• Olmamız gereken şeye dönüşebilmek için küçük küçük darbelere ihtiyacımız vardır. Maalesef darbeler acıtır, büyürken acırsınız. Ama ancak acıyarak kendimizi bulduğumuzu kimse söylemez bize, belki de korkacağımızı sanırlar. Halbuki ruhumuz acıdıkça kabuğumuz soyulur. İçimizdeki güzellik dışımıza çıkana kadar.
  • "Kim bilir, belki de insanın bunları anlaması için ağrıyan bir kalbe gereksinimi vardır."
  • Kimseyi değiştiremezsin hayatta.
    Ve kimse için de değişmemelisin.
    Kimliğini kaybettiğin an, yaşamını çöpe attın demektir.
    İstemediğin sürece, hiçbir şey için ödün vermeyeceksin.
    Çünkü gün gelir, verecek hiçbir şeyin kalmaz.
    Her şeyi sen istediğin için yapacaksın,
    başkası senden istediği için değil.
    Ve sen, sen olarak kaldığın sürece senin yanında olanlar
    da mutlu olacaktır.
    Bırak hayatına eşlik etmek isteyenler gelsin seninle.

    Yolun bitimine kadar gelmeleri şart değil.
    Herkesin gidebileceği bir yol vardır.
    Sen yeter ki, yanında yer almayı bil.
    Ne sen kimse için mecburi istikametsin,
    ne de bir başkası senin için...
    Seninle gelmek isteyenleri yanına al.
    Belki beraber daha çok şey katabilirsiniz bu hayata.
    Yanındaki seni mutlu ettiği sürece kalsın hayatında, zorlama kendini.
    Hayat rahat ve anlayışlı insanlarla
    Ve hayat hak ettiği gibi yaşandığında güzel...

    Ve unutma; aynı dili konuşanlar değil
    aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir...


    Charles Bukowski
  • 208 syf.
    Hayat savaşın çocuklarına acımasız yüzünü çok erken gösterir. Kendi dünyalarında henüz anlamlandıramamışlarken hayatı , soğuk ve buzdan gerçeklerle çevrilmiştir ömürleri. Tarih boyunca dünya üzerinde milyonlarca çocuk , kalplerini saran korku ve güvensizlik içinde yaşama direnirlerken ; bazen bir bomba sesi , bazen evlerinden zorla sürgün edilirken , veyahut gözleri önünde aileleri katledilirken çaresiz gözlerle bakakalırlar. Uykuları , olabildiğince endişeli ve kaygılıdır. Çocuk dünyaların da herşey olabildiğince saf ve temizdir. Çocuklar işte , dünyanın masum , en çıkarısız varlıklarıdır. Keşke yeryüzünde hiç bir çocuk üzülmese , kırılıp örselenmese yüreği...

    Sokaklarda dilediği şekilde koşup , sek sek oynasa . Keşke ; hiç bir çocuk dili , dini , ırkı ve etnik kökeni yüzünden ötekileştirilmese , sınıflara ayrılmasa. İnsana miras kalan en temiz geçmiş çocukluktur . Keşke düşleri ellerinden alınmasa , ve hayat hep onlara iyilik ve güzellik verse . Temenniler uzar da gider .

    ....

    Mümkün müdür böyle bir dünya?
    Sanırım hayır!

    Dünya üzerinde vahşet hiç bitmedi ki . İnsan olduğu için , hoş görülmedi ki kimse . Bugün Filistin'de , Arakan'da , Yemen'de , ve daha nice yerlerde başını yastığa rahat koyamayan , belki de yıkanacak sıcak suyu bile olmayan , ninni yerine bomba sesleri dinleyen milyonlarca çocuk vardır . İnsan vardır . Kimliği etnik kökeni yüzünden hunharca katledilen vahşi şekillerde kamplarda ölüme terk edilen nice tarih olayları vardır bu yeryüzünde. Gücümüz yetmediğinden zulümleri dindirmeye , ellerimizde onlar için sadece dua vardır. Etnik kökeni ne olursa olsun , kalplerimiz dünyanın masum çocukları için yanıp yakılmaktadır. Sadece bir avuç dua ile ne değişir demeden ısrarla ve sebatla dua etmek vardır bizimde kaderimizde.

