• Çürüyoruz gönülsüzlüğümüzle, saldırgan dilimizle, zalimliğimizle, fanatizmliğimizle…

    Kokuşuyoruz düşünce bulantılarımızla, hırpalanan ruhumuzla, kelime fuhşiyatımızla…

    Eriyoruz yaşamı olumsuzlaştırmakla, düşünce itibarsızlaştırmalığımızla, yüz buruşturmalığımızla…

    “Çürümeyi mi ilginç bulduğunuzu, Çürüyenleri mi ilginç bulduğunuzu” mutlaka sorgulamalısınız eğer bu kitaba gönlünüz kayarsa.

    Her bunaldığınızda, “İntihar mı etmeli?” ya da “İntihar meyilinden olumlu bir yaşam mı çıkarmalı?” sorularına cevap verememekliğinizi irdelersiniz eğer bu kitabı arzularsanız.

    Kitabı okuduğumda “Ne gülün, ne de ağlayın. Sadece anlayın.” diyen Spinoza’ya ayrı bir saygı duymak ihtiyacı hasıl oldu düşüncelerimde.

    Uykusuz bedenler, yorgun ruhlar için bir nefes gibi yazılmış kitabı kim okumak istemez ki?

    İnsanın derdi, ebedi yenilmiş olsa bile yine de vazgeçmeden hayatla didişmek değil midir?

    İşte burada kararı siz vereceksiniz. “Çürümek” yada “Düş kırıklarını ölmeden önce gömmek”

    Çürümeye savaş açan tüm gönüllülere…

    Saygılarımla…
  • anlayın artık:
    aşkla kavuşmak arasında bir bağlantı yok.

    işte bunlar hep şehir efsanesi.
  • “Altı büyük peygamber, Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed’ten sonra yedinci ve en büyük peygamber El-Mehdi olacaktır ve o da İsmail’in soyundan gelecektir.İşte biz onu bekleyip onun uğruna savaşıyoruz. Bir kez daha zikredeyim de iyice anlayın, Alamut kalesi çok büyük sırlar barındırmaktadır.”
    Vladimir Bartol
    Sayfa 71 - Koridor Yayıncılık
  • Merhaba arkadaşlar, hazır saatlerimizin yeniden eski düzenine döneceği haberi resmi gazetede yayınlanmışken, tesadüf bu ya biz de bugün bol bol saatlerden konuştuğumuz, keyifli sohbetimizi paylaşmak istedik sizinle. :)

    Öncelikle henüz kendimi ötekileştirmeyi bir türlü beceremediğim için ben diye bahsettiğimde Meltek anlayın lütfen. Kişisel düşüncelerim için de grup sorumlu tutulmasın zira :)

    Evet, ben kitapta işaretlemiş olduğum yerleri tekrar okuyabilmek için mekana biraz erken gittim. Ve bu geriye dönüş ile bir kez daha; Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kurgusuna hayran oldum. Birçok nokta çok daha anlaşılır geldi benim için. Ben oradayken çok istemesine rağmen buluşma saatinde dershanede olması gerektiği için aramıza katılamayacak olan sevgili Kübra çelikkartal çıktı geldi ve keyifli bir sohbet ettik. Bizi yakından takip edeceğine ve 2 buluşma sonrasına katılacağının da sözünü almayı ihmal etmedik tabii. O sırada sevgili müdavimlerimizden (ilk buluşmadan beri düzenli devam eden 2 kişi olduğumuz için böyle söyleyebilirim sanırım :) Merve K. aramıza katıldı. O saatlerde henüz 1k ile tanışmamış olan ve hemen o masada üye yaptığımız değerli Gürbüz Deniz ile de sohbetimiz iyice koyulaştı. Derken, ufukta değerli 'iletişim'cilerimiz Ahmet Y , uğur kiraz ve Kağan göründüler ve böylece bizim için düzenlenmiş olan üst kattaki toplantı masamıza taşındık. Sevgili Sahra da elinde kitabımız ile hazır ve nazır bir şekilde toplantı masasında yerini aldı efenim. Bu arada elbette çok sevgili ev sahiplerimiz Ceyda Kiva ve Doruk Ateş de aramıza katılınca oldukça keyifli bir sohbete giriş yaptık. Yeni gelenler ile tanışma ve önümüzdeki ay hangi tür okumalıyız, hatta genel olarak neler okumalıyız ile ilgili yaptığımız uzun tartışmalar sonucu sözü Saatleri Ayarlama Enstitüsü 'ne getirebildik.

