• 224 syf.
    Kemal Sayar'ın "Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez" kitabını okuduktan sonra başka kitaplarına geçmek istememiştim. Bu kitabı okumak da aklımda hiç yoktu, birkaç kez karşıma çıktı en son başka bir kitabı araştırırken tekrar "oku lan artık beni" dercesine karşımdaydı "aga sakin, tamam" dedim ve indirip okudum. :D

    Kundera'nin Yavaşlık kitabını okuyorum bu ara, buna da M. Serdar Kuzuloğlu'nun "zihnimin kıvrımları" isimli videolarının birinde bir alıntı paylaşmıştı:
    "Düşünmek yavaşlatır." diye oradan geldim :)
    birebir aynı alıntıyı bulamadım henüz.
    En yakın alıntı şu:

    "Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır."

    Yav bu kız ne anlatıyor demeden devam edeyim. :D
    Sayar da kitabının bir yerinde Yavaşlık kitabına atıf yapıyor. :D (müptelasıyım böyle olayların)

    O da şu:

    “Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde” diye yazmıştı
    Kundera, Yavaşlık adlı romanında, “kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.”
    ...
    Kitap dört bölümden oluşmaktadır bunlar:
    1. Bölüm Yaşamak Güzeldir
    2. Bölüm Modern Mutsuzluk
    3. Bölüm Modern Zamanlarda Aile
    4. Bölüm Benliğin ve Toplumun Krizi

    Yaşamak Güzel Midir?
    Her insana göre cevabı değişecek olan soru. Kimi şu bu olsa daha güzel olabilir, kimileri yaşıyoruz işte bu da bir şey diyor. Bana göre her şeye rağmen yaşamak güzel. Bütün kayıplarına, terk edilişlere, hayal kırıklıklarına, incinmişliklere rağmen.. Bunları okuyunca hakikaten güzel tarafı yokmuş gibi görünüyor. Var var..
    Mesela sabah erken vakitte uyanınca kuş sesleri duymak, onlara eşlik eden köpek, kedi,horoz seslerinin muazzam orkestrası ile günü selamlamak!
    Yaşamın güzel olması için güzel bakmak gerek, durup etrafına bakmak "içine çektiğinin gökyüzü" olduğunu bilmek. Yavaşla Dostum!

    Ne ulan bu modern mutsuzluk?
    Her şeye yetişmeye çalışırken hayata yetişememek. Ne diyor ya bu?
    Günlük hayatımızda rollerimiz o kadar kalabalık ki her rolün kendine ait bir sorumluluk yükü var üzerimizde ve yetişemiyoruz. Yarım kalıyor çoğusu, yetişenlere selam olsun ama. :) Bu fazla yük insanın kaygısını ve stresini artırmakta ve bu da dolayısıyla fizyolojik ve psikolojik olarak bizdeki yansımalarını göstermektedir. Örneğin, sürekli yorgunluk hâli, yetersizlik duygusu hayatımızı mahvediyor.
    Diğer bir husus da kendimizi anlatamıyoruz, yaşadıklarımız hep içimizde birikiyor. Etrafımızdaki insanlara güvenemiyoruz acabalar ile savaşıyoruz. Halbuki her insan güveni hak eder, istersek bin kez kazık yiyelim. Yine de güvenelim.. Bizi para, mal mülk mutlu etmiyor. Kurduğumuz sosyal ilişkiler, bağlanmalar sayesinde mutlu oluyoruz. "Kalpten kalbe yol vardır" bu yolda giderken arabaya binmek yerine yürüyün. Ve son olarak - bu bölümle ilgili- yaşanılana ve yaşanılacak olana razı olmak. Anahtar kelime bu "razı olmak". Başımıza ne gelirse gelsin daha kötüsünün olabileceğini bilmek ve daha kötüsü olmadığı için şükretmek.

    Ailenin modern hâli?
    Bizi şekillendiren özelliklerimiz erken çocukluk dönemine denk gelmektedir. Aile ile bağ kurma veya kuramama daha sonraki dönemlerimizi etkiler.
    Özellikle kritik dönem olarak adlandırılan zamanlar kaçırılırsa bunun bir telafisi ne yazık ki olamıyor. Günümüzde çocuklarımız bakıcılar tarafından büyütülmekte ve çocuk ihtiyacı olan anne baba sevgisini tamamlayamamakta. Bir diğer faktör anneliğin değersizleştirimesi sorunu. Rousseau'nun Emile kitabında "Herkesin asıl görevine dönmesini istiyorsanız, işe annelerden başlayın." der, demek ki değişim aileden ve özellikle annelerden başlayacak.
    "Anne babaların çok uzaklarda ve hep meşgul olduğu evlerin yalnız çocukları, duygularını yerli yerince düzenlemeyi öğrenemeden büyüyor. Modern hayat bize ilişkinin değil işin öncelikli olduğunu telkin ediyor."

    Kitapta şöyle bir başlık geçiyor 'Yeni bir spor dalı: Anne babalık'
    Çocuğunu geleceğe hazırlarken şimdiden mahrum eden spor dalı.
    Küçücük yaşlardan itibaren her gün bir başka kurstan diğerine koşarken çocuk olmaya, çocuğun yere düşüp ağlamasına bile vakit kalmıyor. Bırakın da kendi yolunu biraz da kendi bulsun gölge etmeyin. E yuuh ama ya!
    Çocuğun ruhuna seslenin onunla yapacağınız 10 dakikalık bir konuşma bile hayatını olumlu etkileyebilir, bu sıkışıklıktan vazgeçin be.

    Benliğin ve Toplumun Krizi
    Bana göre tek bir alıntı ile anlatmak kâfi.

