• Senin yüzünden bir dünyayı daha yok ettim.Ama artık bunlara değer misin diye düşünüyorum , çünkü ne demek istediğimi anlamışa benzemiyorsun. Yüreğin ölü senin .
  • "belki senin yaşadığın şehirde yaşasaydım
    bir memur olurdum
    herhangi bir gün evlenir
    bambaşka bir gün ölürdüm
    belki bende kadın için para
    para için de kumar biriktirerek
    kendimi delirmekten korurdum

    o evlerde
    çoğunun hali vakti ve şerefsizliği yerindedir
    ama artık hiçbirinin bir diğerine
    mektup yazacak bir kalbi bile yok

    erkek olmaktan
    daha fazlasını olamayan erkeklerin
    dokunmasını beceremedikleri kadınlarından
    yükselen yanık kokusunun kapladığı
    senin şu lanet şehrinde
    benim ne işim var?

    gören görür
    ben gözlerimle uzayda bir yerlere
    kahkaha çiçekleri ekerim
    bir simsarın kanının yere döküldüğü an
    benim kahkahamın başladığı andır
    senin merhametin
    annesi olmayan bir annenin
    çocuğuna olan yakınlığı taşıdığı için
    bende haçsız ve hilalsiz geçerim
    içine doğru açılan aşkların önünden

    aşka inandım sana güvendim
    bir gece yarısı Cebelitarığ’ı geçtim
    ve kayboldum
    en çetin kıştan daha çetin üşüyorum

    Gurbettin sahibine zalim geldiği zamanlarda
    hangi yüklem hangi sıfata iyi gelir bilemem
    ama gitmeden önce bildiğim
    Kartal’da,bir kum iskelesinde
    bir kızı öptüm
    ard arda üç gün onu bekledim,
    gelmedi
    aralıksız otuz üç gün kendimi vurdum
    aklım başıma geldiğinde
    sustuklarıma dokunamamaktan
    ellerim kanıyordu

    sana karşı yaşlı bir adama
    bir akşamüstü
    sonsuza dek oturmaya gelmiş
    bir kalp krizi kadar samimiydim

    sana bunları
    kanı bozuk olan her şeyin izini süren
    kanı bozuk adamların gözleri önünde
    seni asla öldürmemek için yazmadım


    dedim

    -fakirlerin gecesi çirkin olur
    kimseye minnettar değilim-


    -çünkü dokunmak yıllar önce bozuldu
    -peki kadınlar ne zaman çekildiler aşklardan
    -makineler gelince
    -peki erkekler o makinelerle nereye gittiler
    -dünyayı çarmıha gerebilmek için
    birbirlerinin gözlerini oya oya
    cehennem toplamaya

    yüzyıl sonra
    çocukların gördüğümüz
    dünyayı görebilmesi için
    bütün şirketleri yakın!

    bu şirketler şeytanın!

    yoksa
    gelipte geçmeyen
    yazılıpta okunamayan bir sır kalır
    camdan kalbinin kanlı buğusunda
    aşk her şeyden eskidir
    ve taş yüreğin
    şimdiki zamana dönüşebilir
    eski bir şarkıyı kullanarak

    oturup,
    ölüp gitmişlerin sesini toplarsın
    sararıp kalmış fotoğraflardan
    birayı votkayla
    hayal kırıklıklarını umut cümleleriyle karıştırıp
    içersin,
    kar etmez


    yahudilerin bilmediği
    japonların elektronik devrelere dökmediği
    suyun yeryüzünde hiç uyumadığı
    şifayı kıran, gurbeti bölen
    ve bir kez yaşayanın
    bin kez ölebildiği bir acıydı bu
    olup bitenlerle ilgili uzun bir mektup yazabilirdim
    ama en kısa olanı da yazmayacağım
    ölümsüz olan asla kaydedilemeyendir

    beni saklama
    hatıraları yırta yırta yaşamaya alış
    yola çıktığım da gösteren
    ama asla göremeyen
    bir ayna olmaktan başka çarem yoktu
    hatırlamam gereken kadın
    unutmam gereken sevdanın içindeydi
    ve sonradan öğrendim ki
    çıplak ayakları bir daha dönmeyeceğimi
    anladığı ana kadar ağlamış

    Setubal’a yağmur yağmıştı
    dinamit yüklü bir fil gibi
    sarhoş duruyordum
    İsa’nın bir evinin önünde
    kapısı kapalıydı
    bende çalmadım

    Setubal’a
    anıra anıra ağlayan yağmurlar yağmıştı
    bilinmeyen, bilinenden intikam almaya gelmişti
    ve hiç Türkçe bilmiyordu
    bense nereden bulduysam
    sıcak buzla bileklerimi kestim"
  • Yazar: özlem
    Hikaye Adı : Yaşam
    Link: #32259867
    Ressam : Klimt

    Öldüğümüzde ne olacağız abla?
    Bakışlarımı dalgınlığımdan kurtarıp sordum,
    Anlamadım ayşe?
    Öldüğümüzde diyorum.. Ne olacağız?

    Hüzün dolu bir merakla başını hafifçe kırıp sorduğu bu soru, ben de aynı yanıtsızlığı barındırsada onun zihnindeki soruları dik tutabilmek amacıyla, derin bir nefesle cevapladım..

    Meslek gibi oldu sorun.. Terfiside var mı acaba? Ödülleri…
    “ Ahiret Yüksek Komitesinden Onur Ödülü “
    Artık bulutlara asarız ya ayşe!
    Bak şu bulut benim!! dedim gülümseyerek.
    Ve şu miniminnacık olanda senin, gerçekten de ne kadar küçük böyle.. tıpkı senin gibi…

    Ya abla!!
    Gel buraya….
    İyice sokuldu sol yanıma, saçlarının rüzgarını okşadım.. biliyorum ki sevgi de o soru işaretlerine bir cevap ve dokunuşumla tüm keskinliği dökülebilir...
    Nereden çıktı bu soru? Önce onu sormalı.
    Merak ettim. Biliyor musun.. ölümden korkmuyorum ben abla. Hatta onu çok da merak ediyorum. Özellikle cenneti.. Nasıl güzeldir değil mi?
    Yerim de hazır diyorsun yani, uçuşan küçük bulutlar aşkına…
    Ölümden neden korkacakmışsın anlamadım? dedim daha çok kendime çekerek ve bir öpücük kondurarak saçlarına.
    Sen korkmuyor musun?
    Kopyacı seni.. Korkmuyorum ya ayşe. Neden korkayım.. O da yaşamın bir devamı değil mi?

    Nasıl yani? Ölüm yaşamın devamı mı?


    Bak şu kelebeğe ayşe.. Benim bir adımım onun yolu. Onun birkaç kanadı, benim nefesimle eş ve benim eve varışım onun belki sonu ama buna rağmen tüm güzelliğiyle uçuyor bizlere, yaşama, gören her göze güzelliğini bırakarak.. Bir son için fazla değil mi?

    Kıyafetler gibi ölüm. Bu dünyaya uygun olan tenimiz bununla sınırlı ve kelebeğin kıyafetleri belki bizim gördüğümüzce ve ortak olduğunca şu toprak...

    Dokun bak, nasıl da bir ve uyumluyuz.


    Toprağa dokundu minik elleriyle ve bir parça ellerine aldı yaşamı.

    Bu kadar mı?
    Bu kadar ya Ayşe..


    Hadi gel, akşam oluyor, eve gidelim.
    ...

    Aramızda fazla bir yaş yoktu ama ayşe ruhuyla çok daha çocuksuydu. Ben ondan çok daha çocuktum kabul ama bu hikayeye iki çocuk fazlaydı. Ona en kocamanından sarılıp, şımarmayıda ihmal etmeyen tavrıyla eve varana kadar başka sorular sormaya devam etti. Amacı çaktırmadan konuyu bulutlara getirmekti ve asıl hedefi ablayı kızdırmak. Ama abla kızarsa ne olur ayşe?

