,
    yürek öyle umutlu,
    göz çocuklaşmış
    ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda...
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir gece
    çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
    Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
    ve terkilerinde
    en değerlimizin
    arkadan bağlanmış kolları vardır.
    Ben tanırım bu nal seslerini
    onları Deliorman da tanır..
    Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.
    ***
    13.
    Rumeli, Serez
    ve bir eski terkibi izafi:
    HUZÛRU HÜMAYUN.
    Ortada
    yere saplı bir kılıç gibi dimdik
    bizim ihtiyar.
    Karşıda hünkâr.
    Bakıştılar.
    Hünkâr istedi ki:
    bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
    son sözü ipe vermeden önce,
    biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
    âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.
    Hazır bilmeclis
    Mevlâna Hayder derler
    mülkü acemden henüz gelmiş
    bir ulu danişmend kişi
    kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
    «Malı haramdır amma bunun
    kanı helâldır» deyip
    halletti işi...
    Dönüldü Bedreddine.
    Denildi: «Sen de konuş.»
    Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»
    Bedreddin
    baktı kemerlerden dışarı.
    Dışarda güneş var.
    Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
    ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
    Bedreddin gülümsedi.
    Aydınlandı içi gözlerinin,
    dedi:
    — Mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    Gayrı uzatman sözü.
    Mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü..
    ***
    14.
    Yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    Serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    Bedreddinim bir ağaca asılı.
    Yağmur çiseliyor.
    Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    Ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.
    Yağmur çiseliyor.
    Serez çarşısı dilsiz,
    Serez çarşısı kör.
    Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
    Yağmur çiseliyor.
  • “Demek paranın her kötülüğün kaynağı olduğunu
    düşünüyorsunuz,” dedi Francisco d’Anconia. “Peki, paranın kökünün ne olduğunu hiç sorguladınız
    mı? Para bir mübadele aracıdır. Ortada değiş tokuş edilecek ürünler, onları üretecek insanlar
    olmazsa, para da var olamaz. Para aslında, birbiriyle iş yapmak isteyen insanların, değere karşı değer
    verme ilkesinin maddî biçimidir. Ürününüzü gözyaşları karşılığında isteyen mızmızların, ya da onu
    elinizden zorla alan yağmacıların aracı değildir para. Onu ancak üretebilen insanlar mümkün
    kılmıştır. Bunu mu kötü buluyorsunuz?
    Çabalarınıza karşılık para kabul ettiğinizde, başkalarının çabalarından doğmuş ürünler
    karşılığında onu elden çıkaracağınıza dair bir taahhütte bulunmuşsunuz demektir. Paraya değer
    katanlar, mızmızlarla yağmacılar değildir. Okyanuslar dolusu gözyaşı olsa, dünyadaki tüm silahların
    toplamı olsa, yine de cüzdanınızdaki kâğıtları ekmeğe dönüştürüp yarın sağ kalmanızı sağlayamaz. O
    kâğıt parçaları...aslında altın olması gerekirdi ya...sizin onurunuzun simgesidir. Üreten insanların
    enerjisinden payınıza düşendir. Cüzdanınız, çevrenizde paranın kökeni olan ahlâkî ilkeler konusunda
    temerrüde düşmeyecek insanlar bulunduğunun kanıtıdır. Sizin kötü bulduğunuz şey bu mu?
    Hiç üretimin kökenini aradınız mı? Bir elektrik jeneratörüne göz atın, bakalım kendinize onu
    yaratanların akılsız kabadayılar olduğunu söyleyebilecek misiniz! Tarımı ilk keşfedenlerden size
    miras kalan bilgiler olmaksızın bir tek tohumdan buğday çıkarın da görelim. Yiyeceğinizi yalnızca
    fiziksel hareketlerle bulmaya bir çalışın hele. O zaman görürsünüz ki tüm üretilen malların, dünyada
    oluşmuş tüm servetlerin kökeni insan zihnidir.
    Ama siz diyorsunuz ki, para güçlüler tarafından, zayıfların aleyhine yaratılmıştır! Hangi güçten
