Yapay Zekâ ve İçimizdeki Kadim Savaş: Firavunu mu Büyütüyoruz Hz. Musa’yı mı?
İnsanoğlu tarih boyunca yalnızca tabiatı anlamakla yetinmedi; ona hükmetmek, onu yeniden kurmak, hatta kimi zaman yaratıcı rolüne soyunmak istedi. Cansıza can verme arzusu, bu kadim arayışın en dikkat çekici tezahürlerinden biridir. Eski Yunan mitolojisinde Prometeus’un ateşi çalması, Yahudi geleneğinde Golem’in topraktan şekillendirilip harekete geçirilmesi, modern edebiyatta Frankenstein’ın ölü parçalarından yeni bir varlık meydana getirme teşebbüsü hep aynı derin arzunun farklı kılıklara bürünmüş hâlidir: İnsan, kendisine verilmiş olan kudreti emanet bilmek yerine, o kudretin sahibiymiş gibi davranmaya başladığında yaratıcı rolüne soyunur.
Bugün yapay zekâ tartışmalarının merkezinde de bu kadim arzu var. Mesele yalnızca daha gelişmiş makineler yapmak, daha hızlı hesaplama sistemleri kurmak veya insan emeğini kolaylaştıracak araçlar üretmek değildir. Mesele, insanın kendisini merkeze koyduğu, hakikatten kopuk anlam dünyasını insana rağmen sürdürme serkeşliğidir. Daha derinde, insanın kendi ontolojik yerini unutması ve gafleti kurumsallaştırmasıdır. İnsan nedir? Makine nedir? Akıl nedir? Ruh nedir? Bilgi ile hikmet aynı şey midir? Taklit ile hakikat arasındaki fark nerededir? Yapay zekâ bu soruları teknik bir mesele olmaktan çıkarıp yeniden insanın varoluş meselesi hâline getirmiştir.
Yapay zekâ alanındaki canhıraş gayret makine ile insanın arasındaki bir savaş değildir. Asıl savaş insanın içindedir. Daha açık söylemek gerekirse bu savaş, insanın içindeki Firavun ile Hz. Musa’nın savaşıdır. Firavun, yalnızca tarihî bir zalim figürü değildir; insan nefsinin en uç hâlidir. “Ben sizin en yüce rabbinizim” diyebilecek kadar kendini büyüten, kudreti kendinden bilen, mülkü emanet değil
Mesela biraz evvel gösterdiğin şu sokak, şimdi bakıyorsun aynı kompozisyon değil. Dünyamızı boyayan sihir tabiatın, kozmosun kendisidir, oraya ışığı serper güzel olur, o ışığı toplar götürür, karanlık yapar başka şey olur. Yani sihirli boya her zaman var olacaktır. Bu ışıktır; zaten her şey ışıkla başlar. Kutsal kitapların da dediği gibi; Allah ışık olsun dedi, ışık oldu ve insanlar da görmeye başladı. İnsanlar da onu görünce unutmamak için duvarlara mağara resimleri çizdi, ilk avcılıklardan filan, bunlardan da sanat doğdu evladım.
Çünkü okumak; yalnızca satırları değil; görülmeyen satır aralarını, noksansız yaratılmış ve kusursuz işleyen kâinat kitabını, “ahsenu’l takvîm” ama aynı zamanda “esfel-i sâfilîn” olan insanı, ve zamandaki işaretleri basîret ve ferâset ile görüp anlayabilmektir esasında. Varılan bu idrak seviyesinin karşısında havada uçuşan harfler, noktalar, virgüller, -da, -de ayrımları, diplomalar, ünvanlar, makamlar- mevkîler nasıl da ucuz ve manasız kalıyor değil mi?
Ölüm insanın gözünden perdeyi, kulağından sağırlığı, kalbinden ağırlığı kaldırır ve insanın aklı başına gelir. Her ölen bu farkındalık, bu basiret, bu nedamet ile can verir.
Şimdiki zamanın doğada bir varlığı vardır.Geçmişin varlığı yalnızca hafızadadır,ancak geleceğin bir varlığı yoktur.Gelecek zihnin bir kurgusundan ibaretdir.Geçmiş deneyimlerine sahip kişi bunu şimdiki eylemlere uygular fakat buda kesin değildir.Olay sonuçları beklentileri karşıladığında buna basiret denir.