    Kooooşşşşş….


    .... Öyle mutluyduk ki kuşlar ötmeyi bırakmıştı ve sanki gülümsüyorlardı, inkar edemem gördüm bunu. Yaşam sanki tüm güleçliğiyle bize bakıyordu…

    Eve vardık. Nefes nefeseydim.
    Karşımda ise afacanlığından bir parça eksiltmemiş haylaz kardeşim.
    Ellerini çenesinde en tatlı haliyle toplayıp,
    Ne yemeği yapacaksın bana? dedi.

    Ne istersiniz küçük hanım Huri ablanızdan?
    Imm… Annemin en sevdiği yemeğ!! .. devamını getiremedi.
    Bakışlarımı ondan çekip, çekmecede bir şey arar gibi yapıp, onu mu istiyorsun sahi? Olur ama biraz zahmetli, özellikle akşam yemeği için. Keşke biraz daha erken isteseydi..
    ayşe!?!..
    Dokunsam erir gibiydi. O çocukluğu, gülüşü yeniden solmuş, dokunsam kabuğu kırılırda erir gibiydi..
    Tatlı suretinde kaskatı kesilen ellerini tuttum korkarak, nefes almayı dahi unuttum eminim.

    Ayşe.. diyebildim sadece.

    Öldüğümüzde kelebek dahi olmayacağız abla. Hiçbir şey.. Bak ellerime, toprak dahi yok. Halbuki biraz önce vardı.. Her şey nasıl da karanlık.. Akşamı sevmiyorum abla.. Yıldızlar da yok...
    Yıldızların olmadığını nereden biliyorsun? dedim yutkunarak.
    Yok işte, varsada yok.. İnanmıyorum hiçbirine!!

    Ellerini daha sıkıca ve tüm kalbimle tuttum.
    Banada mı inanmıyorsun ayşe?
    Birbirimizden başka kimse yok tamam ama yalnız değiliz. Acılarımızla, sevinçlerimizle, insan olarak yalnız değiliz. Emin ol...
    Nasıl bilebilirsin yalnız olmadığımızı? Dağın başında yaşıyoruz neredeyse. Kimse yok ki..
    Bu yaşamı eksik mi kılar ayşe? Dilesek bir yolculukta hepsine erişebiliriz. Görmek görüntüyü gerçek mi kılar.. Bilmek de yetmez mi?


    ... Yemeğimizi yiyip, ayşeyi uyutup, güçbela yanından ayrılıp çatıya çıktım. Evimizin bana ait o küçük köşesine. Dert ortağım çatıma.
    Rüzgar, ayşenin kokusunun sindiği saçlarımı uçuştururken gecede, derin düşüncelere daldım ve sabaha kadar, kardeşim neredeyse uyanana kadar oradaydım.
    O uyanmadan annemizin sevdiği yemeği ve en sevdiğimiz pastayı yapıp sofrayı güzelce donattım. Ve bir de portakal suyu sıktım. Ben posalı seviyorum ve hatta kabuğuyla. Gülümsesin diye kardeşim, portakalı bıcağın ucuyla korkunç bir hale de getirdim. Hani şu bal kabaklarına yapılan facialardan.

    Adımlarını duymak huzur vericiydi..
    Onlar olmadan ben ne yapardım?
    Ve uyandı…


    Ya abla ya kurt gibi açım!!
    Elini yüzünü yıkadın mı bakayım sen?
    Abla çok güzel gözüküyor!!
    Ellerin diyorum canım, ne alemdeler, selam var mı bana?
    Iı… ben de gidiyordum ama çok güzeller!!
    Evet seni bekliyorlar, yoksa beni mi demeliyim?
    Ya dokunma ben gelmeden..
    Geliyorum - uzaklaşmış sesi tatlı kaygısıyla geliyordu –
    Imm ne de güzelmiş, ellerime sağlık!!
    Ablaaaa… yedin değil mi?
    Güzellikten anladığın sadece yemek değil mi ayşe?
    Sana ceza, hepsini yiyeceksin ve portakal da dahil.
    Korkunç hale getirdiğim ve görünüşte tek dişli sevimli bir canavarı andıran bu meyveyi ellerine aldı ve sadece bunu yesemde olur, dedi..
    Şimdi ellerini çehresinde toplama ve huzuru seyretme sırası bendeydi, dilerim ki hüzün dokunmadan.


    O yemeğini yerken, ben de dün gece hiç uyumadan hazırladığım plandan bahsettim.
    Yolculuğumuz var Küçük hanım!!
    Ağzındaki yemeklerin biri bitmeden birini atan kardeşim, aynı zamanda da cevap verebiliyordu.
    Nereye abla?
    Yanaklarımı kocaman şişirip, ona eş bir konuşmayla,
    Canımız nereyi isterse ve midemiz bizi nereye götürürse!! ve hemen ardından normale dönüp; Güzel bir seyehat bekliyor bizi.. Bisikletimle yolculuk yapacağız. Yağmur durumunu vs hesapladım, sorun çıkacağını düşünmüyorum ki birlikte olduğumuz sürece ne kötü olabilir ki? dedim.
    Tabaktaki çiçek desenlerini ekmekten kalan son parçayla sıyıran kardeşim, al al parlayan yanaklarıyla ve gülerek: Tabii ya abla, haklısın! dedi.

    Yeryüzünde onun gülüşünden daha güzel ne olabilir?
    Güneşin parladığını ve kalbimin yeniden ısındığını hissediyorum..
    Varlığıyla yeniden, yeniden…

    ...

    Hazırlıklarımızı tamamlayıp, bisikletimizle yollara düştük. Hesapladığımızca ve kendimizce tedbirimizi almıştık ve belime sıkıca, umutla sarılan kardeşime bakarken evimizi gördüm. Bacası sönmüş ıssız bir ada gibi ve kardeşimin elleriyle, yüreğimizi takip eden, anne, aile şevkatinde bir güneş vardı..

    Köylerden geçtik, çamurlara dokundu çiçekten elbisemiz. Rüzgar kuruttu hatırasıyla. Köylerden küçük çıplak ayaklı çocukların gülüşlerini, masumluğunu toplayarak geçtik ve kınalı elleriyle başında kara yazmasıyla bize el sallayan, dua eden annelerin ezgisini dinledik. Kaybımız mıydı bizi buluşturan. O annenin ki yüreğimizden uzak olmayan yüreğinde iki yağmur tanesi…

    Ayşe'nin sesiyle irkildim. Nereye gidiyoruz abla?
    Gittiğimizde görürsün ayşe, zihnimde netleşen bir yer. Bir ziyaret ama ondan önce midemizin sesini dinleyeceğiz…
    O ses senin karnından geliyor değil mi?
    Acıkmış olabilirim abla..
    Sende haklısın, masa örtüsü ve masa kalmıştı geriye ve ev de vardı.
    İnerim bak..
    Sen benim yaşamımın dengesisin ayşem! Yan tarafta birşeyler olacak, bak bakim ve bir zahmet benide unutma.
    Bunun gibi mi? demeden benimde midem bayram etmeye başlamıştı ve bu bir itiraftır..

    Birbirimizi çekmişiz ve hikayenin bu kısmı konuya hiç dahil değil.


    ... Abla gördün mü?
    Boğulacaksın ayşe! Şu ağzındakini yut..

    Bisikleti yavaşlatıp durdurdum. Neyi canım?
    Şu dağların ardında ve hatta bak! Arkamızda da, çevremizde de var..
    Emin olamamıştım ama şimdi daha net.
    Net olan nedir ayşe?
    Bilmiyorum, ismini bilmiyorum ama sonradan oluşan bir şey gibi.
    Evet ben de görüyorum ama senin temiz yüreğin bana gösteren. Senin gözlerinle görüyorum ayşe!


