• Gerçek şu ki farklıyız.Herhangi bir hayvana kıyasla kendimizin farkında olma,hesaplama,çevremizi değiştirme yeteneğimiz çok daha büyüktür.Şehirler inşa ettik, uzaya çıktık, tanrılara taptık, şiirler yazdık.Bunların hepsini hayvani içgüdülerimize borçluyuz,yani barınma, macera, sevgi, fakat bu nispeten konu dışıdır.içgüdülerin ötesine geçtiğimiz an özgün insanoğlu olarak beliriyoruz. Belki de Darwin'in dediği gibi,fark nitelikten çok nicelikle ilgilidir, yani niceldir, nitel değil.Şempanzelerden daha iyi düşünülebilir, daha iyi iletişim kurulabilir, daha iyi hesap yapılabilir, daha çok hissedebilir, belki de daha iyi tapınabiliriz.Muhtemelen rüyalarımız daha canlıdır, gülüşlerimiz daha şiddetlidir, kurduğumuz empati daha başarılıdır.
    Gen Çeviktir Matt Ridley
  • Deney, John B. Calhoun’un Laboratuvarında 1972 yılında gerçekleşti. Deney alanı 2.5'ar metre kenar uzunlukları olan bir kare idi. Deney alanının duvarları 90 cm yükseklikte idi, bu duvarların her birinde 50 cm'lik bir yükseklikte 16 tünel ve her tünelde 4 oda vardı. Sistem fareler için tasarlanmış 256 oda içeriyordu. Ortalama 4000 farenin alanda barınabileceği düşünülüyordu.

    Deney alanına ilk gün, 4 erkek ve 4 dişi bırakıldı. Canlıların, canlılıklarını devam ettirebilmesi için gereken 3 etken de unutulmadı. Yani; ısı, barınma alanı ve gıda(yem ve su).Sürekli sabit ısı altında, sınırsız yem ve su barındıran alanda deneye başlandı. Amaç farelerin bu ortamda nasıl hareket edeceklerini saptamaktı.

    İlk evre yaklaşık 1 yılı (315 gün) kapsar. Bu evrede, fareler çok hızlı bir şekilde üreyerek sayıları 600'e ulaşır. Düzenek, odaların her farenin eşit şekilde ulaşabileceği mesafede olmasına rağmen, bazı odalarda farelerin daha yoğun toplanarak birarada sosyalleştikleri gözlemlendi.

    İkinci evre; duraklama evresi. Bu evrede fareler birbirlerine saldırmaya başlarlar. Özellikle güçlü fareler zayıflara saldırır. Anne fareler yavrularını yemeye başlar. Ortamda bir anarşi ve düzensizlik baş gösterir.

    Deneyde, ilginç bir grup da kendini gösterir: Güzeller! (beautiful ones) Bir kısım fareler, ortak alanı kullanmayıp sadece beslenip uyumaya başlamışlardır. Hiçbir sosyal faaliyete katılmamışlardır. Bu fareler diğerlerine göre daha bakımlı durdukları için kendilerine güzeller denmiştir. Bu gruptaki fareler yaşlılıktan ölmüşlerdir.

    Üçüncü evre 1.5 yıllık bir süre sonunda ki evredir. Popülasyon 2200 olmuştur. Bu dönemden sonra nüfusta anormal bir düşüş yaşanmaya başlanır. Öyle ki, deneyin 610. gününde popülasyon 100'ün altına düşer. Bu evreye "ölüm evresi" deniyor.

    Bu evreden sonra, popülasyon sayısı hızlıca düşmeye başlar. Daha önce sınırsız besin, su ve yeterli ısı altında ve düşmanların olmadığı şartlarda yaşamaya alışan farelerin yaşama içgüdüleri yok olmuştur. En doğal adaptasyonları sergilememeye başlarlar. Savunma, üreme gibi faaliyetler son bulur. Sayı gittikçe düşer ve sonuçta hiç fare kalmaz.

    Çalışma, fareler üzerinde gerçekleştirilmesine rağmen, asıl amaç olarak; insanların sosyal ortamları, toplum davranışları ve nüfus planlaması gibi konularda fikir vermiştir.

    https://www.youtube.com/watch?v=NgGLFozNM2o
  • Geçmişte kölelerin; karnı doyurulur, üstü giydirilir ve barınma ihtiyacı giderilirdi, Peki ya bugün çağdaş köleliğe bir bakın; “köleller aç” diğer ihtiyaçlarını saymıyorum bile!

