• Selam millet. Doların 6,28673813 (18.36) olduğu bir günün akşamında bu incelemeyi yazıyorum ve siz de okuyorsunuz.

    Bu kitaba başlamak hiç aklımda yoktu. Ama bir dostum hediye ettiği için ve kısa
    olmasından dolayı bugün başladım, bir oturuşta bitti zaten. Hediye için teşekkürler. ^^
    (Spoiler içerebilir.)
    --- Bence içermiyor, ama ne olur, ne olmaz; eşeği sağlam kazığa bağlayalım, değil mi?--

    Kısa, öz ve dopdolu bir eser. Gustave Flaubert'ın bu eseri 14 yaşında kaleme almasına rağmen, kullanılan dil, muazzam. Kitabın kurgusundan çok dilini sevdim. O uzun cümleler... güzel betimlemeler... anlamlı sözler... güzel karakter tasvirleri ve analizleri... Şimdi kitabın bana düşündürdüğü bir şey hakkında konuşup, ardından çeviri, baskı ve kitap hakkında tekniksel bilgi verip, ve sonra genel yorumumu söyleyip incelememi bitireceğim.

    Kitaplar... bazen ben neden okuyorum diye sorarım kendime... bazen de, kitabın hakkını vererek okuyor muyum, diye düşünürüm... bazen de, kitabın niceliği mi daha önemlidir yoksa niteliği mi diye düşünürüm...
    İşte, bazı dönemlerde bu sorularıma cevap bulmaya çalışırım, ama tabii ki bulamam... ve bu da, bazen beni okutmaktan soğutur...
    Ama artık bu sorulara şöyle bir cevap verebilirim, hem bugün okuduğum bir ileti neticesinde, hem de okuduğum bu kitap sayesinde...
    Öncelikle, bu soruları kafaya takmamak lazım. Şunu anlayın, kitaplar hayatımızın her şeyi olmamalı, sadece hayatımızın bir parçası olmalı; yemek yeme gibi, uyumak gibi... Bu kitap da, "Kitaplar bir insanın her şeyi, ruhu, parası olursa, ne olur?" sorusuna bir yanıt olarak, alternatif kurgu olarak yazılmış... Zaten gerçek bir hayattan esinlenilmiş...
    Neyse. Kitaplar bir insanın her şeyi olmamalı, sadece o hayatının bir parçası olmalı. Kitaplara ruhunu, bilincini verirsen sonuç mâlum... Kısacası, sadece hayatımızın bir parçası olan kitaplar için psikolojimizi bozmamıza gerek yok; nasıl ki uyku, yemek yemek gibi temel faaliyetler için psikolojinizi bozmuyorsanız. (Yoksa bozuyor musunuz?)
    Yine şöyle bir benzetme yapayım; nasıl ki, tatlıdan önce ana yemek yenmesi gerekiyorsa, kitaplar da belli bir sıraya göre okunmalı; bu sırayı da bireyin psikolojisi ve çeşitli etkenler belirler... asıl değinmek istediğim bu değil... sadece kenarından değinip geçtim, zaten bu konuyu konuşursak, işin içinden çıkamayız.
    Asıl değinmek istediğim konu, "Neden okumalıyız?" ve "Bir kitabın içeriğini unutuyorum, yani o kitabı ben boşuna mı okumuş oluyorum?" sorularına yanıt...
    Neden okuyoruz... A kitabını yıllar öncesinde okudum, ama şimdi hiçbir şey hatırlamıyorum kitap hakkında, boşuna mı okumuş oldum ben şimdi. Hayır efendim.
    Öncelikle, bu tip sorulara takılmayın dediğim gibi, işin işinden çıkamazsınız ve bu sizi psikolojik olarak güçsüz kılar. Ha, yanıt da bulamazsınız, çünkü cevap somut şeylerde değil soyut şeylerde gizli; o yüzden takılmayın.
    Neden okuruz, diye devam edelim... öncelikle "kelime haznemiz gelişir" falan işin görünen yüzü...
    Peki, ben neden okuyorum? Her şeyden önce, zevk verdiği için. Bir şeyler okumak bana zevk veriyor. Başkalarının hayatına müdahil olmak bana zevk veriyor. Okumanın yararı olup olmadığını geçtim, bana zevk verdiği için bile okurum ben. "Neden okuruz?" sorusunu pek cevaplayamadım, çünkü bir yanıt yok. :)
    Onun yerine, başka bir konuya geçelim...
    Okuduğumu unutuyorum, ben boşuna mı okudum şimdi...
    Mesela, elmayı yiyorsunuz, çiğnediniz, yutak yardımıyla yemek borusuna ittiriyorsunuz, sonra yok oldu... boşuna mı yedin şimdi sen bu elmayı? Nasıl olsa, birkaç gün sonra onu yediğini bile unutacaksın...
    Ama, o elma yendikten sonra, vücudumuzun her köşesine yayılır, ve bize gereken enerjiyi sağlar... Ama tabi biz bunu hissetmeyiz.
    Kitaplar da aynı şekilde... Bir kitabı okur, bitiririz, 2 hafta sonra unuturuz... Aslında o kitap, okunma sürecinde, zihnimizin her yerine hücum eder, ve hep orada kalır... bazen de, o bilgi o oradan sızar, ve bizim yaşam biçimimizi, konuşmamızı, hayal gücümüzü vb. belirler... kısacası, okuduğumuz çoğu kitap, zihnimizin bir yerinde yer eder, ve herhangi bir zaman oradan sızar, ve bizim et-kemik-kan dışında, vücudumuzun ruhunu, bilincinde ufak da olsa yer eder; ruhumuz da yaşam biçimimizi falan filan... yani dolaylı yoldan, kitap okumak bizim çoğu şeyimizi belirler... o yüzden "neden okuyorum" vb. diye dert etmeyin; en azından zevk alıyorsanız okuyun....Bu konu ile ilgili, bugün bir iletine gördüğüm ve beni rahatlatan şu alıntıyı koyuyorum:

    "Okuduğum kitapların içeriğini unuttuğum için kendimi kötü hissettiğim çok olmuştur. Hatta yeterince derinlemesine okuyamadım mı diye de çok hayıflanmışımdır. Halbuki okuduğumuz kitaplar dönüşerek deneyimlerimizde açığa çıkar. Yani onlarca hikaye, karakter ve halleri, bir gün bilinçli ya da bilinçsiz olarak sözlerimizde, reaksiyonlarımızda ve diğer bütün tavırlarımızda görünür hale gelir. Yediğimiz havuç sindirildiğinde nasıl havuç formuyla kalmıyorsa, okuduğumuz kitaplar da sindirilir ve bir şekilde hayatımızın yansımalarına imzasını atar.. Bizim bunu fark etmiyor oluşumuzun bir önemi yoktur..."
    Benim açıklamak istediğimi bu kitap açıklıyor.

    Şimdi, kitaba geçelim...
    Sel* Yayıncılık'ın Gece Yarısı Kitapları adıyla yayınlanan serisinde yer alan bu kitap; Gustave Flaubert'ın ilk eseri ve Gustave Edebiyat'ının ilk izleri görülüşü açısından önemlidir. Flaubert, bu eseri önce bir edebiyat dergisinde yayınlıyor, kitabın elyazması da bir müzede, (Fransa'da olması lazım, emin değilim) sergileniyor; ayrıca benim okuduğum edisyonda, o elyazmasının görselleri de mevcut. Ve elyazması üzerindeki karalamalardan, Flaubert'ın bu eseri bir oturuşta yazdığı söylenilebilir. 30 yaşındaki, kitapların içeriğinden çok biçimine önem veren, okuma yazması da yok denecek kadar az olan bir kitapçının, bu özelliğinin onun hayatını ne biçimde değiştirdiğini okuyoruz.

    Okumaktan zevk aldığım bir öykü oldu. Baskı, çeviri her şey güzeldi. Gustave'ın dilini beğendiğim için Üç Öykü kitabını da okumayı düşünüyorum.
    Ha, son olarak, bibliyomani ne demek? Kitap hastalığı demek. Aslında 2 kelimeden oluşan bu sözcük, Yunanca'dan gelmektedir. Ne anlama geldiklerini unuttum. :) Kısa ama dopdolu bir eser olan Bibliyomani'yi kısa zamanda okuyun derim.

    Keyifli okumalar. Esen kalın.
  • "Dokunma
    ki
    yaşasın..."


    Normalde işler nasıl yürür bilirsiniz, biriyle arkadaşlığınızın ilerlemesi akabinde hediyeleşmeyi getirir. Oysa bana bu kitabı hiç tanımadığım birisi hediye etti ve bu bir arkadaşlığın başlangıcı oldu. Teşekkür ederim Sâirfilmenâm . Güray Süngü ile tanışmamı sağlayan etkinliği düzenlediğin için teşekkür ederim Gökçe . (Zaten ilk seferde de senin incelemenle adına denk gelmiştim :) Ve tabii ki her zaman güzel şeylerin vesilesi olduğun için teşekkür ederim Burak abi.

    Bu tarz kitapları okumanın benim için ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsiniz, hele ki üstüne bir şeyler yazabilmek bin kat daha zor. Evet birileri var, bir şeyler var. Ama okuduğumuzun çok üstünde bir şeyler var, asıl mevzu orda. Sadece hissederek idrak edilmesi mümkün olan şeylerden. "Aman bu cümleyi de kim diyor, bu kimin düşüncesi, peki bu olay hangi zaman diliminde geçiyor, yahu adam böyle afilli lafları nasıl yazıyor helal doğrusu...." dedim. Küçük küçük parçaları bir yere bağlayınca ve anlam verince hayatın anlamını keşfetmişim kadar çok sevindim. Benim için havada kalan kısımlar da oldu, bunlar da ömrüm yeterse bir dahaki okuyuşuma. (Bu site sayesinde tekrar kere okunacak kitaplar listem o kadar uzuyor ki bu iyi bir şey mi emin olamıyorum.. :)

    Bütün zorluğuna rağmen okuyanlar kitabı bu kadar beğenmişse bu yaraya dokunuyor olmasından değil de nedir? Güray Süngü bir röportajında demiş: "Yaralar geçer elbet. Ama yaralanmış olanla, hiç yaralanmamış olan bir olur mu?" Ben de diyorum ki yarayı es geçen kitapla, yarayı paylaştığın kitap hiç bir olur mu? Gerisini de siz anlayın işte.


    İncelemeyi de kitaptan bir alıntı ile bitireyim, öyle ki "Güray Süngü kitabını incelerken bu kısmı kullanalım diye mi yazmış acaba?" diye düşündürdü beni.

    "Bir roman geçti elime. Genç bir adamın tükenişini anlatıyordu. Genç adam bana o kadar benziyordu ki. Gençliğime yani. Vardı böyle bir zaman. Oradan aldım bunu. Başka yerlerin de altını çizdim. Olağanüstü bir roman değildi gerçi.
    Yara da olağanüstü bir şey değildir gerçi."