    Kitabı henüz okumamış olanlar (buradan ifşa etmeyeceğim ama onlar kendilerini bilir :) için tat kaçırmayacak şekilde önemli noktaların etrafında dolaşarak kitabı baya inceledik. Benim daha önce fark etmediğim noktaları arkadaşların bakış açıları ile yeniden değerlendirdim ve bir kat daha değerlendi gözümde. Kitap hakkında genel olarak benzer görüşler içindeydik. Oldukça hatta fazlasıyla (Belki de Ahmet'in ısrarla belirttiği gibi en) iyi bir roman olduğuna karar verdik. Kitaptaki her karakteri çok dolu dolu işlediği, karakterlerin birçoğu için ayrı bir kitap bile yazılabileceği konusunda hemfikirdik. (Öykü yazarı kimliği ile Ceyda da bunun ne kadar zor bir şey olduğundan ve sırf bunun bile ne kadar kaliteli bir yazarımız olduğunu gösterdiğinden bahsetti örnekler ile.) Toplumsal sorunlara getirdiği ironiyi çok iyi verdiği de gözümüzden kaçmamıştı tabiiki de. Ayrıca karakter isimlerinin çok güzel seçilmiş olduğunu da konuştuk ve Hayri İrdal karakterinin soyadının neyi çağrıştırabileceğine dair de fikirler yürüttük. TDK'dan teyit eden Sahra 'er kişi' anlamına geldiğini söyledi ve Kağan da 'olgunlaşmamış kişi' anlamına da gelebileceğine dair bir fikir ortaya attı. Bizler de çok sevgili Hayri İrdal'ın tam olarak böyle bir karakter olmasından, zorla kalıplara sokulan ve kendisi olmasına izin verilmeyen bir kişilik olmasından dolayı bu fikri oldukça beğendik. İşte böyle sürüp giden çok yönlü bir incelemeye soktuk kitabı ve zaman geçtikçe daha da anlamlanan bir kitap olduğunda karar kıldık. Kitaptan en etkilendiğimiz alıntıları da okuyarak kaliteli bir sohbet ortamı yarattık.

    Bir de tabii Polisiye Yazarlar Birliği üyesi olan Doruk Ateş tarafından ortaya atılan 'Neden Türk Polisiyesi okunmuyor?' sorusu ile de farklı bir konuda konuşma fırsatı bulduk. Önümüzdeki ay için okuyacağımız kitaplara karar verebilmek için kendimizi kaderin ellerine bıraktık ve kura usulü ile kitaplarımızı belirledik. Kitaplar diyorum çünkü bir roman bir de şiir kitabı okumaya karar verdik. Israrla Türk Edebiyatı okumalıyız derken kaderin cilvesi bizi bir Balzac ve bir Puşkin ile karşı karşıya bıraktı ama biz önümüzdeki buluşmada yapacağımız sohbetin keyfinin katlanarak artacağına emin bir şekilde toplantıyı sonlandırdık.

    Bazı arkadaşlarımızın aramızdan ayrılmasından sonra, (after party mi diyordu sevgili İzmir grubu buna :) ) aşağıda, ağaçların altında sohbetimize devam ettik. Agatha Christie ve Shakespeare masalarını birleştirerek kahvelerimizin yanında gelen 'kitap fallarımızın' tadını çıkardık. Kimisine en sevdiği yazar çıkarken kimisine de bugün ısrarla okutulmaya çalışıldığı kitaptan alıntı çıkması ile kitapların büyüsünden bir kez daha emin olduk. Elbette, bize böyle keyifli bir ortam sağladıkları için de Eski Masal Kitap Kafe sakinlerine sevgilerimizi göstermeyi ihmal etmedik. O masada; filmlerden yönetmenlerden farklı yazarlara, farklı şehirlerin farklı havalarından dine kadar türlü konular hakkında çeşitli konuşmalar yaptık ve günü iki kat güzellikle taçlandırdık.