    Dokuz yaşındaki Bruno ; henüz hayatı yeni tanımaya başlamışken çok sevdiği Berlin'den ve arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalmıştır. Babası Almanya Yahudi toplama kampına komutan olarak gönderildikten sonra hayatı bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Bruno Out-wiht' deki yeni evlerine alışmakta zorlanmakta ve burayı asla sevmemektedir. Odasının penceresinden dışarıya baktığında tellerle örülü, sınırları çizilmiş barakalar ve üstlerinde tek tip kıyafet bulunan nice insanlar görmektedir. Çizgili pijamalı insanlar ve çocuklar.
    Her ne kadar Bruno kendi anlam dünyasında gördüklerini yorumlamaya çalışsa da , asla anlamayacağı şeyler olacaktır bu dünyada. Bruno , macerayı , araştırmayı çok seven bir çocuktur. Herşeyin iyi tarafını gören keşifler yapmayı bilen yetenli bir çocuktur. Tel örgüler etrafında yaptığı uzun bir yürüyüşten sonra , çok uzakta bir nokta gördü , nokta biraz daha belirginleşip benek oldu , ve benek küçük bir çocuk oldu. Çizgili pijamalı ve kafası tıraş edilmiş bir çocuk görür. Çocuk çok zayıf ve hayli üzgün görünüşlüdür. Bruno da tel örgülerin kendi tarafına aynı diğer çocuk gibi oturur ve çocukla sohbet etmeye başlarlar. Çocuğun adının Schmuel olduğunu öğrenir. Kısa bir süre sonra Bruno'nun her öğleden sonra tel örgü boyunca yürüyüp yere oturarak Schmuel ile sohbet etmesi bir rutine dönüşmüş, aralarındaki dostluk giderek perçinleşmiştir. Bruno ve Schmuel birlikte sohbet etmekten artık büyük mutluluk duymaya ve Bruno kendini eskisi kadar yanlız hissetmemeye başlamıştır.

    Kitabın ; en etkili tarafı konusu ve bir çocuk dilinden anlatılan en masum ve samimi seslenişini içeriyor. Kitap , çocuk kitabı olsa bile her kesimden insana hitap ettiği ve okuyanların uzun bir zaman etkisinden kurtulamayacağını düşünüyorum. Sonuyla ilgili birşey yazmak istemedim çünkü ; okuyup hissetmeniz en doğrusu. Kitap , öldürürücü darbeyi sona saklamış durumda. İçimi acıtan sancıtan bir sondu. Kalbim hala ; Bruno ve ailesi ve tabi en iyi arkadaşı Schmuel için sızlamaktadır. Sanırım bir süre de etkisinden çıkamayacak , zihnimi hikayesiyle meşgul edecektir. Kitap benim tavsiye listemdedir.

    İyi okumalar....
  • 416 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Kitap 1981 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanmış ve 31 yıl sonra 2012 tarihinde ise ilk kez Türkçeye tercüme edilmiş. 31 yıl önce yayımlanmış bir kitap neden şimdi basılmış diye düşündüm? Yüzlerce yeni kitabın yayımlandığı bu zaman diliminde o kadar kitap varken bunun tercüme edilmesi, bunun 'önemli bir değer' olduğunu düşündürdü.
    Mutlaka bir sebebi vardır. Yoksa laf olsun diye bu tür kitaplar basılmaz (ya da basılıyor mu?). Kitap bu açıdan dikkatimi çekti. Kitabın ismi veya yazarı değil.

    Kitap, Kabalcı'nın standart kapak tasarımları ve yazı tipiyle yayınevinin alametifarikası olarak kendisini gösteriyor. Kitap bir roman, hikaye, günlük değil. Sosyoloji, antropoloji, kültür, dil, din, tarih, coğrafya gibi çeşitli unsurları içinde barındırır. Özelde Kuzey Afrikalı Müslümanların toplum, yaşam, din, gelenek gibi çeşitli olguları; kabile, devlet ve genel olarak da yaşamlarını; din ve çeşitli etkiler içinde var olma durumlarını inceliyor. İbni Haldun'un düşünce yapısının uygulanabilir ve uygulanamaz biçimleri örneklerle açıklanmaya çalışılıyor. Fas, Tunus, Cezayir özelinde ama Libya ve diğer bazı Müslüman ülkelerin antropolojik yapısı da İbni Haldun'a göre kıyaslanıyor.

