• Şeytana mı tapıyorlar?
    Marul yasak, kuru fasulye haram! Ezidiler kimdir?

    Ezidilik, Ortadoğu’nun kadim dini geleneklerinden birisidir. Günümüzde, Irak Federal Kürdistan Bölgesi, Türkiye, Suriye, Ermenistan, Gürcistan, çeşitli Avrupa ülkeleri ve Rusya federasyonu sınırları içinde yaşıyorlar. Eskiye nazaran nüfusları çok azalmış. Ezidi kaynaklarına göre, şu anda bütün dünyada, Irak Federe Kürdistan Bölgesi’nde 400-450 bin, Suriye’de 15-20 bin, Türkiye’de binlerle ifade edilecek küçük bir nüfus, Rusya Federasyonu’nda 150-180 bin, Avrupa’da 60-75 bin olmak üzere toplam 750 bin Ezidi yaşamaktadır.

    Avrupa’daki nüfusun büyük çoğunluğu Türkiye’den gidenlerdir, dolayısıyla buradaki Ezidilerin hemen tümü Türkiyelidir. Dünyadaki toplam Ezidi nüfusun yarısından fazlası Irak Kürdistanı’ndadır. Musul’a bağlı Ninova ve Duhok’a bağlı Şengal bölgeleri barındırıyor bu nüfusu. Ezidiler Kürt’tür. Hemen hemen tümü Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinin Botan şivesini kullanıyor. Bunun yanında Ninova’da bulunanların bir kısmı şu anda Arapça da konuşuyor.

    Ezidi inanç sisteminin kurucusu ve peygamberi olarak kabul edilen Şeyh Adi bin Musafir, aslen Hakkârili olup Lübnan’a göçmüş bir ailenin çocuğudur. 1072 yılında Baalbek’te doğmuştur. Musul’un kuzeyinde yer alan Laleş Vadisi’ndeki eski bir manastırı bir dergâha çevirdi, bu dergâhta birçok mürit yetiştirdi, kimin yazdığı hâlâ kesinlik kazanmamış, dünyanın en kısa kutsal kitabı olarak kabul edilen ve tamamı Kürtçe olan Mishefa Reş’i (Kara Kitap) kutsal kitap belledi ve 1162 yılında vefat etti. Şeyh vefat ettikten sonra Laleş’teki tapınakta gömüldü, bu tarihten itibaren Laleş tapınağı, Musul, Hakkâri, Botan Çayı, Cizre, Nusaybin, Mardin, Van, Kafkaslar ve Urmiye’de bulunan Kürt aşiretleri içinde yaygınlaşmış olan Ezidi inancına sahip herkes için bir hac mekânına dönüştü.

    KUTSAL VADİNİN GİZEMİ

    HER yıl 6-13 Ekim günleri arasında Laleş’te büyük Ezidi buluşması yaşanır. Bunun adı “Cema (Toplanma) Bayramı”dır. Şeyh Adi’nin türbesine yapılan hac ziyareti, onlar için hem dini, hem de milli bir vazifedir. Bu tören sırasında, şeyhin sandukasına yüz sürüp üç kez tavaf eden her Ezidi hacı olmuş sayılır. Şeyhin türbesine, Sırat Köprüsü denilen bir köprüden geçerek ulaşılır.

    Türbenin içinde bir pınar var. Pınarın adı “Akpınar”dır (Kahniya Sipî). Bu pınarın suyuna zemzem suyu adı verilir. Çocuklarını bu pınarın suyuyla vaftiz ederler. Hac vazifesi, bir tören şeklinde yerine getirilir. Vadi boydan boya, kocaman dut ağaçlarıyla çevrilidir ve her dut ağacına bir büyük dini şahsiyetin adı verilmiştir. Bu ağaçlar teker teker ziyaret edilir. Vadide bulunan ağaçların tek dalını bile kesmek, günahların en büyüğüdür. Kutsal vadinin hiçbir yerinde ayakkabı ile dolaşılmaz. Burada zinhar cinsel ilişki kurulmaz. İçki içilip sarhoş dolaşılmaz. Kem gözle kimseye bakılmaz. Ziyaret boyunca her türlü kötülükten arınır insan, pür iyilikle dolar.