    söz ediyorsunuz? Silah gücü ya da kas gücü değil o. Servet, insanın düşünme kapasitesinin ürünüdür.
    Bu durumda para, bir motoru icat eden kişi tarafından, o motoru icat etmeyenlerin aleyhine mi
    yaratılmıştır? Para zekiler tarafından, yoksulların aleyhine mi kazanılmaktadır? Yetenekliler
    tarafından, beceriksizler aleyhine mi yaratılmıştır? Yoksa hırslılar tarafından, tembellerin aleyhine
    mi? Para önce yaratılır, ancak ondan sonra yağmalanır ya da sızdırılır. İlk önce dürüst insanların
    çabalarıyla yaratılması gerekir, buna da herkes kendi yeteneği oranında katkıda bulunur. Dürüst bir
    insan, ürettiğinden fazlasını tüketemeyeceğini bilen insandır.
    Parayla alışveriş yapmak, iyi niyetli insanların kuralıdır. Paranın dayalı olduğu kural, her insanın
    kendi zihnine ve kendi çabasına sahip olması kuralıdır. Para, asla sizin çabalarınızın değerini,
    karşılığında kendi çabasının değerini vermeye razı olmayan birine aktarmaz. Para size, mallarınızın
    ve emeklerinizin karşılığında, bunlara ihtiyaç duyan insanların atfettiği değeri getirir, ama daha
    fazlasını getirmez. Para, ticarete girişenlerin zorlamasız kararıyla, her iki taraf için de yararlı olan
    anlaşmalardan başka türlüsüne izin vermez. Para sizden, insanların kendi yararları için çalıştıklarını,
    kendi zararları için çalışmadıklarını kabul etmenizi bekler, kendilerinin sizin sefaletinizi o taşısın diye doğmuş yük hayvanı olmadığını kabul etmenizi, onlara vereceğiniz şeyin ‘değerler’ olmasını, yaralar
    olmamasını bekler, insanlar arasındaki ortak bağın ıstırap değiş tokuşu değil, mallar değiş tokuşu
    olmasını sağlar. Para sizden, zaaflarınızı insanların aptallığına satmanızı değil, istidatlarınızı
    insanların aklına satmanızı ister, sunulanların en berbatlarını değil, parayla alınabileceğin en iyisini
    almanızı sağlar. Ve insanlar ticaretle yaşamaya başlayınca ve nihaî karar mercii kuvvet değil, mantık
    olunca, kazanan hep en iyi ürün, en iyi performans, insanoğlunun en iyi kararları ve en üstün
    yetenekleri olur; esasen insanın verimliliğinin derecesi de, aldığı ödülün derecesini belirler. Aracı
    ve simgesi para olan varoluşun kuralı budur. Siz buna mı kötülük diyorsunuz?
    Ama para yalnızca bir âlettir. Sizi istediğiniz yere götürür, ama sürücülüğü sizden devralamaz.
    Size arzularınızı tatmin etme olanağı verir, ama size yeni arzular kazandıramaz. Para, sebep-sonuç
    kanununu ters yüz etmek isteyen, zihnin ürünlerine el koyarak zihni silmek isteyen insanların
    kâbusudur.
    Para, ne istediğini bilmeyen insana mutluluk satın alamaz; değer bilmeyene bir değerler kodu
    veremeyeceği gibi, ne arayacağına karar vermekten hep kaçınmış birine de bir amaç sunamaz. Para
    budalalara akıl satın alamayacağı gibi, korkaklara alkış, beceriksize saygı da sağlayamaz.
    Yargılarının yerine parasını kullanarak kendinden üstün olanların beyinlerini satın almaya kalkışan
    insan, kendinden altta olanların kurbanı durumuna düşer. Akıllı insanlar onun yanından kaçar,
    çevresine yalnız hilekârlarla sahtekârlar toplanır, bunu sağlayan da, o kişinin henüz keşfetmediği bir
    kanun olur...o kanun, hiç kimsenin kendi parasından daha küçük olamayacağı kanunudur. Siz bu
    nedenden ötürü mü buna kötü diyorsunuz?
    Parayı miras olarak devralmaya lâyık insan, ancak o paraya ihtiyacı olmayan insandır. Nereden
    başlarsa başlasın, nasılsa kendi servetini kazanabilecek olan insandır. Eğer mirasçı, o paraya denkse,
    para ona iyi hizmet eder; değilse, para onu mahveder. Ama siz bu durumu seyreder, para onun
    ahlâkını bozdu, dersiniz. Yoksa o mu paranın ahlâkını bozmuştur? Değersiz mirasyediye asla
    imrenmeyin. Onun parası sizin değildir, zaten o parayı siz de daha iyi kullanamazdınız. O para bize
    paylaştırılmak, bir parazit yerine dünyada elli parazit olmalı, diye de düşünmeyin. Bu da o servetin
    altında yatan ölmüş iyilikleri geri getiremez. Para, köklerinden koparılınca ölen bir canlı güçtür.
