• - Geleneksel din anlayışı en çok kadınlarla ilgili konularda dine ilaveler yapmıştır dersek abartmış olmayız. Kadını köleden beter yapan, kadının erkek egemen toplumda sadece ev işinde ve cinsellikte kullanılmasını, hiçbir alanda kadına hak tanınmamasını savunan izahlar; toplum nezdinde kabul görsünler diye uydurma hadislere ve mezhep izahlarına dayandırılmış ve bu bakış açısı geniş bir kesime “din” diye yutturulmuştur. Saf dindar kadınların birçoğu, Kuran’ın anlattığı İslam ile bu uydurmaları ayırt edemedikleri için Allah’ın rızasını umarak bu uydurmalara göre yaşamaya çalışmış ve kendilerini mezhepçi-gelenekçi erkeklerin sınırlarını çizdiği kapkara bir dünyada bulmuşlardır. Mezhepçi-gelenekçi zihniyeti benimseyenler, “Peygamberimiz cennetin annelerin ayaklarının altında olduğunu söylemiş, kadınlar annemizdir, bacımızdır...” gibi laflar ederek, kadınlara çok değer verdiklerini göstermek istemektedirler. Oysa birazdan kadınlarla ilgili mezhepçi kaynaklardaki izahları incelediğimizde, gerçekte kadına ne kadar değer verdiklerini iyice anlayacağız
    Bu uydurmaların yapılışındaki en temel hedef, kadının erkeğine kayıtsız ve şartsız itaatini sağlamak olmuştur. Hadis kitaplarının ve mezhep kurucularının hepsinin erkek olmasının da elbette ortaya çıkan bu manzarayla ilgisi vardır. Uydurma hadislerle, kadının erkeğe itaati bir ibadet gibi sunulmuştur:
    Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, erkeklerin kadınlar üzerinde olan haklarından dolayı kadınların erkeklere secde etmelerini emrederdim.
    Tirmizi, Rada; Ebu Davud, Nikâh; Ahmed b. Hanbel, Müsned; İbn Mace, Nikâh
    Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese, yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz.
    İbni Hacer El Heytemi; Ahmed b. Hanbel, Müsned
    Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz. Hafız Zehebi, Büyük Günahlar
    En titiz hadis çalışmalarında alıntıladığımız hadisleri görmemiz “Kuran, yalnız ve yalnız Kuran” diye niye defalarca tekrar ettiğimizin anlaşılmasını bir kez daha sağlayacaktır. Yukarıdaki uydurmaları Peygamberimiz’e atfedenler, ne yazık ki bu uydurmaların reddi olan Kuran’ın anlattığı İslam’a uymayı “Peygamber düşmanlığı”, bu uydurmaların kabulü olan hadislerin, mezheplerin, geleneklerin İslam’ını ise “Peygamber’i sevme göstergesi” ilan ediyorlar. Böylece kadınları eksik akıllı ve eksik dinli ilan edenler, hem Peygamberimiz’e iftiralar atmakta hem de dine büyük zarar vermekteler. Bir de Peygamberimiz’e atfedilen şu uydurmaları inceleyelim:
    Kadınların dinleri ve akılları eksiktir.
    Buhari
    Çok lanet ediyor ve kocalarınıza karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen, aklı ve dini eksik başka bir varlık görmedim.
    Müslim, İman; İbn Mace, Fiten
    Kadınları erkeğin kölesi yapan zihniyet, bununla yetinmeyip kadınların çoğunu cehennemlik, dinen eksik ilan edip, Kuran’da olmayan din anlayışları sunmuşlardır: Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.
    Buhari
    Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben, Cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm.
    Müslim, İman; İbn Mace, Fiten
    Kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu iddia eden hadislerin yanında, kadının cennete gidişi için kocasının kendisinden memnuniyetini şart olarak gösteren hadisler de uydurulmuştur.
    Bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse cennete girer.
    Riyazus Salihin
    Müslim de, Buhari de, Tirmizi de, Muvatta da, Şii kaynaklar da Emevi ve Abbasi döneminde uydurulmuş, bazı kişilerin kadına kendi bakış açılarını dinselleştirmeye çalışmalarının ürünü olan bu tip uydurmalarla doludurlar. Oysa Kuran’ın hiçbir yerinde, biraz önce örneklediğimiz tipteki hadislerde olduğu gibi kadınların çoğunun kötü, cehennemlik, dinen eksik olduğu geçmez. Kuran’ın kendi çağının üstünde bir anlayışla yazıldığının sayısız göstergelerinden birisi budur; eğer Kuran kendi kültürü- nün etkisi altındaki bir insan tarafından yazılmış olsaydı, Kuran’da da döneminin hakim anlayışının yansımaları olması kaçınılmazdı. Kuran, üstünlüğü erkek veya kadın olmaya değil, Allah’a yakın olmaya, Allah’ın dininde titizliğe bağlar.
    Ey insanlar! Biz sizi bir erkek, bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız takvaca en ileride olanınızdır.
    Hucurat Suresi 13
    Ayetten de anlayacağımız gibi Kuran, üstünlüğü bir ırka, bir kabileye veya erkek, kadın gibi bir cinsiyetten olmaya değil, Allah’ın dinine titizlik ve Allah için hatalardan sakınma tipi manalara gelen “takva”ya bağlamıştır. Oysa buraya kadar gördüğümüz hadislere göre kadın olmak daha baştan cehennemlik olma ihtimalini arttıran bir unsurdur. Bu zihniyet, eksik ve cehennemlik ilan ettiği kadını, ezik karakterli bir varlığa dönüştürüp, kayıtsız şartsız erkeğin kumandasına verir ve bu anlayışı da “din” diye insanlara dayatır. Kuran’ın anlattığı İslam’ın bu uydurulmuş dinden neden ayrılması gerektiğini daha da iyi anlamak için “en itibarlı” uydurma kaynakları incelemeye devam edelim: Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır.