    Ezidiler, tarih boyunca aldıkları yaraların acısını dindirmek istercesine seher vakti, güneşin ilk ışıkları vadiye vurur vurmaz, yüzlerini güneşe çevirip dua etmeye başlarlar. Sonra Şeyh Adi’nin türbesinin kapısında sıraya geçerler. Türbenin kapısında dizilmiş olan din adamları şeyh, pir, kaval (qewal) ve fakirlerin (feqîr) ellerini öpüp durmadan kavilleri okurlar. Kaval ve fakirlerin çaldıkları bendirler ve okudukları kaviller eşliğinde dans ederler. Güneş batarken de, tekrar hep birlikte yüzlerini güneşe çevirip içlerinden geçenleri kavil ve dualarla güneşe anlatırlar. Sabah ve akşam günde 2 kez kılınır namaz. Sabah namazında, güneş belirli bir sarılığa ulaştıktan sonra, güneşe karşı durup 3 defa eğilmek (rükua varmak) suretiyle kaviller okunur. Akşam güneş batmaya yüz tuttuğunda da aynı hareket tekrarlanır.

    Ezidilik hiçbir dinin, felsefenin kolu ya da devamı değildir. İçinde Mezopotamya’da bulunan bütün dinlerden, felsefelerden, inançlardan birer parça barındırır. Hıristiyanlıktan vaftiz ve İsa’nın yeniden doğacağı inancını, Zerdüştlük’ten düalizm ve ateşin kutsallığını, İslamiyet’ten hac, oruç, namaz, sünnet ve kurbanı, Alevilik’ten ahret kardeşliğini (birayê axretê),Şamanizm’den dans ve zikir törenlerini aldığını söylerler konunun uzmanları.

    EZİDİ KELİMESI NEREDEN GELİYOR?

    Son IŞİD saldırısına kadar Türkiye’deki yazılı ve görsel basında isimleri hep “Yezidi” olarak geçti. Kürtçe kavramların doğru yazılmasına özen göstermeyen basın, ne olduysa son günlerde dil değiştirerek isimlerini gerçek biçimiyle “Ezıdi” olarak yazmaya başladı. Aslında isimleri konusunda, Batılı misyonerler tarafından keşfedildikleri günden bugüne bu karışıklık hep sürdü. Kimin onlara ne dediği önemli değil, önemli olan onların kendilerine ne dediği...

    Kürtçe bilen hiçbir Kürt’ün ağzından, onları tanımlarken “Yezıdi” kelimesi çıkmaz. Onlar ve Müslüman Kürtler onlara “Êzıdi” veya “Ezıdi” diyor. “Ezıd” kök isimdir, “i” eki aitlik bildirir Kürtçe’de. Yani “Ezıdi” derken, “Ezıd’e ait olan, Ezıd kavmine, dinine mensup” demek istiyoruz. Kelimenin kökeni hakkında birçok fikir ortaya atılmış. İran’ın “Yezd” şehrinden geldikleri için bu isim aldıklarını söyleyenlerden, Farsça’daki “Tanrı” anlamına gelen “Yezdan”a, Kürtçe’deki “beni yaratan” anlamındaki “Ezda” kelimesinden, Farsça’daki “Îzed” kelimesine kadar bir yığın değişik fikir bugüne kadar hep tartışıldı. Ama günümüz Ezıdi aydınların en çok rağbet ettikleri isim “Ezıdi” kelimesi. Bu aydınlardan Xelil Cındi Reşo’ya göre bu kelime ilk defa “temiz ruhlar”, “dosdoğru yolda yürüyenler” anlamına gelen “E-zı-di” şeklinde Sümer yazıtlarında kullanılmış.

    Gazetemiz yazarlarından Murat Bardakçı ise Yezıdi kelimesinin Kerbela’da Hazreti Hüseyin’i şehit eden Muaviye’nin oğlu Yezid ile hiçbir alakası olmadığını, buradaki Yezid’in kökeninin Farsça’da “Allah’a ibadet eden” anlamına gelen “Îzed” kelimesinden geldiğini, “Îzed” veya “Îzid”in İran’ın eski dini olan Zerdüştlük’te iyilik tanrısı olduğunu, bu tanrının bir başka adının “Hürmüz” olduğunu ve kötülük tanrısı “Ehriman”la mücadele halinde olduğunu, kelimenin Farça’dan Kürtçe’ye “Ezid” şeklinde geçtiğini” söyler ki, bu yorum günümüz Ezıdi aydınlarının da yorumuna çok yakındır. Ben de aynı fikirdeyim.

