• Kitap dili biraz ağır geldi bana, çeviride türkçeleştirilen bazı kelimelerin ne anlama geldiği yazılmamış. Ayrıca imla ve sözcük baskı hatası da bolca mevcut. Dikkatlice okumak gerek. İçerik olarak zaten Sigmund freud'u tanıyorsanız çok bahsetmeye gerek yok, kendi ekolünü gayet temiz, (tartışmalı olsa da) tabanlı ve kategorize etmiş olarak konuşturuyor. Keşke çeviri daha özenli olsaydı
  • 266 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    ***
    Çalın TAMTAMLARI!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=nWOixCO1MC0

    "Hisset Yüce Varlık'ın gelişini!
    Neşelen ve neşe içinde öl!
    Davulların müziğinde eri!
    Bende seni, sende beni gör." #38699979

    ***

    Merhaba 1k okurları, akla hayale bile gelmemesi gereken yılların birinde Aldous Huxley adında bir yazar çıkar ve yaşadığı dünyaya kafa tutar. Ve bu dünyayı kendi kafasında yarattığı dünya ile birleştirip Cesur Yeni Dünya ‘yı meydana getirir. 1930’lu yıllarda klonlama üzerine yazabilmek, ileri görüşlülüğün ve bilimin bile ötesindedir. Ülkelerin yaşadığı çağ dışılık, fakirlik ve yıkıcılık göz önüne alınırsa, demek
    istediğim şeyi anlayacaksınız.
    *
    “Spoiler olma ihtimali olan sürpriz bozanlar olabilir. Bu uyarı sadece bilgilendirme amaçlıdır.”
    *
    Sizler İçin Özel Hazırlanan PDF Formatında Okuyabilirsiniz:
    https://yadi.sk/i/zPgI9XKMsLjOOQ

    *

    Bu inceleme üç bölümden oluşmaktadır;

    1- Ford’a Selam Olsun! (Doğaçlama bir inceleme),
    2- Cesur Yeni Dünya nasıl ortaya çıktı, esin kaynağı neydi, nelerdi, ne anlatmak istiyor?
    3- Kısaca 1984 ve Cesur Yeni Dünya karşılaştırması.


    Modernizmin kokuşmuşluğu, Yeni Dünya içine haplanmış; Özgürlüğün bedeli Vahşilik ile taçlanmış!

    Burası, CESUR YENİ DÜNYA!

    *

    BİRİNCİ BÖLÜM:

    *HERKES, HERKES İÇİNDİR*

    Kirlenmiş bir dünya, küllerinden doğmak için kendi sürecini başlatır. Tarihin derinliklerine indikçe bunun rahatsız edici örnekleri ile karşılaşırız. Her dönem karanlık, her dönem bataklık içindedir. Kendi karamsarlığı içinde kendi sistemini yaratmayı başarmıştır.


    Günümüzün sözde pembe düşleri gerçeği yansıtmadığı gibi, geçmişin dünyası da pembe düşlere gebe değildi. Tam da çamura saplanmış diktatörlüklerin yönetimleri ile doluydu.

    Çeşitli çeviri farklılıklarını göz önüne alarak ve birden fazla ünlü ismin adına imza edilen şu sözü hatırlayalım:

    “Süngüyle her şeyi yapabilirsiniz ama süngünün üstüne oturamazsınız.”

    İnsanları hangi forma sokarsanız sokun, içlerinde barındırdıkları RUH her zaman ortaya çıkmaya meyillidir. İnsan olarak doğmayan ama bu Ruhu bulan distopya ve bilimkurgu filmi örnekleri de mevcuttur. İnsanın düşmanı insandır. İnsanı, insandan koruduktan sonra her şey çözülecektir. “simple”

    İnsanlığı yönetmek için ya onların rızasını alırsınız yani demokrasi gibi yollarla, oy ile iktidara gelirsiniz ya da itaat etmek durumunda bırakıp, dikta ederek diktatörlüğünüzü ilan eder, topluluğu silah gücü ile kontrol altına alırsınız.

