"Ne diyeyim, biraz sen acı, merhamet et hastalara."
"Ne merhameti, sen yeni gördün ölen insanı, biz ayda kaç tane görüyoruz, biliyor musun, bazen beş, bazen on! Hem bunun ölümü ne ki, yaşamış yaşayacağı kadar."
"Ne yaşamış, savaştan savaşa gitmiş, bizim için, bize bu
yurdu bırakmak için.
"Hah, bırakmış da iyi halt etmiş, ne olacaktı bırakmasaydı?
Ha belki ben doğmayacaktım, değil mi, bu meret dünyada iki paralık ekmek için sabahtan akşama dek pislikle uğraşmaya-caktım... Bu yurdu bırakmış ha?.. Ne var bu yurtta be bücür, fakirlik, sıkıntı, pislik! Merhamet ha, niçin? Kimse bana merhamet etti mi? Niye hemşire oldum ben? Bilmezsin değil mi, söyleyeyim, parasız okutuyorlardı da ondan. Doktor da olabilirdim değil mi, doktor! Belki o zaman merhamet dediğin șeyi öğrenirdim.
“Yoo," dedi Dursun, "merhamet dediğin şey doktoruna, hemşiresine bakmaz, insanlığına bakar! Bir hastaya acımayı bilmedikten sonra ister doktor ol, ister hemşire, ne fark eder?'"
"Kimse bana acıdı mı ki, ben kimseye acıyayım, ha bücür?"
"Bedava okumuşsun işte, devlet okuttu değil mi, şu gazinin sana verdiği yurdun devleti."
"Boş versene sen onu, okutmuş da ne yapmış, şimdi eşek gibi hizmet istiyor benden."
"Ya ne yapacaktı, buyur keyfine mi bak
diyecekti, tabii hizmet isteyecek. Gazi de hizmet etti, savaşlarda.