    ŞEYTANA TAPMAZ ONU YOK SAYARLAR

    Ezidi inanışında Tanrı, dünyanın koruyucusu değil sadece yaratıcısıdır. O faal değildir ve dünya ile ilgilenmez. O yüzden dünya iktidarını 7 meleğe devretmiştir. Her bin yılda bir melekler insan kılığına girip yeryüzüne iner, yeni bir kanun getirir, giderlerken de geride bir çocuk bırakırlar. İşte o çocuk bir şeyhtir. Tanrı adına yeryüzü nizamını sürdüren bu meleklerin başında Azazil, bir diğer adıyla “Tavus Meleği” (melekê tawûs) vardır. Tavus Meleği, meleklerin en güçlüsü, en iyisidir. Tanrı adına düzeni yürüten yani Tanrı’nın ikinci kişiliğidir. Ezidi inanışına göre, Tanrı Adem’i yarattıktan sonra, bütün meleklerine Adem’e secde etmesini emreder.

    Ancak Tavus Meleği, Tanrı’dan başkasına secde etmeyeceğini, çünkü kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını söyleyerek secde etmeyi reddeder. Bunun üzerine Tanrı, onu cennetinden kovar, o da 7 bin sene ağlayıp gözyaşı döker, öyle ki döktüğü gözyaşlarıyla cehennemin ateşini söndürür. Tanrı ödül olarak, onu tekrar cennetine kabul eder.

    Bu inanıştan, Ezidiler şöyle bir sonuç çıkarmışlar. Tavus Meleği, Tanrı’nın buyruğuna karşı gelerek “kötü” bir şey yaptı. Yaptığı “kötülükle” Tanrı bile baş edemediğine göre, kötülüğü “uyandırmamak” lâzım. Onun için en iyisi, Tanrı’yı bile dize getirebilen kötülük timsalini yok saymaktır. İnsanın karşılaştığı her şey Tanrı’nın isteğine göre olur ve iyidir. Bir şeyi kötü diye nitelendirmek, insanın bakış açısına bağlıdır. Kötülük ve cehennemin olmaması, kendisiyle birlikte cehennemin kapılarını açan varlığı da yok sayar.

    Ezidiler, şeytana tapınmayı değil, onun varlığını yadsımayı temel alıyorlar. Tanrıdan sonra en büyük varlık olan Azazil, yani Tavus Meleği, Ezidilerin çevresinde yaşayan Sünni çoğunluk ve Hıristiyan azınlık tarafından kötülüğün simgesi “Şeytan” olarak görüldüğünden, Ezidiler bu yüzden “şeytan” kelimesini hakaret olarak algılamış, bu kelimeyi hayatlarından çekip almışlar. Bundan dolayı “şeytan” kelimesini kullanmaz, bu kelimeyi çağrıştıracak “şat”, “kaytan”, “na’let”, “şin” vb. kelimelerin kullanılmasını yasaklamışlar.

    MARUL YASAK, KURU FASULYE HARAM

    Ezidi inanışına göre, insan ölür ancak ruhu ölmez, ruh başka gövdelere geçerek varlığını sürdürür. Güneş, ay ve yıldızlar ışık kaynaklarıdır, onun için hepsi kutsaldır. Ateş, nur saçan bir kaynak olduğu için kutsanır ve ona asla tükürülmez. Kutsal kitapları olan “Kara Kitap”ta (Mishefa Reş) bazı yasaklar şöyle sıralanır: “Peygamberin adını çağrıştırdığı için marul yemek yasaktır. Kuru fasulye haramdır. Koyu mavi boya kullanmak, mavi elbise giymek yasaktır. Onu karnında sakladığı için Yunus Peygamber’e saygısızlık olmasın diye, balık yenmez.