    Müslim, Salat; Tirmizi Salat; Ebu Davud, Salat
    Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.
    Ebu Davud, Tıb; Müslim, Selam; Buhari, Nikâh
    Aşağıda kadını uğursuz ve namazı bozucu ilan eden anlayışın çok itibar ettiği İmam Şarani ve İmam Gazali gibi düşünürlerin kadının neden evde tutulması gerektiği ile ilgili açıklamalarını, ayrıca kadınların süslenmesini haramlaştıran bazı hadisleri okuyacaksınız:
    İçinizden biri yaşı ileri, ağzındaki dişleri dökülmüş, görünüş itibarıyla da çok çirkin olabileceği gibi aksine karısı da genç ve güzel olabilir. Bu genç ve güzel kadın, çarşıya çıktıktan veya davet edildiği düğün ve ziyafetten evine döndükten sonra dışarıda gördüğü yakışıklı erkeklerle yaşlı ve dişleri dökülmüş kocasını kıyas ederek kocasının yüzüne dahi bakmak istemez. Belki kocasının kendisini öpmesini ve cinsel ilişkide bulunmasını dahi istemez. İşte genç kadının erkeklerin çokça bulunduğu çarşı, pazar, şenlik ve toplantı yeri gibi mekânlara gitmesinin kadın üzerinde yapacağı etki en azından budur.
    İmam Şarani, Uhudül Kübra
    Dövme yapan ve yaptırana, yüzündeki tüyleri aldıran ve estetik için dişlerini seyrelttiren kadınlara Allah lanet etsin.
    Buhari
    Takma saç takan ve taktıran, kaşları incelten ve incelttiren, dövme yapan ve yaptıran lanetlenmiştir. Ebu Davud Eğer bir kadın peruk takarsa, eğer kol ve yüzüne dövme ya da ben yaparsa, yüzünden ve kaşlarından cımbızla kıl aldırırsa, yüzüne güzellik vermek için şekil değiştirirse lanetlenmiştir.
    İmam Şarani, Uhudül Kubra
    Bir hadise göre ashabı kiram, eşlerinin, pencere ve kapı aralıklarından dışarıyı seyretmelerini ve erkek görmelerini önlemek üzere evlerinin pencerelerini sıkı sıkıya kapatırlar ve dışarıya bakanlara dayak atarlardı.
    İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin
    Kadınları zarar vermeyecek miktarda aç, aşırı gitmeyecek kadar da kıyafetsiz bırakınız. Çünkü kadınlar iyice doyar, güzelce giyinirlerse onlar için dışarı çıkıp gezmekten daha sevimli bir şey yoktur. Fakat onlar biraz aç, biraz da çıplak kalırlarsa onlar için evde oturmaktan hayırlı bir şey yoktur.
    İbnül Cevzi, Mevzuat; Suyuti, Lealil Masnua; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria
    Kadınlarınıza evlerinin kapısında oturmamaları için yeni elbise yaptırmayın çünkü elbiseleri güzel ve yeni olursa kalplerine dışarı çıkmak arzusu gelir.
    İmam Gazali, Kimyayı Saadet; İbn Ebi Şeybe, Musannaf
    Dışarı çıkması kesin gereken kadın ise kocasından izin aldıktan sonra dışarı çıkacak ve şu kurallara kesin uyacaktır: 1- Sıkı sıkıya örtünüp kötü giysilere bürüne, 2- Hiç çıkmamış gibi davrana, 3- Başını öne eğip kimsenin yüzüne bakmaya, 4- Kalabalığa karışmaya, 5- Erkeklerin bulunduğu yerlere yanaşmaya, 6- Herkesin dolaştığı sokaklardan uzak dura, 7- İşini bir an önce bitirip evine döne.
    İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin
    Bu uydurma izahlarla, kendi görüşünü, kadınlara olan aşırı kıskançlıklarını dini bir buyruğa çevirip, topluma dini bu şekilde sunanlar, kadınlara “din” maskesi altında yapılan zulümlere zemin oluşturmuşlar, dinsizlerin dinimize saldırısı için ortam hazırlamışlar ve birçok kimsenin dinimize olan inancının sarsılmasına sebep olmuşlardır. Halkımızın bir kısmı ise bu izahları kullanarak dinimize saldıranlara kızmakta fakat bu izahları yapanları, örneğin İmam Şarani’yi bu konuda eleştirmekten kaçınmaktadırlar. Biz Kuran’ı tek kaynak kabul edip, Şarani’nin ve Gazali’nin bu tarz izahlarını din adına eleştirmedikçe, dinsizlik adına bu izahları kullananlara kızmaya ne kadar hakkımız olabilir?
    Bakın Gazali, kadının kaç çeşit olduğunu nasıl açıklıyor ve halkı nasıl bilgilendiriyor:
    Kadının sıfatları şunlardır: 1- Giyim kuşam hevesinden maymun. 2- Fakir düşmeye razı olmadığından köpek. 3- Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan. 4- Gece gündüz koğuculuk yaptığından akrep. 5- Evden eşya sattığından fare. 6- Erkeklere hile kurduğundan tilki. 7- Kocasına itaat ettiğinden dolayı koyundur.
    İmam Gazali, Nasihatül Mülk
    Bu maddelerin sonuncusunda “en makbul kadının koyun cinsi olduğu” açıklanır. Her türlü özgürlüğü elinden alınan kadının, Allah’ın farz kıldığı hacca bile tek başına gitme özgürlüğü yoktur. Kadının 90 km’den uzağa yanında mahrem biri olmadan (baba, amca, dayı, kardeş, koca gibi) gitmesi haram ilan edilir. Bu yüzden kadınlar, mahremlerinden birini ikna edemezse, bu farzı bile yapamaz konuma gelirler. Oysa Allah haccı erkek-kadın ayrımı yapmadan ve böyle bir şart belirtmeden farz kılmıştır. Kadının camiye gidip namaz kılması da, camiye gitmek için kadınların evden çıkması gerektiği için engellenmeye çalışılmış ve bununla ilgili de hadisler uydurulmuştur. Bu hadislere göre kadının evde namaz kılması camide kılmasından daha sevaptır, hatta evde bile yatak odasında kılması oturma odasında kılmasından daha sevaptır. Kadınları her alandan dışlamaya çalışan hadislere karşı Kuran’da şöyle geçmektedir:
    Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.
    Tevbe Suresi 71
    Ayetten de anlayacağımız gibi Allah, iman eden erkek ve kadınların cins, mahrem, namahrem ayrımı yapmadan dost olmalarını istiyor. Peki, camiye gitmek için bile evden çıkması, hatta birazdan göreceğimiz izahlara göre erkeklerle konuşması bile engellenen kadın bu dostluğu ne zaman ve nasıl kuracaktır? Hayat sahnesinde yan yana faaliyetin, yardımlaşmanın ve beraber hizmetin insan neslinin yarısı olan kadının dışlanması ve diğer yarısı olan erkeklerle irtibat ve dayanışmasının kesilmesiyle sağlanması mümkün müdür? Aynı ayetin devamında bu dostluğu sağlayanların Allah’ın rahmetini kazanacağı söylenir. Eğer bugün Müslüman olduğunu iddia eden toplumlardan rahmet kesilmişse, kanaatimizce, birçok sebebinden biri de bu ayetin gereklerinin yerine getirilmemesidir. Oysa bazı hadis ve mezhep kaynaklı izahlara göre kadının sesinin bile duyulması sorunludur: Hanefilerden bazıları kadının sesinin de avret olduğu görüşündedirler. Fıkhus Siyre Bir hadis şöyledir:
    Ancak ve ancak mahremleriniz olan erkeklerle konuşacaksınız.
    İbni Kesir 4/355
    Bırakın kadın ve erkek Müslümanların birbirleriyle iletişim kurmalarını, haremlik selamlık gibi uygulamalarla kadınlar erkeklerden tamamen soyutlanmış ve kendi aralarında konuşan kadınların sesinin bile erkekler tarafından duyulmaması gerektiği söylenmiştir. Bu arada çok zaruret olursa, kadının ağzına çakıl taşı alıp sesi tanınmadan erkeklere -o da zaruret miktarınca- bir şeyler söyleyebileceği izahını yapanlar da olmuştur. Camiye gitmesi, tek başına hacca gitmesi, erkeklerle konuşması engellenen kadının, aybaşı olduğu zamanlarda namaz kılamayacağı, Kuran okuyamayacağı, oruç tutamayacağı izahlarıyla da bu ibadetleri engellenmiştir. Oysa Allah, Kuran’da, aybaşı olan kadınla sadece cinsel ilişkiye girilmemesini belirtmiştir. Eğer aybaşılı kadının namaz kılması, Kuran okuması ve oruç tutması istenmeseydi hiç şüphesiz bunlar da bildirilirdi. Fakat aybaşılı kadını pis gören yaklaşım, -İsrailiyat kökenli uydurmalar aracılığıyla- Kuran’a aykırı bu yasakları da dinimize sokmuştur. Kuran’da aybaşılı dönemi kapsayan tek yasak şu şekilde açıklanmıştır:
    Sana kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: “O bir sıkıntıdır. Aybaşı halinde kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın.”
    Bakara Suresi 222
    Kuran her türlü detayı verirken, Kuran’da olmayan zorlukları dine sokarak ilaveler yapanlar, kadınların namaz kılmalarını, oruç tutmalarını Kuran okumalarını aybaşı durumunda engelledikleri gibi kadın-erkek ayrımı yapılmadan farz kılınan Cuma namazına gitmelerini de engelleyerek, dini uygulamalarda eksiltmeler de yapmışlardır. Oysa Kuran’ın dininde ilave gibi eksiltme de hoş karşılanamaz. Kadınlar bu kadar kötülendikten sonra hiçbir fikrine değer verilmeyen bir varlığa çevrilmiş ve “Kadınlara itaat eden helak olur” şeklinde Kuran’dan onay alamayacak uydurma hadisler, Kuran’ın ahlakıyla ahlaklanmış olan Peygamberimiz’e atfen uydurulmuştur. Şunlar bu konuda örnek alıntılardır: Kadınlara danışmayın, onlara muhalefet edin. Kadınlara muhalefet edin, zira kadınlara muhalefet berekettir.
    Kadınlara Dîni Bilgiler; Suyuti, Lealil Masnua 2; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria 2
    Kim ki karısına itaat ederse Allah onu yüzüstü Cehenneme atar.
    İbn Arrak 2
    Kişi kadınını yatağa davet eder de kadın kaçarak eşi sinirli bir şekilde gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lanet eder.
    Buhari 9/36
    Hanımının cinsel ilişki teklifini reddedeceğinden korkanlar bu uydurmayı Peygamber’e fatura ederek hanımlarına; “Bak, Peygamber böyle demiş, sakın bana karşı gelme” diyerek, kadınları bu konuda da uydurma dinleriyle terbiye etmektedirler. Ezilen kadının boşanma hakkı da elinden alındığı için tüm zulümlere karşı kadının hiçbir sığınağı kalmaz. Bazı “dini bilgiler” kitaplarında şöyle izahlar bile vardır: Bir kadın kocasından boşanırsa, o kadına cennet kokusu haram olur.
    Kadınlara Dini Bilgiler
    Oysa Kuran’da geçen “boşanmış kadınlar” tipi ifadeler (2-Bakara Suresi 228, 241) hem kadının erkeği, hem erkeğin kadını boşaması manasına gelebilir. Kuran’da, “Bir tek erkek boşayabilir” tarzında açık bir ifade kullanılmadığına göre, açık ifade olmadığında serbestlik ana prensip olduğuna göre, demek ki kadın da erkek gibi bu haktan aynen faydalanabilir. Bir hadiste şöyle denilir:
    “Camiye gelirken kokulanan kadın, evine dönüp de cünüplükten ötürü boy abdesti alır gibi yıkanmadıkça, Allah katında onun namazı kabul olmaz.”
    Avnül Mabül 11/230
    Erkeklerin güzel koku sürmesinde sevap bulanlar, aynı şeyi kadın yapıp koku sürünce, hemen “günah” diye damgalarlar. “Erkek güzel kokudan tahrik olur” diye de açıklama yaparlar. Peki, kadın erkeğin sürdüğü güzel kokuyu koklayıp tahrik olamaz mı? Madem böyle bir tahrik sorunu var, neden bu konuyla da ilgili bir ayet indirilip, kadının koku sürmesi yasaklanmadı? Cevabı aslında basit; çünkü bu, yasaklamak istenmedi. “Dini bilgiler” sunan kitaplarda daha neler var neler:
    Kadının yeri soğumadıkça erkek, kadının oturduğu yere oturmamalıdır.
    Kadınlara Dini Bilgiler
    Bazen, otobüs ve minibüslerde gelenekçi din anlayışının uygulayıcılarının, bu izahtan kaynaklanan endişelerle sergiledikleri manzaralara şahit olabilirsiniz. Bu da Kuran dışı olup, “din” etiketiyle sunulan uygulamaların sayısız örneklerinden bir tanesidir.
    Kuran’ın kadınla ilgili açıklamalarındaki yanlış anlaşılan bilgiler, ilk insanlar Adem ve Havva ile ilgili konulardan başlar. Kuran’ın hiçbir yerinde Havva’nın Adem’i kandırdığı ve günaha soktuğu şeklinde bir izah yoktur. Araf Suresi 11. ve 28. ayetlerin arasını okursak, Adem ile Havva’nın her ikisini birden kandıranın şeytan olduğunu görürüz. Bu arada kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına dair izah da Kuran’da yer almaz. Kuran’la ilgili yanlış iddialardan biri Kuran’ın erkeklere hitap ettiğidir. Kuran ayetlerinin % 90’dan fazlası genele, yani erkek ve kadın karışık olarak tüm insanlara veya inananlara hitap eder. Arapça gramerin bir özelliği olarak bir toplulukta en az bir erkek varsa o topluluk için eril zamir formu kullanılır. (Bu özellik başka dillerde de görülür.) Bunun yanında sadece Peygamberimiz’e, sadece kadınlara, sadece erkeklere hitap eden ayetler de, azınlık da olsa vardır. Kuran’ı insanlara ulaştıran Peygamberimiz erkektir ve erkekler topluluğunun bir alt kümesidir. Erkeklere hitap eden bazı ayetlerdeki üslup, bu nokta göz önünde bulundurularak okunursa daha iyi anlaşılır. Kuran’ı eline alıp okuyan herhangi bir kişi, Kuran’ın genele hitabını, sadece bir cinse hitap etmediğini rahatça anlar. Kuran’ı şarkı kitabı gibi okuyan veya hiç okumayanların bu tip iddiaları, hiç şüphesiz cehaletlerinin bir ürünüdür.
    Müslüman erkekler, müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, korunup sakınan erkekler, korunup sakınan kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça hatırlayan erkekler ve Allah’ı çokça hatırlayan kadınlar; bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.
    Ahzab Suresi 35
    Kuran’ın büyük bölümü genele hitap olsa da, bu ayette olduğu gibi Allah’ın kadın ve erkeği ayrı ayrı vurguladığı ayetler de mevcuttur.
  • :))))))))
    Şu geçim dünyasında, geçinmek hayli güç oldu cancağızım, hayli güç oldu doğrusu..
    İnsan, beş on para fazla kazanmak için, her çareye başvuruyor. Ben de, evdeki ekmeğe katık katalım diye, işi yeni harflerle, hatt-ı talik (Arap harfleriyle bir yazı çeşidi) üzre levha yazmaya döktüm.. Muhtelif müesseselerin kapılarına, meşhur vatandaşların evlerine asılacak olan bu levhalardan bir iki numuneyi, buracığa kaydediyorum, efendiciğim..
    1) Tapu ve nüfus dairesinin kapılarına şu levhayı koyalım:
    İyi iş altı ayda çıkar..
    2) Mübadele komisyonu için:
    Sabırla, koruk helva, dut yaprağı atlas olur..
    levhasını münasip buldum..
    3) Belediye Meclisi'nin salonuna:
    Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz..
    Yahut,
    Lafla peynir gemisi yürümez.!
    levhalarını talik edelim..
    4) Sabık lider Fethi Beyin Kalmis apartmanının kapısına:
    Keskin sirke kabına zarar.!
    levhası iyi gider kanaatindeyim..
    5) Mebusluğa namzetliklerini koyup da intihap edilmeyen cümle vatandaşların evleri için:
    Atı alan Üsküdar'ı geçti..
    levhasını asmak münasiptir..
    6) Boğazlar komisyonu için:
    Tavşan dağa darılmış, dağın haberi olmamış..
    7) Ve en nihayet bizim patronun yazı masasının tam karşısına, yaldızlı harflerle:
    Az veren candan, çok veren maldan..
    levhasını asarsak fena olmaz gibi geliyor bana..
    Hamiş: Kapılarına veya evlerinin duvarlarına, bu gibi levhalar yazdırmak isteyenler varsa, müracaat oluna..
    *
    [Ben / Yeni Gün, 13.5.1931]
  • 208 syf.
    ·65 günde·7/10
    Merhaba sevgili okur,
    ••• Günü birlik hayatlar, aile ziyaretlerim sırasında okuduğum bir kitaptı.Kitapta Irvin Yalom’un gerçek piskoterapi seanslarından derlediği 10 hikaye yer alıyor.Kitap kurgusal bir bütünlüğü olmadığı ve kısa hikayelerden oluştuğu için okumalar arasında zaman olması sorun yaratmadı. İnsana yol açan, zihnini tazeleyen ve insanların daha iyi anlaşılmasını sağlayan bir kitaptı.