    Kendine denk olamayan bir akla hizmet etmez. Bunun için mi ona kötü diyorsunuz?
    Para sizin sağ kalma aracınızdır. Yaşam kaynağınız hakkında vereceğiniz hüküm, kendi hayatınız
    hakkında vereceğiniz hükümdür. Eğer kaynak kötü ve yozlaşmışsa, kendi hayatınızı lânetlemişsiniz
    demektir. Parayı sahtekârlıkla mı kazandınız? İnsanların günahlarına, aptallıklarına hizmet ederek mi
    kazandınız? Budalalara hizmet sunmakla, kendi yeteneğinizin hak ettiğinden fazlasını elde etmeyi mi
    umdunuz? Bu uğurda standartlarınızı mı düşürdünüz? Hor gördüğünüz müşteriler için, tiksindiğiniz
    işleri mi yaptınız? Eğer öyle yaptınızsa, o zaman paranız size bir anlık, bir kuruşluk sevinç bile
    getiremez. O zaman satın aldığınız tüm şeyler, size bir takdir değil, bir sitem hâline gelir, bir başarıyı
    değil, bir ayıbı hatırlatır. O zaman avazınız çıktığı kadar, para kötüdür diye bağırmaya başlarsınız.
    Size özsaygınızı geri getiremediği için mi kötüdür? Yozluğunuzun zevkini çıkarmanıza izin vermediği
    için mi? Paradan nefret etmenizin kökü orada mı yatıyor yoksa?
    Para her zaman bir etki olarak kalacak, sebep hâline gelip sizin yerinizi hiçbir zaman
    almayacaktır. Para iyiliklerin ürünüdür, ama sizi iyi kılamaz, günahlarınızı telâfi edemez. Para sizin,
    hak etmediğiniz maddi ve manevi değerleri elde etmenize yol açamaz. Paradan nefret etmenizin
    nedeni bu mu acaba?
    Yoksa siz, her kötülüğün başı, paraya duyulan aşktır mı demek istemiştiniz? Bir şeyi sevmek
    demek, onun doğasını bilmek ve sevmek demektir. Parayı sevmek de, içinizdeki en iyi güçleri
    yaratanın o olduğunu, kendi çabanızı, insanlar arasındaki en parlak kişilerin çabalarıyla değiştirmenizin anahtarının da o olduğunu bilmek ve bunu sevmektir. Paradan nefret ettiğini en yüksek
    sesle haykıran kişi, kendi ruhunu beş kuruşa satmaya en teşne olan kişidir, o zaman nefret duymakta da
    haklı sayılır. Parayı sevenler onun uğruna çalışmaya isteklidir. Onu hak edebilecek yetenekleri
    olduğunu bilirler.
    İsterseniz size insanların karakterlerine dair bir ipucu vereyim: Parayı lanetleyen insan, onu
    şerefsizce elde etmiştir; ona saygı duyan insan, hak ederek kazanmıştır.
    Biri size paranın kötü olduğunu söylüyorsa, o insandan canınızı kurtarırcasına kaçın. O söz,
    yaklaşan bir yağmacının ayak sesidir. İnsanlar yeryüzünde birarada yaşadıkça ve ihtiyaç da
    birbirleriyle iş yapma yönünde oldukça...eğer parayı terk ederlerse tek alternatifleri bir silahın
    namlusu olur.
    Ama eğer para kazanmak ya da onu muhafaza etmek istiyorsanız, bu iş sizden en yüksek değerleri
    bekler. Cesareti, gururu ya da özsaygısı olmayan insanlar, paralarını hak ettiklerine inancı olmayan,
    onu canı gibi korumaya niyeti olmayan insanlar, zengin oldukları için özür dilemeye kalkanlar...uzun
    süre zengin kalmayacaklardır. Yüzyıllardır kaya oyuklarına saklanan yağmacı takımının doğal
    yemleridir onlar. Servet sahibi olduğu için suçluluk duyan, özür dilemeye kalkan adamın kokusunu
    aldıkları anda deliklerinden çıkmaya başlarlar. Çabucak onu bu suçluluk duygusundan kurtarmaya
    çalışırlar...sonunda canını da alırlar...o da, bunu hak etmiştir.
    “Bir de çifte standartlı insanların yükselişini göreceksiniz. Bunlar kuvvete dayanarak yaşarlar,
    ama yağmalayacakları servetin yaratılması için de ticaretle yaşayanlara ihtiyaçları vardır. Bunlar
    iyiliklerin asalaklarıdır. Ahlâklı bir toplumda bunlar suçlu sayılır, sizi onlara karşı korumak için
    yasalar, yönetmelikler çıkarılır. Ama bir toplum, haklı suçlular, yasal yağmacılar yaratmaya başlarsa,
    savunmasız kurbanların servetini çalan bu kişilere karşı bir önlem almazsa, o zaman para, kendini
    yaratanın intikam aracı hâline gelir. Bu yağmacılar, savunmasız insanları soymanın bir tehlikesi
    olmadığını sanırlar, çünkü o kişilerin savunma mekanizmalarını yok edecek yasaları çıkarmışlardır.