    ....
    Öyle yani.
  • Kitabı evin balkonunda erkenci ağustos böceklerinin sesleri arasında bitirip öylece durdum. Sonra son satırları bir kez daha okudun. Sonra son paragrafı baştan okudum. Sonra sayfayı.. İşte Zorba’dan bunu duymalıydım dediğim cümleye geldim, Zorba’ya cümlenin doğruluğuna inanadığımı kanıtlamak için 3 kere ard arda okudum. Yetmedi benim kendi kurduğum cümleymiş gibi el yazımla, sayfanın sonundaki boş kısma yazdım. Unutmam da. Olur da bir gün Zorba’yı unutursam, onunla tanışmaktan nasıl memnun olduğumu unutursam diye yazdım “Zorba gibi adamlar yüz bin yıl yaşamalı” diye kendi el yazımla.

    Zorba nedir ? Kimdir diyemiyorum. Ondan sadece insanmış gibi bahsetmek haksızlık olur diye düşünüyorum. Zorba bir duygu olsa “tutku” olurdu. Çünkü o turkulu bir aşık, tutkulu bir deli, tutkulu bir öğretmen, turkulu bir öğrenci, tutkulu bir müzisyen, tutkulu bir yalancı, türkülü bir madenci, yaşamaya tutkulu ölümsüz gibi yaşayan bir ölümlü.. Fazla uzatmayayım burayı siz anlayın ardını..

    Zorba bir kelime olsa “ilk” olurdu sanırım. Hayatta gördüğü her güzelliği, hayatı yeni algılamaya başlamış bir çocuk gibi hayretle karşılayışı, her gördüğünü ilk kez görüyormuş gibi taze kalan heyecanı beni çok etkiledi. Hayran kaldım. Böyle taze ve basit sevinçler barındıran dostlar edinmeli insan. Kasvetli felaket tellalları değil :D

    Zorba bir nesne olsa toprak bir kap olurdu. Ya da hazırlanıp toprağa gömülmeyi bekleyen bir tandır. Piştikçe pişiren bir tandır. Evet bu daha yakışır sanırım. Hem topraktan özü hiç bozulmamış, hem “olmuş” hem “yanmış” tasavvuf ehlinin değimiyle :)
    Bir çoklarının kalın kalın kitaplar devirerek bulamayıp o kitapların altında kalarak iyice yitirdiklerini, o erkenci bir badem ağacının çiçeğinde görürdü, kayan bir yıldızda, yediği yemekte, yüzdüğü denizde.. Ama illa görürdü.

    Bir içecek olsa şarap, bir renk olsa illa da kırmızı olurdu. Zorbayla bir tek kadınlar konusunda anlaşamadık. Bazen yaptığı kadın tanımlamaları beni çileden çıkardı. Ama sonunda yine gülümsedim bu tatlı kaçığa :D

    Hayatı bu kadar doğal bir şekilde çözmüş olması insanı hem kıskandırıyor, hem de mutlu ediyor :) Düşünüyorum da Zorba’yı kaç insan kaldırabilir. Böyle imrenerek, beğenerek bahsettiğimiz Zorba bizim arkadaşımız olsa, kollarını çürütürdük dürtmekten. Neden mi ? Toplumsal kuralları ihlal ediyor diye. Böyleyiz işte. Ve o asla böyle olmaz. Hemen bizimle dostluğunu keser döner sırtını giderdi. Sırt demişken, savaş zamanlarını anlatırken sırtını açıp gösterdiğinde mertliğini kanıtlamak istercesine, içim sızladı. Zorba yiğit bir deli..

    Hayatı eti, tırnağıyla, iz bıraka bıraka, ben burdayım diyerek yaşamayı başarmış cesur ve bence her ne olursa olsun adaletli samimi bir deli. Kağıt faresinden daha samimi bulduğum kesin. Samimiyetsiz korkak fare. Zorba kulağının neredeyse kopmasını umursamayıp, tanımadığı biri için kendini ortaya atarken sen ne yapıyordun ? Seninle ilgili ne söyleyebilirim ki ? Sen onca kitabı boşuna okudun. Allahtan hayatında Zorba’ya rastladın da biraz yaşadığını anladın. Yaşamı gördün biraz. Yaşamak nasıl olurmuş gördün.

    Zorba’yı okurken bir yandan sürekli Tezer Özlü geçti aklımdan. O da toplumun dayattıklarının dışında bir kişilik taşıdığı için mi ? Acılı deliliği yüzünden mi bilmiyorum.. Ama sürekli hatırladım. Zorba’nın her ihlal ettiği toplumsal kuralda aklıma geldi. Doğrularımla yanlışlarımı birbirine karıştırdı. Kafamı karıştırdığı için Tezer Özlü’yü hatırladım belki de. Belki de özlediğim için artık. Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum Zorbayla tanışması şart insanın. Zorbayla tanışmalı, dost olmalı.