    Sözü yeterince uzattığım için yeni etkinlik duyurusunu ayrı bir iletide paylaşmak üzere herkese keyifli okumalar diliyorum efendim. Sürç-i lisan ettiysem affola, esen kalın! :)
  • https://youtu.be/8Dw3l3a3y04 açın bakalım ve okuyun şimdi, anlayın beni ne olur.

    Yine burdayım, yine yol düşe düşe buraya düştü, niye geldin terk etmiştin hani dersiniz, duyuyorum.

    Çünkü herşeyin başladığı yer burası oldu.
    Bakın yine herşeyin bittiği yer burası oldu.

    İnsan burasız yapamaz olurmuş onu da anladım, baktım profilime, girdim şöyle bir ne yapmıştım en son diye, hiç birşey kalmamış, her şeyi, silmişim. Ben daha çok küçüğüm hiçbir şeye hakim olamayan zavallı küçük bir çocuk, kazandığı oyuncakları kırarak yok ederek kendini delirten zavallı bir çocuğum ben. Yaptığı günahlarıyla meşhur olanım arayan ama bulamayan, bulsa dahi göremeyen, görse dahi hissedemeyenim ben. Ben alçak bir çocuk olmaktan ötesine gidemedim. Buraya içimi dökmeye geldim, lütfen sıkılmayın ama yanlızda bırakmayın beni.

    Çünkü bugün gittim cevabımı aldım ve bedelini ödüyorum. Bunu da buraya yazmadan yaşarsam nereye yazacağım ki? O kara deftere mi? içi sır dolu o kara deftere, her gece rüyamda boğuştuğum aslanlar? yılanlar? yüzler? hangisi ha? hangisine anlatacağım bunu. Tüm bunlar temiz ve beyaz olan burada yer bulsa daha iyi olurmuş onu anladım.

    Hatalarım, yani eksilerim tüm artılarımı sildi. Bebek gibi ağlıyorum , ama duygusuzca, sadece ağlamak var işte. Göz yaşı, inanmayın göz yaşlarıma, Hatalarımı işledikten sonra kirli bir şekilde geldim buraya ben.

    Ali ile fatıma yoluna çıkmışken lehebin yoluna girdim ben. Yandım, kurudum odunlar taşınıyor üstüme üstüme. Damarım, nefesim, gecem yok artık benim, Sahi neden yok? çünkü ben buna layık olan oldum.

    İbrahim hakkı hz.lerine sesleniyorum, hani demiştin ya "Allah gönlündeki muradı sana versin" hani "Amin" demiştim usulca ya, kimseye anlatmamıştım da bunu tabir bile edemeden içimde kalmıştı ya,

    Onu bulduğumda sanki duan tecelli etti de çok şükür dedim hep, her saniye, her an.

    Ben yok oldum, adeta koca okyanusta kayıp olmuş bir toz tanesi gibi, suya düştüm ve su beni dahada içeriye çekti, göremedim gerçeği, bilemedim çiçeği koklamayı, ama yaktım, herşeyi yaktım. Ne koku kaldı, ne de başka birşey,

    Sanmayın latife ederim,
    Sanmayın dediklerim, yalan dünya içindir.
    Değil, vallahi değil.

    Ama ALLAH biliyor.

    Allah biliyor içimide, dışımıda, nasıl geldiysem ve öyle gittiysem, şimdi tam tersiyle geldim buraya.
    Burası bana mirastır artık,
    Burası bana hicrandır artık,
    ama derin bir kuyu,
    ama derin bir derya,

    pek âla acı veren bir cehennem haline gelecek, geldide.

    Olmasaydı olmazdı, oldu ve öldü.

    Bilmiyorum, içimde esen rüzgarlar müsade etmiyor dudaklarımdan dahi kalbimden çıkacak hislere, örnek aldıklarım sevdiklerim hepsi ama hepsi sanki üstüme üstüme geliyor.
    Bilmiyorum neden böyle oldu, ama biliyorum neden olmadığını. Sebep işte, sebep benim.

    Kara bir kayık , siyah bir bez, çünkü o beyaz bez artık siyah beze dönüştü, dahi gönül tanesinde.