    "Modern dünyada başarının her şeyi meşrulaştıran bir işlevi var. Kişi eğer başarı merdivenlerini tırmanmışsa, oraya hangi yöntemleri kullanarak ulaştığı sorgulanmıyor. Başarının, bireye kendisini diğer insanlardan üstün görme hakkını verdiği kabul ediliyor. Benlikleri kutsamanın en önemli vasıtalarından birisi başarı. Ama neyi başarmak? İyi bir bilim adamı olmanın, hayırseverliğin veya dürüst bir yurttaş olarak kalmanın günümüz toplumunda şöhret, para ve iktidara tahvil edilebilir bir tarafı yok. Başarı, günümüz Türkiyesi’nde şöhret, para ve iktidarın kapılarını açabildiği sürece anlamlı."

    Bitti..
  • 256 syf.
    NEO-LİBERALİZME KISA BİR GİRİŞ VE HARVEY
    ‘’GERÇEĞİ DEĞİŞTİREBİLMEMİM İLK KOŞULU, ONU TANIMAMDIR.’’
    Yayınlanma tarihi üzerinden on beş sene geçmesine rağmen güncelliğini koruyan ‘’Neoliberalizmin Kısa Tarihi’’, başarılı analitik yaklaşımlarıyla bildiğimiz Harvey’in mevcut ekonomik-politik sistemin ne denli kırılgan olduğunu örnekler üzerinden değerlendirdiği başlıklardan oluşuyor. Birleşik Devletlerin Irak işgali ardından kaleme alınan bu incelemede, neoliberealizmin devlet aygıtı ile ilişkisinin sınıf iktidarlarının yeniden oluşturulması ve sermaye birikiminin tekelleşmesinin ardından demokrasi bilinci üzerinde oluşturduğu yozlaşma ele alınıyor.
    Peki piyasa aklının yaşam hakkından önce geldiği; emek sömürüsü üzerinden yalnızca sayısı gittikçe belirginleşerek azalan bir azınlığı zenginleştirilen bu sistem nasıl oluştu, ve insan onuruna taban tabana zıt bu yabancılaşma herhangi bir alternatif yokmuşçasına, kitlelerce kanıksanarak, nasıl normalleştirildi?
    ‘’Çok zengin insanlardan oluşan görece küçük bir grubun, küresel iktidara sahip olduğu bir küresel plütokrasinin yükselişine tanıklık ediyoruz’’ diyor Branko Milanovic, bahsedilen azınlığın ekonomik güce sahip olmasının bir ardılı olarak sahip oldukları politik gücü oluşturan, oligarşi ve kapitalist sınıf açısından sualsiz bir leyhte işleme kapasitesini içinde barındıran fakat aynı ölçüde kaçınılmaz yoksullaşma ve yok oluşu beraberinde getiren neoliberal aklın yakın tarihteki dinamiklerini ele alarak ‘’başka dünyaları’’ mümkün kılacak yaklaşımlara perde aralamaya çalışalım.
    Şirket aklının meşrulaştırılmasına giden süreci tarihsel dönüm noktalarıyla ele almak için ikinci dünya savaşı sonrası ideolojik kamplaşmanın dünya siyasetini belirleyeceği dönemin başlangıcı olan soğuk savaştan biraz bahsetmekte fayda var, öyle ki faşist Hitler rejiminin yıkıcı etkisini yok etmek adına bir araya gelen Stalin, Churchill ve Roosevelt ittifakının sıcak çatışmaların yerine ‘’stabilizasyona’’ bırakmasıyla giriştikleri politik mücadele eksenindeki ekonomik yeniden yapılandırma ve akabinde oluşacak sonuçlar mevcut neoliberal yerleşkenin tohumlarını taşımaktaydı. Savaş sonrası ikinci defa yerle bir olan Avrupa’nın toparlanması Batı değerlerinin ve hegemonik gücünü, savaşı atom bombası gücüyle bitiren Amerika için kaçınılmaz bir fırsattı, aynı zamanda kapitalizm eksenindeki dünyada Sovyet komünizmi, liberal Batı için bir ‘’tehdit’’ oluşturmakta ve ideolojik ayrımın çizgisini kalınlaştırmaktaydı.
    Bu şartlar altında kutuplaşan dünyada, eski ittifakın yeni düşmanlıkları ‘’Demir Perde‘’ konuşmaları ve Amerika’nın dünya genelinde özgürlük polisliğine soyunması uluslararası ilişkilerde ‘’Nükleer caydırıcılık’’ olarak da bilinen bir siyaset yapma biçimini literatüre soktu, nükleer caydırıcılık doğrultusunda tarafların hızlandırılmış silahlanma politikaları ekonomi-politiğe büyük etki etmekle beraber iki kutuplu dünyayı Batı’nın liberal değerleriyle Doğu’nun komünist duruşu arasında bir tercihte bulunmaya itiyor ve mevcut dengelerin oluşmasında büyük etkene sahip revizyonist devlet yapılanmasının tohumlarını taşıyordu. Bu süreç, savaş sonrası Amerikan hegemonyasının Britanya’yı gölgede bırakarak ‘’Bretton Woods’’ isimli Amerikan doları merkezli sistemin dolaşıma sokulmasıyla hız kazanacak ve çevreleme politikası olarak da bilinen Truman doktrini doğrultusunda oluşturulan Marshall Yardımları ile emperyalizmin bugünkü biçiminden çok da farklı olmayan yüzüyle, kamplaşmada stratejik önemi olan ülkelere girecek ve ülkelerin ağır sanayilerinin Amerika’ya bağımlı hale getirilmesinin önünü açacak, en nihayetinde sistem ileride kendini üzerinde daha da konsolide edecek olan güç politikalarıyla gösterecekti.
    Konumuz neoliberalizmin tarihsel gelişimi odaklı olduğundan soğuk savaş parametrelerine oldukça az değinmeye, fakat Bretton Woods’tan Washington mutabakatı olarak adlandırılan ve Harvey’in değişiyle gömülü liberalizmi (embedded liberalism) açığa çıkaran dinamiklere eğilmeye devam edelim; başta Avrupa olmak üzere savaş sonrası ekonomik yapılanmada esas alınan Keynesyen politikalar (Post-war Keynesian Consensus) devletin piyasa üzerindeki düzenleyici etkisini sosyal ve politik sınırlamalar ağı üzerinden gösteren devlet eliyle planlamaların önemli sektörlerdeki öncüllüğüne dayanmaktaydı, savaş öncesi İtalya, Fransa ve Britanya’da kullanılan bu tür politikalar özel teşebbüsleri yok saymamakla beraber devletin piyasalar üzerindeki güçlü eline işaret etmekteydi. Gömülü liberalizmin bu fazında ekonomi, savaştan sonraki on beş yıl boyunca gelişmiş kapitalist ülkelere yüksek büyüme oranları getirdi. Sistem, bu büyümeyi Amerika’nın hegemonyasını korumak adına verdiği bütçe açıklarına ve ülkelerdeki bütün fazladan malları satın almaya hazır alım gücüne borçluydu. Keynesçi politikalar dönemi, devletin sınıf ilişkilerini içselleştiren bir kuvvet olması adına önemlidir, refah devletin gelişmesine paralel olarak güçlenen sendikal hareketler ve yeniden dağıtım politikaları işçi sınıfının ana akım politikaya entegrasyonunu kolaylaştırmış ve işçi sınıfı kurumları ile sol hükümetler devlet üzerinde hatrı sayılır bir güç elde etmişlerdi.