    Bundan başka şarkı olmazdı tabi ki.. https://youtu.be/UhDgpXWkFHE
    αντίο Zorba. για τώρα.
  • İnsanı İnsandan başka bir şey yoruyorsa söyleyin?
    Yokuş çıkarken ağrıyan dizler beş dk oturmayla geçiyor .Ama iki kelam edip can yakan insanların göğüsteki ağrısı bazen ömür boyu oturmayla bile geçmiyor. 
    İnsanı insandan başka bir şey yormaz.Aslında Dünya da insanın insandan başka imtihanıda olmaz..
    Yormayalım birbirimizi.
    Çok sarmaş dolaş olmayalım..Bir kitap bir çay bir rota hatta rotasız olmak bile yetiyor inanın.
    İnsanın yaşı ne olursa olsun zihni yaşlanınca genci yaşlısı farketmiyor anlayın işte..
    Neyi nasıl seviyorsanız haddi aşmıyorsa yapın..
    Herkes yürüyorken sen koşmak istiyorsan koş !
    Herkes mutluyken ağlamak istiyorsan ağla..
    Herkes düz giderken sen ters git..
    O ne der bu ne der demeyi bırakın artık. Kukla değilsiniz.Bu hayat sizin ve bir daha geçerli olmayacak..." Keşke " dememek için.Allah "Hem dünyayı hem Ahireti güzelleştirin diyor " iki cihanda da mutlu olmak zor değil.Ahirette insan insana yük olmaz, insan insanı kırmaz belki ama burası Dünya burda Rüzgar bile menfaati için serinletiyor , güneş bile kendi için ısıtıyor bizi 🌱🍃
    Anılarımızla, heyecanlarımızla, istek ve arzularımızla, sevdiklerimiz ve asla kıyamadıklarımızla ve bulunduğunuz çağla beraber bizde silineceğiz bu dünyadan 🍃
    Kendime not ; Bir şeyleri yapmak için birilerine ihtiyacım yok.En sevdiğim tatlıyı yemek için, ya da sevdiğim bir cafede çay içmek için..Tüm bunlar için birde yanımda duracak insan telaşına mı gireyim yani? Hemde az verilen ve her saniyesi silinen Dünya için? 😍
  • Biz Türkler! Belki bu başlık da olabilirdi. Yahut Cumhuriyet Söylemleri. Ya da Siz Nasıl İsterseniz. Güzel bir soru cevap çalışması altında aslında olanlar, olacaklar ve olması gerekenler. Geçmiş, Günümüz ve Gelecek üçgeninde fırtınaya tutulmuş yelkenli gibi gidip geliyoruz. Dışarısı kapalı ama içimiz, ufkumuz açık. Öylece gidiyoruz. Gidelim.
    --- 1. Bölüm ---
    Gene öyle konulara değiniyoruz ki, insan hepsini öğrenmek, anlatmak, açıklamak, üstüne yorum yapmak ve benzeri isteklere kapılıyor. Türk Kimdir, sorusuyla başlayıp; Son İmparator Abdülhamid’e uzanan bir girişle başlıyoruz kitabımıza.
    İttihatçılara değiniyoruz. Öncesinden gelen manifestoları muazzam kendileri kayıp Jön Türklere değiniyoruz. Ardından İttihat ve Terakki’nin kendilerine ve amaçlarına; ideolojilerinin haklılığı ama başarısızlıkları ve yaşananlara çok güzel değiniyorduk. Hakkını yemeyelim, Küçükkaya’da soruları oldukça güzel sormuş. Resmen kitabın yönünü belirlemiş ve harika bir yazı çıkartmışlar ortaya.
    Hemen akabinde Milli Mücadele Yılları konu ediliyor. Burada Abdülhamid neslinden çıkan insanların (Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fevzi Paşa ve Karabekir Paşa) ufkuna ve zekalarına değiniliyor.
    Bu bölümün son konusu da 23 Nisan 1920’de açılan ilk meclisimiz ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu konu ediniyor. Bunu da şu cümleyle özetliyor zaten kendisi. “Tarih safha safha ilerler, cumhuriyet nihai safhadır.” Çok güzel sorularla da bu bölümü bitirmiş bulunduk.
    --- 2. Bölüm ---
    Bu bölüm tamamen Mustafa Kemal’e ayrılmıştır. Arkadaşlarının arasından neden sıyrıldığı ve karakterinin, yaşantısının farkı; askeri dehası, hanedanla ilişkileri, doğduğu yer ve büyüdüğü koşullar anlatılıyor.
    Cumhuriyetin, Osmanlı’yı unutturduğu saçmalığını savunan tarihçilere de kapak hatta ‘Logar Kapağı’ mahiyetinde bir cevapla bunu da özetledik. Kendi tarihimizde asırlar sonra hanedan ismi yerine Avrupanın Türkler dediği millet kendi adını yani Türkiye’yi kurmuştur diyerek. Zaten benim de şahsi fikrim İslamiyet ne kadar yüce ise; Arapçılık ve Arapçılığı sevmek de bir Türk için o kadar alçaklık, hainlik ve basiretsizliktir. Bunu çarpıtmaya da lüzum yok, Arapların durumu ortada. Hacca ya da Umreye gidenler bu durumu daha da iyi bilirler. Haydi bende açıklayayım. Arabistan’nın geçmişte put diye mezarları yıktırması ve sıra peygamberimizinkine gelince Atatürk’ün ihbar mektubu ve halen bu mektubun saklanması; bunun yanında yakın dönemde Arapların yaptığı ikinci kötülük de peygamberin kabrine yeni doğan çocukların koyulması olayını kaldırması. Bu yüzden İslamiyet ne kadar yüce ise Arapçılık da o kadar ALÇAKTIR!
