• Bu millet muhaliflere oy verecek, bizden bıkmış. Bizi ancak Zübükzade kurtarır. Gelin Zübükzade’ye, “Seni belediye reisi yapacağız,” diyelim de herif partimize oyları toplasın. Kendisini reis yapmayacağız diye kızar da öteki partiye geçerse yandık, bidaha bu kazada partimiz seçimi kazanamaz. Ne diye herifi yıkarız babam? Evime hükümet geldi, diye atarmış. Atsın bre arkadaşlar, atsın... Ulan bu hükümetin kendisi atarken bile bile yutuyoruz da, aramızdan çıktı diye bir Zübükzade’nin atması mı bize ağır geliyor? Politika ne demek? Biri bin göstermek demek. İcabında pireyi deve, icabında deveyi pire yapmak demek. Aramızda muhalifleri tepeleyecek Zübükzade’den daha bir atıcınız, daha bir alçağınız varsa, çıksın ortaya, parmağını kaldırsın. Gördünüz mü, sustunuz işte... Öyleyse bize düşen memleket vazifesi, Zübükzade İbraam Bey'i desteklemek. Zübükzade, Kaymakam selam verdi de almadım” mı diyor, biz hemen, “Vali selam verdi de İbraam Bey valinin selamını almadı” diyeceğiz. Zübükzade, “Evime vekil geldi” mi dedi, biz hemen, “Başvekil geldi de İbraam Bey’den akıl sordu” diyeceğiz. Zübükzade İbraam Bey’in her yalanına, “Gördük, duyduk, valah billah doğru!” diye yemin edeceğiz. Parti dayanışması budur arkadaşlar. Yook, içinizde muhalefeti alt edecek, İbraam Bey’den daha oyunbaz birisi varsa, o başka, ona bir diyeceğim yok.
    Aziz Nesin
    Sayfa 128 - Nesin Yayınevi 37. Baskı
  • Kardeşim Sabahattin,
    Mektubunu ve iki kitabını hasta yatağımda postacı uyandırarak verdi. Ben bu beş yıllık hapiste sıhhatimden başka bir şeyimi kaybetmedim. Tasavvur edemeyeceğin kadar sevindim. Delilde işte meydanda, külüstür 1913 model yandan harf basar bir makinem var, derhal onun başına geçtim ve midemin sancısına kulak asmadan sana bunları yazmaya koyuldum.
    senin askerlikten başka ne yaptığını kitapların ve yazılarınla takip ediyorum.Hele bazı memleket ve Türk halkı düşmanlarının sana savurdukları küfürleri okudukça memleketin ve Türk halkı için ne kadar faydalı işler gördüğünü bir kat daha anlıyorum.
  • Mutlu denilen kişilerden biri misiniz? Öyleyse her gün üzüntü çekiyorsunuz demektir. Her günün bir büyük kederi ya da küçük tasası vardır. Dün sevdiğiniz bir kimsenin sağlığı için endişeleniyordunuz; bugün kendi sağlığınız sizi korkutmaktadır; yarın bir para sıkıntısı baş gösterecektir; öbür gün bir iftiracının acı sözü, daha öbür gün bir dostun felaketi; ardından havanın durumu, sonra kırılan ya da kaybolan bir şey, daha sonra vicdanınızın ve belkemiğinizin hoş karşılamadığı bir zevk; bir başka gün memleket işlerinin gidişatı. Kalp acıları da cabası. Ve bu böylece sürüp gider. Bir bulut dağılır, bir başkası oluşur. Yüz günden belki ancak bir tanesi tam bir neşe, tam bir güneş içinde geçer. Ve düşünün ki, mutlu olan şu az sayıda kişiden birisiniz! diğer insanlara gelince, sürekli durgun gecedir üzerlerindeki. düşünceli kimseler az kullanırlar “mutlular” ve “mutsuzlar” sözlerini. Besbelli bir başka dünyanın bekleme odası olan bu dünyada mutlu kişi yoktur. İnsanlar arasındaki hakiki bölünme şudur: Aydınlıktakiler ve karanlıktakiler. karanlıktakilerin sayısını azaltıp aydınlıktakilerin sayısını çoğaltmak; işte amaç budur. Bunun için haykırıyoruz: Öğretim! bilim! okumayı öğretmek, ateş yakmaktır; okunan her hece bir kıvılcımdır. Ne var ki aydınlık demek, mutlaka sevinç demek değildir. Aydınlıkta da acı çekilir; aşırı ışık yakar. Alev, kanadın düşmanıdır. uçmayı kesmeden yanmak; işte dehanın mucizesi budur. Bildiğiniz ve sevdiğiniz zaman da acı çekeceksiniz. Gün, gözyaşlarıyla doğar. Aydınlıktakiler de ağlar; hiç değilse karanlıktakiler için.