    Hangisi daha zalimce ?
  • Bu kitap, 19.yüzyıl ile 20.yüzyılın başlarında Orta Asyalı (Afgan, Özbek, Hint ile o bölgede yaşayan diğer Müslüman haklar)
    hacıların, kutsal topraklara ziyaretleri; ziyaret güzergahları ve tekke kültürüne bakış açılarını inceleniyor.
    Hacıların Orta Asya ve Hint yarımadasından çeşitli yollarla Kudüs, Mekke, Medine'ye ulaşmaları; yol boyunca yaşadıkları ve hacıların barınma ve iaşe ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulan Afgan, Özbek, Hint tekkelerin yapısı ve işleyişi anlatılıyor.

    'Yılda sadece bir kez düzenlenen kitlesel hareket' o zamandan bu zamana kadar artarak devam ediyor. O zaman
    diliminde insanların ne gibi zor şartlar altında hac ziyareti yapmalarıyla bugünkü koşullar arasındaki farkı düşünmekte fayda var.

    Maddi anlamda bir şey beklemeden sadece dini maneviyatla yoğrulmuş bazı kişiler de diğer hacılara yardımcı olmak anlamında hac yolu üzerinde çeşitli tekkeler kurmuşlar. Yardımlaşma, dayanışma halinde olan insanlar birlikte zikir ayinleri düzenliyor; Çağatay Türkçesi, Farsça, Arapça, Hintçe gibi kendi dillerinde mistik ritueller yapıp hemşehrileriyle sohbet imkanı sahip oluyorlardı.

    Bu tekkelerde hac yolculuğunda esas amaç Mekke ve Medine'ye ulaşmak olsa da kutsal görülen Kudüs'e de mutlaka uğranılırdı.

    İstanbul, Şam, Mekke arasında yayılmış bulunan Özbek, Afgan ve Hint sufi tekkelerin Orta Asya, Hint, Osmanlı İmparatorluğu arasında Arap vilayetleri özelinde gerçekleşen kültürel, dinsel, siyasi alışverişte oynadıkları rolü de ele almakta. Özellikle Özbek, Afgan ve Hint tekkeleri işleniyor.

    Ayrıca sufi şeyhlerin niçin hacca giderken kutsal şehirlerde konaklayan hacılarla ilgilendiler; tekkeleri niçin ruhani merkez yanında han haline getirdikleri kitabın sayfaları arasında okuyucuyu bekliyor.

    Hem İstanbul hem de hac güzergahında neden Hintli tekkelerin çok olduğu; İstanbul'da Hintli cemaatin olmamasına rağmen Hint tekkelerin yer alması ilginç bir durum oluşturuyor.

    Fakir ve zengin Hintli hacıların durumu da çeşitli kaynaklardan toplanan bilgiler ve Falih Rıfkı Atay'ın kaleminden de açıklanıyor.

    Kalenderiye mensupları ise diğer bazı cemaatler tarafından muhalif hatta din dışı görülmelerine rağmen nevi şahsına münhasir eylemleriyle varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ayrıca İstanbul'da rastlanan dervişlerin büyük çoğunluğunun Osmanlı tebası olmaması ve çoğunun Hindistan ve civar yerlerden gelmeleri de bir başka ilginç durumu oluşturur.

    Kitabın 'sonuç (s.150)' kısmında '1924'ten sonra başa geçen Vehhabi devletiyle birlikte; sufi tekkelerin ve türbe ziyaretlerin yasaklandığı, şeyhlerin kaçmak zorunda kaldıkları ve çok sayıda türbenin yıkıldığı bilgisi veriliyor. Daha sonra 'Kemalist' hükümetin tüm tekke ve türbeleri yasaklaması ard arda geliyor.


    Kitabın 2002 yılında Hayfa Üniversitesi'nde sunulan tebliğin geliştirilmiş hali olması, sanki biraz daha genişletilmeyi de
    gerektiriyor gibi düşündürüyor insanı. Kitabın giriş kısmında tekke nedir? ne değildir? islam'da yeri varsa önemi gibi bilgiler eklenebilirdi.