    Monarşiden Cumhuriyet rejimine geçilmesi, Osmanlı Devletinin değil Hanedanın el değiştirmesidir. Toplum aynı toplum, yaşayanlar aynı insanlar, millet aynı millettir. Şunu ele alalım. Şuan ki hükümet gidip yeni bir hükümet geldiğinde devlet yıkılmış mı oluyor? Hayır, içinde yaşan toplum aynı toplum. Eğer Osmanlı Hanedanı yıkılıp yerine Cumhuriyet geldiğinde o toprakta yaşayanlar Fransız, İngiliz olsa yerlerine Türkler gelseydi o zaman bir değişimden söz etmek mümkündü ama Tarih kendisine sıkıcı gelen bir toplum bu tarzda biraz derinlere inmeye başladıkça konuyu bilmediğinden inkar da edecektir. Biz bu tarz şeylere alışmış ve umursamayan bir toplum olmayı başarmışızdır.
    Hemen akabinde Atatürk’ün özel hayatına duyulan ilgiden ve yanlış anlaşılıp saptırmalardan söz ediliyor. Doğru noktalara doğru vurgular yani. Atatürk’ün cephede bile kitap okuduğundan bahsediliyor. Bu konu üzerinde oldukça iyi duruluyor. Günümüzde de askerlerin sivil halka nazaran daha fazla okuduğu göze çarpıyor. Okumaktan daha güzel bir şey olamaz ki zaten Okumak ve Askerlik anlamında dün gece de Sadikkocak24 adlı Instagram hesabımda güzel olduğunu düşündüğüm bir paylaşım yapmıştım.
    Bu konuda ele alınan bir diğer unsur da Atatürk-Din ve İlahiyat fakülteleri. Şimdi bu konu çok ciddi ve benim Rıza Nur ve Nihal Atsız başta olmak üzere okuduğum makalelerden yola çıkarak (Türk tarihini en iyi aydınlatan ve bugün bildiğimiz tarihi borçlu olduğumuz insan Nihal Atsız; onun hocası da Rıza Nur’dur) da yorumlarımı katacağım. Atatürk çok da dini bütün bir insan değildi ve bundan yararlanan –başta cemaatler ki birinin ne olduğu çok geç de olsa anlaşıldı- kişiler onu hemen kötüleme fırsatını kaçırmıyorlar.
    Dinsiz (!) bir insanın çarşaflı kadınla bir arada olması ne kadar mantıklı olur artık onu da size bırakarak başlıyorum. Dini bütün olmamakla dinsiz olmak arasındaki fark nedir? Din yani İslamiyet, bizlere kelimeyi şahadet getirmeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi ve hacca gitmeyi emrediyor. Bende dahilim, kaçımız namazlarımızı vaktinde eda ediyoruz? Mesela ben uzun zamandır Cuma namazı dışında 5 vaktin 5ini de tam kıldığımı, en son ne zaman kıldığımı hatırlamıyorum. Demek ki dini bütün insan değilim ama bu Müslüman olmadığımı göstermez. Yahut kaçınız oruç tutuyor? Hele yaz ayındayız diye ben o sıcakta çalışıyorken –Simit Sarayı kusura bakmasın, en çok ora kalabalıktı sahilde- Simit Sarayında güzelce yiyip içenlerin kimliğinde dini İslam yazıyor. Şimdi biz kimiz de onlara ne hakla dinsiz diyerek sanki en iyi Müslüman biziz gibi kendimizi yücelteceğiz? Bu gibi düşünceler yalnızca karalama amaçlı yazılardır ve okumayan, bilmeyen hatta yalnızca LAFTA ATATÜRKÇÜ olduğunu söyleyen insanları inandırabilecek ucuz numaralardır. Okuyan, araştıran ve farklı kaynakları MUTLAKA kullanan insanlar bu tarz numaraları yutmaz. Yutmayacaktır.
    Bu başlığımızın son konusu da Kemalizm ve belki de en önemli konulardan ve gündemden düşmeyen başlıklardan birisi. Peki yalnızca ismen mi yoksa gerçek manada da Kemalizm var mı? Bunu bir Din gibi yaşayan yardakçılar mı yoksa İleri Gitme olarak algılayan ve eğitime önem veren toplum yapısı mı daha ön planda? İşte bu sorunun cevabını alacağız burada. Kemalizme “Burası laik devlet bizler de Atatürkün yolundayız” (ben kibar yazdım ama bildiğin çemkiriyorlar bunu derken) diyenler gibi mi bakacağız yoksa –ve daha önemlisi- fenni üretim, sanayi, okuma seferberliği, tıp, gündem, tarihi ve coğrafyayı anlama ve yönlendirme yani bir medeniyet savaşı gözüyle mi bakacaksınız? Hangisi daha akla yatkın?
    Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İlber Hoca biraz daha sessiz kalmış bu konuda. Paraların üstünden Atatürk resmini, DP rejimi değil; Sadık (!) ve biricik (!) dostu, Atadan tokay yiyen ve milli şef adını zorla kabul ettiren İsmet İnönü kaldırmıştır. Bu İnönü adını çok sevenlerin Atatürkçü olduğunu belirtmesi saçmalığı da çok can sıkan konulardan birisidir. Gerçi ‘Eşim’ dediği insandan bile ihaneti yaşayan Atanın en yakınlarından darbe yemesi de şaşılacak şey değil ama o adamın da yaşadıklarını düşününce insan ‘Koskoca adam bunu hak etmedi!’ diyor.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde ise İsmet İnönü ele alınıyor. Doğrusu ve Yanlışı ile. Ben açık konuşmak gerekirse kendisini hiç sevmem ama onu sevmemek demek onu her şeyiyle kötülemek demek değil. İyi tarafı da –varsa- belirtilir ki Tarih söz konusu olduğunda kendi tarihimizi objektif bir şekilde yansıtmak boynumuzun ve karakterimizin borcudur.