    Fakat 1960’ların sonuna gelindiğinde sermayenin aşırı birikmesinden kaynaklanan kriz, Keynesçi ekonomi politikaların başarısızlığını vurguluyor; işsizlik ve alım gücünün düşmesinin önüne geçebilmek adına sosyal politikalara eğilen devletler mali borç krizlerine giriyordu. Bretton Woods sisteminin böylelikle çöküşü, başka bir ‘’alternatif’’ olarak sunulacak ‘’yeni liberalizmi’’ sahneye davet ediyor; soğuk savaş ise arka planda devam ediyordu.
    Neoliberalizmin başat bir alternatifmişçesine servis edilmesi bugünkü sorunlarımızın temel kaynaklarından birini oluşturuyor, devlet düzeninden yoksun serbest piyasa ekonomisine geçmeden önce Keynesçi birikim krizlerinin kontrol altına alınması adına ekonomik düzenlemeler üzerindeki devlet kontrolünü korporatist stratejiler kullanarak derinleştirmek isteyen kemer sıkma politikaları, maaş ve fiyat kontrolleri üzerinden emeği zedeleyen birtakım ‘’çözümlere’’ başvuruldu ki bu ara kriz döneminin yöneticileri Avrupa’daki sosyalist ve komünist parti kadrolarından oluşmaktaydı; giriştikleri bu süreci ‘’Avrupa Komünizmi’’ olarak adlandıran hükümetler stagflasyonun etkisinden çekinen kitlelerce iktidara taşınmış ve mevcut iktidarlarını sürdürmüşlerdi. Arkalarındaki bu kitlesel güce rağmen Sol, korporatist çözüm önerilerinden ileriye gidemeyerek geleneksel çizgisinde saymaktan başka bir çıkış kapısı oluşturamadı ve fakat bu tür çözüm biçimlerinin sermaye birikim krizinin üstesinden gelemeyeceği 1970’lerin ortalarındaki ekonomik durumla ortaya çıkmış ve iş dünyasının önde gelenlerinin çıkar çatışmaları doğrultusunda pragmatik politikalardan başka bir çıktı oluşturulamamıştı.
    Krizinin aşılması ve kapitalist üretim biçiminin yegâne unsuru olan sermaye birikiminin devamı için olmazsa olmaz koşullar bu şartlar altında sağlanacaktı.
    Harvey tam bu noktada, Keynesçi politikaların sürüklendiği kriz koşullarından neoliberalizme geçen bu ara süreçte, oldukça dikkate değer bir duruma vurgu yapıyor, Harvey’in vurgusu kentli toplumsal hareketlerin işçi hareketleriyle birleşmesinin sermayedârlarca nasıl algılandığı ile ilgili. Stagflasyon etkisiyle hoşnutsuzluk ortamının gelişmesi, Solun yükselişine eğilim oluşturmaktaydı, öyle ki, ‘’<Rehn-Meidner> isimli plan doğrultusunda, insanlar çalıştıkları işyerlerini kademeli olarak satın alıp ülkeyi bir işçi-hissedar demokrasisine dönüştürmeyi ciddi ciddi önermişlerdi.’’ Bu ve benzer süreçlerin en çok ‘’tehdit ettiği’’ kesim ortada, nitekim, azınlığın zenginliğinin yegâne sebebinin yığınların üzerindeki devasa emek sömürüsünden kaynaklandığı unutulmaması gereken bir kapitalizm gerçeği iken.
    Bu konjonktür içerisinde neoliberalizmin ilk yansımaları tarih sahnesine utancı unutulmayacak bir darbeyle giriş yaptı: 1973 Şili Darbesi ile. CIA’nın büyük yardımları ve üst sınıfların da teşvikleriyle General Pinochet, Şili halkının demokrasi aracılığıyla iktidara gelen ilk sosyalist başkanları Salvador Allende’nin öldürülmesiyle iktidarı ele geçirdi. Şili halkı Pinochet kuklalığında sürdürülen iktidar boyunca o denli fakirleşti ki bir Latin Amerika yerlisinin tipik fiziki özelliklerini göstermemesine rağmen General Pinochet’nin gözlerinin rengi, televizyon üzerinden yapılan uzun konuşmaları sevmesine rağmen uzun yıllar halk tarafından fark edilmedi, çünkü halkın renkli televizyon alacak parası yoktu, artık yer altı zenginlikleri bakımından parmakla gösterilecek olan Latin Amerika coğrafyasının kalbi olan Şili’de renkli televizyon sahibi olmak bir statü göstergesi olur hale gelmişti. Amerika destekli Şili darbesi arkasında uzun yıllar aşılamayacak bir siyasi diktatorya, bir sömürü mekaniği, korku, güvensizlik ve yoksulluğun egemen olduğu bir halk bıraktı.
    Bugün, gelir eşitsizliğinde gelinen durumun göz önünde bulundurulması bunun yalnızca bir başlangıç olduğunu gözler önüne sermeye yetiyor. Kitleler böylelikle yoksullaştırılırken ‘’refah’’ gittikçe daralan küçük bir azınlığın elinde toplanıyor ve teknoloji devrimlerinin de etkisiyle emek sömürüsü, emeğin coğrafyalarca sömürüsünü kolaylaştırıyor, hızlandırıyor ‘’esnek çalışma saatleri’’ adı altında ve güvenceden yoksun şartlarla birlikte kolonyal çağı aratmayacak ölçüde gelişiyordu.
    Neoliberalizm eleştirilerine geçmeden, teorinin yükselişine vurgu yapmakta fayda var, Harvey’in öne sürdüğü gibi ‘’bir seçkinler iktidarı’’ olan neoliberalizmin teorik yapılandırmasının hikayesi de oldukça ilgi çekici, ‘’Mont Pelerin Cemiyeti’’ olarak hatırlayacağımız bu heyet neoliberalizmin değerlerini meşrulaştırmak adına bildirilerinde ‘’medeniyetin temel değerlerinin’’ tehlikede olduğunu belirterek, ‘’insan haysiyeti ve özgürlüğün asli koşullarının yitmeye yüz tuttuğunun’’; bunun önüne geçmek için rekabete dayalı piyasanın ve özel mülkiyetin konsolide edilmesi gerektiğinin altını çizmişlerdi. Şimdi, serbest piyasa süresince gerçekleşen ekonomi politikalarla gelinen noktada insan haysiyetinin ne olduğuna ve ne olamayacağına biraz göz atalım:
    - Neoliberalizmin laboratuarı olarak addedilen Latin Amerikadaki Hatiti batı yarımkürenin en yoksul ülkesidir. Haiti’de, ayakkabı boyacısından çok ayak yıkayıcısı vardır. Küçük çocuklar, birkaç kuruş karşılığında, boyatacak ayakkabıları olmayan müşterilerin ayaklarını yıkarlar. Atölyelerde çocuklar günde bir dolara elektronik parçalar birleştirirler, elbette serbest piyasa ekonomisinin ihraç ürünüdür bunlar ve elbette kârlar ihraç edilir. (Eduardo Galeano/ Latin Amerika’nın Kesik Damarları)