    ••• Marcus Aurelius’un Düşünceler adlı kitabından alıntılar mevcuttu ve ilgimi çeken bir isim oldu. Üzerinde araştırma yapıp okuma listeme eklemeyi düşünüyorum.

    ••• Puanım:7/10 Kişisel gelişim kitaplarını pek sevmem ancak bu farklı bir kitaptı.Dilerseniz listenizdeki kitaplar arasına alarak okuyabilirsiniz.

    Bir kaç alıntı:

    *** O halde sana ait olan bu ufak zaman diliminden doğayla uyum içinde geç ve memnuniyetle tamamla yolculuğunu. Tıpkı olgunlaşan bir zeytinin, düşerken kendisini yaratan doğaya ve üstünde büyüdü acil şükran duyması gibi.

    *** Kişinin özgüveninin ve kendine dair yargılarının merkezinde bir başkasının zihninden ziyade kendisi yer almalıdır.

    *** Her insan kendisini diğer insanlardan daha çok sevdiği halde neden kendi fikrine diğer insanlarınkinden daha az önem verir?

    *** Eğer bir hatalı olduğunu ispat eder, bir sözümün veya davranışımın yanlış olduğunu bana gösterirsen memnuniyetle değişirim. Ben hakikatin peşindeyim. Hakikat kimseye zarar vermemiştir. Asıl zararlı olan, insanın kendi yanılsamalarını ve cehaletini ısrarla sürdürmesidir.

    *** Kendi algılarımızın bize zarar verebileceğini öğrendim. Algılarını değiştirirsen zarardan kurtulursun. Dışardaki hiçbir unsur sana zarar veremez çünkü sana yalnızca kendi bozuk ahlâkın zarar verebilir. Bir düşmana verebilecek yegane karşılık, onun gibi olmamaktır.

    *** Yargıları kesip atarsan kurtulursun. Bunu kim engelleyebilir ki? Her şey düşüncenin verdiği biçimi alır. Ve düşüncenizin kontrolü sizin elinizdedir. Dolayısıyla yargılarınızı ortadan kaldırmaya karar verdiğinizde huzura kavuşursunuz.
  • 176 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Yazar kitabı hakkında; Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum... demiştir.
    Kitabın konusuise;
    Kötü olmayı tercih eden ve bundan zevk alan Alex adındaki gencin ve arkadaş grubunun çevresindeki insanlara zarar vermeleri sonunda Alexin hapse düşüp orda insanın içindeki kötüyü bastırıp iyiliğe yönetecek bir deneye tabii tutuluyor.Dönemin gençlerinin taşkın hareketlerine, toplumun asayişini bozan hareketlerine son vermek için geliştirilmiş olan bu deney kişinin iyi yada kötü olmayı seçme özgürlü elinden alınıyor sadece iyilik yapmakla gorevli bi makineye dönüyor, kişi sadece toplumun kabullendigi davranışlara yöneliyor. Başarılı ilerleyen bu deneyin pekte istenen bir sonuç vermediği görülünce Alexin eski haline dönmesi sağlanıyor ve olgunluk yaşına erişen Alex iyiye doğruya farkındalık kazanarak ulaşıyor.

    İnsan olarak hepimizin içinde yer alan iyi ve ya kötü nedir? Özgür irademizle iyi ve ya kötü olmaya yönelmekle kaderimizi değiştirebilir miyiz? gb. sorularla bizi düşündüren akıcı kurgusuyla kısa sürede okuyup bitirilebilecek bir kitap.

    Incelememe son vermeden önce ilgimi çeken yazarımızın hayatından da bahsetmek istiyorum .
    1959 yılında Burgess ameliyat edilemez bir beyin tümörü tanısı kondu ve bir yıldan az ömür biçildi. Karısınin geçimini sağlamaya kararlı olan Burgess öfke ile masaya oturup 12 ay içinde beş buçuk roman yazdıktan sonra teşhisin yanlış olduğunu öğrendi. Ne var ki artık tanınan bir yazar olmuştu 50'den fazla roman ve kitap yazdı.

    Okumak isteyenlere keyifli okumalar...
  • 170 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Bu canım kitapla Üniversitenin kütüphanesinde vizelere calisirken rafta gorup ismiyle dikkatimi çekmesi itibariyle başladım öyle tanıştık. yaw hakikaten isminin iceriginin hakkini anca bu kadar verir bir kitap. Tadina doyamadim verdigi mesajlar icerigi kimi yerde huzunlendirdi kimi yerde cok düşündürdü arastirmaya sevk etti alıntılar altını çizdiğim not aldığım kısımlar oldukça fazla şimdilik ozeti niteliginde yazmaya çalışacam vs velhasıl çok begendim yazarın kalemini şiddetle tavsiye ederim..en sevdiğim kitaplar arasına girmeyi başardı.
    Neyse basliyorum :)

    Frankl, yazdığı “İnsanın Anlam Arayışı”ında anlattıklarıyla, hem insanoğlunun acılar ve yıkımların yarattığı çaresizlik karşısında düşebileceği hali, hem de bu halden kurtulabilecek gücünün varlığını gözler önüne sermiş daha çok efendim

    Yaşamak acı çekmektir. Yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır.” Cümlesiyle, yaşama anlam katmanın önemi vurgulayan Victor E. Frankl, 25 Mart 1905’de Avusturya’da doğmuş nörolog ve psikiyatrdır.Arastirdigim kadarıyla Auschwitz’de, dört ayrı toplama kampında geçirdiği yıllar boyunca deneyimlerinden yararlanarak geliştirdiği, ‘Logoterapi’  yöntemiyle, Varoluşsal Psikiyatrinin önemli temsilcilerinden biri olmuştur.Zaten bu güzel eserinde de yansıtmış.