    Bisikleti tekrar sürmeye devam edip yolumuza devam ederken ayşe'nin gösterdiği şeyleri görmeye devam ediyordum ve eksilmiyordu aksine ismini koyamadığımız tarifsizliğiyle netleşiyordu. Bir zamanlar Dünya'yı keşfeden kaşiflerin gördüğü gibi. Dünya'nın o diğer ucunu görmekle eş.. oysa biz ucunda çok başka bir şey görüyorduk, güneş rengi…

    Gün batmıyordu tuhaf.
    Zamana baktığımda saatimdeki suretinin durduğunu gördüm.
    Gerçekliğin içindeki gerçek olan yaşam, nasıl da farklıydı ve ne çoklu bir pencere..
    Yeniden görüyordum.
    Kardeşim sırtıma dolanmış halde uyurken ve hissederken nefesini durmadım, devam ettim yoluma. Zira bulutlarda bir tuhaftı. Bizim bulutlarımızı anımsatan o minik bulut ve diğeri sanki yerin rengini almıştı ve gökyüzüyle bütünleşiyordu yine yerin renginde ama durmuş bir zamanda tamamlanarak..


    Toprak kuraklaşmış, hava soğumaya başlamıştı ama üşümüyordum. Kardeşimde sıcacıktı.. Derken bir evin önünden geçtik ve bakışlarımı çevirdiğimde gördüğüm çıplak ayaklı bir çocuktu hafifçe büyümüş, onun yanında ise orta yaşlarda diyebileceğim, başındaki kara yazmasının üstünde kırmızı iğne oyası çiçekleriyle bir kadın. Bize gülümsüyordu hafifçe elini kaldırıp. Tanıdıktı.. üstünde durmadım.
    Yolumuz uzundu zira.

    Kardeşimin uyanışını hissettim ve yine açtı.
    Bir elma ağacının gölgesinde durduk ve en kurtlu elmaları bana, en güzellerinide kendine ayırıp soluklandık biraz. Ben kardeşimdendir diyip elmalardan birini tam yiyecekken haylaz gülüşüyle elimden aldı elmayı..

    Onlar, kelebekler için abla. Bilirsin onlarıda toprağıda besler elma.
    Bunlar senin için.

    Koluna silip ve sanki ışıklı bir kıvılcım oluşturur gibi elmayı uzattı bana. Onun ellerinden olduğu için mi bu kadar güzeldi?
    Toprağın üzerinde biraz dinlenip tekrar düştük yollara.
    Bu sefer gökyüzü tamamen yeşildi. Kardeşimde farketti bu durumu ama korkmadı. Ne gökyüzünden ne de mesafeler kısaldıkça gördüğümüz, o dağların ardında var olan gün ışığı rengindeki çizgiden. Evet rengi buydu.. Gün ışığı.

    Kardeşim, tuhaf ki tekrar uykuya daldı ve muhakkak ki asıl ilginç olan belimi saran o sevgi ve güven dolu kollarının farklılığıydı.
    Kardeşime baktım, saçları koyulaşmış, yüzü biraz daha esmerleşmişti.. sanki büyümüş gibi.
    Ellerimi yüzümde gezdirdim, bisikleti durdurmadan.. bir tek ben değişmiyordum sanki.

    Üzerinde durmamalı. Nasılsa bir yolculuk bu.
    Başka ne olabilir ki?

    Ayşe uyanırken yavaşça ve farketmemişken kendindeki değişimi ya da ben öyle zannederken, bir evin yanından daha geçtik. Bu sefer bizi karşılayan bir ihtiyardı ve durdurdu bizi sessizliğiyle.
    Bilgece bir tebessüm karşımızda, hayat gibi.
    Kollarında bir bebek.. gözleri ise bir bebeğe ait olamayacak kadar bilgece..
    Bebek minicik parmaklarını uzattı, birer bulut gibi. Kardeşim dokundu gülüşüyle.
    Bebek güldü, ben güldüm..
    Kardeşim el salladı ve yolumuz uzundu…


    Bisikleti durdurdum. Zamanı bilmiyorum ama varmıştık ve ben de oldukça yorgundum.
    Kardeşim bunu anlamış olacak ki elleri o tepedeki halinde olduğu gibi topraklı bir halde tuttu bileğimden.
    Abla dinlenelim mi?

    Şu tepeyi aştık mı tamamdır.
    Orada ne var ki?
    Arkadaşım canım.

    - Yol uzundu.. -

    Onu ziyaret edip, dinlenelim. Sonra devam edeceğiz, kaldığımız yerden.
    Hem planladığımız bir sürü şey var.
    Yaşayacağımız bir hayat.
    Saat kaç abla?
    Saat.. dur çalışıyor!
    Anlamadım.
    1 dakika geçmiş...
    Saat durmuştu ayşe!
    Vakti bilmiyorum ama gece yarısı olmuş olmalı.
    Gökyüzü utangaç bu gece..


    Keskinleşen gün ışığının eşliğinde tepeyi aşmaya yola koyulduk. Adımlarım eskisinden de çok yoruyordu ama ruhum desem hala ilk nefes gibi.. Tepeyi aştığımızda bir kulube gördük, gördüğümüz evlerden biri.. ve bisikleti bir kenara koyup ahşap basamaklara yaklaşırken, gün ışığı rengi, yeşilin tonu, lacivert ve hatta bulutların renginde dahi renkleri bulduk, damla damla...

    Kapıyı çaldık kardeşimle, ellerimiz bir, aynı anda…
    Kapı ışıksız bir ortama açıldı.
    Rüzgar girdi ilk önce içeriye, bir fülüt sesi gibi…

    Adımımızı attık ve önce ben, kardeşim ellerimle.
    Adımımızı atmamızla kendimizi gün ışığının içinde,
    Bir çerçevenin dahilinde,
    Bir kelebekle aynı karede,

    Ve bir ressamın düşlerinde bulduk…


    Düşlerimizde.
    Zaman ki yere düşüp çoktan kırıldı…
    özlem

    Bir tutam müzik: https://www.youtube.com/watch?v=zxTyxfgzvWw
    & Resim: http://hizliresim.com/b6L0W8
  • Öldüğümüzde ne olacağız abla?
    Bakışlarımı dalgınlığımdan kurtarıp sordum,
    Anlamadım ayşe?
    Öldüğümüzde diyorum.. Ne olacağız?

    Hüzün dolu bir merakla başını hafifçe kırıp sorduğu bu soru, ben de aynı yanıtsızlığı barındırsada onun zihnindeki soruları dik tutabilmek amacıyla, derin bir nefesle cevapladım..

    Meslek gibi oldu sorun.. Terfiside var mı acaba? Ödülleri…
    “ Ahiret Yüksek Komitesinden Onur Ödülü “
    Artık bulutlara asarız ya ayşe!
    Bak şu bulut benim!! dedim gülümseyerek.
    Ve şu miniminnacık olanda senin, gerçekten de ne kadar küçük böyle.. tıpkı senin gibi…

    Ya abla!!
    Gel buraya….
    İyice sokuldu sol yanıma, saçlarının rüzgarını okşadım.. biliyorum ki sevgi de o soru işaretlerine bir cevap ve dokunuşumla tüm keskinliği dökülebilir...
    Nereden çıktı bu soru? Önce onu sormalı.
    Merak ettim. Biliyor musun.. ölümden korkmuyorum ben abla. Hatta onu çok da merak ediyorum. Özellikle cenneti.. Nasıl güzeldir değil mi?
    Yerim de hazır diyorsun yani, uçuşan küçük bulutlar aşkına…
    Ölümden neden korkacakmışsın anlamadım? dedim daha çok kendime çekerek ve bir öpücük kondurarak saçlarına.
    Sen korkmuyor musun?
    Kopyacı seni.. Korkmuyorum ya ayşe. Neden korkayım.. O da yaşamın bir devamı değil mi?