    - Balık konservesi fabrikasında çalışan işçiler dışarıya sızan şiddetli gaz kokusu yüzünden içeriye girmeyi reddedince işten atılmakla tehdit edilmiş, karşı koydukları için asker gücünün sevk edilmesi tehdidiyle baş başa kalan işçiler bunun üzerine içeriye girince aralarından dördü ölmüş, birçoğu da hastaneye kaldırılmıştır. Yaşananların ardından yapılan araştırmalar sonucunda dışarıya sızan gazın amonyak gazı olduğu anlaşılmıştır. (Galeano’dan devam)
    - Kullan-at işçi figürünün neoliberalleşmeyle, emeğin değersizleştirilmesiyle beraber oluşturduğu sömürünün boyutu da örneğin, insan haysiyetinin geldiği noktayı tam olarak gözler önüne seriyor, Levi-Strauss için üretim yapan bir kadın fabrika işçisi şunları dile getiriyor: ‘’Sürekli aşağılanıyoruz, Patron kızdığında kadınlara köpek, domuz, sürtük diyor, bunların hepsine de ses çıkarmadan dayanmamız gerekiyor. Yaşadığımız yerden fabrikaya yürüyerek gidiyoruz. İçerisi çok sıcak. Binanın çatısı metal, işçiler için yeterli alan yok. Tıklım tıklım. Çoğu kadın 200’den fazla insan çalışıyor; ama bütün fabrikada tek tuvalet var… işten eve geldiğimizde, yemek yiyip uyumaktan başka bir şeye zamanımız kalmıyor.’’ (David Harvey/ kitabın Neoliberalizm Yargılanıyor bölümünden)
    Bu ve daha binlercesi doğrultusunda yaşananlar ‘’insan haysiyeti ve medeniyet’’ tanımını üzerine düşünmemizin önemine bir kere daha vurguda bulunuyor. Bunun yanı sıra, liberal dünyamızdaki yoksullaşmanın muhakeme sürecine rağmen, ana akım muhalefetin; yani neoliberalizmin siyasi ayağını oluşturan teorik yapılanmanın ekonomi ve siyasete bilfiil uygulanmamasından kaynaklı olduğunu düşünenler grubuna karşılık Harvey, neoliberal aklın istenmeyen sonuçları gibi servis edilen gelir eşitsizliği, yoksullaşma, çevresel kaynaklara ulaşımın tekelleşmesi, sosyal devletin giderek silikleştirilmesi sonucu hatrı sayılır ölçüde azalan sağlık, eğitim ve iş güvencesi gibi kazanımların erozyona uğraması mevcut sistemin tesadüfi bir arızasından kaynaklanmıyor diyor ve, neoliberalizmin atar damarlarından birisinin, piyasa işlemlerinin ve tüketim oranlarının her şeyden önemli görüldüğü şirket aklında bütün insan eylemlerinin piyasa ortamına taşınması olarak vurguluyor.
    Harvey’in de saptadığı gibi neoliberal şirket aklının sonuçlarından olan bu tür yağma ve yozlaştırma olaylarının kaçınılmaz niteliğine rağmen, çoğunluğun çıktıların tüm ceremesini çekmesine ve gittikçe küçülen seçkin bir azınlığın varlığının gözle görülür, hissedilebilir biçimde güçlenmesine rağmen ‘’niçin bugün başka bir alternatif yokmuşçasına sistemi sürdürmeye devam ediyoruz?’’ sorusu da elbette oldukça büyük bir öneme sahip oluyor. Ekonominin politikadan ve bu ayrılmaz ikilinin de güçten ayrıştırılamayacağı günümüz siyasetinde cevap, birbirine kardeşmişçesine kenetlenmiş tekelleşen şirketler, lobicilik faaliyetleri, ana akım medyanın ve tüketim kültürünün manipüle ettiği yığınların başını çektiği bir silsileden ibaret.
    ‘’Düşünüyorum, öyleyse varım’’ felsefesinden ‘’alışveriş yapıyorum, öyleyse varım’’ düsturuna döneli epey oluyor, peki tükettikçe var olduğu yanılsamasındaki insan, doğa üzerindeki ezeli galibiyetini (!) ona verdiğimiz zararlar neticesinde onun bırakın hakimi olduğunu bir parçası dahi olamadığını fark ettiğinde neler olacak?
    Sözü yeniden Harvey’e bırakıp bitirelim: ‘’Neoliberalizmin yönetici sınıfın iktidarını yeniden kurmayı amaçlayan başarılı bir projeyi maskeleyen başarısız olmuş ütopik bir retorik olduğu ne kadar çabuk kabul edilirse, daha fazla ekonomik güvence, adil ticaret, ekonomik adalet isteyen eşitlikçi siyasi talepler dillendiren kitle hareketlerinin yeniden hayat bulacağı zemin o kadar hızlanmış olur.’’
    Son olarak demem o ki, ‘’Toplum diye bir şey yok, sadece tek tek insanlar var’’ diyen Thatcher zihniyetinin ve aşırı bireyciliğin (hyper-individualism) sonuçları ortadayken nostaljiye özlem duyarak vahlanmayı bir kenara bırakmalı ve değişen dünyanın koşullarıyla, bir bütünü kucaklayarak diyalektiği görmek zamanı diye düşünüyorum, neoliberal aklın tüm çirkinliğine rağmen teknoloji devriminin ve ‘’küresel’’ dünyanın nimetlerinden yararlanarak, ulus milliyetçiliği ile perçinlenmiş gerici tavırların ve sağ rejimlerinin yükselişini göz önünde bulundurarak dünya emekçilerinin yalnızca işçi karakteriyle değil, egemen kültürce marjinalize edilmiş farklı hayat stillerini ve yeni başkaldırı dinamiklerini esas almalı sürekli bir devrim anlayışı ile kapitalist sömürünün yalnızca emek üzerindeki değil hayatımızın her alanına sızmış işgalci ve baskılayıcı boyutunun farkına vararak yeni direniş sahaları oluşturmalıyız.
    ‘’Özgürlüklerin şu ya da bu biçimine karşı olanlar bütün özgürlüklere karşıdırlar.’’
    K. MARX
  • 168 syf.
    ·2 günde·9/10
    “Harfler ve Notalar”, Türk edebiyatının sevilen ve ileri gelen yazarlardan biri olan Hasan Ali Toptaş’ın denemelerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş, içinde sıcacık anılar, güzel tesadüfler ve edebiyata dair düşüncelere yer verilen güzel bir deneme kitabı. Toptaş’ın akıcı, anlaşılır ve samimi üslubu, kitabı okurken sanki kendisiyle karşılıklı sohbet ediyormuşsunuz gibi bir his veriyor insana. Kitapta, okurken hem gülümseten hem de üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken birçok anı mevcut.