    Cesur Yeni Dünya, Ford ülküsünün izinde, bilimin sonsuzluğunda insanları etki altına almak için çeşitli ilaçlar kullanmaktadır. Bu ilaçlar sayesinde insanlık kontrol altına alınmaktadır. İnsanların üremediği, klonlandığı bir dünya hayal edin ve kavanozlarda dünyaya gelen seri üretim insanlık düşünün:

    https://giphy.com/...r-3ohzdQhmr2YrxHT45y

    Bu klonlar kendi aralarında sınıflandırılıyor. Nasıl ki, Zenginler, orta halliler, fakirler ve evsizler gibi
    tanımlar var, kitapta da Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon sınıflandırmaları var. Şekil A: https://ibb.co/123Z2g7

    Bu üretimlerin hepsinin birbirinden farkları var ve hepsi üretim esnasında çeşitli kimyasallar ile
    kontrol altına alınıyor. Daha sonra ise düşünmelerini engelleyen SOMA karışımını alıyorlar. Kafalar güzel yani. Uykularında şartlandırılan bu insanlar, günlük yaşamlarında mutlu bir dünya da yaşadıklarını sanıyorlar. Aslında yaşadıkları dünyanın nasıl bir dünya olduğunu bilmemektedirler.

    Aile kavramı yoktur, herkes herkesindir. İlk insan yaşamını düşünürsek ya da kabilelerin yaşam tarzı buna yakındır. Herkes, herkesle birlikte olabilir ve bu çok doğaldır. Cinsel yolla üremek söz konusu değildir, çağ dışıdır, böyle bir durum olması halinde hızlıca cezanızı çekeceğiniz adalara gönderilirsiniz.
    Ahh, Cesur Yeni Dünya!

    Modernizmin ve uyuşukluğun dışında kalan bölgelerde bulunmakta. Bu bölgelerde yaşayanlara VAHŞİ adı verilmekte. Vahşilerin kendi yaşam tarzları olmakla birlikte, özgür bir şekilde yaşayabilmektedirler. Teknolojiden ve tüm gelişmelerden yoksun fakat, özgür bir dünya!


    İKİNCİ BÖLÜM:

    *Modern Kölelik, Masallar Ve Mutluluk Patlaması*

    Kitabın Karakterleri Hakkında Bilgi vermek istiyorum. İsimlerin nasıl oluştuğunu bilmenizde fayda var, bunu kitabı okumadan bilmek spoiler değil, kitaba olan borcunuzdur. Bilmeden okumaktansa bilip okumak daha iyi değil midir? İlk adlar kitaptaki karakterler, ikinci adlar Huxley’in karakterleri esinlendiği isimlerdir.

    Mustapha Mond: Mustafa Kemal Atatürk, Sir Alfred Mond
    Bernard Marx: George Bernard Shaw ve Karl Marx
    Lenina Crowne: Vladimir Lenin Fanny Crowne: Fanny Kaplan Polly Trotsky: Lev Troçki
    Benito Hoover: Benito Mussolini, Herbert Hoover
    Helmholtz Watson: Hermann von Helmholtz, John B. Watson Darwin Bonaparte: Napoleon Bonaparte, Charles Darwin Herbert Bakunin: Herbert Spencer, Mikhail Bakunin
    Primo Mellon: Miguel Primo de Rivera, Andrew Mellon Sarojini Engels: Friedrich Engels, Sarojini Naidu
    Fifi Bradlaugh: Charles Bradlaugh Joanna Diesel: Rudolf Diesel
    Jean-Jacques Habibullah: Jean-Jacques Rousseau, Habibullah Khan

    Bu önemli isimlerden esinlenerek oluşturulmuş karakterler, kitabın içerisinde ki diyaloglarda
    kendisini fazlasıyla hissettiriyor.

    Cesur Yeni Dünyada insanlar cinsel yolla değil, tüp ile dünyaya gelir. Bu sitemin adı Bokanovski’dir. Yapay bir insan üretimidir. Üretim yapay olursa, insanlarda yapay olur. Bu söze karşılık gerçek dünyamıza bakarsak, normal yolla dünyaya gelmiş insanlarında ne kadar yapay olduğunu söylememe gerek yok, hatta birçoğu; yapay sanat dalında ödül dağıtsalar, birbirleri ile kapışacak seviyededirler.