    Peygamberlerinden birinin sürüsü olduğu için ceylanların etini yemek haramdır. Tavus kuşuna saygısızlık etmemek için ona benzeyen horozun eti de yenmez. Güneş kutsaldır, ışık saçar, ısıtır, hayat verir. Yılan güneş ışığını çok sevdiği için yılan kutsal bir hayvandır, kesinlikle öldürülmez. Beyaz renk kutsaldır; beyaz, saflığın, temizliğin sembolüdür. Onun için Ezidiler, beyaz kıyafetler giymeye özen gösterir. Saç ve bıyık uzatmak, uzatılan saçları örgü yapmak gelenektir. Ezidiler için farz olan dini vecibeler şahadet, namaz (ibadet),oruç, zekât ve haçtır.

    Onlara göre Tanrı’nın birçok ismi vardır. Bunlardan en çok kullanılanı ve en güzeli “Xuda” (Hüda) dır. Şahadet, Tanrı’nın sonsuz kudret sahibi olduğunu gösterir. Şeyh Adi ile mürşitleri Sultan Ezit ise Tanrı’nın meleği, yerin nuru ve insanlığın sevincidir. Tavus Meleği, Tanrı’nın meleği ve elçisidir. Ezidiler, kendilerini büyük bir aile olarak görüyorlar. Bu aile kendi arasında “Binemal” veya “Babik” diye ayrılır. Ezidiler birbirini aşiret, kabile, mal ve ocaklar üzerinden tanımaktadırlar.

    KATI BİR HİYERARŞİ

    SINIFLI bir toplumdur Ezidi toplumu. Katı bir hiyerarşi vardır. Temelini dinden almaktadır. Kan bağına dayanır. Sınıflar arası geçiş mümkün değildir. Toplumu tepeden aşağıya şeyhler, pirler ve müritler oluşturur. Şeyhler ve pirler toplumu yönetir, müritler ise onlara bağlıdır. Bu müritlere göre, Doğu’nun diğer ucunda veya Batı’nın diğer ucunda olsun, müridin yatağında kaç kez döndüğünü bilmeyen bir şeyh, şeyh değildir, bağlılık o derecedir.

    Toplum yapısını inceleyen antropologlar ve sosyologlar, tarih boyunca uğradıkları onca kıyıma, gördükleri onca zulme rağmen, toplumun varlığını hâlâ sürdürüyor olmasını, çok sıkı bir şekilde oluşmuş olan bu örgütlenme yapısına bağlarlar. Her mürit, muhakkak bir şeyh, bir pir, bir usta, bir mürebbi ve bir “ahiret kardeşi”ne (birayê axretê) sahip olmak zorundadır. Şeyhler, kendi aralarında Adaniler, Şemsaniler ve Kataniler diye üç bölüme ayrılıyorlar. Bu üç şeyh kastı kendi aralarında evlenemezler ancak her şeyh ailesi kendi kastı içinde evlenebilir.

    Örneğin bir Adani şeyhi, ancak Adani bir aileden birisiyle evlenebilir. Pirlere gelince... “Pir” kelimesi Arapça’daki şeyh kelimesinin Kürtçe’deki karşılığıdır. Şeyh aileleri, Şeyh Adi’nin ailesinden gelirler ve bu aileler kendi aralarında evlenebiliyorlar. Bu iki kastın dışında kalan Ezidilerin tümü mürittir. Müritler ancak kendi aralarında evlenebiliyorlar. Hemen hemen hepsi aşiret ve kabileler şeklinde örgütlenmişler. Ezidi toplumu yılın büyük çoğunluğunu bayram, özel günler ve özel ziyaretlerle geçirir.

    Êzid, Bêlinda, Hıdır İlyas bayramlarının yanında en büyük bayramları yılbaşıdır. Bu bayram Melekzan, Melek Tavus ve Kızıl Çarşamba (Çarşemba Sor) olarak da bilinir. Doğu takvimine göre nisan ayının ilk çarşambasına rastlar. Bu ay boyunca düğün yapılmaz. Yılbaşı gecesi, Babaşeyh ve meclisinde sema icra edilir. Kutsal Laleş’in her tarafında kandiller yakılır. Ezidilerin ibadet için Müslümanların camisine, Hıristiyanların kilisesine, Musevilerin havrasına benzer özel bir mabedi yoktur. Bir Ezidi için evliyaların mezarı, dağlar, pınar başları, görkemli ağaçların altı gibi kutsallık kazanmış mekânlar, yüzünü güneşe dönüp ibadete durması için mükemmel birer mekândır.