    Nasıl yani? Ölüm yaşamın devamı mı?


    Bak şu kelebeğe ayşe.. Benim bir adımım onun yolu. Onun birkaç kanadı, benim nefesimle eş ve benim eve varışım onun belki sonu ama buna rağmen tüm güzelliğiyle uçuyor bizlere, yaşama, gören her göze güzelliğini bırakarak.. Bir son için fazla değil mi?

    Kıyafetler gibi ölüm. Bu dünyaya uygun olan tenimiz bununla sınırlı ve kelebeğin kıyafetleri belki bizim gördüğümüzce ve ortak olduğunca şu toprak...

    Dokun bak, nasıl da bir ve uyumluyuz.


    Toprağa dokundu minik elleriyle ve bir parça ellerine aldı yaşamı.

    Bu kadar mı?
    Bu kadar ya Ayşe..


    Hadi gel, akşam oluyor, eve gidelim.
    ...

    Aramızda fazla bir yaş yoktu ama ayşe ruhuyla çok daha çocuksuydu. Ben ondan çok daha çocuktum kabul ama bu hikayeye iki çocuk fazlaydı. Ona en kocamanından sarılıp, şımarmayıda ihmal etmeyen tavrıyla eve varana kadar başka sorular sormaya devam etti. Amacı çaktırmadan konuyu bulutlara getirmekti ve asıl hedefi ablayı kızdırmak. Ama abla kızarsa ne olur ayşe?

    Kooooşşşşş….


    .... Öyle mutluyduk ki kuşlar ötmeyi bırakmıştı ve sanki gülümsüyorlardı, inkar edemem gördüm bunu. Yaşam sanki tüm güleçliğiyle bize bakıyordu…

    Eve vardık. Nefes nefeseydim.
    Karşımda ise afacanlığından bir parça eksiltmemiş haylaz kardeşim.
    Ellerini çenesinde en tatlı haliyle toplayıp,
    Ne yemeği yapacaksın bana? dedi.

    Ne istersiniz küçük hanım Huri ablanızdan?
    Imm… Annemin en sevdiği yemeğ!! .. devamını getiremedi.
    Bakışlarımı ondan çekip, çekmecede bir şey arar gibi yapıp, onu mu istiyorsun sahi? Olur ama biraz zahmetli, özellikle akşam yemeği için. Keşke biraz daha erken isteseydi..
    ayşe!?!..
    Dokunsam erir gibiydi. O çocukluğu, gülüşü yeniden solmuş, dokunsam kabuğu kırılırda erir gibiydi..
    Tatlı suretinde kaskatı kesilen ellerini tuttum korkarak, nefes almayı dahi unuttum eminim.

    Ayşe.. diyebildim sadece.

    Öldüğümüzde kelebek dahi olmayacağız abla. Hiçbir şey.. Bak ellerime, toprak dahi yok. Halbuki biraz önce vardı.. Her şey nasıl da karanlık.. Akşamı sevmiyorum abla.. Yıldızlar da yok...
    Yıldızların olmadığını nereden biliyorsun? dedim yutkunarak.
    Yok işte, varsada yok.. İnanmıyorum hiçbirine!!

    Ellerini daha sıkıca ve tüm kalbimle tuttum.
    Banada mı inanmıyorsun ayşe?
    Birbirimizden başka kimse yok tamam ama yalnız değiliz. Acılarımızla, sevinçlerimizle, insan olarak yalnız değiliz. Emin ol...
    Nasıl bilebilirsin yalnız olmadığımızı? Dağın başında yaşıyoruz neredeyse. Kimse yok ki..
    Bu yaşamı eksik mi kılar ayşe? Dilesek bir yolculukta hepsine erişebiliriz. Görmek görüntüyü gerçek mi kılar.. Bilmek de yetmez mi?


    ... Yemeğimizi yiyip, ayşeyi uyutup, güçbela yanından ayrılıp çatıya çıktım. Evimizin bana ait o küçük köşesine. Dert ortağım çatıma.
    Rüzgar, ayşenin kokusunun sindiği saçlarımı uçuştururken gecede, derin düşüncelere daldım ve sabaha kadar, kardeşim neredeyse uyanana kadar oradaydım.
    O uyanmadan annemizin sevdiği yemeği ve en sevdiğimiz pastayı yapıp sofrayı güzelce donattım. Ve bir de portakal suyu sıktım. Ben posalı seviyorum ve hatta kabuğuyla. Gülümsesin diye kardeşim, portakalı bıcağın ucuyla korkunç bir hale de getirdim. Hani şu bal kabaklarına yapılan facialardan.

    Adımlarını duymak huzur vericiydi..
    Onlar olmadan ben ne yapardım?
    Ve uyandı…


    Ya abla ya kurt gibi açım!!
    Elini yüzünü yıkadın mı bakayım sen?
    Abla çok güzel gözüküyor!!
    Ellerin diyorum canım, ne alemdeler, selam var mı bana?
    Iı… ben de gidiyordum ama çok güzeller!!
    Evet seni bekliyorlar, yoksa beni mi demeliyim?
    Ya dokunma ben gelmeden..
    Geliyorum - uzaklaşmış sesi tatlı kaygısıyla geliyordu –
    Imm ne de güzelmiş, ellerime sağlık!!
    Ablaaaa… yedin değil mi?
    Güzellikten anladığın sadece yemek değil mi ayşe?
    Sana ceza, hepsini yiyeceksin ve portakal da dahil.
    Korkunç hale getirdiğim ve görünüşte tek dişli sevimli bir canavarı andıran bu meyveyi ellerine aldı ve sadece bunu yesemde olur, dedi..
    Şimdi ellerini çehresinde toplama ve huzuru seyretme sırası bendeydi, dilerim ki hüzün dokunmadan.


    O yemeğini yerken, ben de dün gece hiç uyumadan hazırladığım plandan bahsettim.
    Yolculuğumuz var Küçük hanım!!
    Ağzındaki yemeklerin biri bitmeden birini atan kardeşim, aynı zamanda da cevap verebiliyordu.
    Nereye abla?
    Yanaklarımı kocaman şişirip, ona eş bir konuşmayla,
    Canımız nereyi isterse ve midemiz bizi nereye götürürse!! ve hemen ardından normale dönüp; Güzel bir seyehat bekliyor bizi.. Bisikletimle yolculuk yapacağız. Yağmur durumunu vs hesapladım, sorun çıkacağını düşünmüyorum ki birlikte olduğumuz sürece ne kötü olabilir ki? dedim.
    Tabaktaki çiçek desenlerini ekmekten kalan son parçayla sıyıran kardeşim, al al parlayan yanaklarıyla ve gülerek: Tabii ya abla, haklısın! dedi.

    Yeryüzünde onun gülüşünden daha güzel ne olabilir?
    Güneşin parladığını ve kalbimin yeniden ısındığını hissediyorum..
    Varlığıyla yeniden, yeniden…

    ...

    Hazırlıklarımızı tamamlayıp, bisikletimizle yollara düştük. Hesapladığımızca ve kendimizce tedbirimizi almıştık ve belime sıkıca, umutla sarılan kardeşime bakarken evimizi gördüm. Bacası sönmüş ıssız bir ada gibi ve kardeşimin elleriyle, yüreğimizi takip eden, anne, aile şevkatinde bir güneş vardı..