    "...Oturup kitap okursanız fazla bir şey tüketemezsiniz." #38646208

    Tüketmek,
    Daha çok tüketmek,
    Sürekli meşgul olmak, ama kitaplarla değil,
    Bu dünyada gelecek ya da geçmiş kaygısı yoktur, Anı yaşamanın mutluluğu vardır,
    "Dört yıldan daha az bir sürede altı yüz kırk kadınla birlikte olduğu söyleniyordu."
    #38658108

    İsteyen istediği kadınla birlikte olur,
    Bu sav kitapta ki gibi altı yüz yıl sonra değil,
    Çok kısa bir zaman sonra modern dünyanın klasik davranış biçimi haline gelmiştir.

    "Bugün alabileceğin keyfi asla yarına erteleme." #38701346

    *

    Bir hap atarsın ağzına,
    Tüm olumsuzluklar kaybolur,
    Umutsuzluğun olduğu yerde,
    isyan vardır, Hapın olduğu yerde huzur vardır,
    Yaşasın Ford demek için,
    Yanında Hap olmalıdır,
    Hap yoksa,
    Hapı yuttun demektir,
    Bu hapın adı SOMA’dır!

    *

    Toplum uyuşturulmuştur,
    Düşünemez haldedir,
    Haplar ve bilinçaltına girilmesi sayesinde
    Pablo Escobar’ın beyaz rüyasında yürür gibi kafaları iyidir.
    Fikir diye bir şey yoktur,
    Sublimal mesajlar,
    Telkinler,
    Anonslar,
    Sürekli gülen suratlara ne yapması gerektiğini söyler, Tıpkı 1984’de ki gibi!
    “Big Brother is Watching You!”

    *

    Sistem eleştirisi yapmak hatta bunun üzerine kurgusal kitaplar yazmak basit gibi gözükebilir. Ama sırf eleştiri yapmayı becerdiğini sanıyorsun diye bunu yapamazsın. Herkes yapamaz, yapabilmek için; akıl ve mantığını kullanarak, bilgi birikimini ortaya dökerek, aklın uç noktalarında yürüyüp, gerektiğinde
    koşarak, sistemi eleştirirken dahi sistemi sistemin içerisinde bozguna uğratarak, okuyucuyu da kaba tabirle dumura uğratarak yapabilmek lazımdır, bu da herkese nasip olmaz. Aslında bu tanım neden herkes yapamazın tanımıdır.


    *

    Düşünmek, YOK!
    Sorgulamak, YOK!
    Hüzün, YOK!
    Çözüm Üretmek, YOK!
    Fikir söylemek, YOK!
    Yalnız kalmak, YOK!
    Şüphe, YOK!
    Öfke, YOK!
    Kaygı, YOK!
    Soma, VAR!*

    Devletlerin insanlardan beklentileri çoğu zaman bu şekildedir. Özelikle dikta rejimler de, halkın sorgulaması kesinlikle beklenmez. Sorgusuz bir şekilde itaat etmeleri beklenir. İnsanlar çalışmadan

    birçok şeyi elde etmek istiyorlar. Bu sistemde biraz çalıştırıp, insanların rahatını sağlıyorlar. İnsanlar sürekli bir şeylerle meşgul olurlarsa, o zaman hükümetlerin karşısına çıkmazlar. Çok uzak değil, yakın bir geçmişte, Elon Musk aynen şu ifadeleri kullandı;


    “Çalışmanın daha kolay olduğu yerler de var, ancak kimse dünyayı haftada 40 saat çalışarak
    değiştirmedi.” dedi. “Dünyayı değiştirmek için kaç saat çalışmak gerekir?” sorusunu ise, “80 ila 100
    saat arasında olduğu” şeklinde cevapladı.


    İnsanların rahata ermesi teknoloji ile olacak gibi görünmüyor. Teknoloji hep var olacak olacağı düşünülse de, insansız iş gücünden yoksun bir dünya pek düşünülür gibi durmuyor. İnsanlar sorun yaratmamak içiN, sürekli bir şeylerle meşgul edilmelidir. Bunun en bariz örneği, tamamen içine battığımız, Tüketim Toplumudur!


    Sadece tüketirsek, tüketecek bir şeyin kalmayacağını çok yakında anlayacağız!


    “Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”


    ~Mustafa Kemal Atatürk

    Gazi Paşa durumu özetlemiş, dünyadan bağı kopmuş devletten, modern bir ülke yaratması Huxley'in gözünden kaçmamış, kitaba konu olan karakter Mustafa Mond, Mustafa Kemal'den esinlenilmişti.