    İnönü Cumhuriyetçi bir komutandır ama askeriyede ne kadar iyiyse sivilde o kadar kötüdür ve o dönem CHP profilin halka üsten bakan ukala bir görünüm arz etmesi de İnönü ve ekibine halkın düşman olması ve Atatürk’ün birkaç yıl içerisinde tekrar arzulanmasına neden olmuştur. Aslında siz ne düşünürsünüz bilmem ama Sol cephede çalıp çırpmayan –bakın sevmediğimi söylediğim halde bunu yazıyorum- insan haklarına karşı durmayan iki isim vardır. Bunlarda İsmet İnönü ve Ecevittir. Ancak bunlar da diğerlerinin çalıp çırpmasına ‘Fazla’ göz yumdukları için halk bu durumu onlara mal etmiş ve kendilerine düşmanlık beslemiştir.
    Tabi bizim sevmeme nedenimiz şudur. Elinizden ekmeğiniz alınıyor, aç kalıyorsunuz, sizlere karne veriliyor. Ona göre ekmek vs alıyorsunuz. Bu karne olayı ve sonrasında yokluk çok uzun zaman devam etmiştir. Levent Kırca’nın son programı hariç önceki programlarında bunu sıkça dile getirmesi bile durumu ve geçmişi fazlasıyla özetler niteliktedir. Elinizden alınan ekmeğiniz yani daha doğrusu buğdayınız toplanıyor ama sevk yok, toplandığı depolarda çürütülüyor. Kimse hesap vermiyor ve bu iş devam ediyor. Halk aç ve buğdayı olup da 1 avuç dahi saklayan mahkemeye veriliyor. Bunlar da halkın İnönü düşmanlığını fazlasıyla tetikliyor ve yapılan tüm yanlışlar ona yükleniyor. Çünkü yönetim kademesi sağlam değil ve devletin başı olduğundan bu durumun sorumlusu da kendisi yapılıyor. Varlık Vergisi diye bir şey geliyor ülkeye, sizce bu o dönemin koşullarında yaşayan bir millet için ne demek? Eh daha fazla söze de gerek kalmadı o halde.
    Peki bu Adnan Menderes sevgisi nereden geliyor? Muazzam bir adam mıydı? Hayır. Asla değildi. Peki neden seviliyor? İnsanlardan vergi diye alınıp çöpe giden, insanları ekmeksiz bırakan biri değildi. Milletin üstünden Yol Vergisi denilen vergi kaldırılıyor ve köylüler akın akın onu karşılamaya koşuyor. Aslında bunu sonraki bölüme koyacaktım ama buraya da koysam olur. Biz insanlar her zaman bizi önemseyen kişileri yüceltiriz. Bakın mesela Karabekir Paşaya, kaç kişi ona hain yahut Atatürk düşmanı diyebiliyor? Diyemez çünkü ne yaparsa yapsın Atanın sözünden çıkmamış, canı pahasına onu korumuş ve yeni Türklerin başa geçmesinde en büyük yardımı o yapmıştır. Kendine haksızlık yapılan Ethem ile arasındaki en büyük fark da budur zaten. Düşmana sığınmamış ve ölümden korkmamıştır. İşte böyle ince farklar çok büyük sonuçları da beraberinde getirebiliyor.
    Bu konuda son sözü de şöyle vurgulayalım. Devlet tarihinde Atatürk öneminde birisi henüz gelememiştir. Ülkeyi son yönetenler de dahil iyi yönetim ve yöneticiler mevcuttur ancak kimse onun üzerinde olamaz. En azından böyle bir durum tekrar yaşanana kadar ve kimse bu zamanları tekrar yaşamak istemez. İnönü düşmanlığı belki fevridir, geçebilir ancak kalıntıları olacaktır. Ünlü 19 Mayıs nutkunda Türkçüleri mahkum etmesi maalesef unutulamaz. Diğer yandan Atatürk’e hakaret eden Sabahattin Ali denilen karakter yoksununun (bir ara hataya düşüp birkaç eserini bilmeden okumuşluğum var inkar etmiyorum) hemen ardından ona yaltaklanıcı bir şiir yazması ve affedilmesi de unutulmamalıdır. Atatürk dahil hepimiz biliriz ki bu ülkeyi yüceltecek olan Kemalizm; ilimle, bilimle, fenle ön plana çıkar. Yaltaklanmalar ve çıkar ilişkileri sadece günü kurtarır ama geleceği de kurtarmak istiyorsak tarihimizi okumalı, kopmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Zor zamanlarda başarılı olan insanların hareketlerinden yola çıkarak böyle kolay ve rahat zamanda Atatürkçü geçindiğini iddia edenlere cevaben onun eserlerini okuması (Arıburnu Raporu, Hatıra Defteri, Söylev ve Demeçleri, Geometri, Muharebe Eğitimi, Cumalı Ordugahı, Karlsbad Hatıraları ve NUTUK) ve kendini geliştirmesini itham etmek gerekir.
    Özellikle Atatürk’ün eserleri olarak çoğunu ben de dahil BİLMEDİĞİMİZİ söylemek ve bunları da detaylı incelemelerle –sizin de desteğinizle- geliştirerek yakın zamanda okumayı planlıyor ve bu bölüme de veda ediyorum.
    --- 4. Bölüm ---
    Adnan Menderes ve Demokrat Parti yönetiminde gelişen olaylar –ki bir alıntı paylaştım çok iyi anlaşılması açısından- ele alınıyor. Nasıl bir yönetimden nasıl bir yönetime geçildiği. Bir insan özgür değilse ne yaşadığının önemi yoktur ve sadece özgürlüğünü düşünür. Hapisteki bir insana milyonları vaat etseniz de ister mi? Yoksa sadece dışarda mı olmak ister? Hatırlayın Nazım Hikmet, Türkiyeye geri giriş istediğinde gelen kadına (annesi mi kız kardeşi mi anımsayamadım o yüzden kadın dedim kusura bakmayın) Nazım Hikmet kendi gelecek denildi ve Nazım Hikmet dünyadan ayrılmıştı. Varın siz anlayın o dönem halkının feraha kavuşması için yalnızca üstündeki o vergilerin kaldırılmasının bile ne öneme geldiği, nasıl bir özgürlük getirdiğini.