    Ama ele geçirdikleri servet de, daha başka yağmacılar için mıknatıs işlevi görmeye başlar, yeni
    gelenler de serveti, ilk çalanların elinden, aynı yolla çalarlar. Böylece yarışı kazanan, üretimde en
    yetenekli olan değil, gaddarlıkta en acımasız olandır. Kuvvetin standart hâline geldiği yerde, katil her
    zaman yankesiciyi yenecektir. Ondan sonra da medeniyetin kendisi ortadan kalkar, yerini harabelere
    ve katliamlara bırakır.
    O günün yaklaşıp yaklaşmadığını bilmek mi istiyorsunuz? Paraya bakın. Para, toplumsal değerin
    barometresidir. Ticaretin, iki tarafın rızasıyla değil de, zorlamayla yapıldığını görürseniz,
    üretebilmek için hiçbir şey üretmeyen insanlardan izin almanız gerektiğini görürseniz, paranın mal
    alıp satanlara değil de, ikramlar, iltimaslar alıp verenlere doğru aktığını görürseniz, insanların
    çalışmayla değil de, nüfuzla zenginleştiğini gözlemlerseniz ve yasalarınız da sizi bütün bunlardan
    korumuyorsa, tam tersine, o insanları size karşı koruyorsa, yolsuzluğun ödüllendirildiğini,
    dürüstlüğün kendini feda etme anlamına geldiğini anlarsanız, toplumunuzun yazgısının yok olmak
    olduğunu anlarsınız. Para öyle soylu bir araçtır ki, silahla rekabet etmez, gaddarlıkla anlaşmaz. Bir
    ülkenin, yarı hak, yarı yağma ortamında yaşamını sürdürmesine izin vermez.
    İnsanlar arasında yokediciler belirdiğinde, onların ilk yaptıkları şey parayı yok etmektir, çünkü
    para, insanların koruyucusu ve ahlâkî düzenin temelidir. Yokediciler altınları yakalar, sahibine kalp
    bir kâğıt yığını bırakırlar. Bu bütün nesnel standartları öldürür, insanları rastgele kriterler koyanların
    kaypak gücüne teslim eder. Altın nesnel bir değerdi, üretilen servetin dengiydi. Kâğıt, var olmayan
    bir servetin üzerine konmuş ipotektir, silahı da o serveti yaratması beklenen kişilere çevirir. Kâğıt,
    yasal yağmacıların, kendilerine ait olmayan bir hesaptan kestiği çektir ve kurbanların değerleriyle
    ödenecektir. O çekin karşılıksız çıktığı, üzerinde ‘hesapta para yok’ damgasıyla geri döndüğü günden kaçının.
    Kötülüğü var olmanın aracı hâline getirdiğinizde, insanların iyi insanlar olarak kalmasını sakın
    beklemeyin. Ahlâksızların yemi hâline gelmek üzere hayatlarını feda etmelerini beklemeyin. Üretim
    cezalandırılır, yağmalar ödüllendirilirken, onların üretim yapmasını bekleyemezsiniz. ‘Dünyayı kim
    mahvediyor?’ diye de sormayın. Siz mahvediyorsunuz.
    Dünyanın en üretken uygarlığının en büyük başarıları arasında durmuş, bu uygarlık niçin çöküyor
    diye merak ediyorsunuz, oysa siz onu besleyen kanı, yani parayı lânetlemektesiniz. Geçmişte vahşiler
    paraya ne gözle baktıysa, siz de o gözle bakıyorsunuz, ondan sonra da balta girmemiş ormanlar neden
    üstümüze üstümüze geliyor, kentlerimizi yutmaya kalkıyor, diye merak ediyorsunuz. İnsanlık tarihi
    boyunca para, her zaman şu ya da bu isim altında ortaya çıkan yağmacılar tarafından çalındı. Bunların
    adları değişse de, yöntemleri hep aynı kaldı. Serveti kuvvet kullanarak kaptılar ve üretenleri
    kıskıvrak, horlanan, şerefsizleştirilmiş kurbanlar durumuna soktular. Paranın kötü olduğuna dair,
    kendinizi haklı göre göre sarf edip durduğunuz o cümle, aslında köle çalıştırarak servet edinilen
    çağlardan kalmış. O köleler, bir zamanlar biri tarafından keşfedilmiş hareketleri tekrar tekrar
    yapadurmuş, yüzyıllar boyunca hiçbir şey bir adım bile ilerlememiş. Üretimin güç kullanarak
    yönetiliyorsa ve servet fetihle ediniliyorsa, o zaman fethedilmeye değer pek fazla şey yok demektir.
    Bununla birlikte, durgunlukla, açlıkla geçen yüzyıllar boyunca insanlar hep yağmacıları, kılıçların
    aristokratları, doğuştan aristokratlar, mevki aristokratları olarak baş tacı etmiş, asıl üretenleri de köle
    diye, tacir diye, dükkâncı diye...ve sanayici diye horlamış durmuşlardır.
  • 314 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Felsefe Taşından sonra Sırlar Odasında macera kaldığı yerden devam ediyor.