    Burayı hiçbir şeye değişmemem gerekiyordu, Belki aldandım, belki kandım, ama pek ala yandım buna hamd ediyorum. Çünkü Uzaktan dedi, erzurumlu efendim, uzaktan... Uzaktan olursa imandan olur dedi. Olmadı, ne iman ne uzaklık kaldı,

    Deryamız ve hevesimiz dünyayı , değil arşı, dahi sonsuzluğu yırttı. Artık sonsuz olmayacak, olmadı,

    Demiştim ya hani, bilmiyorum çiçek koklamayı, kırarım, dökerim o çiçeği diye, verdin sen bana, hadi dene kokla dedin, ve gördün işte ne çiçek kaldı, ne de üstüne aşkla işlenmiş olan can daneleri olan, yaprakları.

    Ben bunu başardım, ve şimdi yine buradayım,
    bir daha çıkmamak üzere hep buradayım.

    Aramıyorum artık, bulup kaybeden bir daha aramaz,
    aramaya yüzü dahi olamaz.

    Ben sadece konuşmaya geldim buraya, tüm hislerimle ve asla gitmeyeceğim, ve hep sana dertlerimle dert atacağım beyaz sayfam...

    Hoşgelmedim ama hoşbuldum, çok özlemişim, çok.
  • Düşündüğüm dünyadan ne kadar da uzaktayım şimdi .. Bunu kaçıncıya geçiriyorum aklımdan .. Herşeyden uzaklaşmak , herkese set çekmek , deneyip yanılmak , tekrar savaşmak ve tekrar tekrar yenilmek ..Bir yerden sonra insan başarısızlığa da bağışıklık kazanıyor derlerdi de inanmazdım.. Meğer gerçekten öyleymiş ..Niçin burdayım ? Anlatayım ..

    Yolların sonu diye bir tabir var ya hani .. Benim hayatım esasen o son yola girişten önceki son yol ağzında geçmekte şu sıralar..Toparlanmak , düzelmeye çalışmak ve tekrar ayağa kalkmak için kendimce cılız olduğunu düşündüğüm ufak , basit bir hamle hayat diye adlandırdığım ..Siz dışardan bakanlar için bu, takdire şayan, hatta asilce bir hamle gibi gelebilir.. Bana öyle gelmiyor .. Siz beni anlayın demiyorum.. Ben kimseyi anlayamadım ki şu güne dek siz beni anlayasınız .. Farklı kodlarla çalışan beyinler ..Beyin demeyelim.. Cine 5 dekoderiyle d smart çözmek gibi tüm bunlar esasen .. Genlerden , yaradılıştan gelme , kişiye özgü bir anormallik .. Pek tabii sizler için normal olan bu ...Normallik .. Bu da anlayamadığım terimler arasında yeraldı hep .. Bana göre normal olanı yaptığımda anormal pozisyonundaydım hep .. Dekoderler arası frekans kaybı mı dersiniz .. Voltaj mı düşük bilemem .. Bildiğim tek şey yaptıklarım ve hayatımın artık karşıt cephelerde savaştığı ..Biri "yıkmak" için "iyi" olduğundan habersiz bambaşka araçları kullanan, diğeri de "yıkılmamak" adına "balyoza" sarılmış uğraş veren iki hasım .. Tüm bunları tek bir bünyenin içinde birleştirdiğinizde görüyorsunuz ki kendim , ben , yani öz varlığım ve hayatım oksimoron bir birliktelik yürütmekteler ..

    Bu hep böyle miydi ? Onu da hatırlamıyorum .. Esasen başarı adına kayda değer hiç birşey yok hatırlayabildiğim .. Çift kaset çalarlı teyplerde kayıt yaparken çekilecek kasedin kulağını kırmayı unutursunuz ya hani bazen .. Bu da öyle bir durum sanırım .."HAYATIM FİLM ŞERİDİ GİBİ GÖZLERİMİN ÖNÜNDEN GEÇTİ!" diyenlere hep hayret etmişimdir bu yüzden..