    Peki Adnan Menderes’in hatası ve büyük kaybı ne oldu? Ardından gelen darbe ve asılması neyi kanıtladı bizlere? Bunlara da değinip noktalayalım derim ben. Önce insanları rahatlattı sonra insanların görmesini sağladı ve muhafazakar bir toplumu temelinden sarsacak yanlış bir hareketle işe girişti. Saraçhanede bulunan belediye sarayı inşası ile tarihi kalıntıları yok etmekle başlayan bu kötü yönetim, İstanbul’da trafik sıkıntısı halledilecek denilerek 5 tane Sinan Mescidi yıkılmasıyla devam etti. Bu kadar muhafazakar bir toplumda mescit yıkmak senin de yıkılışın olur be adam! Yaptıkların unutulur gider. Bu trafik sorunu öyle şey ki bak adam metro yaptı, Marmaray yaptı, metrobüs koydu. Ne yapacağını şaşırdı dolu dolu ferah klimalı otobüslerde yolculuk ediyoruz ama bu trafik bitmiyor. İddia ediyorum. 1 gün sadece 1 Pazar günü tüm hususi araçlar yasaklanıp yalnızca otobüs ve minibüs, ticari taksi ve dolmuş gibi araçlar kullanılsa Göztepe Köprü Çıkışı, Kartal, Ümraniye ve Kadıköy iskele çıkışında gene trafik olur. İnanmayan ve yönetimde olan biri bunu görüp uygulasa haklı olduğumu görecektir. Bizim trafik sorunumuz 17 milyonluk şehirde artık asla çözülemeyecek bir sorun. Hele bunun için kültürel eserlere zarar verilmesi daha büyük bir sorun ama bizzat bildiğim bir olaydır; Marmaray yapılacağı zaman Yenikapı’da yapılan araştırmalar öyle büyüktü ki oradaki kazıntılarda önce Arkeoloji mi nedir onun baş adamları getirip eser var mı diye inceletildi ve yer altı şehri buldular. Varın İstanbul’u siz anlayın. Biz çok zengin ama zengin olduğu kadar o zenginliğini bilemeyen bir şehiriz. Umarız ki bunun altından da kalkabiliriz.
    --- 5. Bölüm ---
    Bu bölümde 1960-1980 arası ülkemizin içinde bulunduğu durumu görüyoruz. Üniversite hocalarından başlayarak Adalet ve Doğru Yol Partilerinin durum değerlendirmesiyle devam ediyoruz. 1963 yılında ortaya çıkan Demirel’in neden çok sevildiği ve en büyük yanılgısı olarak Tansu Çiller’i ortaya çıkardığı üzerinde varılan görüş birliğini böyle bir tarihçiden okumak da çok mühimdi benim açımdan.
    Solun yetiştirdiği en büyük adamlardan Ecevit üzerine de konuşuluyor burada ve İlber Hoca ile fikir birliğimiz devam ediyor. Asla çalıp çırpmaz ve döneminde saygısızlık değil hitabet sanatını insanlara öğreten bir fikir adamıdır. Ancak insanları tanıyamaz ve kimin dostu kimin düşmanı olduğunu bilememesi ve kibar karakteri onun çöküşünü hızlandırmıştır. Günümüzde insanları tanıma ve hitabet sanatının Erdoğan’da olduğu ve öncesinde de Demirel’de fazladan da nüktedan biçimde bulunduğu burada belirtilen hususlar.
    Milliyetçilerin Türkeş aracılığıyla meclise girmeleri (11 kişi) ve başarısız olmaları konu ediniyor. Milliyetçiliğin köylü ve kentli milliyetçilik olarak iki kısımda incelenmesi de yine bir başlık altında toplanıyordu.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölümde Özal Türkiye’sinden Erdoğan Türkiye’sine geçişi ele alıyoruz. Neler yapıldı, neler hedeflendi, nasıl bir strateji benimsendi bunları görüyoruz.
    Burada geçmişte dönemde yapılanlar ve yapılması gerekenler yanında Erdoğan üzerinde daha fazla duruluyor. Dediğimiz gibi mevzu sevip sevmemek değil kişisel başarısı. Yaptıkları ve planlarıyla ön plana çıkan ve kendi cephesinde yani Sağ Cephe dediğimiz kısımda kendisinden başka ön plana çıkacak ve ileriyi hedefleyecek bir insan olmadığından ön plana çıkması halen yönetimde bulunması üzerine bir değerlendirme yapılıyor. Çünkü üst üste 16 yıldır iktidarda hatta 1994 yılından beri yönetimde bulunan bir insandan üstünkörü söz etmek pek manasız olacaktır. Belediye Başkanlığı, Başbakan, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık olarak sürekli yönetimde bulunması onun ne kadar karalanmaya çalışılsa da iyi bir idareci olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ön plana çıkan kişisel düşünceler değil; akıl ve idaredir.