    Yaşadıkları yerlerde ziyaret edilebilecek böylesi bir mekân mutlaka vardır, bu mekanlarda tertiplenen şenlik ve festivaller onlar için ibadettir. Yılbaşının bitiminden haziranın sonuna kadar bu mekânlar kafileler halinde ziyaret edilir. Bu ziyaretlere “tavaf” denir.
  • 424 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Öykü yazmak zordur bir de polisiye öykü yazmak daha da zordur .O kısacık sayfalarda o gizemi ,merak duygusunu vermek ,konuyu toparlayıp sona ulaşmak çok zor.
    21 yazar 20 öykü. Yazarların için de çok çok sevdiğim yazarlar var ki kitabı almama neden onlar.Bazi öyküleri pek beğenmesem de çok begendiklerim de oldu için de. Genel olarak sevdim kitabı ve o sevdiğim yazarlar beni yine hayal kırıklığına uğratmadı öyle ki eğer isimleri olmasaydı öykülerin basında ben yine de anlardım kimin hangisini yazdığını. Bana göre çok önemli birşey bu.Yazı karakterlerini ,dilini ve aslında anlatmak istediklerini ve bunları Yazıya dökmeyi başarmak. Tebrik ederim sizi . .
  • 256 syf.
    ·1/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda bu kitabı yorumlayıp başkası adına utandım:
    1. bölüm : https://youtu.be/XQDPWYPEPDc
    2. bölüm : https://youtu.be/M53ZQ52zLSI

    "Her şey size anlamsız göründüğünde
    evdeki tuvalet kağıtlarını sayın.
    Ne kadar çoksa, o kadar umutlusunuzdur." (s. 34)
    Büyük Yunan yazar Nilgün Bodur

    Binlerce kişi tarafından satın alınmış, alanların sayesinde 130 baskı yapmış ve Goodreads sitesi de dahil yine onlarca kişi tarafından 10 puan verilmiş bu kitabın içinde neler yazıyor hadi hep beraber bakalım... İncelemeyi okurken yanınızdan tuvalet kağıtlarını, çay paketlerini ve baklavaları eksik etmezseniz sizin için daha verimli bir süreç olacağını düşünüyorum.

    Öncelikle kitabın kapağında kel bir kafayla sağlanan muhteşem gizem unsurundan başlamak istiyorum. Biliyorsunuz ki, edebiyatta gizem unsuru çok önemli bir unsurdur. Hatta eğer bu gizemi çözebilirsek, kimin gitmesinden sonra Nilgün Bodur'un güzelleştiğini de anlayabiliriz.

    Photoshop'ta bulanıklılık efekti verilmiş ve gizem üstüne gizem katılmış bu kişinin Jeff Bezos, Dwayne Johnson, Vin Diesel gibi kişiler olma ihtimali var. Eğer sizin de aklınıza başka kel adamlar geliyorsa lütfen belirtmekten çekinmeyiniz. Zira Nilgün Bodur'un güzelleşmesi dediğim gibi bu adamın gidişine bağlı, eğer bu adamın bağlantılarını çözersek Nilgün Bodur'un kitabının da neden binlerce kişi tarafından alındığını komplo teorileri eşliğinde çözme fırsatı yakalayabiliriz.

    Kitabın içinden soğan ekmekli üç nokta dolu küçük bir kesit:
    https://i.ibb.co/bQq9gTB/ahaha.jpg

    Yukarıdaki sayfa örneğinde gördüğünüz gibi kitabın da büyük bir kısmında nokta kullanılmamıştır. Bence bu üç nokta edebiyatının kökenleri M.Ö. 3501. yılında yazı ve nokta henüz icat edilmeden önce Homo Nilgünüs Bodurus adlı bir ırkın üç noktayı icat etmesine kadar gidiyor.

    Kitap zaten çoğu zaman sayfanın ortasına 3-5 kelimelik özlü sözler yazılarak etrafı boş bir şekilde bırakıldığı için bu kitabı satın almaya devam ederek eminim Türkiye'nin ağaç rezervlerine büyük bir katkı sağlıyorsunuz. Ülkemizdeki ağaçlar Hikmet Anıl Öztekin, Nilgün Bodur ve Miraç Çağrı Aktaş gibi isimler sayesinde eminim ki çok mutlu hissediyordur.