    Kitapta geçen bazı alıntılar.

    1-) “Aklımdaki geçmişin gölgesine oturup yüzümü geleceğe doğru dönerek onu değişik şekillere sokmayı, bu şekillerin arasından birini seçmeyi, seçtiğim şeklin üstünü öteki şekillerin tadından oluşan yumuşak bir sisle örtmeyi ve kelimeleri bu sisin altından çıkarıp tek tek güneşe tutmayı da arzu ediyorum aslında. Bunları yaparken her şeyi, ama her şeyi unutup sadece yaptığım şeyin kendisine dönüşmeyi de arzu ediyorum hatta; dünya dediğimiz şu daracık genişliğe oradan, ruhunda bütün harflerin ruhunu taşıyan zamansız bir harf gibi bakmayı da arzu ediyorum.” (Sayfa 7)

    2-) “Sonra, kendimden bana doğru yavaş yavaş birtakım ayak sesleri gelmeye, benden de kendime doğru yüzlerce yıllık, küf kokulu yaprak hışırtıları uçuşmaya başlar.” (Sayfa 8)

    3-) “Gurbet kelimesini eskiden daha sık kullanırdık. İçimizi titreten bu kelimenin , farklı bir ağırlığı vardı hayatımızda; uzaklar onun içinde birikir, tehlikeler onun içinde bekler, umutlar onun içinde yeşerirdi. Hayat bir şekilde gurbetle anlam kazanırdı bir bakıma; aşklar, dostluklar, ve insanlar bir şekilde gurbetle sınanır, gurbetle olgunlaşırdı.” (Sayfa 10)

    4-) ” Dikkatle baktıktan sonra biz de, “Her yanı çok güzel de, omzunda pot var ağbi” diye onu uyarmıştık hemen. “Biliyorum,” demişti Terzi Hüsam, “ama, onu bilerek yaptım ben. Aslında, ceketin güzelliğini o pot gösteriyor. Gözünüz için hazırlanmış bir fenerdir o pot. Yakıtı da, gözün zaafıdır.” Ardından da, biz çene çalarken o potu oluşturabilmek için kendisinin ne ince hesaplar yaptığını anlatmış ve şöyle demişti; “Hesaplanmış bir kusurda aklın izi, kusursuzluktakinden daha derindir.” ” (Sayfa 17)