    *


    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:


    Kısa Kısa Cesur Yeni Dünya ve 1984 Karşılaştırması;


    1984’te Terör ve fiziksel şiddet yöntemleri kullanılarak bir diktatörlük öngörülmüştür,

    CSY’da ise; ilaçlarla insanlar uyuşturulmuş, bu şekilde itaat etmeleri sağlanmıştır, kısacası bilimin
    etkisi altındadır.


    1984’te kitapların yasaklanması ve yok edilmesi konu edilirken,

    CYD’da ise; insanların kitapları okumayı kendilerinin bırakacağından, okuma oranının azalacağından,
    sonra akıllara kitapların hiç gelmeyeceğinden bahseder.


    1984’te insanların baskı altında yaşaması, sürekli izleniyor olması konu edilirken,

    CYD'da ise haplar sayesinde mutlu insan toplulukları konu edilmiştir. Bilinçsiz bir toplum tasviri vardır.


    1984’te gizli bir başkaldırı örgütü vardır, ve bu örgüt ile her şey düzelecektir, bunun hayali vardır,

    CYD'da ise, böyle şeylere yer yoktur, gerekte yoktur. İnsan zaten kendi bilinçsizliği ve vurdumduymazlığı sayesinde, kendisi böyle bir kurtuluşu akıl dahi edememektedir.


    Kısacası özetlersek, bu iki önemli distopya’nın Orwell tarafı daha karanlık ve kötücül bir dünya sunar, yüzümüze postallarla basılıp geçilir, korku insanlığın efendisi olur! Huxley tarafı ise, insanlığın tüketim toplumu olacağını öngörür, vurdumduymazdır, düşünemez, zaten kendisi, kendi pimini çekmiştir.
    Bilimin ve teknolojinin yaygınlaşmasıyla, bu tamamen yok olur ve insanlık kendisini hapların kaderine
    koy verir.


    "Bilim tehlikelidir; büyük bir özenle ağzına gem vurmak ve zincire bağlı tutmak zorundayız."
    #38837919


    Mutlu olmak varken, neden mutsuzluğu seçesin ki diye soruyor CesurYeniDünya!


    *


    Bu dünyada “HERKES, HERKESE AİTTİR,”

    Burası “CESUR YENİ DÜNYA!”


    *


    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.

    10/10


    *

    Iron Maiden – Brave New World (Cesur Yeni Dünya)
    https://www.youtube.com/watch?v=4_FDjDwNygM


    “Kayboldu hepsi,
    Satıldı ruhun;
    Bu Cesur Yeni Dünya ‘ya.”
  • 95 syf.
    ·1 günde·9/10
    Kendi çapımda erişme şansı bulduğum tüm Bernhard eserlerini okumaya çalışırken, bu esere de İl Halk Kütüphanesi'nde rastgeldim. Zaten Bernhard'a ait olan üç kitabı da kütüphane vasıtası ile okumuştum. Kütüphanede, bu eser ile birlikte toplamda dört (evet, tamı tamına dört, hatta sayıyla 4) adet Bernhard eseri bulunması beni aşırı derecede şaşırtan bir durum oldu. Hiç umulmadık yerlerden gizli hazineler ortaya çıkabiliyor demek ki, hayatımızda her yöne bu şekilde bakmak gerek belki de. Kütüphanede başınızı çevirip bir bakıyorsunuz, bir Thomas Bernhard eseri onca kitabın arasından size hayali bir huzursuzluk dalgası gönderiyor. Eğer bir yazarın birden fazla eserini okuduysanız, kitaplıkta, kitabın üstünde kitabın isminden ziyade o yazarın ismini görmek daha öne çıkan bir etmen oluyor bir süre sonra. Çünkü o yazar ismine bizler tarafından artık bir anlam yüklenmiş durumdadır, o anlamın bizde uyandırdığı duygular ve düşüncelerle bakıyoruzdur artık yazarın ismine. Thomas Bernhard ismini görünce bende açığa çıkan ilk duygu, daha önceki Bernhard incelemelerimde bahsettiğim bir duygu hali idi: Huzursuzlukla dolup taşan, zihni sancılar içinde bırakan yoğun bir hal. Bu sancıyı zihnimde belirli bir zaman geçip atlatabildikten sonra kitabın ismine dikkat edebildim en sonunda. Dünya Düzelticisi.