    Köylerden geçtik, çamurlara dokundu çiçekten elbisemiz. Rüzgar kuruttu hatırasıyla. Köylerden küçük çıplak ayaklı çocukların gülüşlerini, masumluğunu toplayarak geçtik ve kınalı elleriyle başında kara yazmasıyla bize el sallayan, dua eden annelerin ezgisini dinledik. Kaybımız mıydı bizi buluşturan. O annenin ki yüreğimizden uzak olmayan yüreğinde iki yağmur tanesi…

    Ayşe'nin sesiyle irkildim. Nereye gidiyoruz abla?
    Gittiğimizde görürsün ayşe, zihnimde netleşen bir yer. Bir ziyaret ama ondan önce midemizin sesini dinleyeceğiz…
    O ses senin karnından geliyor değil mi?
    Acıkmış olabilirim abla..
    Sende haklısın, masa örtüsü ve masa kalmıştı geriye ve ev de vardı.
    İnerim bak..
    Sen benim yaşamımın dengesisin ayşem! Yan tarafta birşeyler olacak, bak bakim ve bir zahmet benide unutma.
    Bunun gibi mi? demeden benimde midem bayram etmeye başlamıştı ve bu bir itiraftır..

    Birbirimizi çekmişiz ve hikayenin bu kısmı konuya hiç dahil değil.


    ... Abla gördün mü?
    Boğulacaksın ayşe! Şu ağzındakini yut..

    Bisikleti yavaşlatıp durdurdum. Neyi canım?
    Şu dağların ardında ve hatta bak! Arkamızda da, çevremizde de var..
    Emin olamamıştım ama şimdi daha net.
    Net olan nedir ayşe?
    Bilmiyorum, ismini bilmiyorum ama sonradan oluşan bir şey gibi.
    Evet ben de görüyorum ama senin temiz yüreğin bana gösteren. Senin gözlerinle görüyorum ayşe!


    Bisikleti tekrar sürmeye devam edip yolumuza devam ederken ayşe'nin gösterdiği şeyleri görmeye devam ediyordum ve eksilmiyordu aksine ismini koyamadığımız tarifsizliğiyle netleşiyordu. Bir zamanlar Dünya'yı keşfeden kaşiflerin gördüğü gibi. Dünya'nın o diğer ucunu görmekle eş.. oysa biz ucunda çok başka bir şey görüyorduk, güneş rengi…

    Gün batmıyordu tuhaf.
    Zamana baktığımda saatimdeki suretinin durduğunu gördüm.
    Gerçekliğin içindeki gerçek olan yaşam, nasıl da farklıydı ve ne çoklu bir pencere..
    Yeniden görüyordum.
    Kardeşim sırtıma dolanmış halde uyurken ve hissederken nefesini durmadım, devam ettim yoluma. Zira bulutlarda bir tuhaftı. Bizim bulutlarımızı anımsatan o minik bulut ve diğeri sanki yerin rengini almıştı ve gökyüzüyle bütünleşiyordu yine yerin renginde ama durmuş bir zamanda tamamlanarak..


    Toprak kuraklaşmış, hava soğumaya başlamıştı ama üşümüyordum. Kardeşimde sıcacıktı.. Derken bir evin önünden geçtik ve bakışlarımı çevirdiğimde gördüğüm çıplak ayaklı bir çocuktu hafifçe büyümüş, onun yanında ise orta yaşlarda diyebileceğim, başındaki kara yazmasının üstünde kırmızı iğne oyası çiçekleriyle bir kadın. Bize gülümsüyordu hafifçe elini kaldırıp. Tanıdıktı.. üstünde durmadım.
    Yolumuz uzundu zira.

    Kardeşimin uyanışını hissettim ve yine açtı.
    Bir elma ağacının gölgesinde durduk ve en kurtlu elmaları bana, en güzellerinide kendine ayırıp soluklandık biraz. Ben kardeşimdendir diyip elmalardan birini tam yiyecekken haylaz gülüşüyle elimden aldı elmayı..

    Onlar, kelebekler için abla. Bilirsin onlarıda toprağıda besler elma.
    Bunlar senin için.

    Koluna silip ve sanki ışıklı bir kıvılcım oluşturur gibi elmayı uzattı bana. Onun ellerinden olduğu için mi bu kadar güzeldi?
    Toprağın üzerinde biraz dinlenip tekrar düştük yollara.
    Bu sefer gökyüzü tamamen yeşildi. Kardeşimde farketti bu durumu ama korkmadı. Ne gökyüzünden ne de mesafeler kısaldıkça gördüğümüz, o dağların ardında var olan gün ışığı rengindeki çizgiden. Evet rengi buydu.. Gün ışığı.

    Kardeşim, tuhaf ki tekrar uykuya daldı ve muhakkak ki asıl ilginç olan belimi saran o sevgi ve güven dolu kollarının farklılığıydı.
    Kardeşime baktım, saçları koyulaşmış, yüzü biraz daha esmerleşmişti.. sanki büyümüş gibi.
    Ellerimi yüzümde gezdirdim, bisikleti durdurmadan.. bir tek ben değişmiyordum sanki.

    Üzerinde durmamalı. Nasılsa bir yolculuk bu.
    Başka ne olabilir ki?

    Ayşe uyanırken yavaşça ve farketmemişken kendindeki değişimi ya da ben öyle zannederken, bir evin yanından daha geçtik. Bu sefer bizi karşılayan bir ihtiyardı ve durdurdu bizi sessizliğiyle.
    Bilgece bir tebessüm karşımızda, hayat gibi.
    Kollarında bir bebek.. gözleri ise bir bebeğe ait olamayacak kadar bilgece..
    Bebek minicik parmaklarını uzattı, birer bulut gibi. Kardeşim dokundu gülüşüyle.
    Bebek güldü, ben güldüm..
    Kardeşim el salladı ve yolumuz uzundu…


    Bisikleti durdurdum. Zamanı bilmiyorum ama varmıştık ve ben de oldukça yorgundum.
    Kardeşim bunu anlamış olacak ki elleri o tepedeki halinde olduğu gibi topraklı bir halde tuttu bileğimden.
    Abla dinlenelim mi?

    Şu tepeyi aştık mı tamamdır.
    Orada ne var ki?
    Arkadaşım canım.

    - Yol uzundu.. -

    Onu ziyaret edip, dinlenelim. Sonra devam edeceğiz, kaldığımız yerden.
    Hem planladığımız bir sürü şey var.
    Yaşayacağımız bir hayat.
    Saat kaç abla?
    Saat.. dur çalışıyor!
    Anlamadım.
    1 dakika geçmiş...
    Saat durmuştu ayşe!
    Vakti bilmiyorum ama gece yarısı olmuş olmalı.
    Gökyüzü utangaç bu gece..


    Keskinleşen gün ışığının eşliğinde tepeyi aşmaya yola koyulduk. Adımlarım eskisinden de çok yoruyordu ama ruhum desem hala ilk nefes gibi.. Tepeyi aştığımızda bir kulube gördük, gördüğümüz evlerden biri.. ve bisikleti bir kenara koyup ahşap basamaklara yaklaşırken, gün ışığı rengi, yeşilin tonu, lacivert ve hatta bulutların renginde dahi renkleri bulduk, damla damla...

    Kapıyı çaldık kardeşimle, ellerimiz bir, aynı anda…
    Kapı ışıksız bir ortama açıldı.
    Rüzgar girdi ilk önce içeriye, bir fülüt sesi gibi…

    Adımımızı attık ve önce ben, kardeşim ellerimle.
    Adımımızı atmamızla kendimizi gün ışığının içinde,
    Bir çerçevenin dahilinde,
    Bir kelebekle aynı karede,

    Ve bir ressamın düşlerinde bulduk…


    Düşlerimizde.
    Zaman ki yere düşüp çoktan kırıldı…
    özlem

    Bir tutam müzik: https://www.youtube.com/watch?v=zxTyxfgzvWw
    & Resim: http://hizliresim.com/b6L0W8

    ...