    İnsanın Anlam Arayışı kitabının ilk bölümü Toplama Kampı Deneyimlerinden oluşturulmuştur. Victor Frankl bu bölümde Auschwitz toplama kampındaki tutuklu ve gardiyanların psikolojisini bizlere aktarmaktadır. Çok çarpıcı bir ifadeyle kamptan kurtulup geri dönenler için “Bu tutuklar, kendilerini kurtarmak için dürüst olsun olmasın her yola, her türlü acımasız güce, hırsızlığa, dostlarına ihanete başvurmaya hazırlardı. Birçok şanslı olayın ya da mucizenin yardımıyla geri dönmeyi başaran bizler biliyoruz: En iyilerimiz dönmedi.”diyor.

    Ailesini, dostlarını, akrabalarını, bugüne kadar emek verdikleri her şeyi geride bırakıp tüm köklerinden ayrılanlar gaz odaları ve krematoryumlarla dolu her an yaşamın pamuk ipliğine bağlı olduğu kamplarda hayatta kalmaya çalışmışlardır. Frankl, Dostoyevski’nin dediği gibi insanın her şeye alışabildiğini ifade etmiş fakat bunun nasılının sorulmaması gerektiğini vurgulamıştır.

    Tutuklular şimdi çok uzaklarda kalan eski hayatlarından kopuşa ve bir insanın yaşamını sürdürebileceği şartların çok altında olanaklara sahip bu kamplarda karşılaştıkları hem fiziksel hem de ruhsal acılara farklı evrelerde uyum sağlamaktadır. İlk evre şok tepkisini içerir. Bu psikiyatrideki ‘af yanılsamasına’ benzer. İdama mahkûm edilen tutuklu infazdan hemen önce son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    İkinci evre duygu yitimi evresidir. Yani kişi hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltir. Böylece kendisini çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplar.

    Kampta her türlü ihtiyacın karşılanması neredeyse imkânsız olduğu için bireyler anlık ruhsal tatminlerle durumu idare etmeye çalışıyordu. Yemek hayalleriyle anlık ruhsal tatminler fiziksel açıdan zengin uyarıcılar içerdiğinden tehlikeliydi. Cinsel sapma neredeyse hiç gözlenmeyen bir durumdu. Tutukluların çoğu ilkel yaşamın ibaresi olarak kendi postunu kurtarmaya öylesine odaklıydı ki bu amaca hizmet etmeyen her şey bir yana itiliyordu. Fiziksel zararlar bu kadar ağırken kamp sürecini varoluşunun bir parçası olarak gören bireyler için manevi açıdan zarar daha az olmuştur. Dışta gerçekleşen korkunç acıdan kopup iç dünyalarında tinsel bir özgürlükle kendilerini koruyabilmişlerdir. Sevdiklerinin yaşadıklarını bilmeye ihtiyaçları yoktu onlara dair hayallerine hiç kimse dokunamazdı.

    Bir yandan da bir zamanlar birisi olan bütün tutuklular şimdi bir hiç muamelesi görüyor ve bir tür aşağılık kompleksi geliştiriyorlardı. Belli fiziksel koşullara verilecek tepkiler az çok anlaşılsa da kişinin, içsel değerine sımsıkı bağlı kalırsa nasıl bir insan olacağının, tek başına kamp etkilerine değil içsel bir kararın sonucu olarak ortaya çıktığını düşünebiliriz. Kişinin içsel değerine ilişkin bilinci temel şeylere sımsıkı bağlıdır fakat özgür yaşamda bile bu tam olarak sağlanamazken kamp şartları altında nasıl gerçekleşebilirdi ki.

    Frankl’a göre acı da yaşamın bir parçasıdır ve en az yaşamın kendisi kadar anlamlıdır. Kişisel bir trajediyi zafere dönüştürmek ve insana özgü bir potansiyelle göğüslemek önemlidir. Acı bir anlam bulunduğu anda acı olmaktan çıkmaktadır. İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak olmamalı aksine tüm bunları içeren yaşamda bir anlam bulmak olmalıdır. Haz bir yan ürün veya etkidir; öyle de kalması gerekir. Logoterapinin de savunduğu gibi yaşamda acı hissettiğimiz anları geçici bir varoluş olarak değerlendirmek yaşamla bağın kopması demektir. Yaşanan acıdaki tinsel gelişme fırsatını göz ardı etmemeli ve yaşamımızı anlamsız bir şeymiş gibi küçümsememeliyiz. “Yaşam, bir dişçiye gitmeye benzer. Her an daha kötüsünün henüz yaşanmadığına inanırsınız, oysa zaten yaşanmış bitmiştir.”