    Aynı şekilde şeyh, mürit, tarikat vb çeşitli kavramlarda açıklanabilirdi. Kitabın dili sade. Ayrıca araştırma yapacaklara geniş 'kaynakça' sunuyor.

    Kitabın üniversitede bir anma töreninde yapılan konuşmanın biraz genişletilmiş hali olması bazı kavramların ya da yargıların
    tam olarak açıklanmamasını doğuruyor. Örneğin, Vehhabi ve Kemalist yönetimlerin aynı siyasi, dini düşünceye sahip olmamakla birlikte ortak nokta 'tekkelerin kapatılması' bu iki rejimin ortak değil sadece benzer kararlar alması olarak düşünülebilir. Ama yazar bu kısmı kısa geçtiğinden yani sebep-sonuç ilişkisi kurmadığından (kitabın kapsamı büyüyecek) ben sadece 'benzer' karar olarak görebilirim. Ayrıca 'vehhabi', 'kemalist' gibi kavramlar da açıklanabilseydi sadece Türk okuyucu için değil başka dillerde okuyan kişiler içinde faydalı olabilirdi.

    1925 yılında Türkiye'de tekke ve zaviyelerin kapatılmasındaki amaç, halkın bilgisiz, iyiniyet ya da cahilliğinden istifade edip bundan çıkar sağlayacakların önüne geçmek. Bırakın 1925'i günümüzde bile hala buralardan medet uman kişiler yok mu? Tekkelerin kapatılması bir zaruret doğuruyordu. Atatürk'ün
    30 Ağustos 1925 tarihli Kastamonu söyleminde belirttiği gibi: "Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için lekedir. Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru hakiki tarikat medeniyet tarikatı" sözüyle yeni rejimin
    yolunu kalın çizgilerle çizmiştir. Ama daha sonra kanunda yapılan bazı değişikliklerle bazı türbelerin açılmasına olanak sağlanmıştır.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Bu kitabı 3-5 Mayıs 2012 tarihinde notlar alarak okudum. 1 Kasım 2018 tarihinde yazıya döküp, siteye ekledim. Elimin altında bulunuyordu, herkes faydalansın diye arşivimden çıkarıp yazıya döküp ekledim. https://resmim.net/f/2Ldt7I.jpg

    + Birinci Basım Nisan 2012

    + Ayrıca Thierry Zarcone'nin yazdığı İslamda Sır ve Gizli Cemiyetler kitabı da okunabilecek en iyi 'sır, gizem, mistik, gizli cemiyet, masonluk' gibi çok sayıda bilgiyi ve belki de ilk defa duyacağız bilgilerle harmanlayan ve kullandığı kaynaklar bakımından da oldukça iyi bir kitaptır. Onu da o tarihte alıp okudum ama onda bir ama var. Bilgi, içerik yönünden olmasa bile mizanpaj olarak ve ayrıca resim/yazı kullanımı, bazı kavramların çeviri olarak tam olmaması yüzünden
    okunurken sıkıntı yaşatabilir. Bu kitabı keşke başka bir yayınevi (ama bu mizanpajı örnek almadan sıfırdan yapacak) bassa da onu da okusak.
    O kitabın notları da var onu da bir ara siteye yüklerim diyerek kendime ait notları bitiriyorum. Şu an da piyasa da bulacağız çoğu 'mistik, gizli cemiyet, masonik' temalı kitapların çoğu kopyala yapıştır mantığıyla ve kaynaksız olarak verilirken, bu kitap kaynağın kaynağına inerek kavramları konuyla harmanlayıp bizlere sunuyor.
  • Ne ki, antropolojiyi diğer insan-odaklı bilim dallarından ayıran özellikler bunlardan ibaret değildir. Antropoloji, insanı bütün yönleriyle ele alan bir disiplindir: Onu fiziksel/biyolojik, sosyal ve kültürel bir varlık olarak tanımlayarak bütün bu veçheleri konu edinir. Yani antropoloji hem insan biyolojisi, hem toplumsallık, hem de kültür ile ilgilenen, bütüncü bir disiplindir. Arkeolojik kazılarda çıkartılan iskeletlerin patolojileri de, çocuk işçilerin bedensel gelişim örüntüleri de, kuyruksuz büyük maymunlarla insanların ortak atasının izini sürmek de, Pasifik adalarından Trobriand yerlilerinin törensel ticaretler kula da , Paris sokaklarındaki kaçak göçmenlerin polis kovuşturmasıyla baş ediş tarzları da, Tunguz şamanlarının sağaltım pratikleri de, çok-dilli eğitim ortamlarında öğrencilerin yaşadığı anlamlandırma sorunları da antropolojinin ilgi ve kapsama alanına girmektedir. Bu durum, antropoloji alanında, az ileride her birini biraz daha yakından tanımaya çalışacağımız, bir dizi uzmanlık alanının oluşmasına yol açmıştır.