  • İlk yazısı Sürü Adamı başlı­ğını taşır. "Bir adam vardır ki, hiçbir düşüncesinde, hiçbir hareketinde, 'kendi ken­disi' olamaz. Ne düşünse, ne yapsa, ne söylese kendini değil, mensup olduğu sosye­teyi, ırk, muhit ve dışardan aldığı telkinleri dile getirir. Kendiliğinden hiçbir şey bul­amamıştır. Başka birinin sisteminden aldığı fikirleri ve akideleri o sistemin sahibin­den daha softaca müdafaa eder. (...) Artık ölünceye kadar hiçbir realitenin mili, onun yabancı bir telkinle perdelenmiş gözünü açamayacaktır. Hayatın her şeyi her gün de­ğiştiği halde, o, sakallı feylesofundan yahut iktisatçı şeyhinden bellediği, hiç değişmeyen birkaç ayet içinde kalmaya mahkum, ilerlediğini sanacak, yerinde sayacaktır. İçinde hep sürü insiyakları teptiği için şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır bu. Bir ferttir fakat şahıs değildir.(...) Bu sürü adamlarının yüz bin tanesi bir tek şahsa muadil değildir. Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını azaltmakla işe başlamalı ve fertlerden değil, şahıslardan mürekkep bir sos­yete kurmanın yoluna bakmalıdır." (Tan, 23 Haziran 1935)
  • Paris'te aşk bir arzu, kin bir hevestir. Orada bin franklık banknottan maada (banknot dışında) hakiki akraba, rehin evinden başka vefalı dost bulamazsınız. Bu umumi kayıtsızlık yüzünden salonlarda veya sokaklarda kimse göze batmaz. Orada hükümet ve giyotin, din ve kolera, her şey hoş görülür. Kim olursanız olun, buradakiler tarafından yadırganmazsınız ama yokluğunuz da fark edilmez. Ahlaksız, imansız, duygusuz (bir çevre). Fakat öyle bir memleket ki bütün hisler, bütün imanlar ve bütün faziletler orada başlar ve nihayet orada son bulur. Bu ülkeye (Paris'e) ferman dinleten hangi kuvvettir diyeceksiniz: altın ve zevk.
    Honore De Balzac
    Sayfa 99 - iletişim yayınları
  • Hazırlanınız;
    Başka, daimî bir memlekete gideceksiniz.
    Öyle bir memleket ki bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir.
  • Bu bilinen dünya üzerinde yaşayanların bilmedikleri bir başka dünya daha varmış. O bilinmeyen başka dünyanın altı kıtası ile, o altı kıtada yaşayanların bilmedikleri bir de yedinci kıtada yaşayanların, o kıta içinde bilmedikleri bir memleket varmış. İşte bu bilinmeyen dünyanın, bilinmeyen kıtasındaki bilinmeyen memleketin bilinmeyen insanları, bilinmeyen bir zamandan beri kendi kendilerine yaşar dururlarmış.