    Değerlendirmeye gelirsek;

    Tarihin kara lekelerinden biri olarak başı çeken Auschwitz toplama kampında tutuklu olduğu sırada hem kampta yaşadıklarından hem de tanık olduklarından yola çıkarak Viktor E. Frankl Logoterapiyi geliştirmiştir. Tamamen gerçek deneyimlerden yola çıkılarak oluşturulan bu kuram içinde yaşadığımız ve hem fiziksel hem de ruhsal acılarla dolu, tek kontrol edebildiğimizin kendimiz olduğu ve dışarıdan gelenlere karşı zaman zaman korunmasız kaldığımız dünyamızın küçük bir prototipi olan toplama kampından esinlenerek geliştirilmiştir. Yaşamlarımız bu denli hızlı akıp giderken ve başımıza bunca şey gelirken “Bizi insan yapan nedir?” “Yaşamı yaşanılan kılan nedir?” sorularına yanıt vermemizin yarayan bir kitap olduğu aşikardır. Tahayyül bile edemeyeceğimiz şartlar altında bir insanın dışarıdan gelen zararlardan tüm benliğini koruyup hatta yücelterek yaşama sımsıkı bağlanışına, tüm gerçekliğiyle içinde yaşadığı kampı varoluşunun bir parçası olarak algılayışını ve tüm tutsaklıklara yasaklıklara cezalara rağmen tinsel özgürlüğünden ödün vermeyişine tanıklık etmek isteyen herkese gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir kitap İnsanın Anlam Arayışı dostlar okuyun okutun:)

    Faydalandigim kaynak efendim daha detaylı halde burda okumak isteyenler icin;