    Bu yazıyı blogumdan aldım isteyen buradan devam edebilir, isteyen renkli bir yazı ile bloguma bakabilir.
    https://kitaplarbenimhayatim.blogspot.com/...odas-incelemesi.html

    Not: Bu yazıda Harry Potter'ın 7 kitabından da spoiler yazı var. Sonra uyarmadı demeyin. Sadece alıntılara bakmak isteyen olursa alıntıları koyu renkli olarak yazıyorum.



    Aşırı Full Seri Spoiler



    Karşısındaki manzarayı tam olarak kavrayınca da beyninden vurulmuşa döndü. Ron, havanın ortasında park etmiş, eski, turkuaz rengi bir arabanın arka penceresinden dışarı eğilmişti. Ön koltuklarda oturan ikiz ağabeyleri Fred ve George da Harry'ye sırıtıyordu. (sayfa 30)



    Süper bir şey bu :)) Harry gibi ben de şok oldum :))



    Mundungus Fletcher: ilk defa bu kitapta ortaya çıkıyor. 5,6 ve 7. kitaplarda baya baya tanıyoruz.



    Ron'un odasındaki çizgi romanlar: Çılgın Muggle Martin Miggs'in Maceraları :)) mugglelar büyücü kitapları okuyor, büyücüler Muggle :))



    Kaybolan Dolap :)) ilk defa bu kitapta görüyoruz. Borgin ve Burkes'te Harry dolabın içine girmişti. Ama dolabı kapatmadı, aralık bıraktı. Kapatsaydı ne olurdu bilemiyoruz. Çünkü o dolap o zamanlar bozuktu. Yine bu kitapta Harry, Filch'in odasında iken Peeves çok yüksekten bir dolap atıyor. İşte o dolabın eşi de bu :)) bu dolapları Fred ve George 5. kitapta kullanıyor. 6'da ise bildiğimiz üzere Malfoy tamir ediyor ve sonuç felaket...



    Suçluluğu kanıtlanana kadar masumdur, Severus. (sayfa 137)



    Bir çocuk kitabında bile bu mantık varken kendini büyük sanan insanların gerçek dünyada şüpheli insanları tutuklamaları, cezalandırmaları çok ilginç. Snape'in de dediği gibi Harry, Ron ve Hermione de yanlış zamanda yanlış yerdeler :))