    Vaktiniz ve varlığınız için teşekkür ederim :)
    Sevgiyle...
  • HOMEROS, İLYADA

    Her şey şiddet dolu bir günde başladı.
    Akhalar’ın Troya kuşatması dokuz yıldır sürüyordu: Sık sık yiyeceğe, hayvana, kadına gereksinme duyuyorlardı; işte o zaman kuşatmayı bırakıp en yakın kentlere giderek canlarının istediklerini yağmalıyorlardı. O gün sıra benim yaşadığım kent olan Thebai’ye gelmişti. Neyimiz var ne- yimiz yok yağmaladılar ve gemilerine taşıdılar.

    Kaçırdıkları kadınlar arasında ben de vardım. Güzel­ dim: Karargâhlarına vardığımızda Akha kralları ganimeti bölüşürken Agamemnon beni gördü ve kendine seçti. O kralların kralı, bütün Akhalar’ın lideriydi: Beni kendi ça- dırına, kendi yatağına götürdü. Vatanında bir karısı var- dı, adı Klytaimestre idi. Ona sevdalıydı. O gün beni gör- dü ve onun olmamı istedi.

    Ama günler geçti ve bir gün babam kampa geldi. Adı Khryses idi ve Apollon’un rahibiydi. Yaşlıydı. Güzel mi güzel kurtarmalıklar getirmişti, onların karşılığında Akha­ lar’dan beni serbest bırakmalarını istedi. Söylemiştim: Ba- bam yaşlıydı ve Apollon’un rahibiydi: Bütün Akha kral­ ları onu görüp dinledikten sonra isteğini kabul etmek ve yalvarmaya gelmiş bu soylu kişiliğe saygı göstermek ge- rektiğini dile getirdiler. Aralarından yalnızca birini razı edemedi: Agamemnon. Kral öfkeyle ayağa fırladı ve şöylesöyleyerek babamın üzerine saldırdı: “Kaybol! Bir daha sakın görmeyeyim seni ihtiyar! Kızını asla özgür bırak- mayacağım: Argos’ta yurdundan uzak, tezgâhına gide gele, yatağıma gire çıka benim yuvamda kocayacak. Şimdi canını düşünüyorsan, çek git buradan.” İçine korku düşen babam boyun eğdi. Sessizce gitti ve denizin uğultusunun içinde yok oldu. Tam o anda ölüm ve acı Akhalar’ın üzerine yağmaya başladı. Dokuz gün boyunca uçuşan oklar insanları ve hayvanları öldürdü ve ölülerin yakıldığı ateşler aralıksız parladı. Onuncu gün Akhilleus orduyu toplantıya çağırdı. Herkesin önünde şöyle dedi: “Böyle sürerse ölümden kaçmak için gemileri- mize binip evimize dönmemiz gerekecek. Bir falcıya, bir biliciye başvuralım ya da neler olduğunu ve bu felaketten nasıl kurtulabileceğimizi açıklayacak bir rahip bulalım.”

    Bunun üzerine kâhinlerin en ünlüsü olan Kalkhas ayağa kalktı. Bilirdi olmuşu, olmakta olanı ve olacağı. Bilge bir adamdı. Şöyle dedi: “Bütün bunların nedenini öğrenmek istiyorsun Akhilleus ve ben bunu sana söyle­ yeceğim. Ama sen de beni koruyacağına yemin et çünkü söyleyeceklerim bütün Akhalar üzerinde gücü olan ve tümünün saydığı adamı kızdırabilir. Hayatımı tehlikeye atıyorum: Beni koruyacağına ant içer misin?”
    Akhilleus ona korkmaması ve bildiğini söylemesi gerektiğini belirtti. Şöyle dedi: “Ben hayatta olduğum sürece Akhalar arasından hiç kimse sana el kaldırmaya- caktır. Hiç kimse. Agamemnon bile.”

    Böylece rahatlayan kâhin cesaretini topladı ve ko­ nuştu: “O ihtiyarı kızdırdığımız zaman acı üzerimize yağ­ dı. Agamemnon kurtarmalıkları istemedi, salmadı Khry­ ses’in kızını ve işte acı yağdı üzerimize. Bundan kurtul­ manın tek bir yolu vardır: Çok geç olmadan o ışıltılı göz- lü kızı Khryses’e geri vermeliyiz.” Böyle konuştu ve sonra oturdu.

    Yüreği kapkara bir öfkeyle dolu, gözleri yalım yalım yanan Agamemnon kalktı ayağa. Nefretle baktı Kalkhas’a ve dedi ki: “Şom konuşan kâhin, iyi bir söz çıkmaz ağzın- dan, hep kara haber verirsin; asla hayırlı söz etmezsin. Şimdi de beni Khryseis’ten ayırmak istiyorsun; oysa ben onu asıl karım Klytaimestre’den bile daha çok sevdim, Khryseis benim karımla hem güzellikte hem akılda hem ruh soyluluğunda boy ölçüşebilir. Onu geri mi verme­ liyim? Bunu yapacağım çünkü ordumun kurtulmasını istiyorum. Böyle olması gerekiyorsa bunu yapacağım. Ama bana hemen onun yerini tutabilecek bir armağan hazırlayın; Akhalar arasında bir ben kalmayayım ödülsüz komutan. Bir başka armağan istiyorum, benim için özel bir armağan.”

    Akhilleus bu sözlere karşılık verdi: “Agamemnon, nereden bulalım sana armağanı? Bütün vurgun paylaşıl­ dı, geriye dönmek ve her şeyi bir daha tekrarlamak doğ­ ru olmaz. Sen kızı bize geri ver, İlyon’u alınca sana üç­ dört katını öderiz.”

    Agamemnon başını salladı. “Kandırma beni Akhil­ leus. Sen kendi armağanını elinde tutuyorsun ve beni ondan mahrum bırakıyorsun. Hayır, ben o kızı iade ede­ ceğim ve sonra gelip canımın çektiğini alacağım; belki Aias’ın ya da Odysseus’unkini alırım; hiç belli olmaz, seninkini de kapabilirim elinden.”

    Akhilleus ona kor gibi bakışlarla baktı: “Edepsiz ve açgözlü adam,” dedi, “Akhalar’ın savaşta senin peşinden geleceklerini umuyorsun ha? Ben buraya Troyalılarla sa- vaşmaya gelmedim; onlar bana bir şey yapmadı ki! Benim ne sığırlarımı ne atlarımı çaldılar ne de harmanımı dağıt- tılar: Benim topraklarımı onlarınkinden yalnızca gölgelik dağlar ve uğuldayan deniz ayırıyor. Ben sana destek ver- mek için buradayım ey utanmaz adam, Menelaos’un ve senin onurunu korumak için geldim. Ve sen köpek suratsız adam, bunu hiç umursamıyorsun ve uğruna bunca eziyet çektiğim armağanımı elimden almakla tehdit edi- yorsun beni. Hem ganimetimden olmak hem de seni ha- zine sahibi yapmak için burada kalacağıma evime döne- rim daha iyi!”

    O zaman Agamemnon yanıt verdi: “Canın öyle isti­ yorsa, buyur git; sana kalman için yalvaracak kişi ben ol- mayacağım. Ötekiler benim yanımda ün kazanacaklar- dır. Senden hoşlanmıyorum Akhilleus: İşin gücün kavga, zorbalık ve savaş. Çok güçlüsün doğru; ama bununla övünemezsin; Tanrı verdi sana bu gücü. Haydi git evinde krallık et; ne sen umurumdasın ne de öfkenden korka­ rım. Hatta sana bir de şunu söyleyeceğim: Khryseis’i ba­ basına kendi gemimle göndereceğim; kendi adamlarımı katacağım yanına. Ama sonra çadırına geleceğim ve se­ nin onur payını, güzel Briseis’i ellerimle alacağım ki hem sen kim en güçlüymüş anlayasın hem de herkes benden korkmayı öğrensin.”