    Yazar, Müslüman coğrafyasına çeyrek asır boyunca yaptığı geziler de (ve özellikle kuzey Afrika) İslam ve İslam'ın
    toplumdaki yeri ve işleyişini incelemiş. Temel olarak bu topluma yabancı olanlara (Müslüman dünyanın dışındaki toplumlar) bu toplum aktarılmaya çalışılmış.

    Yazar, 'İslam bir toplumsal düzen projesidir' diyerek, iddialı giriş cümlesiyle Müslüman dünyasını sosyal bilimler açısından ele alıyor. Müslümanların daha çocukluktan itibaren -genelde- bildiği İslam'da ruhban sınıfının olmaması ve dini öğrenmek için illa bir şeyh, şıh veya ruhbanlık birimine ihtiyaç duyulmadığını belirtmesi, yazarın Müslümanlık açısından ortaya koyduğu bir durum saptaması.

    İbni Haldun, David Hume, Robert Montagne ve Edward Evans Pritchard'un düşünceleri kitabın temelini oluşturup, bunların Müslüman dünya üzerindeki antropolojik çalışmaları ve bunun üzerinden çeşitli toplum bilimi araştırmalarının yorumlanması yapılmaktadır.

    Kitap, toplum ve insan ilişkileri, toplumların dinleri, dilleri, ırkları, etnik yapısı, kavimlerin karşılıklı incelenmesi ve kültür
    oluşumları hakkında araştırmacılara yardımcı olmaya çalışıyor.

    Yazar, Robert Montagne'nin bir kitabından bahsederken kullandığı cümle (s.316) bu kitabın da hitap ettiği kitleyi tanımlıyor, yani: 'kesinlikle uzmanlara yönelik bir kitap'. Bu kitapta sadece bu konularda araştırma yapacak araştırmacılar için değerli bir kaynak eser olarak ortaya çıkıyor.

    Yazarın Yahudi kökenli olmasına rağmen belirttiği çeşitli ifadeler oldukça dikkat çekici bir durum sergiliyor. 'İslam ne ondan önceki bir geleneksel uygarlığı çürüttü ne de onun hayaleti gibi yaşadı. Kendi imparatorluğunu ve uygarlığını yarattı (s.17)' ya da 'İslam üç büyük Batı tektanrıcı din
    içinde moderniteye en açık olanıdır' gibi çeşitli örnekler anlatıyor.

    David Hume'nin başta 'Salınım Kuramı' olmak üzere çeşitli psikolojik modellemeleri ile birlikte, İbni Haldun'un işaret ettiği çözüm ise, toplumsal çözümler icat etmeden ortaya çıkan durumu analiz etmekten geçmektedir. İbni Haldun'un ifade ettiği dünya, geleneksel Müslüman uygarlığın kırsal yaşam ve kitabi anlayışı bir araya getirmektedir.

    Kuzey Afrika çöl yaşamı, kabileler, grup, gruptan ayrılma, dil, din bağlamında birbiriyle örtüşen ve çelişen düşünceler olacağı gibi büyük bir çatışmanında ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Kabile yaşamı, kabile yaşamının devlete ve bölgeye etkileri ve yaşam tarzları karşılaştırmalı olarak
    sunulmuş.

    Kitap içerik bakımından oldukça fazla altı çizilecek önemli bilgiler içermekle birlikte özellikle bu konularda 'uzman' kavramıyla bütünleşik bir okura yöneliktir. Yapılan karşılaştırmalar, alıntılanan metinler yapılan yorumlar standart okuyucu için değil, tamamen belli uzmanlık alanı içinde
    olan kişilere yöneliktir.

    Sadece Kuzey Afrika Müslüman toplumu da yok. Türkiye, Osmanlı etkisi ve bunun uygulanabilirliği de çeşitli görüşler altında ileri sürülüyor.