    Bu kitaptaki en ilginç şeylerden biri de Hermione'nin tuvalette çok özlü iksir yapması :D Kolay iş de değil hani. 2. sınıf biri için çok üst düzey bir iksir olmasını hadi geçtim, iksiri yapmak için tuvaleti seçmeleri, Snape'in odasından gerekli eşyaları çalmaları, çalmak için derste bilerek, kasıtlı olarak karışıklık çıkarmaları çok cesurca ve daha da bitmedi. Çok özlü iksir planın ilk kısmı. Bununla Harry ve Ron Slytheryn ortak salonuna girip Malfoy ile konuşuyorlar. :)) Hermione'nin gelmemesi belki de iyi oldu :) acaba fevkalade muktedir iksirler kitabında başka neler var :)) işin en kolay kısmı Lockhart'a imza attırmak oldu :))



    Hermione diyor aklı başında hiç kimse Mızmız Myrtle'ın tuvaletine gelmez :D Harry diyor, Snape'in dersinde kasıtlı olarak karışıklık çıkarmak uyuyan bir ejderhanın gözüne parmak sokmak kadar güvenliydi :D



    Ron sertçe, "Pardon? " diye sordu. "Ne demek istiyorsun yani, kime dönüşmek istiyorsan ondan bir parça diye? İçinde Crabbe'nin ayak tırnakları olan hiçbir şeyi içecek değilim... " (sayfa 155)



    Ron süpersin :D kesinlikle katılıyorum sana. Bu olayı yıllar sonra ölüm yadigarlarında hatırlıyorlar. Ron diyor 7 Potter olayında, seninkinin tadı daha güzel :D



    Hermione kitabı pat diye kapattı.

    "Eh, eğer ikiniz ödleklik edecekseniz, mesele yok, " dedi. Yanaklarında pespembe lekeler vardı, gözleri de her zamankinden parlaktı. "Ben kurallara karşı çıkmak istemiyorum, anlıyorsunuz ya. Sadece ana babası Muggle olanları tehdit etmenin, zor bir iksir kaynatmaktan çok daha kötü olduğunu düşünüyorum. Ama eğer siz varis Malfoy mu, değil mi öğrenmek istemiyorsanız, şimdi dosdoğru Madam Pince'e gider ve kitabı geri... "

    Ron, "Senin bizi kurallara karşı gelmeye ikna edeceğin günü göreceğimizi, hiç sanmazdım," dedi. "Pekala, yapıyoruz. Ama ayak tırnağı yok, tamam mı? " (sayfa 156)



    Ron, herkes şokta haklısın :))



    Snape'in iksir dersinde kasıtlı olarak karmaşa yaratmak, uyuyan bir ejderhanın gözüne parmak sokmak kadar güvenliydi. (sayfa 174)



    Fawkes bir anka kuşudur, Harry. Ankalar ölme vakti gelince alev alırlar, sonra da küllerinden yeniden doğarlar... Genellikle çok yakışıklıdırlar: harikulade kırmızı ve altın rengi tüyleri vardır. Büyüleyici yaratıklar bu anka kuşları. Çok ağır yükler taşıyabilirler, gözyaşlarının iyileştirme gücü vardır ve çok sadık hayvanlardır.



    Fawkes ile bu kitapta tanışıp Harry gibi biz de hem şok oluyoruz hem hayran :) 5. kitaptaki Fawkes yine ayrı bir şov yapıyor. Dumbledore Fawkes'la kaçıyor. 6'da ise Dumbledore'un ölümü ile Fawkes da veda ediyor.



    Slytherin'in varisine yol açın, ciddi şekilde melun büyücü geliyoor!

    Fred: Hey, yoldan çekil Percy, Harry'nin acelesi var.

    George: Evet, zehirli dışı olan hizmetkarıyla bir fincan çay içmek için sırlar odasına uğrayıverecek. (sayfa 196)



    Fred ve George yine ortalığı yıkıyorlar :D



    Taze kurbağa turşusu yeşilidir gözleri,

    Saçları simsiyah, tıpkı kara tahta gibi.

    Keşke benim olabilseydi, öyle harika ki,

    Ne kahraman, Karanlık Lord'u alt etti. (sayfa 222)



    Büyük ihtimal Ginny yazdı bu şiiri :))



    Göreceksin ki, ancak burada bana sadık kimse kalmadığında bu okuldan gerçekten ayrılmışım demektir. Ayrıca göreceksin ki Hogwarts'ta herkese yardım edilir. (sayfa 244)



    Dumbledore'un bu sözlerini hiç unutmuyoruz. 6. ve 7. kitapta yine hatırlıyoruz :))



    Eğer birileri bir şey bulmak istiyorsa, bütün yapmaları gereken örümcekleri takip etmek, örümcekler onları doğru yere götürür! Tek söyleyeceğim bu.