    Hatta size Allah'ın varlığını Nilgün Bodur ile ispatlayabilirim. Çünkü aşağıda yazdığım alıntıyı okuduğum sırada ezanın okunmaya başlaması bence buna bir delil oluşturuyor.

    "Karmaşık olan matematik değil, sayılara verdiğimiz değerler..." (s. 28) Bu da videolu kanıtı: https://www.instagram.com/p/B2bXWgjpw55/

    "Biri beni 15 Şubat'a ışınlasın..." (s. 32)
    Nilgün Bodur bu alıntıyla birlikte ne yapmak, nereye varmak istemektedir? Yoksa Doctor Who dizisindeki zaman yolculuğu yapacak sıradaki doktor Nilgün Bodur mudur?

    15 Şubat 1564'te bilim insanı Galileo Galilei doğmuştur, acaba Nilgün Bodur onun astronomi çalışmalarına mı katılmak istemişti? Ya da 15 Şubat 1965'te hayatını kaybeden caz piyanisti Nat King Cole'un cenazesinde mi bulunmak istemişti? Gördüğünüz gibi Nilgün Bodur'un bu kitabı gerçekten de hayattaki çok şeyi sorgulatıyor ve kafanızın pek çok şekilde çalışmasını sağlıyor...

    Kitabın pek çok yerinde yumurta, omlet, peynir, maydanoz ve baharatla ilgili Nilgün Bodur'un düşüncelerine konuk oluyoruz. Komodo ejderinin bıraktığı zehir gibi uzun sürecek bir zehre sahip olmamanız açısından kitaptan görüntü vermiyorum artık ama muhtemelen Ezhel'in süpermarketten çalarak büyük bir hırsızlık olayına imza attığı sosis ve salam olayının suçlusu da Nilgün Bodur'dur diye tahmin ediyorum.

    "Daha da mutlu olmak istiyorsan otur üstüne bir de baklava ye..." (s. 70)

    Nilgün Bodur bu alıntıdan 11 sayfa sonra "Instagram'da Şeyma Subaşı'yı takip etme." demiş fakat Şeyma Subaşı da Sadece Şeyma kitabında "Herkesi mutlu edemezsin, çünkü pizza değilsin." demişti. E şimdi biz baklavalı pizza yersek bu mutluluğu çifte katlamış olmuyor muyuz?
    Vedat Milor bu karşılaştırmalı edebiyat incelemem hakkında ne derdi gerçekten merak ediyorum.

    "32'li tuvalet kağıdı indirimdeyken
    en az iki adet stoklamaktır hayat.
    (...)
    Her şey size anlamsız göründüğünde
    evdeki tuvalet kağıtlarını sayın.
    Ne kadar çoksa, o kadar umutlusunuzdur." (s. 34)

    Evdeki tuvalet kağıtlarını saydığımda maalesef ki sayının 3 çıktığını gördüm. Bu yüzden Hikmet Anıl Öztekin'in çay edebiyatından etkilenerek bütün sermayemi yatırdığım çay hisselerinden paramı çekip, bütün paramı tuvalet kağıdı hisselerine yatırdım.
    Artık daha umutlu olmak için daha büyük sebeplerim var...
    Artık marketlerde 32'li tuvalet kağıdı indirimleri kovalamak için yaşayacağım...
    Artık baklavalı pizza yiyeceğim...
    Artık ben de cümlelerimi üç noktayla bitirip kitap yazabilecek seviyeye geldim...
    Artık ben de Nilgün Bodur'un YouTube'daki videolarına ne kadar elim gitmese de "Like" butonunu konduracağım...

    Çünkü tuvalet kağıdı UMUTTUR.
  • 320 syf.
    ·6/10
    Ölüm Makinesi |3/5|

    Bir daireye baskın yapılıyor. Polis, kapısını kırdığı daireden içeri girip bir bakıyor ki, bütün duvarlar silahlarla sarınmış. Bütün silahlar, bir örüntü ile dizilmiş duvara. Hepsinin bir düzeni ve bir arada durarak büründüğü bir şekil var. Üstelik bütün bu silahlar, daha önce başka cinayetlerde kullanılmış silahlar ise?
    İşte, Ölüm Makinesi isimli kitabımız ana karakterimizi böyle bir ortamda bırakıyor. John Tallow, ortağıyla beraber aldığı bir ihbarın olay yerine intikal ettiklerinde, çıkan çatışmada ortağını kaybediyor. Ancak aynı zamanda, yıllardır gizliliği başarıyla sağlanmış bir gizemi de tesadüfen ortaya çıkarıyor.
    Polis departmanı, onlarca çözülememiş cinayet dosyasının aniden açılmasından ötürü Tallow’a kızıyor ve bütün o silahların gizemini çözme işi Tallow’a kalıyor. Kitap da bu noktadan sonra başlıyor.