    İşte şimdi , Karadeniz' de batan gemiler misali batırdığım şirketimin ardından bir yolculuğa çıkmak geldiği için içimden bir bilet aldım kendime ..Dönüş almadım.. O zaman olacaklar belli çünkü .. Hem döngüyü tamamlamanın ne anlamı var .. Belirsizlik belirlesin istiyorum durumumu.. Bir nevi kumar mı bu ? Evet ! Riski olmayan ,kafamı dönüşte yapılacak işlerle kurcalamayan , bana geçmişime bulanmış haberleri sözde gelecek diye ısıtıp önüme koymayan ufak , zararsız bir kumar bu .. Hem bu kadarı da hakkım sanırım .. Adı üstünde tatil olacak bu gittiğim.. Ne kadar kaçarım kendimden bilinmez ama ilk anda sonuçla karşılaşmamak en iyisi .. Tüm bunları düşünerek sarıldığım telefonun diğer ucundaki doğu aksanıyla konuşan yetkilinin "BİR" numara olsun mu beyfendi dediğinde gülmemek için kendimi zor tuttuğumu hatırlıyorum şimdi bir kez daha .. BİR NUMARA!!! Şu an , tam şu dakika gözlerinizi kapatıp maratonu son sıradan topallayarak sürdüren şahsımın göğsünde şu sayının yazılı olduğunu bir düşünsenize!! Ne çok anlam yükledi , ne çok hatıra getirdi aklıma şu sorduğu istemsiz soruyla bir bilse eminim ki sormadan önce durup düşünürdü o da ..

    Niçin Hatay peki? Bir dönem gerçekten dış dünyadan uzaktayken ve kendime şu ankilere kıyasla ufacık toz zerreleri kıvamında dertler edinirkenki günlerimle , kayısılarla ve yeşil kamuflajları içinde Samandağlı Arap Şeyhi lakabını uygun gördüğümüz bir dostumla yakıcı güneş altında yan yana nöbet tutarken anlatılan memleket hikayeleri ile alakası var bunun .. "10 - 12" Nöbet dönüşü ayağımızı sıkan botlarla tepelerden inerken öğlen çıkacak kara şimşeğin etkisiyle hayali tepsi kebaplarına hayali lavaşlar bandıran açlığa bulanmış düşlerle ; bizler için o sıralar hiç geçmeyen dakika ,saat , gün ve ay tanımlarının hayatımızdan çaldığı nakide rağmen şafak kartına kara kara çarpılar atan elimizdeki tükenmez kalemlerle alakası var bunun .. Kısaca tersine işleyen, bozuk olduğu için var olan ama kullanılmakta israr edilmesine rağmen içine hiçbir bilgi atılmayan bir harddiskin üzerindeki bad sector misali hayatımın sanırım en güzel günleriyle alakalı oraya gidişim .. Ne tuhaf şey ama o zaman mutlu olduğumu da anlayamamışım .. Kendimi ne kadar tanıyorum , tanıdığım kısımları da ne kadar anlıyorum diye durup düşünüyorum bazen..

    Dışardan aldığım nescafemi yudumlarken arkama yaslanmış camdan bakıyorum.. Dışardakiler de acaba bu sarkastik ikilemi yaşamışlar mıdır ? Ya da eğer varlarsa kaç kişiler ? Belki beni anlayan birini bulurum umuduyla nafile göz gezdiriyorum kalabalıkta ..Annesinin eteğine yapışmış, onu takip eden şu kirloş oğlan da ilerde ben gibi olur mu acaba ? Ya annesi ? Acaba mutlu mudur ? Görme engelli biri girdi o sırada otobuse .. Ya böyle olmak daha mı iyi ? Tüm bu yalanlara gözlerini kapamak sonsuza kadar ? Gözlerimi bulutlara çevirip düşüncelere dalmışken bir ses ile düşüncelerimden sıyrılıyorum..

    - Bilader yanlış yer sanırım . Orası benim yerim.

    Kamuflaj şortu ve siyah t shirtüyle bir adam dik dik bakıyor bana ... Biletime uzanıp bakayım derken yerimden kalkmadığıma sinirlenmiş olacak ki ,

    - Bak hala oturuyor ! Süzme bal olup akıyorsun koltuktan ..Buyur buna bak ..

    Uzattığı biletteki peron numarasına bakıyorum 66.. Kendi biletimi kontrol ediyorum 67.. Özür dileyerek yerimden kalkıyorum ..Yoğunluk yüzünden ek sefer olarak eklenmiş 11:01 otobüsüne binmem gerekirken 11:00 otobüsüne binmişim .. Yanından geçerken burnuma gelen bira kokusu..

    - Yok bi de özür dilemeyeydin !!

    Merdivenin son basamağından adımımı asfalta aterken şu sözler çıkıyor ağzımdan

    - ŞEYTAN GÖRSÜN SENİN YÜZÜNÜ !!