    Siyasi değişim alanında Erdoğan üzerinden ne kadar akılcı bir yönetim uygulandığı görülüyor. Biliyorum siyaset bizleri sıkan ve çok da sevmediğimiz bir konu ancak özellikle Sağlık ve Eğitim alanında gelen yenilikler ne kadar milleti rahatlasa da ardından Eğitim alanında gerek YÖK gerek MEB yaptığı ıslahatlarla (!) geleceğini düşünen çocukların geçeceği yolları baltalamayı hedef edinmiş gibi duruyor. Bunun da önünü alamıyoruz ve –burası bana ait- çocuklarımızın bir çoğu girdiği sınavlarda başarısız olduğunda kendini Gerizekalı ve İşe Yaramaz diye tanımlayarak umutsuzluğa kapılıyor. Bu durumu bende 2012-2013 dönemimde acı bir şekilde yaşadım. Bizi bu durumdan kurtaracak ilerleme bellidir. Eğitim ve Yabancı Dil. Siz bir alanda kendinizi geliştireceğinize inanıyorsanız kendinizi eğitmeli, bolca okuma ve yabancı dil geliştirerek şansınızı başka bir ülkede deneyebilirsiniz. Ya da İslami düşünceye göre “Allah bir kapı kapatır, bin kapı açar” felsefik düşüncesinin ardından gidebilirsiniz. Ancak dediğim gibi eğitim sistemi öğrencileri her zaman çekinik ve içe kapanık hale getirdikçe bu atılımların gerçekleştirilmesi şart. Değiştirilmesi gereken toplum değil o toplumu nitelendirenlerdir. Bu böyledir ve böyle olmak zorundadır. Yapacağız da. Çekinmek ve Seyretmek biz gençlere göre değil; bizim amacımız el ele vererek toplumumuzu üste çıkarmaktır.
    Bu bölümde son olarak Dış Politika konusuna değiniliyor. Komşularımıza körü körüne bağlanmak değil ama aynı bölgede yaşayıp ortak düşmana sahip olduğumuz için ortak hareket etmemiz gerekiyor. Ortadoğu sorunu ele alınıyor. Bu sorun bizlerin yani Ortadoğu insanının sorunudur, bu coğrafyada yaşayanlar bizleriz çünkü. Şimdi bunu da biraz açalım. Bir devlet düşünün. Ortadoğu’da anlaşamayan 5 ülkenin arasına giriyor, hepsine ayrı ayrı gidip aralarını açıyor sonra da hepsinden faydalanıyor. Onları birbirine düşürüp ekonomisini tüketiyor ve çatışma sonucunda da gelip iç işlerine karışma imkanı buluyor. Hem de bunu yapmak için 2 şehir ya da 2 ülke değil; 2 kıta birden değiştiriyor. Ne hakla? Sen kimsin, diye sormazlar mı adama. Sormuyorlar işte. Çünkü birlik ve beraberlik yok. Yoksa kimse bayılmıyordu İran, Suriye, Gürcistan, Irak, Bulgaristan gibi ülkelere ama zorundayız. Akıllı strateji oldukça önemlidir ve bu konuya da ilgi duyuyorsanız Ahmet Davutoğlu – Stratejik Derinlik kitabının faydasını fazlasıyla görürsünüz.
    Ortadoğu’nun ilk Dünya Savaşına kadar dünyanın en sakin bölgesi olması, okurken İlber Ortaylı’yı bile fazlasıyla şaşırtan bir durummuş. Hele günümüze bakınca bizler de bu durumu daha net anlıyoruz. (s. 257)
    --- 7. Bölüm ---
    Son bölümde ise dünyanın en büyük 16. ekonomisi olan ülkemizin ne kadar büyüyebileceği daha doğrusu neden daha fazla büyümesinin imkansız olduğunu açıklayarak başlıyoruz. Bizde etnik sorunlar halen adından SORUN olarak bahsediliyor. Bir İtalya ve İspanya da Sicilya ve Katalan bölgesinin aştıkları sorunu bizim aşamamamızın nasıl bir sorun olduğunu ele alıyoruz.
    Hemen akabinde nasıl bir yönetim sistemi olacağı ve başkanlık siteminin getirileriyle ilgili (o dönemde yalnızca bir fikirdi - 2012) neler olabilir sorularına yanıt arıyoruz.
    Son bölümün son konusu nasıl bir Cumhuriyet? Yani 2023 yılından neler bekliyoruz, 100 yılını tamamlayacak ülkenin ne gibi bir gelişim ve kalkınma politikası var bunun sohbetini yapıyoruz desek yeridir.
    Böylelikle harika bir eseri geride bıraktık ama parmaklarım da koptu tabi. Biraz dinlendikten sonra başka bir kitapla devam edeceğiz. Kendinize iyi bakın dostlarım. Allah’a emanet olun..
  • Küçük Prens. Güvendiğim bağzı kişilerin yorumlarına göre okumaya karar verdim. Bir zamanlar bende çocuk kitabı olduğunu düşünenlerdendim. Taa ki, Leon Werth adında bir yetişkine ithaf edildiğini okuyana kadar.

    Beğendiğim bir kitap oldu. Çok yerinde tespitler içeriyor. Yetişkinlerin yetişkinliklerini sorgulatıyor insana. Sahi, daha önceden fark edemediğimiz davranışları gözümüze sokuyor. İyi de yapıyor ya, neyse...

    Hani bir gezegende rast geldiği Coğrafyacı, Küçük Prens' e "Kaşif" diyor ya. Evet kaşif, ama kişilik kaşifi.Her gezegende farklı kişilikte ki bir insanı keşfediyor. Kitap bitene kadar insanların türlü türlü hallerini okuyorsunuz. Yetişkinliğe doğru ilerlerken insanların nasıl da sığ olmaya başladığını anlatıyor bir nevi. Kitapta bahsi geçmiş ya zaten, "En iyi yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez." İşte çocukları ve yetişkinleri özetleyen cümle. Şöyle düzelteyim de, demek istediğimi sizde anlayın. "En iyi yüreğiyle görebilir insan( yani çocuklar). Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez(ve malesef yetişkinler).

    Evet. Fazla açıklamaya gerek yok. Kitap kendini güzel anlatmış zaten. Gerisi biraz da, hâla çocuk olarak düşünebilende…