    Yazarımız olan Warren Ellis, birçok çizgi roman serisinin altında imzası bulunan bir isim. Onun adı beni kitabı okumadan önce heyecanlandırmaya yetmişti. Üstelik konu da diğer birçok polisiyeye göre daha çizgi roman bir konuydu. Ancak kitap beklediğim kadar harika değildi, yine de, ortalama diyebilirim.
    Kitabın aslında en büyük sorunu, işleyemeyeceği bir konuyu sırtlanmış olması. Onlarca farklı silah var ve karakterimiz bu silahların nereden orada olduğunu ve kimin onları oraya koyduğunu bulmak zorunda. Aslında bu başka yazarlara kalsa kitaplarca işlenebilecek bir konu çünkü çok silah var. Ancak bütün bu konu 320 sayfalık bir kitaba sıkıştırıldığı zaman işte bir takım tempo sorunları çıkmış.

    Başlarda kitaba hakim olan gizem havası ile sonlara doğru kitaba hakim olan ‘çözdük çözeceğiz’ havası arasında hızlı bir geçiş var. Giriş ve sonuç kısımları arasındaki gelişme faslı biraz hızlı akıyor ve eğer gözden kaçırırsanız nerede olduğunuzu şaşırabilirsiniz.

    Peki yine de severek okudum mu? Ben eğlendim. Eğer biraz daha kötü olsaydı harcadığım zamana değmez derdim ama tam ortalamada kaldı. Kitabı okuduğum için ne çok mutluyum ne de kitabı okuduğum için çok mutsuzum.

    Okumaya devam etmemi sağlayan şey karakterlerin ilginçliği oldu açıkçası. Tallow ve kitapta gördüğümüz diğer yan karakterler eğlenceliydi. Tabi aynı şeyi villian karakterimiz için söylemeyeceğim. Kitabın, kendine çerçeve edindiği bir Kızılderili kültürü var. Arada bir Kızılderili kültüründen bahsediyor ve konu bazen bunun üstünden ilerliyor. Konunun ilerleyişi ve bazı karakterlerin altını doldurmak için böyle farklı ve pek el değmemiş bir alanı seçmek güzel ancak bu sırada villian karaktere bir ruh verilmemiş.

    Aynı anda hem hikayedeki hem de dedektifi okuyorsunuz. Katilin kısımları aslında kitabın heyecanlı ve gerilimli kısmı olsun diye tasarlanmış ama işte dediğim gibi, karakterin canlı bir karakter olduğunu hissetmiyorsunuz.

    Betimlemeler ve anlatım ortalama bir polisiye romanının üstünde. Çizgi roman yazarlığında betimlemeler çizere bırakılıyor olsa da yazarın mekan tasvirindeki yeteneği fena değil, ortalama.

    Güzel bir potansiyelin pek iyi kullanılamamış olduğu bir kitap, Ölüm Makinesi. Yine de okuduğuma pişman değilim. Devam kitabı olsa ona da bakardım muhtemelen, karakterler sayesinde. Eğer polisiye kitap okumak istiyorsanız ama okunabilecek diğer bütün polisiye kitapları okuyup yutmuşsanız bakabilirsiniz, ki o zaman da bu kitabı okumaya değer bulur musunuz orası tartışılır.

    Silahların ateşlenmeyeceği güzel bir dünya dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • 296 syf.
    ·Beğendi
    Gizem, geçirdiği trafik kazası sonucu hafızasını tamamen kaybetmiş, kazada çantasının çalınması ve kimsenin onu aramaya gelmemesi ile gizemi çözülemediği için geçici bir ad olarak Gizem adını almış bir kadın.