    Eserin oldukça dikkat çekici bir ismi var. Eseri yazan kişi de Bernhard olunca, bu ismi gördükten sonra insan ister istemez, dünyanın düzeltilmesinden çok, onun zihinde yok edilmeye çalışılması üzerine bir eser olduğunu tahmin edebilir hale geliyor. Ama aslında bu da kesin bir yargı değil. Çoğu yazarda bu tahmin edilebilirlik vardır. Birçok eserini okuduğunuz bir yazarın, eğer okumadığınız bir kitabı varsa, o kitabın ismine bakıp, önceki okuduğunuz kitaplardaki anlamları ilişkilendirip bir ilk yorumlama yapabilirsiniz. Bu da zaten aşağı yukarı tutarlı bir yorumlama olur. Ama konu Bernhard olduğu zaman bundan dahi emin olamaz hale geliyorsunuz. Özellikle ben bu anlamda en çok Yok Etme eserinde şaşırmıştım. Eserin kapağında Bernhard'a ait, elinde bıçak tutan, saplamaya hazır, sinirli gibi görünen bir fotoğraf var. Bunu görünce yok etme kavramının zihinsel yönü olduğu kadar gerçekçi anlamında bir yönü olduğunu da düşünmüştüm. Tıpkı Suç ve Ceza gibi; fiziksel olarak bir yok etme çabası olur ve bunun zihinsel olarak kabulleniş, sindiriliş kısmı vardır. Ama beni tamamen ters köşe yapıp şaşırtmıştı. Dünya Düzelticisi de aslında biraz öyle.

    Öncelikle eser bir tiyatro eseri. Altı perdeden oluşuyor ve uzun monologlara dayalı. Bu eserden gördüğüm kadarıyla Bernhard tiyatro ile de oldukça yakından ilgiliymiş meğerse. Tiyatro eserlerini şöyle bir düşünce içersinde okurum sürekli: Her perdeden sonra bu eserin aslında burada, şehrimdeki tiyatroda oynandığını hayal ederim. Karakterleri oynayan insanları izlerken, bu insanların, eserin kendisindeki karakterlere ne denli bürünüp bürünemeyeceğini düşünürüm. Mesela Suç ve Ceza'nın yarı müzikal, fazla uzun olmayan bir tiyatrosu olduğunu düşünün. Bu oyun yüzlerce kez başkaları tarafından oynanmış olsun. Bu oyunlardan hangisindeki Raskolnikov gerçek olanına en yakındır mesela? Ya da oyuncunun gerçekten bir Raskolnikov olabilmesi düşünülebilir mi? Bu gibi düşünceler tiyatro eseri okurken aklımı meşgul ediyor genellikle.

    Bernhard'ın romanlarından da alışık olduğumuz zihinsel (her zaman) ve bedensel (bazen) açıdan hasta insanlardan biri bu eserin de temelini oluşturuyor. Bu eserdeki hastalıklı karakterimiz de Dünya Düzelticisi. Dünya Düzelticisi aslında bir filozof. Uzun yıllar boyunca çalışma yapmış ama bir türlü ciddiye alınamamış bir filozof. Ama son eserinden sonra, ki o eser de zaten mevcut dünya düzenini baştan yeniden düzenlemekle ilgili olan, kendisine de aynı ismi veren Dünya Düzelticisi'dir. Bu eserinden sonra öylesine ünlü hale gelmiştir ki dünya çapında tüm büyük ülkelerde eseri çevrilmeye başlanmıştır. Ama gelin görün ki Dünya Düzelticisi zihinsel olarak hastalıklı olmasının yanı sıra bedensel olarak da hasta durumdadır. Bacakları felçlidir, solunum problemleri vardır ve kendisinin de saymaya çekindiği birçok başka hastalık. Eser evde sevgilisi (sevgilisi ile evlenmemişler ama kadının da bir şekilde onun yanında kalmaktan başka bir çaresi kalmamış) ile geçen bir günün başından, kendisine ünvan takdim etmek için gelen kendi mezun olduğu okulun rektörlüğünün ziyareti arasında geçmektedir. Tabii bu arada, Bernhard'ın romanları kadar olmasa da yine de oldukça fazla sorgulama, insanın zihnine sancılar sokan bazı fikirler var.