    Öte yandan, bütüncü bir insan bilimi olarak antropolojinin temel sorusu, yeryüzünde yaşayan insanların biyolojik, toplumsal ve kültürel çeşitliliğini anlayabilmektir. İnsan toplumlarının, biyolojik yapılanışlan, fiziksel özellikleri, dış görünüşleri, toplumsal örgütlenişleri, inanç ve değer sistemleri açısından ne ölçüde farklı ve/veya benzer olduğunu ve bu benzerlik ve farklılıkların nedenlerini anlamaya ve açıklamaya çabalayan bir serüvendir, antropoloji. Farklı insan grupları fizyonomileri, ten renkleri, uzuv yapıları, kan grupları, genetik dokuları , beslenme alışkanlıkları, barınma biçimleri, aile yapılan, yönetim biçimleri, dinsel inançları, birbirleriyle ilişkilenmeleri... açısından ne kadar birbirine benziyor ya da farklı? Benzerlik ve farklılıkların kaynağı nedir? İnsanlık "evrensel" olarak nitelenebilecek biyolojik, toplumsal veJveya kültürel özelliklere sahip mi? Yoksa bizleri ortak ölçüden yoksun kılacak kertede büyük mü farklılıklar? İnsan topluluklarının fiziksel-biyolojik yapılanışı, toplumsal örgütlenişleri ve kültürel dünyaları neden ve nasıl değişiyor? Küreselleşen dünya tek-tip bir kültüre mi yönelmekte? Kültürel çeşitliliği muhafaza ederek madun kesimlerin toplumsal değişim süreçlerine katılmaları mümkün mü? Peki ama nasıl?

    Antropolojinin, daha çoğaltılabilecek temel sorularından bazıları bunlar. Bunlarla baş edebilme çabası, hiç kuşkusuz, antropolojinin karşılaştırmalı bir disiplin olmasını gerektirmekte. "Fark"ı anlamlandırabilmek, iki grubu, iki topluluğu, iki komşu kültürü, bir kültürün farklı veçhelerini, "biz" ile " ötekiler"i karşılaştırmayla mümkün olabilecektir. Bu nedenle alandaki antropolog/etnograf, kimi zaman ayırdına varmaksızın incelediği grubu kendi toplumuyla karşılaştırır, "ötekiler"i "biz" üzerinden tanımaya çalışırken "biz"in öznellik nedeniyle açığa çıkmayan kimi yönlerini, " ötekiler" üzerinden keşfedir.
    Sibel Özbudun
    Sayfa 22 - Bilim ve Gelecek Kitaplığı
  • Yazar, insanların kendi içlerindeki Küçük Adam/Kadınlarla bir savaş halinde ve onlara doğru olanı göstermeye çalışıyor.

    Kitabı okurken yazarı onayladığım yerler olduğu kadar sorguladığım yerler de oldu. Yanlış mı düşünüyorum, diye kendimi eleştirip yeniden baktım. Hala aynı şeyi hissediyordum. Bir kez daha, acaba bu şeyin içinde miydim de göremiyordum, diye düşündüm ve kendimi, kendimden soyutlayarak uzaktan objektif olarak baktığımda, yine aynı hisler içerisindeydim.

    Yazar sürekli olarak savaşların olmaması dileğinde. Özellikle taşa tuttuğu Hitler hakkında tek bir söz söyleyemem. Ancak sürekli olarak dile getirdiği 'Savaşma, büyük adamların küçük adamları olma, evinde otur ve ailene bak' düşüncesi bir süre sonra beni rahatsız etmeye başladı.