    Kaldığı özel Ormed kliniğinin sahibi olan Doktor Orhan ile hafızasının geri gelmesine dair yaptıkları seanslardan hiçbir sonuç alınamıyordu. Belki de Gizem geçmişin de kötü biridir diye hatırlamak istemiyordu, hatırladıkları ise hocasından saklıyordu. Parça parça geri gelmeye başlayan hafızası ile birlikte taşları yavaş yavaş yerine oturtan Gizem aslında düşündüğü kadar masum değildi ve herkesten bir şeyler gizliyordu. Kime nasıl güveneceğine karar veremeyen Gizem, en sonunda kendisinden bir şeyler sakladığını anladığı hocasına gerçekleri anlatmaya karar veriyor.

    “Keşke hatırlamaz olaydım. Ne kadar rahattı hiçbir şey bilmeden yaşamak. Geçmişim parçalar halinde geri geldikçe, daha da tedirginim artık, kendimi hiçbir yerde emniyette hissetmiyorum.”

    Doktor Orhan, çocukluk arkadaşı ve kendisi gibi meslektaşı olan Cemil’in bu kızı kliniğe gönderirken onunda bir şeyler sakladığını hissetmiş. Artık Gizem’in anlattıkları ile de o da kime güveneceğini bilemez bir duruma geliyor. Gizem gerçek adını, savaş muhabiri olan sevgilisi Tarık’ın ona verdiği önemli bilgiler içeren çipi bir arkadaşına ulaştırmak isterken kaza geçirdiğini anlatıyor. Bizde böylelikle polisin niye sürekli kliniğe geldiğini, neden saklanmak zorunda olduğunu öğreniyoruz.

    KördüğümYazar kitabında her bir karakterine söz hakkı tanıyarak çok katmanlı bir kurgu oluşturmuş. Karakterlerin geçmişe dair yaptığı anılarla onların hayatlarına daha iyi adapte olabiliyorsunuz. Herkesin geçmişinde kendi içine sakladığı olaylarla yazar psikolojik tahlil çıkarmamızı istiyor gibi. Polisiye ve psikolojik duygularla harmanlanan bu kitabın her sayfasında bir gizem kapısı karşınıza çıkıyor. Gizem’in hafızasının geri gelmesiyle olaylar kördüğüm noktasına geliyor. Edinilen her bilgi başka bir çıkmaza giriyor. Kim dost kim düşman belli değil artık.

    “İyi de komiser, ben sana neden güveneyim? Sen benim kim olduğumu bilmediğin için rahatsızsın ama ben de senin kim olduğunu bilmiyorum ki! Evet polis teşkilatındansın da, bu bana yetmiyor. Hangi tarafın adamısın? Hangi tarikatın kulusun? Kimin piyonusun? Devletin mi? Devlet içinde ki devletin mi? Yoksa devlet içindeki devlet düşmanlarının mı? Hiç bilemeyeceğim bir başka örgütün adamı mısın? Bir üst aklın mı? Arsız, hayasız bir alçak aklın mı? Kim olduğunu nasıl bileceğim ben?”

    Tarık gizli bilgilerle dolu çipi sevdiğini kurye olarak kullanırken ne kadar dürüsttü?
    Ortadan kaybolan çipi kim buldu?
    Sürekli sorular soran polis bu işin neresinde?
    Gizem ve Orhan Hoca bildiklerini nereye kadar saklayabilecekler?
    Gizem’in klinikten çıkarılarak Orhan Hoca’ya ait bir evde polis gözetiminde saklanması ve sonrasında gelişen olaylar ile bizde sorularımızın cevaplarımızı yavaş yavaş okumuş oluyoruz.

    Kitaba genel olarak baktığımda günümüz Türkiye’sinde yaşananlara da yer vermiş yazar. Işid, Fetö gibi örgütlerden tutunda CIA, yabancı devletler, emperyalistler, petrol, silah ve uyuşturucu kaçakçıları gibi konuları da cümlelerin arasında okumak mümkün. Sade ve akıcı dili merakla okutuyor kendini. Bir insanın hiç suçu olmadığı halde karıştığı bir olay sonrası başından geçenleri ele almış yazar. Kurgunun ilerleyişi ve anlatım biçimi güzeldi ama bazı yerlerde açıklar vardı, mesela; çipin içindeki bilgi tam olarak neydi onu hiç öğrenemedim. Sanırım Ayşe Hanım yeni yazacağı kitabında öğrenecekmişiz. Merakla yeni kitabın çıkmasını bekliyorum.