    Dünya Düzelticisi'nin bir gününe şahit olurken eserde, onu yaşlı, mızmızlanan insanlara benzettim. Gün boyunca sevgilisine birçok şey yapmasını bazen rica ediyor bazen emrediyor. Ama bunların birçoğu da hastalıklı istekler. Örneğin karşısındaki koltuğun mevkisini defalarca kez değiştirtiyor sevgilisine. Kadın da hiç sorgulamadan her isteği yerine getiriyor. Bu açıdan, eseri okurken aklıma gelen bir fikirden bahsetmek istiyorum. Okuduğumuz eserlerdeki diğer karakterlerin de gözlerinden bakma şansımız olsaydı ne olurdu? Mesela ben bu eseri okurken sürekli kadının aklından ne gibi düşünceler geçiyor, ne düşünüyor, bu 'deli' ile birlikte olmaktan mutlu mu gibi fikirler beynime doluştu bir anda. Çünkü kadının diyaloğu o denli az ki eserde, kadın sanki hissiz duygusuz bir varlık gibi görünmeye başlıyor bazı sahnelerde. Ama bunu öğrenmeyi yazarlar aslında bize bırakıyor. Herhangi bir eserde açıklanmamış olan tüm şeyler bir nevi bizim yorumlamamıza ve hayal gücümüze kalıyor. Bu açıdan edebiyat yazarın yazdığı, sınırlardan taşan bir olgu haline gelmeye başlıyor. Yazar bu sayede yazmış olduğu, olacağı şeyleri yazarken, esere daha o andan yazmadığı şeyleri bile eklemiş oluyor. Bu yazılmayan şeyler bile aklımızı kurcalar hale geliyor biz eseri okurken, benim kadın hakkındaki birçok şeyi merak etmem gibi tıpkı. Bu açıdan edebiyatı varolanın bile dışına taşabilecek esneklikte bir olgu olarak görüyorum artık. İfade edilmişlerin ve ifade edilmemişlerin birlikteliğinden oluşan bir sanat. Hepsini de bir şekilde aktarıyor.

    Dünya Düzelticisi, dünyanın nasıl düzeltilebileceğinden elbette ki bahsetmiyor eserde. O çok ünlü yazınından pek bir bilgi öğrenemiyoruz. (Eserde yazılmamış olan ama yine de beni yazılmamış bir şey üzerine düşünmeye, gerekirse kurmaca yapmaya sevk eden bir durum, tıpkı az önce bahsettiğim gibi). Aslında bu bahsedilmeme durumunun bile temsili olduğunu düşünüyorum. Bir olasılıkla dünyanın düzeltilmesi imkansız olduğu için bu yüzden içerikten bahsetmemiş olabilir Bernhard. Oysa ki kendisi dünya ve devletler hakkında çok keskin düşüncelere sahiptir, bunları ifade etmekten de hiç çekinmez. Dünyanın düzeltilmesi imkansızdır belki de bu yüzden gerçekten de. Eserde Dünya Düzelticisi'nin çeşitli fikirleri ile karşılaşıyoruz. Söz arasında. Sevgilisine acıktığını söyledikten sonra, sevgilisi odadan çıkınca bir anda sesli olarak düşünüyor mesela. Hatta bazen o denli kaptırıyor ki düşüncelerine kendisini, bir anda bağırıyor. Çaba harcamak konusunda önemli fikirlerini dile getiriyor bu beklenmedik zamanlardan birinde. Biz insanlar eğer bir şey üzerinde çok aşırı çaba göstermişsek, çaba harcamayı ve uğruna çaba harcadığımız şeyi ne olursa olsun doğru sayıyoruz. Belki de uğruna çaba harcadığımız şey aslında bomboş bir şey ama biz o anda bunun farkında değiliz, bundan kim emin olabilir? Olağanüstü çabalar insana kendisini haklı çıkarabilecek yanılgıya düşmesini sağlar. Bir şeye çok emek vermek o şeyi doğrulamaz. Bizler bir yandan da çaba harcadığımız bir şeyin bomboş bir şey de olabileceği düşüncesini aklımıza sokmaya cesaret edemiyoruz. İnsanda zaman, onun için önemli bir değerdir, belki de bu yüzden zamanımızı çok kaplamış olan bir çabayı yanlışlama cesaretini gösteremiyoruz. "O kadar çaba gösterdim, uğruna çaba gösterdiğim şey doğru, doğru olmasa bu kadar çaba gösterir miydim" diye düşünüyoruz belki de. Ama çaba, amacı doğrulayıcı bir etmen değildir, yanlışlayan bir etmen de olmadığı gibi. Amaç en başında ne ise odur, biz çabamız ile onu olduğundan daha iyi, daha doğru göstermeye çalışırsak bu mantıksız ve tutarsız bir davranış olur.