    5-) ” Hatta, bu duruş, ilk bakışta insana 1960’lı yılların duruşlarını hatırlatsa da, onlardan çok daha eski ve çok daha yaşlıydı. İçinde, dünya malını elinin tersiyle bir kenara iterek varlığını insan sevgisinin üzerine inşa eden uçsuz bucaksız bir aşiretin allı yeşilli renkleri ve sesleri vardı sanki. Dahası, özünde “Az ye, az uyu, az konuş.” düsturunu taşıyan binlerce yıllık bir kültürün türkülere bohçalanmış derin acıları, bozlaklara yatırılmış geniş sessizlikleri vardı.” (Sayfa 49)

    6-) “Kendi kendini rüzgarıyla körükleyen bir hız, hızla ele geçiriyor hayatı; ayrıntılarını silip hızla flulaştırıyor. Onu yavanlaştırıyor hatta, alıp uzaklaştırıyor ve günden güne insanın ruhuna ağırlık verecek kadar hafifletiyor.” (Sayfa 62)

    7-) “Doğrusu hiçbir şey anlatmamış olmayı çok isterdim. Her şeyi ancak o zaman anlatmış olurdum çünkü.” (Sayfa 103)

    8-) "Her defasında kollarını iki yana açarak annem karşılar bizi, gözyaşlarıyla birlikte sarılır, koklaya koklaya öper. Babam ne sarılır ne de öper o sırada. Samuel Beckett gibidir o; yeşile çalan gözleriyle, içinde bulunduğu zamanın dışında kalan meçhul bir noktada durur ve hiç ağzını açmadan herkese ve her şeye oradan bakar.” (Sayfa 141)

    9-)  “Biliyoruz ki bazı sesler, bazı sahneler, bazı renkler ya da bazı cümleler insanın aklına mıh gibi çakılıp kalıyor. Bunlar insana bir süre eşlik ediyorlar hatta. Daha sonra da, herhalde ya bilmediğimiz bir şeye dönüşerek varlığımızın başka bir köşesinde yuvalanıyorlar, ya hatırladığımız şeylerin içinde eriyorlar ya da bir şekilde unutuluyorlar.” (Sayfa 146)

    10-) “Zaten, bir cümle yazmak aynı zamanda beste yapmak değil midir?” (Sayfa 165)
  • Toplumsal, bilimsel, sanatsal, her çeşit ilerleme bir bayrak yarışıdır, taş taş üstüne koymaktır. Bu nedenle bir toplumsal hareketin sürekliliğinin ilk koşulu o hareketin tarihinin bilinmesidir. Bu bilgi, yani aynı amaçlar için mücadele etmiş insanların varlığının bilgisi, kişiyi yolunda hem daha hızlı hem de daha emin adımlarla yürütür. Daha hızlı yürütür çünkü geçmiş deneyimler kişinin ufkunu açar, bakışını zenginleştirip boyutlandırır; daha emin yürütür çünkü bir insana, çevresindeki herkes “ak” derken ayağa kalkıp “hayır, karadır” deme gücünü ve cesaretini ancak önünde yürümüşlerin ve arkasında yürüyeceklerin olduğunu, yalnız başına olmadığını bilme duygusu verebilir.

    İlk kadın romancımız Fatma Aliye Hanım 1896’da yaptığı Ünlü İslam Kadınları başlıklı araştırmasında, 13. yüzyılda erkeklere ders veren 100’e yakın kadın profesörün varlığından söz ederken şaşkınlığını gizleyememiş ve kendi tarihimiz hakkında nasıl bu kadar bilgisiz olabiliriz sorusunu sormuş; 1991 yılında tamamladığı doktora tezi Osmanlı Kadın Hareketi [1]başlıklı çalışmasında Serpil Çakır da aynı şaşkınlığı dile getiriyor.

    Cumhuriyet rejimine geçildikten sonra tutucuların tepkilerine, ayak diremelerine karşın medeni kanun gibi, kadınlar için seçme seçilme hakkı gibi çok önemli reformlar yapılmıştır, ancak bu topraklarda kadının hak mücadelesi bu dönemle başlamıyor. Bu reformların gerisinde Osmanlı kadınlarının 19. yüzyılda hız kazanan inatçı mücadelelerinin izleri de olsa gerek. Osmanlı döneminde, özellikle 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet’le birlikte etkin, tabana yayılmaya çalışan, eylemci bir kadın hareketi, kadın mücadelesi görülüyor. O güne kadar yalnızca eş, anne ve ev kadını olarak görülmüş olan Osmanlı kadınlarının toplumsal yaşamda yer alma istemleriyle, durumlarını sorgulamaları ve aşmak için çareler aramalarıyla biçimlenen bu kadın hareketi iki koldan gelişmiştir: Basın (kadın dergileri) ve örgütlenme (kadın dernekleri).

    Osmanlı Kadın Dergileri

    Osmanlı kadınları önce çeşitli gazetelerde, sonra bu gazetelerin kadın sayfa ve eklerinde, giderek de kadın dergilerinde yazmaya başlıyorlar. Yazarlık eden kadınlar genellikle ?ve doğal olarak- dönemin aydın-bürokrat kesiminin, iyi eğitim görmüş kızları ve eşleridir. Bu kadın yazarlar arasında kadınların seslerinin duyulması ve birlik olmaları için etkin uğraş veren, Tarihçi Cevdet Paşa’nın kızları Fatma Aliye ve Emine Semiye’yi en başta sayabiliriz. Harp Okulu Müdürü Osman Paşa’nın kızı Şair Nigar bint-i Osman, Ahmet Vefik Paşa’nın torunu Fatma Fahrünnisa, Hekim İsmail Paşa’nın kızı Şair Leyla, Erkan-ı Harp Feriki Abdi Paşa’nın kızı Fatma Kevser, Ahmet Cevdet Paşazade Sedad Bey’in kızı Zeyneb, Abdülhak Hamid Bey’in kızı Hamide, Binbaşı Bağdatlı Mehmed Tevfik Bey’in kızı Gülistan İsmet dönemin başlıca kadın yazarlarıdır. Ancak bu gazete ve dergiler yalnızca entelektüel çevreden kadınların yazılarını yayımlamamıştır, geniş yer ayrılan okur mektupları köşeleriyle kadınlara kendi sorunlarını, sıkıntılarını kendi ağızlarından, kendi sözcükleriyle anlatabilme fırsatını da vermiştir.