    https://kitapeki.com/insanin-anlam-arayisi/

    Iyi okumalar..
  • Aşırı iyimser idealize bir çocuk figürünün çizildiği Pollyanna kitabı da çocuk klasikleri arasına girmiş, filmleri ve çizgi filmleri yapılarak geniş kitlelere ulaşmıştır. Pollyanna aşırı iyimser idealize çocuk figürüyle dünya çocuk yazınında önemli bir yere sahiptir.
    Rahip olan babasıyla Hindistan'da yaşamakta olan Pollyanna'nın annesi ölmüştür. Babasıyla olan yaşamı yoksulluk içinde geçmektedir ama babası ona bütün güçlüklere karşı iyimser bir bakışla bakmayı ve onlara direnmeyi öğretmiştir. Günün birinde babası da ölür ve onu teyzesinin yanına gönderirler.
    Pollyanna'nın teyzesi Bayan Polly kırk yaşlarında, büyük bir konakta yalnız yaşayan bir kadındır. Annesi, babası ve kardeşleri ölmüştür. Babasından kalan servetin getirdiği zenginliğe rağmen içine kapanık, katı kurallarla sarılı bir yaşam sürmektedir. Çevresine karşı acımasız, duygusallığın ötesinde kuralcı bir görev anlayışıyla yaklaşmaktadır. Bu nedenle Pollyanna'nın gelişini de hiç hoş karşılamamış, hatta Pollyanna'nın varlığını gereksiz bile bulmuştur.
    Nancy, ablam aptallığı yüzünden evlenip, insanlarla dolu olan bu dünyaya gereksiz çocuklar getiren bir kadındır, onun için bu çocuklarla ilgilenmek bana düşmez. Ama biraz önce de söylediğim gibi görevimi bildiğimi sanıyorum.
    Teyzenin insanlara, evliliğe ve çocuklara bakışındaki katılığın yansımasıdır bu sözler. Ablasının sevgi evliliği yapmış olması bile, onun Pollyanna'ya olumlu bakmasını sağlamaz. Aslında onun bu denli içine kapanmasına ve kurallara sığınmasına neden olan yitirilmiş bir sevgidir.
    Pollyanna tiplemesinde ise, her türlü olumsuzluğa mutlak bir iyimserlikle bakma vardır. Burada rahip tiplemesiyle karşımıza çıkan Pollyanna'nın babası dini sembolize etmektedir. Kötülük ve iyiliğin Tanrı'dan geldiği inancına dayanarak, onlara sabır ve iyimserlikle katlanmak, toplumsal bir davranışın dinsel yansımasını oluşturmaktadır.
    Pollyanna babasıyla yaşarken, onlara gönderilen bir yardım sandığından koltuk değnekleri çıkar. Oysa Pollyanna oyuncak bebek beklemektedir. Babası koltuk değneklerinin çıkmasına sevinmesini söyler, çünkü onlara ihtiyacı yoktur. Kaderine razı olarak mutlu olmaya çalışmanın bir yöntemidir bu. Yaşamın akışını değiştirmeye çalışmaksızın, bu akışın içinde yakalanan güzelliklerle doyuma ulaşmak, ya da olmayan güzellikleri olmuş sayabilmektir bu yöntem.
    Teyzesinin evinde ise, teyzesi ona “Bana babandan söz etmeni istemiyorum,” der. Pollyanna, teyzesinin bu sözlerine çocuksu bir tepki gösterecekken frenlenir ve iyimser figürü ön plana çıkar.
    Pollyanna konuşmadan teyzesinin arkasından yürüdü. Gözleri yaşlarla dolmuştu. Ama başını cesaretle havaya kaldırmıştı.
    Küçük kız “babamdan söz etmemi istememesi bir bakıma beni hoşnut kılmalı,” diye düşünüyordu. “Böylesi benim için iyi olur belki. Sanırım teyzem de bunun için babamdan söz etmemi istemedi.”
    Teyzesinin iyi niyetine inanma vardır burada ya da bu inanç ona zorla yüklenir. Hatta bu zorlamada suçluluk duygusu da kullanılır.
    Pollyanna başını salladı. “Ama ben kötü bir insanım. Gerçekten çok kötüyüm,” diye hıçkırdı. “Tanrıyla meleklerin babama benden daha çok gereksinimleri olduğunu bir türlü kafama sokamıyorum.”
    Sıkıntıları iyimserlikle karşılamada teyzenin onu tavan arasındaki bir odaya atması da vardır. Teyze böyle yapmakla hem çocuğun yaramazlık yapıp, değerli eşyalarına zarar vermesini önleyecek, hem de küçük yaşta maddi şeylerden gurur duymasını önlemiş olacaktı. Buna karşılık Pollyanna, o odaya atılmasına iyimserlikle bakmış, hiç değilse çillerini göreceği bir aynanın olmamasına sevinmiştir. Üstelik tavan arasında yıldızları seyredebileceği bir pencere vardır.
    Pollyanna'nın yetişkinler dünyasına geçmesi, burjuva kültürünün temel değerlerini aldıktan sonra olacaktır. Bayan Polly'nin ona çizdiği günlük program bu süreci ortaya koyar.
    Her sabah dokuzda bana yarım saat kitap okuyacaksın. Bundan önce odanı toplayacaksın. Çarşamba ve cumartesi sabahları saat dokuz buçukta Nancy'le mutfağa gidip, yemek pişirmesini öğreneceksin. Böylece geri kalan zamanda da benimle dikiş dikeceksin. Öğleden sonra müzik için boş zamanın olacak. Sana hemen bir müzik öğretmeni bulacağım.
    Burjuva kültürünün kadına biçtiği rol budur. Kitap okumalı, iyi yemek yapmalı, iyi dikiş dikmeli ve bir enstrümanı çalmayı bilmelidir. Ancak Pollyanna'nın karşı çıkmasında Romantizm’in burjuva kültürünün dayatılmasına isyanını çocukça da olsa sezinlemek olanaklıdır.
    Ama Polly Teyze, siz bana yaşamak için hiç zaman bırakmadınız. Ben yaşamaktan söz ediyorum. İstediğiniz şeyleri yapabilmekten. Bahçede oynamak, kendi kendime kitap okumak, tepelere tırmanmak. Ben buna yaşamak derim Polly Teyze. Yalnızca soluk almak yaşamak demek değildir.
    Ama burjuva kültürü çocuğa az da olsa oyun hakkı tanır. Ancak bu kurallara dayalı bir görev anlayışının küçük bir ayrıntısı gibidir.
    Sana oynamak için de yeterli bir zaman bırakılacak kuşkusuz. Ama iyi bir şekilde yetiştirilmen için görevimi yaparken sen de üstüne düşeni yapmalısın. Böylece gösterdiğim özen ve verdiğim bilgiler boşa gitmemeli.
    Yaşamı yalnızca bir görev olarak algılayan teyzeye karşı Pollyanna mücadele etmeye çalışır. Acaba bu görev denilen şeyden hoşnut olmanızın bir yolu yok mu?
    Ancak bu mücadele daha başında yenilgiyle biter. Ve Pollyanna çok uzun sürecek sıkıntılı bir dönemi omuzlamak zorundadır. İşte çocuğa yüklenen ağır sorumluluk burada başlar.
    Küçük kız sıcak tavan arasındaki tahta iskemleye oturdu. Artık onun önünde yalnızca görev olan tatsız bir yaşam uzanıyordu.
    Bundan sonraki süreçte Pollyanna'nın çocuk görüntüsünde olabildiğince bilge bir yetişkinin kimliği ortaya çıkar. Çocuksu görüntü sanki bir aldatmaca gibidir. Doğal hayatın içerisinde “Bu kadarı da olmaz” diyebileceğimiz iyimserlikler çıkar karşımıza. Pollyanna, çevresine sürekli mutluluk dağıtır. Adından memnun olmayan hizmetçi kız Nancy'ye adını sevdirir. Kimseyle konuşmayan ve kendisine oldukça kaba davranan Bay Harrington'u insan içine çeker. Ve yine hasta bir kadın olan, her şeyi olumsuz bir şekilde yorumlayan Bayan Snow'a da hayat verir. Yoksul bir çocuğa ev bulur. Bununla da kalmayıp yaşadığı kasabada herkese mutluluk ve iyimserlik dağıtır.
    Çocuk figürüne gizlenmiş bir misyonerlikle görevlendirme vardır bu davranışlarda. Bu misyonerlikte burjuva kültürünün toplumda ortaya çıkardığı bunalımları aşma görevi de yüklüdür. Kimi zaman örtülü, kimi zaman da belirgin bir biçimde dinin sorunlara çözüm getirici etkisi vurgulanır. Zaman zaman da Romantizm’in Aydınlanma’ ya duyduğu tepkiden de yararlanılır. Pollyanna'nın, teyzesinin Doktor Chilton ile evlenmesini sağlaması, Bayan Snow'u iyileştirmesi, Bay Harrington'u yaşama döndürmesi Romantizm’ in çocuk saflığını kullanarak zafer kazanması gibi yansır. Pollyanna'nın sakatlandığında insanca duygularla isyan etmesi, okuyucuda rahatlama sağlamak içindir. Aynı rahatlama Pollyanna iyileştirilerek de sağlanır.
    Sonuç olarak, kahramanının çocuk olması bir kitabın salt çocuk kitabı olduğunu göstermez. Kitapta verilen mesajlar salt çocuklara yönelik değildir. Bu kitapta da Pollyanna tiplemesi kullanılarak çocuklara, dolaylı olarak da büyüklere idealize bir insan figürü mesajı verilmeye çalışılmıştır. Bu mesajlar farklı biçimlerde de olsa Türk filmlerinde de yer almıştır. Nubar Terziyan'ların, Adile Naşit'lerin, Hulusi Kentmen'lerin ve küçük bir yığın oyuncunun yer aldığı mutluluk filmlerini az mı seyrettik. Ayakları yere basmasa da az mı mutlu olduk. Gerçek dışılığını bilsek de böyle kitaplara ve filmlere sanırım gereksinme duyuyoruz ve “Pollyannacılık oynamak” deyimi de toplumdaki yerini bulmuş oluyor.
    (Necdet Neydim)