    Başka bir önemli konu daha, insanlar kendilerini uzmanı saydıkları bir dal ya da konu dışında bir şeyle ilgilenmemeleri, bundan da bahsediyor Dünya Düzelticisi. Bu aslında gerçekten doğru bir fikir. Mesela rahipler din felsefesi dışında bir şeyle ilgilenmezler ona göre. Felsefenin başka dalları ile ilgilenmek şöyle dursun başka dalların isimlerini bile öğrenmeye tenezzül etmezler. Ama bir felsefe ya da bilgi dalının uzmanı olmanın bir yolu varsa da, bu o yol değildir. Daha doğru olan şey şudur. Bir felsefe ya da bilgi dalına, diğer dallardan daha hakim olduğunu düşünen biri kendini bu dal ile sınırlandırmamalıdır. Diğer dallarla ilgisini inceleyip yorumlayabilmelidir ki, uzmanı olduğu dalın gerçekten uzmanı olabilsin. Din felsefesi ile ilgilenen biri varoluşçuluk akımına da bakabilmeli, elinden gelirse onları sentezleyebilmelidir. Tabii bu sadece din felsefesine özgü bir durum da değil, benim bu örneği vermemin sebebi, eserde rahiplerin din felsefesinden başka bir şeyle ilgilenemediklerinin dile getirilmesindendi. Kendi alanı içine sıkışıp kalan insan asla uzman olamaz. Kendi alanı ile katı sınırlar çizen insan uzman değil, ancak ve ancak korkaktır.

    Çevirmenlik konusundaki sorunlara da değiniyor. Çevirmenlik aslında oldukça zor bir meslektir. Birden fazla kişiyi olmayı gerektirir. Bir eseri ana dilinden, sanki o dili kendi ana diliymişcesine algılayıp, ana diline bu ilişkiyi kaybetmeden çevirmelidir ki, etkili bir çeviri olabilsin. Ama bunda da çeşitli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Çevirmene çok ağır bir iş de düşebilir kimi zaman, zor eserlerde. Çünkü her dil aynı anlatıma sahip değildir. Sadece o dilde olan bir kelimeyi ya da bir kelime oyununu çevirmenin tam olarak doğru bir şekilde çevirmesi imkansızdır. Bu bağlamda, çevirmenin kendisi, diyelim ki Descartes'ı çeviriyorsa bu gibi durumlarda bir anlığına ana konudan bağını koparmadan bir Descartes olabilmelidir. Descartes gibi düşünebilmek, onun gibi ifade edebilmek ve bu ifade etme biçimini öbür dilde en iyi yansıtabilmek için de Descartes'ın her şeyini çok iyi bilmeli, hatta zihninde onunla yatıp onunla kalkmalıdır belki de. Bu yüzden çeviri işi bir imkansızlık işidir. Çevirmenin yaptığı da imkansız kavramının keskin köşelerini yumuşak hale getirmektir. Başka bir deyişle, daha az imkansız hale getirebilmektir çeviriyi. Bu yüzden bir eseri ana dilinden okumak, çevirisinden okumaktan onlarca kat daha iyidir.

    Tarihin kötü şeyleri saklama yetisinden de söz ediliyor. Modernize edilmiş tarih kavramında, insanlara sadece gösterilmek istenen şeyler gösterilir. Yapılan zulümler her zaman gizlenir. Bu bağlamda düşünecek olursak, biz tarihe güvenilir diyoruz, tarihin kesin bir bilim dalı olduğunu söylüyoruz, ama bundan ne derece eminiz ki? Öğrendiğimiz şeyi nereden öğrendik, nasıl öğrendik? Öğrendiğimiz şey nereye dayanıyor? Öğrendiğimiz şeyin dayandığı yer nereye dayanıyor peki? Çağımızdaki kolay ulaşılabilirlik gerçekten dehşet verici derecede kötü bir şey. Tarih tamamen araştırmaya dayalı bir bilimdir, insan tarihten herhangi bir olaya bakarken dahi kendisi yeni bir araştırma içersinde olmalıdır doğru kaynaklarla birlikte, ama biz çağımızda bilgiyi hazır almayı tercih ettiğimiz için tarih biliminin kesinliği de çokca azaldı. Okuduğumuz tarih kitaplarının arkasında kaynakça görüp derin bir oh çekiyoruz, ama sizce bu yeterli mi? Peki ya o kaynakçanın doğru olduğundan yeterince emin miyiz? Kaynakça sayfası, tüm bilgileri doğrulayan bir belge de değildir bu bağlamda, gerekirse o kaynakçada yer alan kaynakları bile didik didik etmemiz gerekiyordur. İnsan emin olamıyor.