    Doğru yer yasak orman mı? Hagrid ne yaptın sen :D Böylece Aragog ile tanıştık. Ron bu tanışmayı hayatı boyunca unutmayacak :D Aragog'dan Hagrid'in masum olduğunu öğreniyoruz. Ron'a göre masum değil ama :D



    Bu topraklarda gezen onca korkunç hayvanın ve canavarın hiçbiri, Basiliks veya diğer adıyla Yılanların Kralı'ndan daha garip, ondan daha ölümcül değildir. Devasa boyutlara ulaşabilen ve yüzyıllarca yaşayabilen bu yılan, bir kara kurbağasının altında kırılmış bir tavuk yumurtasından doğar. Öldürme yöntemleri hayret vericidir, çünkü öldürücü ve zehirli dişlerinin dışında, Basiliks'in bir de katıl bakışları vardır: Gözlerinden çıkan ışına maruz kalan herkes ani bir şekilde can verir. Örümcekler, can düşmanları olan Basiliks geldiğinde kaçar. Basiliks ise sadece horozun ötüşünden kaçar, çünkü horozun ötüşü onun için ölümcüldür. (sayfa 268)



    Vay anasını be! Bu Basiliks neymiş arkadaş. Anladığım kadarıyla bu canavarı Dumbledore biliyordu. Hatta diğer öğretmenler de biliyor olabilir. Benim anlamadığım Sırlar Odasının girişini keşfeden, içinde Basiliks olduğunu bilen Harry ve Ron'un neden Lockhart'a gittiği. Gidilecek son kişi o! Tamam Dumbledore okulda yok. Snape'e asla gitmezler ama McGonagall'a gitseler olurdu. Ölüm kalım meselesi sonuçta.



    Bize aslında kim olduğumuzu gösteren şey, yeteneklerimizden çok seçimlerimizdir. (sayfa 306)



    Kitabın sonu gelmişken Dumbledore'dan bir özlü söz almazsak olmaz. :))



    Şimdi baştan alıp genel yorum yapma zamanı :) Harry, Felsefe Taşında gelmiş geçmiş en iyi doğum gününü yaşamıştı. Ne yazık ki Sırlar Odasında en kötüsünü yaşıyor. Eee çünkü bu sefer beklenti yüksekti. Dobby de bütün mektupları engelleyip bi de başına bela olunca en kötü doğum gününü yaşıyor. Odasına da kapatılıyor. Tam hapis hayatı. Neyseki fazla sürmüyor. Ron onu kurtarmaya gidiyor. Tabi Fred ve George olmadan olmazdı. :))

    Bu kitapta bir diğer mesele de Dobby. Dobby ile tanışmamız pek güzel olmuyor. İyi niyetli olsa da Harry'ye baya bela oluyor. Önce Privet Drive'da sonra Kings Cross'da en son da Hogwarts'ta. O serseri bludger unutulur cinsten değildi :D



    Ama öte yandan uçan araba ile okula gitmeleri iyi oluyor. Yoksa yasak ormanda onları kim kurtaracaktı? :))

    Sonra Ron'un asası kırılmasaydı Lockhart, Harry ve Ron'un hafızasını silecekti. Yine ucuz yırttılar :))



    Cornelius Fudge: Yine bu kitapta tanıştığımız biri. Hagrid'in suçu olmadığı halde sırf sabıkası var diye Azkaban'a gönderiyor. Sırf bir şeyler yapıyor gözükmek için yapıyor. Suçsuz olduğunu bile bile.



    Bu kitabın en önemli özelliği elbette Sırlar Odası :) Basiliks kaç kişiye saldırıyor öyle! Önce Colin Creevey'e, sonra Justin'e ve Neredeyse Kafasız Nick'e, en son da Penelope Clearwater'a ve bizim Hermione'ye! Filch'in kedisi Norris'i saymıyorum bile :)) Hermione'ye yapılan saldırı hepimizi şok etti tabi. Ama J.K. Rowling'in ne planladığı belli oldu kitabın sonunda. Daha doğrusu 3. kitapta belli oldu. Sırlar Odasında Harry ve Ron macera yaşadılar. Azkaban Tutsağında ise Harry Harry ve Hermione. Harry zaten ön planda Ron ve Hermione de hemen hemen eşitler. Neyse...