    Böyle dedi Agamemnon. Akhilleus’u tam yüreğin­ den vurmuş oldu. Öyle ki Peleusoğlu kılıcını kınından çekmeye yeltendi, son anda öfkesini dindirmeyi ve elini gümüş kabzada durdurmayı başaramasaydı Agamem­ non’u öldürürdü. Agamemnon’a baktı ve köpüren öfke­ siyle şöyle dedi:

    “Seni gidi köpek suratlı, geyik yürekli, iğrenç ödlek. Bu asa üzerine yemin ederim ki gün gelecek Akhalar ve bütün geri kalanlar gidişim yüzünden dövünecekler. Hektor’un darbeleri inmeye başlayınca beni arayacaklar. Ve sen onlar için ıstırap çekeceksin ama elinden bir şey gelmeyecek. Ancak Akhalar’ın en güçlüsüne hakaret et­ tiğini anımsayabileceksin ve işte o zaman pişmanlık ve öfke seni çılgına döndürecek. Gelecek o gün Agamem- non. Bunun üzerine ant içiyorum.”
    Böyle dedi ve altın kakmalı asasını toprağa attı.

    Toplantı dağılınca Agamemnon gemilerinden birini suya indirtti; yirmi adamını görevlendirdi ve kurnaz Odysseus’u başlarına geçirdi. Sonra yanıma geldi, elimi tuttu ve gemiye kadar bana eşlik etti. “Güzel Khryseis,” dedi. Ve babamın yanına, kendi toprağıma dönmeme izin verdi. Oracıkta, kıyıda kaldı, geminin denize açılışı- nı seyretti.

    Agamemnon geminin ufukta kayboluşunu izlerken, en sadık iki yaverini çağırdı ve onlara Akhilleus’un çadı­ rına gitmelerini, Briseis’i elinden tutup getirmelerini bu­ yurdu. Onlara şöyle dedi: “Akhilleus kızı vermekte dire­ nirse, o zaman benim gidip almam gerekeceğini söyle­ yin. Bu onun için çok daha kötü olacaktır.” Bu iki yaverin adları Talthybios ve Eurybates idi. Kıyı boyunca istek­ sizce yürüdüler ve sonunda Myrmidonlar’ın çadırına vardılar. Simsiyah gemisi ve çadırı yanında oturur buldu­ lar Akhilleus’u. Onun önünde durdular ve tek söz et­ mediler çünkü bu krala saygı duyar, ondan çekinirlerdi. İşte o zaman o konuştu.

    “Yaklaşın,” dedi. “Bütün bu olanlar sizin değil, Aga­ memnon’un kabahatidir. Benden korkmadan yaklaşın.” Sonra Patroklos’u çağırdı ve ona Briseis’i alıp kızı götü­ recek olan iki yavere teslim etmesini söyledi. Sonra ge­ lenlere bakarak “Sizler tanığımsımz,” dedi, “Agamemnon delinin teki. Olacakları düşünmüyor, Akhalar’ı ve ge­ milerini savunmak için bana nasıl gereksinme duyacağı­ nı aklına bile getirmiyor; ne geçmiş ne de gelecek umu­ runda onun. Sizler benim tanığımsımz; o adam bir deli.” İki asker yeniden koyuldular yola, Akhalar’ın kum­ sala, kuruya çekilmiş hızlı, gemileri arasından yürüdüler. Briseis arkalarından geliyordu. Güzeldi, hüzünlü adım­lar atıyordu, gönülsüzdü.
    Akhilleus onların ayrılışını gördü. Tek başına köpük köpük köpüren ak denizin kıyısına oturdu ve o engin sonsuzluğun karşısında gözyaşları boşanıverdi. O, savaşın ve her Troyalının korkusunun efendisiydi. Ama göz­ yaşlarına boğuldu ve bir çocuk gibi annesinin adını ses­ lenmeye başladı. Uzaklardan annesi çıktı geldi ve ona göründü. Sonra oğlunun yanına oturdu ve onu okşamaya başladı. Sessiz sessiz oğlunun adını yineledi: “Oğul, ben mutsuz ana, neden getirdim seni dünyaya? Ömrün kısa olacak, bari onu acısız ve gözyaşısız geçirebilsen...” Akhil- leus sordu ona: “Sen beni kurtarabilir misin, ana? Bunu yapabilir misin?” Ama annesi ona sadece şunu söyleye­ bildi: “Dinle beni: Burada, gemilerin yanında kal; artık savaşa gitme. Akhalar’a karşı öfkeni sürdür ama savaşma tutkundan uzak dur. Sana şunu söylüyorum, günün bi- rinde sana parlak armağanlar sunacaklar ve bunu şimdi hakarete uğradığın için üç kez yineleyecekler.” Sonra göz- den kayboldu ve Akhilleus oracıkta tek başına kaldı: Ruhu bu yapılan adaletsizlik yüzünden öfke doluydu. Ve yüreği dövüş çığlıklarına, savaş uğultularına duyduğu hasretle kıvranıyordu.

    Odysseus’un kaptanlığındaki gemi limana girince kentimi gördüm. Yelkenleri indirdiler, kıyıya kürekle ya­ naştılar. Çapaları attılar ve gemiyi halatlarla bağladılar. Önce Apollon’a kurban edilecek hayvanları boşalttılar. Sonra Odysseus beni elimden tuttu ve toprağa indirdi. Babamın beklediği Apollon Sunağı’na dek bana eşlik et­ ti. Sonra elimi bıraktı ve babam beni sevinçle kucakladı. Odysseus ve adamları geceyi geminin yanında geçir­ diler. Şafakla birlikte yelkenlerini açtılar ve yeniden yola koyuldular. Çevresindeki köpük köpük dalgaların ara­ sından hafifçe süzülen gemiyi gördüm. Onun ufukta yok oluşunu seyrettim.
    Peki hayatım daha sonra nasıl oldu bunu hayal edebilir misiniz? Arada sırada toz, silahlar, ha­ zineler ve genç kahramanlar görürüm rüyamda. Hep aynı yer, denizin kıyısıdır rüyalarıma giren. Kan ve insan kokusu vardır. Ben orada yaşarım ve kralların kralı kendisinin ve halkının hayatını benim için rüzgâra savurur:benim gü­ zelliğim ve albenim için. Uyandığımda yanımda babam olur. Beni okşar ve şöyle der: Hepsi geçti kızım. Uyu. Hepsi bitti...

    İlyada adlı eserden alıntıdır.
  • **Hawksridge Hall'a hoşgeldiniz. Aklınız varsa yemek salonuna girmeyiniz**

    Jethro...
    Nila...
    Jethro ve Nila...
    Nila ve Jethro...

    *And we live like legends now, no that would never die!
    Oh, we got love! We got love!*

    Diyerek başlamak istiyorum, Tove Lo senin müziklerin olmasaydı bu kitap eksik kalırdı.. Pepper bu kitabı yazarken nasıl Tove Lo dinlememiş diyorum, sonra; yazarken, okurken olduğu gibi olmuyordur diyip konuyu kapatıyorum.. Neyse.


    Buralar sessiz ve sakin ama ben bu durumdan şikayetçi değilim. Melike, Indebted ortamında seni de görmek istiyorum artık. Koş. Run, Ms.B. Run.

    Debt Inheritance ve First Debt'i bir rafa, Second Debt'i ayrı bir rafa koyalım lütfen. Bu kitap iki kitabı sıyırıp attı. Şu an kasılmış, gururlu bir şekilde en önde duruyor. Onu ilk sıralarda görmek beni mutlu ediyor.

    Ben kitap okurken diyalog okumak isterim genelde, iç sesler pek bana göre değildir. Bana ne senin iç sesinden, ben kendi iç sesimi bile dinlemezken seninkini neden okuyayım?