    Antropoloji, sosyoloji ile ilgili kişilerin mutlaka ilgisini çekecek bu kapsamlı çalışma ile sosyal örgütlenme, gelenekler, örfler, inanç sistemi, dil, din, vb. çeşitli olgular Kuzey Afrika özelinde, Müslüman gruplar temelinde inceleniyor. Kabilelerde dinin etkisi, evliya kültü, yaşayış, coğrafi şartlar ve dolaysıyla yaşanan sıkıntılar ve bunlar için yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Yazarın Yahudi kökenli olması içeriği nesnellikten uzaklaştırmamış ve Batı toplumuna, Müslüman topluma bakış açısını zenginleştirecek bilgi vermeye çalışmış. Tavsiye edilir.


    Notlar:

    1) Bu kitabın incelemesi 24 Nisan 2012 tarihinde yapılmıştır. Arşivden çıkarıp (tekrar düzenlenmesi, yazılması) 23 Ocak 2019 tarihinde bu siteye Müslüman Toplum eklenmiştir. Aradan 7 yıl geçmiş ama belki faydalanan biri olur diye ekledim. Bu yazı -diğerleri gibi- tamamen benim öznel düşüncelerimden oluşmaktadır. Bu inceleme de o şekildedir. İçerikte bahsettiğim o 'uzman' gruptan da değilim. Sadece düz bir okurun anladıkları ya da anlayabildiklerini ifade etmesi sayılabilir. 7 yıl sonra bilgisayar ortamında yazıya dökmenin biraz da sevincini yaşıyorum.

    2) Kitabın bazı yerlerinde Fransızca kelime, terim, kavramlar tercüme edilmemiş.

    3) 7 yıl önceydi. Bu kitabı alıp, notlar alarak okumuştum. O güzel insan, O iyi insan, O yardımsever, dost, arkadaş, canla biraz da bu kitaptan konuşmuştuk. Onun mekanında her zaman ki gibi ben de sigara ve çay onda sigara ve kahveyle, hayata dair her şeyin konuşulduğu bir durumun o günlük
    konuğu da bu kitaptı. Daldan dala gittik, tükettik sigaraları ve çayı ve sonra hayatı. Ve O dostun anısına ta 1990'larda dinlediğimiz ama çok sevdiğimiz Barış Manço'nun bu şarkısını kendime söylüyorum. https://www.youtube.com/watch?v=u7BBx4osZ-k Artık ben de sigara yok sadece çay varken, onda hiçbir şey yok. Ruhun Şad Olsun. / Dostun, arkadaşın........Ali K..
  • Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...
    Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
    Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
    Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
    Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
    Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...
    İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...
    İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...
    Birazdan sabah olacak...
    Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak...
  • 283 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Bilim Adamının Romanı Olur mu?

    Uzunca bir süre ulaşılacak noktada duran kitabı okumaya engel belki de bu soruydu. Bilimle edebiyat arasında bir uzaklık kesbeden zihnimizdi bu soruyu sorduran. Edebiyatçıların bilime karşı takındığı soğuk tavrın payı da vardır belki de. Neticede edebiyat ontolojik, metafizik meseleleri dert edinen bir alandı, bilim ise soğuk maddeci bir vakıa olarak o sorulara cevap vermiyordu. Hatta seküler, pozitivist bilimcilerin teoloji, metafizik alanına Comte gibi bakıp "artık aştık bunları, bunlar ilkel şeyler" gözüyle baktığına da şahidiz.

    Oysa Mustafa İnan bilim için gayretin, çabanın, emeğin nadir örneklerini sergileyen bir şahsiyet olarak biz Doğuluların bu alanda ithal bilim değil telif bilim üretmesi için mücadele eden tam bu toprakların adamlarından biri olmuş. Belki onunla aynı bakmayacağımız şeyler bulabiliriz ama onun bu topraklar için verdiği gayretin karşısında sayıyla durabiliriz. Kitap bize bunu salık veriyor. Belki de Almanya'da hastanede hayatını gözlerini yuman Mustafa İnan'ın hikayesini okurken gözlerimiz yaşarabiliyor.