    Yanı şöyle ele alalım. Dünyadaki savaşların çoğu neden çıkıyor? Para. Şimdi parayı yok edelim. Dünyada para namına bir şey kalmasın. Bu sefer maden savaşları olacak. Tamam, kömür bakır dışında sil at. Kömürü elmasa dönüştürecek imkan da olmasın ve bakırdan da yalnızca çanak çömlek yapılsın. Bundan sonra ne olur? Takas sistemine geçilir. E bu sefer de daha fazla yemek barınma benim olsun diye yerleşim yerleri toz duman edilecek. Küçük ancak çok yıkımlar olacak. Ne oldu şimdi?

    İnsan insandır. Ona her ne kadar modern gözle bakarsanız bakın ilkelliği her zaman içerisinde barındıracaktır. Güç isteyen insanlar olduğu kadar birileri tarafından yönetilmek isteyen insanlar da her zaman vardır ve olacaktır. Yazar bu tür şeyleri bir bahane, bir Küçük Kadın/Adam sözleri olarak yorumluyor. Ancak bunlar olabilitesi yüksek şeyler. Herkese oturmasını söylersin ancak illaki aralarında ayakta durup senin dediğini yapmayanlar olacaktır. Ve tabi ki onların çekimine kapılanlar da olacaktır.

    Herkesi aynı kabın içinde yaşamaya zorlayamazsınız.
    Evet ben de isterim savaşlar olmasın, kimyasal bombalar atılmasın. Ancak güzellik yarışmasında da bu dileklerde bulunuyorlar. Pek bir değerleri yok fiile geçirilmedikleri sürece.

    Demem odur ki yazarımızın sırtı çok bıçaklanmış ve kendi dışında kimseye güvenmiyor. Kitap içinde ona zarar veren herkese giydiriyor. Gayet anlamlı, insanı uyandıran cümlelere sahip. Okumanızı tavsiye ederim. Lakin okuduğunuz yazarın katılmadığınız düşünceleri varsa bunu dile getirmekten çekinmeyin. Kimse mükemmel değildir. Belki ben de bu düşüncelerimde yanılıyorumdur, bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da içimdeki Küçük Kadın'ı ciddi bir sorguya çekmem gerektiğidir.
  • Beni sevmeniz için bir sebep yok; herhangi bir dine inanmıyorum mesela.

    Hiçbir türbeye, hiçbir mezara, hiçbir anıta gitmedim ve gitmeyeceğim ömrüm boyunca.

    Bayraklar, devletler ve sınırlar da umurumda değil; herhangi bir ırka, milliyete ait hissetmiyorum kendimi.

    Benden nefret edebilirsiniz, hakkınızdır!

    Bir çok kez soruşturma geçirmiş bir kadınım ben; geçirdiğim soruşturmalar yüzünden bir çok kez ev değiştirmiş, iş değiştirmiş, hatta şehir değiştirmiş bir kadınım…



    Gittiğim hiçbir şehirde tutunamadım; girdiğim hiçbir işte uzun süre kalamadım ve tuttuğum hiçbir evde kira kontratım yenilenmedi.

    Can evi herkese açık bir kadınım ben; ne oluyor böyle olunca biliyor musunuz? Evime evsiz barksız çocuklar da geliyor, şiddet görmüş, tecavüz edilmiş kadınlar da misafir oluyor…

    Polis tarafından aranan devrimciler, erkek çocuk doğurmadı diye dışlanmış gencecik dindar kızlar, yurt çıkmamış Atatürkçü üniversite öğrencileri… Ben kimseye kıyamıyorum ki…

    Sekreterlik yaptığım da oldu, barda çalıştığım da. Tıp okumayı çok isterdim; ebelik bölümünü bitirdim yıllar önce. İlk görev yerim Hakkari`ydi. Ben çok sevdim Hakkari`yi, Hakkarilileri… Size uzak olan her şehri, size uzak olan her halkı, ötekileştirdiğiniz her canı çok sevdim zaten… Belki birkaç dakika önce yetişebilsem sağlıklı doğacak bir bebe, ölü doğdu Hakkari`de… Elimden geleni yaptım inanın; aylardan şubattı, terliklerimle fırladım evden, üzerimde yün içliğim ve geceliğim vardı, mantomu bile alamamıştım. Ama o bebe ölü doğdu…İkinci görev yerim Yozgat`tı ve ne yapsam, ne etsem ölü doğan bir bebe daha; işte o gün bıraktım ebeliği ben…