    İşte Pepper. Sevmediğim şeyi bile bana sevdirdi. Ben Jethro'nun içinden geçen her kelimeyi, ağzından çıkan her kelimeyi duvara asmak istiyorum. Yapmak istediğim çok şey var ama bunlardan yapacağımı düşündüğüm iki şey var -bende kalsın.

    Nila, ikinci kitabın sonunda gerçeği öğrenmişti. Ama biz Jethro'nun o mükemmel-ötesi-harika-tatlı iç sesinden dolayı kitabın başlarında öğrenmiştik.

    Bu kitapta, ilk karşılaşma her zamanki gibi havaya çakmak çakmışsınız da alev almış gibiydi. Kalbimin ritmini değiştiren türden hani.. Yani bu kitap genel olarak kalbimin ayarlarıyla oynuyor, bu kötü bir şey mi?? HAYIR!

    ARADIĞIMIZ RUH BU!!!11*1

    Aradığım yani.

    İlk kitabın sonunda olan şeyin benzeri yine yaşanıyor ama bundaki tutkuyu buraya aktarmak için yetenek lazım.. Öyle bir şeyi buraya tam olarak geçirebileceğimi sanmıyorum.

    Nefret ve sevginin çoğu kitapta işlendiğini biliyorum. Herkes farklı şekillerde karşımıza çıkarıyor, bazen seviyoruz, bazen sevmiyoruz tamamen nefret ediyoruz. Ben öyle yapıyorum. -Yani seviyor musun? Sevmiyor musun? Söyle! Buraya bunlarla uğraşmaya gelmedim, hayatım zaten karışık bir de senin çekişmelerinle mi uğraşacağım?- diye sitem ediyorum.

    Bu kitap öyle bir kitap ki, o çekişmeleri.. O duygudan duyguya savrulmayı hissetmek, daha çok hissetmek istiyorsun. Düşünceler o kadar iyi yansıtılmış ki, okudukça okumak istiyorsun. Karakterler kanına işliyor, aranızda bir bağ oluşmasa gözlerin dolmaz değil mi? Yüreğin sıkışmaz, o acı çekince senin için çekilmez.

    Nila ve Jethro içime öyle bir işledi ki, onları çıkarabileceğimi sanmıyorum. Gerçekten bu kitaptan sonra ara vermem lazım. Tove Lo dinlerken olanları düşünmem lazım. Jethro'nun yaptığı gibi yatağıma uzanıp gülümsemem lazım. *az önce spoi yedin, kendini balkondan atabilirsin*

    Jethro, senin gülümsemeni alıp saklama kabına koyarım, gittiğim her yerde yanımda taşırım. Jethro, sen nasıl bir karaktersin? Jethro, sen benim ruhumu emmek için mi yaratıldın? Jethro, bana biraz fazla geldin sanırım. Ama senden daha azını beklemiyordum zaten.

    *bugüüüün yıkığım biliyor musuuuun, üzgünüm, çaresizim, umutsuzuuuum.*

    Ve hepsi senin yüzünden Jethro, ya ne demek beni çağırman yeterli? O banyoya niye geliyorsun Jethro? Benim yüreğimi sökmek için mi? Ya gerçekten o sahneyi okuduktan sonra bana yaz, biraz konuşalım, çünkü ben o kadar şaşkınım ki, hala geçmedi şaşkınlığım.. Polo maçı başlamadan önce Nila'ya söylediği şey zaten beni gömdü. Kemiklerim sızlıyor. OOF, oof

    Polo maçı başladıktan sonra Nila'ya olan şey ya? Nila'nın düşündükleri? Jethro'yu izlerken içinde kopan fırtına? Düşündüğü, hissettiği şeyler? O kadar yoğundu ki, kendisi bile dayanamadı..

    Zaten bundan sonra da en en en eneenenenen sevdiğim sahne geliyor. Okursan anlarsın.. o sahneyi hiçbir sahneye değişmem. Üç kitap içinde *en* sahnem orasıydı..

    Jethro'nun bütün duyguları içinde barındırabilmesi,
    Nila'nın duygudan duyguya atlaması ama en sonunda ne istediğini görmesi,
    Jethro'nun babasının söylediği şeye karşı hissettikleri,

    İkinci borç ödenirken olanlar.................*error*

    Ben biraz zorlandım nasıl bir şey olduğunu hayal ederken, Hülya abla nasıl bir şey olduğunu attı. Eğer ikinci borç ödenirken olan şeyi görmek istersen mesaj at. Linkini atarım, gözünde tam olarak canlanır.

    İkinci borçta olanlar aşırı iyi bir şekilde aktarılmıştı, hissedebildim ama elbette anlamama imkan yok. Kimse böyle bir şey yaşamamalı, intikamların, borçların canı cehenneme. Defol git cehenneme Bonnie! S*ktir olup ölebilirsin Cut!! Daniel bi s*ktr git karşımdan, sana olan nefretimde boğul.!!!1

    Çok sinirlendim okurken. Öyle böyle değil. Sakinim. Devam edeyim..

    *ben daha önce hiç sevilmemişim, bunu seninle öğrendim şahsen*

    Kimse kimseyi böyle sevemez diyorum her Pepper kitabında, var mı böyle bir şey? Q, çok ayrı seviyor.
    Jethro, ayrı. Gerçekten ayrı.
    İkisi de farklı-aşık-yıkık-yaralı-kıskanç-koruyucu-sinirli-hasta-aşık-aşık-ve-aşık.

    Ben bundan sonra kaplıcaya falan gidersem ne olacak şimdi? GEL DE DÜŞÜNME! Pepper ne yapıyorsun bana, lütfen... Unicorn diyorsun, at diyorsun, Polo diyorsun... Hayatımdaki her şeyi kitaplarına kodluyorsun resmen. Unicorn lafı geçince aklıma geliyorlar, siyah tişört dediklerinde aklıma önce Jethro, sonra Q geliyor.. Çünkü Q daha çok renkli gömlekleriyle kalbimde. Jethro'ysa siyah tişörtleriyle.. Allahım hiç fangirl olmak istememiştim daha önce.. Pepper'ın kitaplarını okumadan önce...


    Şimdiyse sıkı bir *fangirl* oldum. Kimse *fangirl* lüğümü sorgulamasın. Büyük hata.

    *tercümesi yok, tecrübesi yok, yeniyim ben daha buralarda.. Bildiğimi de unutturuyor, kokun esince rüzgarla*

    ah, ah... Neler yazardım da, hepsi spoi olurdu.. En iyisi okumak ve yaşamak, hissetmek. Jethro'dan sonra kendine gelememek... Siren sesi duyunca aklına bu kitabı getirmek falan dermişim.. sustum...

    Ben her zaman söylüyorum, mutlu sonları sevmem diye.. Şimdi bu cümlede asıl anlatılmak istenen nedir? cevabı basit.. SON BÖLÜMDE AYCAN ÖLDÜ! ŞU ANDA YAŞAMAYAN BİR VARLIK! Nefes alamıyor çünkü *kiss* BÜTÜN nefesini çaldı.!1!!

    Cebimde peçete, burnumda gözyaşlarım yüzünden akan sümük, kalbimde Jethro, beynimde Jethro, damarlarımda Jethro... ĞĞĞA ağlayabilirim..

    Bana sakın eski anıları yenisiyle değiştirelim diyerek gelmeyin, SAKIN! Orada oturup ağlarım, Jethro ve Q gelir aklıma. Ama şimdi ben eskiyi alıp yenisiyle değiştirelim deyince bayağı kaba oldu. Onlar çok kibar oluyordu söylediklerinde... Pepper ve büyüleri işte..

    Pepper güneş, ben bitki, Jethro karbondioksit, Q da su... Hadi eyw.