    Bu gazete ve dergileri kronolojik olarak sıralarsak;

    – 1868’de yayımlanan Terakki gazetesi kimliklerini belirtmeden kadınlardan gelen mektuplara yer vermiştir. Örneğin bir kadın vapurlarda kadınlara ayrılan yerlerin kötülüğünden yakınarak, erkeklerle aynı bilet parasını ödeyerek vapura bindikleri halde neden kötü yerlerin kendilerine verildiğini sormuş, okuma yazma bilmeyen bir kadın ise başkasına yazdırdığını söylediği mektubunda çok kadınla evliliği sorgulamıştır.

    – İlk kadın dergisi 1869’da, Terakki gazetesinin 48 sayı olarak çıkardığı, Terakki-i Mukadderat dergisidir. Bu dergide Batı’daki feminist hareketle ilgili bilgi verilmiş, kadınların eğitim görmesinin önemi üstünde durulmuş ve yine kadınlardan gelen mektuplara yer verilmiştir.

    – Yazıların genellikle imzasız olarak çıktığı 1875 tarihli Vakit yahud Mürebbi-i Muhadderat dergisi ve Ayine dergisinde evlilik, eşlerin görevleri, çocuk bakımı, terbiyesi gibi konulara değinilmiştir.

    – 1880’de yayımlanan ve kadınları birçok konuda bilgilendirmeye çalışan Aile adlı dergide imza kullanılmamıştır, ama yazıların hepsini Şemseddin Sami kaleme almıştır.

    – Kadınlardan gelen mektupların dışında yayımcısı Mahmud Celaleddin’in yazılarını içeren 1883 tarihli İnsaniyet dergisinde, Mektepli Kız rumuzuyla yazan bir kadın, kadın dergilerinde kadınların yazılarına öncelik verilmesini istemiştir.

    – Kadın yazarların çoğaldığı 1883 tarihli Hanımlar dergisi, ev idaresine ilişkin bilgiler vermiş, edebi yazılara ve tarih konularına yer ayırmış, yabancı dil öğrenmenin önemi üstünde durmuştur.

    – 1886 yılında sahibi kadın olan ve yazı kadrosunun tamamı kadınlardan oluşan ilk dergi yayımlanmıştır: Şükûfezar [Anlamı: Çiçek bahçesi]. Dergi, önsözünde amacını”Biz ki saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin hande-i istihzasına [alaylı gülüşlerine] hedef olmuş bir taifeyiz. Bunun aksini ispat etmeye çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı erkekliğe tercih etmeyerek, şâh-râh-i sa’y-u amelde [çalışmanın doğru yolunda] mümkün olduğu kadar payendâz-ı sebat [ayak direten] olacağız” diye açıklamıştır. Derginin sahibi Arife de, öbür yazarları da kendilerini baba ya da koca adlarıyla değil, yalnızca kendi adlarıyla tanıtmışlardır.

    – 1888 yılında eğitime öncelik veren, kız okullarının durumunu irdeleyen ve Şair Nigar bint-i Osman gibi, Şair Leyla gibi ilk edebiyatçı kadınların yapıtlarına yer veren Mürüvvet dergisi yayımlanmıştır.

    – 1889 yılında iki kadının çıkardığı, ev işleri, çocuk bakımı, aşçılık, pastacılık konularını işleyen Parça Bohçası dergisi tek sayı yayımlanmıştır.

    – 1 Ağustos 1895’te, başyazarı ve yazı kadrosunun neredeyse tamamı kadın olan ve 1895-1908 arası tam 604 sayı yayımlanarak en uzun soluklu dergi olan Hanımlara Mahsus Gazete yayın hayatına başlamıştır. Kadınların sorunlarını, aile, iş ve çalışma yaşamlarını, eğitimlerini konu alan derginin okurlarına aşılamak istediği en önemli şey, kadınların her işi başarabileceği inancıdır. Kadının durumuyla toplumun durumu arasında bağ kurularak kadının konumu sorgulanmış ve erkekle kıyaslanmıştır. Kadınların birbirlerinden ve dünya kadınlarından haberdar olmalarını sağlamaya çalışan dergi, kadının “nesil yetiştiren” oluşunu öne çıkararak eğitim görmesinin ve kendini geliştirmesinin şart olduğu görüşünü işlemiştir. Bu gazetedeki yazılarında kadınların kendi tarihlerini bilmelerinin önemine dikkat çeken Fatma Aliye, erkeklerin toplumsal yaşam içinde kadınlara engel olduğunu, bilim ve sanatın kapılarını kadına kapadığını ilk dile getiren kişi olmuştur. Avrupa ve Amerika’daki erkeklerin de Osmanlı erkeklerinden farklı olmadığını, onların da kadınları aşağı gördüğünü yazmıştır. Hanımlara Mahsus Gazete bir kütüphane kurarak şair ve yazar kadınların yapıtlarının basımını ve satışını yapmıştır.

    – Haftalık Malumat Mecmuası 1895 yılında 27 sayılık Hanımlara Mahsus Malumat dergisini yayımlamıştır. Dergide Ahmet Rasim, Nazif Sururi, Mehmet Cemal gibi tanınmış yazarların kadınlara ilişkin yazılarıyla kadınlardan gelen mektuplara yer verilmiştir.