    Evlenmedim ve evlenmeyi düşünmüyorum. Evimi açık tuttum herkese. Yatağımda yatırdığım evsiz bir çocuk, bu kadar iyi olmamamı öğütledi bana. Mahkemeye çıksa mahpusa girecek bir devrimci genç, beni bilinçlendirmek istedi devrimci söylemlerle. Ailesi tarafından dışlanan dindar bir kız, namaz kılmamı telkin ederken, Atatürkçü öğrenciler, Atatürk milliyetçiliği üzerine bilgilendirdiler beni… Onlar konuşurken, onlar anlatırken aklımdan geçen tek bir şey vardı; her birini içime içime bastırmak…



    Ben, bana misafir olan her canı çok sevdim. Sevgilim olmadı hiç. Bir adam vardı yalnız; aynı mahalledeydik şehirlerden birinde. Komşuluk yapardık, kahve içmeye gelip giderdik birbirimize. İkimizin de fal becerisi yoktu, ama fal bakardık her seferinde ve çok güzeldik biz ikimiz… Ona dedim ki bir gün, “ilk kez sen beni yadırgamadın, sen ilksin” dedim… “Canım benim” dedi usulca. Biber dolması sevmediğini biliyordum onun. Bir gün biber dolması yaptım ve davet ettim o adamı evime. Benim çikolata sevdiğimi biliyordu ve bitter çikolata getirmişti bana… Sofraya oturduk; biber dolmasını koydum tabağına ve ne ses etti, ne de suratını astı. Çocukluktu yaptığım, farkındayım, ama o sakinliğini, o inceliğini duyumsamak çok güzeldi. Hayat başka şehirlere savurdu beni; iyiydi be o adam, onun da can evi açıktı herkese. Bana aldığı bitter çikolatayı yemedim; saklayacağım ölene dek…

    Bazen illegal örgüt mensuplarına yardım ve yataklıkla suçlandım, bazen barınma sorunu yaşayan erkek öğrencileri misafir ettiğim için evim randevu evi gibi gösterildi. Komşularım ahlâksız olmakla itham ettiler beni ve özellikle kadın komşularım sözlü ve fiili olarak erkeklerden daha beter kınadılar beni…

    Vicdanlı olunca ahlâksız olunuyor zaten bizim ellerde; o saçma sapan değer yargılarından özgürleşince namussuz olunuyor, ölü doğurduğum Hakkari`deki Kürt bebeyle, Yozgat`taki Türk bebenin yasını aynı derinlikte tutunca bölücü olunuyor…Ama ben biliyorum ki, kısacık ebelik geçmişimde, Kürt ve Türk ellerinde doğurduğum bebeler kardeş olacaklar bir gün…

    “Evine herkesi alırsan ayıplanırsın elbette” diye düşüneceksiniz. Ben, aile nedir bilmedim ki çocukken. O evden bu eve, o şehirden bu şehre gönderildim. Parçalanmış aile sendromuna falan hiç girmeyeyim şimdi! Daha çocukken karar vermiştim; “büyüdüğümde kimseyi dışlamayacağım, kimseyi dışarıda bırakmayacağım” demiştim. İnsanın, çocukken kendisine verdiği sözü, büyüdüğünde tutuyor olması ayrı bir haz bana; bunu da siz anlamazsınız işte…

    Beni sevmeniz için bir sebep yok; kutsal kitabınızı okumadım, ama çocukluktaki resim defterlerimi saklarım hep.



    İnsanın hayvandan daha üstün olduğunu savunmuyorum ve böyle bir üstünlük de yok zaten!

    Vatanı vatan yapanın, evi herkese açık olan insanlar, tafralarına hayran olduğum kediler, akışını gözlerim dolarak seyrettiğim dereler olduğuna eminim.

    Benden nefret edebilirsiniz, hakkınızdır!

    Delilik benimkisi biliyorum; bir deli kadınım ben hepinizi çok seven. Şimdi hatıralarımı yazmaya başlayabilirim biber dolması ikram ettiğim o adamın bana verdiği mor kurdeleli deftere; o defter ki, bir deli kadının hatıra defteridir…