• aynı terasa açılıyordu, yanyanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda. sabahları ya da akşam üzerleri karşılaşıyorduk. ortak duş, ortak mutfak, çekingen bir selamlaşma. aynı terasta yanyana kuruyordu çamaşırlarımız. bu ürpertiyordu beni. acemi, tutuk bir kaç sözcük eşliğinde beyaz şarap içerek aynı terasta seyrediyorduk günbatımını. bu da ürpertiyordu beni.
    ışığın azalan şiddetinde yanyanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu birbirine. elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında. sahildeydik ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda da. sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu. pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi, günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda. ikimiz de yalnızdık ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak sahil kasabasında... oysa güneşin batışını izlemek gibi kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler. birbirinden kamaşmaya başlamıştı. tenlerimiz, dokunmasan da, yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü. aramızdaki çekim tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara. o akşam terastaydık gene. gün çoktan batmıştı. çamaşırlar asılıydı, uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları... nedense herzamankinden başka bakıyordun bana. sonra usulca dedin ki: "ilk kez birinin tenine dokunma isteği duyuyorum içimde." benim için yaz başlamıştı. "dokun öyleyse" dedim. sustun. uzun uzun baktık birbirimize. kendine nasıl karşı koyduğun okunuyordu yüzünün derinliklerinde...
    sonra hiçbir şey söylemeden usulca kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını. saatlerce orada, gecede ve terasta kaldım. sabah uyandığımda, odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin, baktım... yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgarda.
    bir daha hiç rastlamadım sana. hiçbir yerde, hiçbir yazda. düşünüyorum aradan onüç yıl geçmiş. onüç yıl içinde uyanan o isteğin anısı saklı duruyor mu sende?
    birden adını hatırlamadığımı farkettim bunu yazarken. ama terasta çırpınan havlunun rengi hala gözlerimin önünde...
    onüç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde, neden ansızın aklıma düştüğümü sordum kendime.
    sonra anladım: "bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiç bir seferinde!"...
  • Varya korkuyor, ansızın birbirimize aşık oluruz diye bütün gün yanımızdan ayrılmıyor. Dar kafası, bizim aşkın da üstünde olduğumuzu kavrayamıyor. Adına aşk denilen özgürlüğe ve mutluluğa engel o küçük ve saydam şeyin çevresinden dolanıp geçmek.
  • Gençsin ve çocuk sahibi olmak, evlenmek istiyorsun.
    Ben de soruyorum sana : Bir çocuk istemeye layık bir insan mısın?

    Muzaffer misin, kendi kendine boyun eğdiren misin,
    duygularına hükmeden misin, erdemlerinin efendisi misin?
    Bunu soruyorum sana:
    Yoksa arzularında dile gelen, hayvan ve ihtiyaç mı?

    İsterim ki, zaferin ve özgürlüğün olsun bir çocuğu özleyen.
    Canlı anıtlar inşa etmelisin zaferine ve özgürleşmene.
    Kendinin üzerine inşa etmelisin.
    Ama önce kendini inşa etmelisin, dimdik bir beden ve dimdik bir gönülle.
    Sürdürmekle kalmamalısın neslini, yükseltmelisin de!

    İki kişinin, onu yaratandan daha fazla olan birini yaratma istemine evlilik derim ben.
    Böyle bir istemin sahipleri olarak birbirlerine saygı duymalarına derim ben, evlilik diye.
    Bu olsun evliliğin anlamı ve hakikati.

    Oysa fazlalıkların, lüzumsuzların evlilik dedikleri şey- ah ne demeli ki buna?

    Ah, bu iki kişilik gönül yoksulluğu!
    Ah, bu iki kişilik gönül kirliliği!
    Ah, bu iki kişilik sefil huzur!

    Evlilik diyorlar bunlara; ve cennette kıyıldığını söylüyorlar, nikahlarının.
    Eksik olsun lüzumsuzların cenneti!
    Eksik olsunlar, bu cennet bağıyla birbirine bağlanmış hayvanlar!

    Gülmeyin böyle evliliklere!
    Hangi çocuğun bir gerekçesi olmadı ki, ağlamak için anne-babasının haline?

    Bu adam bir kahraman gibi yürüdü hakikatlerin üzerine ve sonunda küçük, süslü bir yalan geçirdi ancak eline.
    Evliliğim diyor buna.
    Bir meleğin erdemine sahip hizmetçi bir kız arıyordu, bu adam.
    Oysa ansızın hizmetçisi oldu bir kadının.
    Şimdi melek olmak gereği duyuyor bir de !