    – 1906’da Kırım’da, Tercüman gazetesinin eki olarak Alem-i Nisvan adlı bir kadın dergisi yayımlanmıştır. Kafkasya’da yaşayan Müslüman kadınlara yönelik bu dergide kadınların yaşadıkları kötü koşullar betimlenmiş ve çözüm önerileri sunulmuştur.
    1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla kadın dergilerinin sayısı birden artmıştır. Ayrıca Tanin, Servet-i Fünun, Sabah, Millet gibi günlük gazetelerde de kadın imzalarında artış görülmüştür.

    – 1908’de yayın hayatına başlayan Demet adlı dergide ünlü erkek yazarların yanısıra Halide Edip, İsmet Hakkı, Fatma Müzehher gibi kadın yazarların yazıları da yer almıştır. İsmet Hakkı Hanım kadınların ikincil olmaktan kurtulmalarını istediği yazısında şöyle demiştir:”Bizler şu asrın terakkiyatından ne hisse alacağız? Yine o tepile tepile, eğitile eğitile maziye karışdı zannettiğimiz üzüntülerle mahrumiyetlere mi münkad olacağız [boyun eğeceğiz]? Hayır hayır artık çok çektik yetişir. Evet, artık bu yeknesak siyah gölgelerde bu bar-ı gaflete [gaflet yüküne], hissiz, mütevekkil katlanmak istemiyoruz”. Dergide feminizm kavramı tartışılmış, kadınların mesleki olarak sınırlandırılmalarına tepki gösterilerek kız okullarına da fen dersleri konması gerektiği söylenmiştir.



    – Eylül 1908-Kasım 1909 arasında yayımlanan Mehasin, ilk renkli ve resimli kadın dergisidir. Kadınlar için düzenlenmiş konferans metinleri yayımlamıştır.

    – Selanik’te çıkan ilk kadın dergisi olan Kadın, Ekim 1908-Mayıs 1909 arasında yayımlanmıştır. Özellikle eğitim ve toplumsal yaşama katılım açısından kadın konusu üstünde durmuştur. Batılı kadınların kazandıkları haklarla ilgili Osmanlı kadınını bilgilendirmiştir.

    II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar çok sayıda kadın dergisi yayımlanmıştır, ancak bunlardan bir tanesi diğer dergilerden farklı bir yerdedir: Kadınlar Dünyası. 1913-1921 yılları arasında yayımlanmış olan Kadınlar Dünyası’nın adı özel olarak seçilmiştir; dergi hem kadınların kendilerine özgü bir dünyaları olduğunu herkese göstermeyi, hem de kadınlar için yeni bir dünya istemeyi misyon edinmiştir. Amaçlarından biri kadınları düşüncelerini, duygularını dile getirmek, kim olduklarını ortaya koymak konusunda bilinçlendirmek olan dergiye toplumun her kesiminden kadınlar ve yalnızca kadınlar yazmıştır. Dergiye gönderilen okur mektuplarında yaşamlarından hoşnutsuz kadınların kurtuluş arayışları göze çarpmaktadır.

    Kadınlar Dünyası kadın ve erkek arasında yetenek, zeka bakımından hiçbir fark bulunmadığını, kadının ezilmişliğinin nedeninin yetiştiriliş koşulları olduğunu, kadını yalnızca eş, anne, ev kadını olarak görmek isteyen erkeğin kadına bir yaşam biçimi dayattığını savunmuştur. Kadının başka bir yaşam biçimi olabileceğini bile bilmediğini, kendi haklarından habersiz olduğunu belirterek bu durumu aşmak için kadının kendi geçimini sağlaması ve toplumsal yaşama katılması gerektiğini ileri sürmüştür. Kadınlar Dünyası’nın kadının sorunlarına çözüm yolu,”toplumsal inkılaptan bağımsız olmayan bir kadın inkılabı”dır.”Bugünkü hayat yenilik istiyor” diyerek Osmanlı toplumuna bir inkılap gerektiğini vurgulayan dergi için kadın inkılabının amacı kadın erkek eşitliğinin sağlandığı yeni bir dünya kurmaktır.

    Nasıl bir dünya olacaktır bu:”Haksızlığı, biçareliği, müsavatsızlığı [eşitsizliği] kaldırarak, ahlakın, vicdanın muhakemesiyle vücuda getirilecek yeni ve insani bir teşkilat”. Derginin yazarlarından Mükerrem Belkıs kadınların ancak hemcinsleriyle dayanışma içinde, ortak bir mücadeleye girişmeleriyle kadının ezilmişliği sorununun aşılacağını ileri sürmüştür. Dergi bu amaçla 55. sayıda programını yayımladığı, Osmanlı kadınlarının hak mücadelesini yürüten Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti’ni kurmuştur. Hem derginin sahibi hem cemiyetin kurucusu olan Ulviye Mevlan, temel sorunu kadının üretici olmamasında görmüş, kadınlığı bilinçlendirerek üretken kılmayı hedeflemiştir. Dünya kadın hareketinden destek alan, yabancı basının da ilgi gösterdiği Kadınlar Dünyası yerli basından ? kimi yazarlar dışında- pek destek görmemiştir. Radikal söylemi zaman zaman tepki de çeken dergi, eleştirilere karşı sert tartışmalara girmekten çekinmezken, kendi kavramlarını da (feminizm anlamında kullandığı kadınlık ya da nisaiyyun gibi, hukuk-ı nisvan [kadın hukuku] gibi) oluşturmaya/açıklamaya, bu kavramlarla ilgili çarpık, taraflı yorumların yanlışlığını ortaya koymaya çalışmıştır. Yayın ilkesini kadının erkekle eşit olmasına çalışmak olarak belirleyen Kadınlar Dünyası, Osmanlı döneminde ilerici kadın hareketinin en gür ve kararlı sesi olmuştur.

    Elif Aksu (Uzay Mühendisi)

    https://kadinmuhendisler.org/...e-kadin-hareketleri/