    Fawkes gelmese Harry'nin hali nice olurdu :)) işin en ilginç yanı o günce oldu. 6. kitapta Dumbledore'un açıkladığı gibi biz de Lucius Malfoy gibi o güncenin sadece Sırlar Odasını açmak üzere büyülendiğini sanmıştık. Ama çok daha ötesi çıktı. Meğer hortkulukmuş :))
  • Orhun dergisinin ilk 5 sayısının kapağının tam ortasında Ziya Gökalp’ın “Ben, Sen, O
    Yok… Biz Varız.” sözü bulunmaktadır 6. sayıyla beraber bu ibare kalkmıştır. Bu sayının kapağında Mahmut Esat Bozkurt’un
    “Türk genci! Türk toprakları çok mukaddestir. Oraya ayak basanların nasibi kılıçtan geçmektir. İhtilâlin ülküsünü
    bütün dünyaya karşı bilgi nuru ile ve elinde kılıçla bekliyeceksin. Kılıcı asla bırakmayacaksın ve bileceksin ki aklın
    hâkimiyetine, ruhun ve mantığın icabatına yol açan vasıta mutlaka kılıçtır.” sözü vardır (Orhun (1933-1934), I/6 (19
    Nisan 1934), Kapak). 7 ve 8. sayılarda kapağa bir Türk Dünyası haritası konmuş ve bağımsız olan Türkiye beyaz
    çizgilerle gösterilirken, başka devletlerin hâkimiyetinde olan yerlerse siyahla belirtilmiştir (Orhun (1933-1934), I/7
    (25 Mayıs 1934, Kapak; Orhun (1933-1934), I/8 (23 Haziran 1934), Kapak). Derginin son sayısının kapağında yine
    Ziya Gökalp’ın, bu sefer başka bir sözü bulunmaktadır. Gökalp’ın “Altın Yurt” adlı şiirinde geçen “Türk bir millet,
    bir ordu, katılmayan kaçaktır, ‘Yasa’mızda yazılı: ‘Harpten kaçan alçaktır!’” (Ziya Gökalp, Kızılelma, Hikmet Tanyu
    (hzl.), Kültür Bakanlığı, Ankara 1976, s. 98) dizeleri biraz değiştirilerek “Bütün Türkler bir ordu…Katılmıyan
    kaçaktır… Yasamızda yazılı: Harpten kaçan alçaktır…” şeklinde yazılmıştır (Orhun (1933-1934), I/9 (16 Temmuz
    1934), Kapak). Orhun (1933-1934)’un bütün sayılarının arka kapağında çeşitli ilan ve reklamlar bulunmaktadır.
    Ancak bunların bazıları Birlik, Çığır, İnkılâp, Geçit gibi dayanışma içerisinde olunan dergiler olduğu için bunları
    reklam kategorisine sokmak biraz zor. Yine Türk Bilik Revüsü, Gaspıralı İsmail Bey gibi dergi ve kitapların
    tanıtımını da bu cümleden saymak gerekir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, 3-8. sayılar arasında iki kitabevinin ilanı
    bulunmaktadır (Orhun (1933-1934), I/3 (5 İkincikânun 1934), Arka kapak; Orhun (1933-1934), I/8 (23 Haziran
    1934), Arka kapak). Orhun (1933-1934)’un ilk 4 sayısı Edirne’de hazırlanmış, İstanbul’da basılmıştır. Dergi, 5.
    sayıdan itibaren Atsız’ın vekâlet emrine alınması sebebiyle tamamen İstanbul’da çıkmaya başlamıştır (Atsız,
    Çanakkale’ye Yürüyüş Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi, s. 78, 81). Bütün sayılar, Atsız Mecmua’nın son 3 sayısında
    olduğu gibi, Cağaloğlu/Halkevi Caddesi’nde bulunan Arkadaş Matbaası’ndan çıkmıştır (Orhun (1933-1934), I/1 (5
    İkinciteşrin 1933), s. 24; Orhun (1933-1934), I/9 (16 Temmuz 1934), s. 172). Derginin 1 ve 2. sayıları 24 sayfa
    olarak yayınlanmıştır (Orhun (1933-1934), I/1 (5 İkinciteşrin 1933); Orhun (1933-1934), I/2 (5 Birincikânun 1933)).