    Sayısız kısa budalalık- aşk budur sizin gözünüzde; ve evliliğiniz, uzun bir ahmaklık olarak son verir kısa budalalıklara.

    Erkeklerin kadınlara sevgisi ve kadınların erkeklere sevgisi;
    Ah, keşke acı çekenlerle ve gizli kalmış tanrılarla birlikte acı çekmek olsaydı bu!
    Ama çoğu kez iki hayvan birbirini keşfediyor.

    En iyi sevginiz bile sadece tutkulu bir taklitten ve sancılı bir ateşten ibarettir!

    Kendinizin üzerinde seveceksiniz, günün birinde!
    Bu yüzden önce öğrenin sevmeyi

    Üstinsana yönelen ok ve özlem;
    Konuş, kardeşim, evliliği istemenin nedeni bu mudur ?
    Böyle bir istem ve böyle bir evlilik kutsaldır gözümde.
  • Ansızın aşık olunur, ansızın aşk biter... hayat budur!
  • https://hizliresim.com/r1zm51
    En sevdiğim kısa hikayelerden biridir:
    Alan Austen diye bir adam var. Diana’ya aşık ama Diana onu istemiyor. Sonra Alan’a diyorlar ki “Aşk iksiri satan bir yaşlı adam var, ona gidip iksir alıp Diana’ya içirebilirsin.” Alan gidiyor bu yaşlı adama.
    Sohbet muhabbet derken, yaşlı adam o an elinde tuttuğu şişeyi göstererek “Bakın mesela bu şişedeki tatsız/kokusuz sıvı ölümcül ve kandaki varlığını otopside bile bulamazlar. Bunun bir kaşığıyla bir insanı Tahtalıköy’e yollayabilirsin ve bir kaşığı için beş bin dolar alıyorum” diyor. Alan’ın aklı ‘aşk iksiri’nde tabii, beş bin dolarlık öldüren sıvı umurunda bile değil, ancak endişe ediyor “Bu bile beş bin dolarsa kim bilir aşk iksiri ne kadardır” diye. Yaşlı adam da “Ha aşk iksiri mi, onun fiyatı bir dolar”diyor. Bu duruma inanamayan Alan, aşk iksirinin özelliklerini sorduğunda ise “İlgisizlik gidiyor, yerine taparcasına bir düşkünlük geliyor, aşağılama gidiyor, yerine derin bir yüceltme geliyor. Şunun bir damlasını sevdiğiniz kadına verin. Tadı yoktur; her türlü içeceğe koyabilirsiniz. Hanımefendi ne kadar toplum hayatına düşkün ve hoppa biri olursa olsun bunu aldıktan sonra tamamen değişecektir. İsteyeceği tek şey sizinle baş başa kalmak olacaktır” yanıtını alıyor. Alan mutlu, veren (u)mutlu…
    “Her gün yaptığınızı, gün içinde yaşadığınız her şeyi en küçük ayrıntısına dek bilmek isteyecek. Ne düşündüğünüzü, ansızın neden gülümsediğinizi, niye üzgün olduğunuzu bilmek isteyecek. Yaşlı adam anlattıkça, Alan “İşte, aşk bu” siye seviniyor falan. Sonra ödüyor bir dolarını, alıyor aşk iksirini, çok teşekkür ediyor ve “Hoşça kalın” diyor. Yaşlı adam ise Fransızca’da “Yeniden görüşmek üzere” anlamına gelen “Au revoir” ifadesiyle karşılık veriyor.
    Yaşlı adam, daha önceki müşterileri gibi Alan’ın da Diana’nın ilgisinden sıkılacağından, aşkın onu günün birinde delicesine bunaltacağından öyle emin ki, “Au revoir” diyor, aşk iksirini aperatif niyetine önceden bir dolara veriyor ki, sonradan asıl “ölüm öpücüğü” namlı ürününü beşbin dolara pazarlayabilsin.
  • Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
    Bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
    Bir aşk ansızın biterse,
    Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
    Zamanıdır konuşmanın ölümden.
    Bir çiçek olağanüstü güzellikte
    Açıvermişse bir sabah,
    Bir topal aksamadan yürümüşse,
    Hadi gel ölümden konuşalım;
    Yüzünü al basmış hasetçiden
    Ve onun elindeki kuru değnek bile
    Filizlenir sevgimizden.