    Bernhard'ın diğer eserlerinden aşina olduğum bir saldırı var yine doktorlara. Doktorların dolaplarını fark ettiğimizde her şey çok geçtir, diyor Dünya Düzelticisi. Doktorlara güvenememek konusunda da pek haksız sayılmaz kendisi bana göre. Doktorluk o denli titizlikle yapılan bir meslek olmalıydı ki, doktorluk ile ilgili neredeyse hiçbir kötü olay yaşanmamalıydı. Neredeyse kusursuzluk ile yapılan bir meslek olmalıydı. Doktor konusunda çekincesi olan bir insanın doktorların hataları üzerine birçok şeyi gördüğünü ve duyduğunu hayal edin. Bu insanın güveni bir kez kırılıyor doktorlara karşı. Sonuçta biz doktora gittiğimizde aslında felsefi bir güven problemini de üstlenmiş oluruz. Kendimizi tamamen doktora bırakırız ve yine kendimizi doktorun ağzından dinleriz. Ama ya hata yapma payı varsa ne olacak? O diplomaları boşuna mı alıyorlar diye düşünebilirsiniz. Evet, diplomalar hiçbir şeydir. Önemli olan meslek adabıdır. Felsefi olarak bir güven sorununun üstlenilmesi problemidir aslında bir muayene. Basit sıradan bir muayeneye bile Bernhard 'yüzünden' nasıl bakmaya başlamışım. Zihnim sancıyor.

    Hukuksal bir serzeniş de göze çarpıyor eserde. Davaların asıl amacının bir yok etme olduğu ifade ediliyor. Bir insanı fiziksel olarak yok etmek kanunsal olarak bir suç olduğundan dolayı dava açan insan karşısındaki insanı en azından hukuksal olarak yok etmek istiyor. Bu belki de her davada aynı değil, ama bazılarında kesinlikle geçerli. İnsan hıncının alınma yollarından bir tanesi olarak da görülebilir. Amaç aynı, karşındakini yok etmek. Bazen düşünüyorum, biz insanlar kimimiz birbirmizi fiziksel olarak yok etmek için ama çoğumuz zihinsel olarak yok etmek için yaşıyoruz belki de. İmzalar, belgeler, senetler hep bunun kanıtı aslında. Eserde de imza kavramıyla ilgili bir bölüm de var. Yok Etme eserinde Bernhard, diploma kavramına bolca saldırmıştı, bu eserinde de imza kavramına bir saldırı var. Birtakım imzalar tüm hayatımızı kaplamış durumda, onaylama imzası, reddetme imzası, okuyorum kabul ettim (aslında hiç okumadım, okur gibi yaptım) imzası. İnsan hayatı görünüşe göre yalnızca diplomaların arasına değil, imza kavramının katı sınırları arasında da sıkışıp kalmış. İnsanları artık onların benliği ve varlığı değil, birtakım semboller ifade etmeye başladı. Bir imza atıyorsunuz aslında orada bulunup onaylıyorum diyormuşcasına bir etki yapıyor bu. Her şeyi bir kenara bıraktığımızda bu gerçekten de dehşet verici bir durum değil mi? Artık yalnızca imzalar var. Ama aslında en sonunda imzalar dolayısıyla bizi öldüren bir yaşama biçimini de dolaylı olarak desteklemiş oluyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam ölen insanların cenaze formunda bile ölenin yakınlarından biri için imza atılacak bir kısım bulunuyor. Korkunç.

    İnsanlık sıkışıp kaldı gibisinden şikayet ediyoruz ama bir yandan da her şeyin çürüyüp gittiğini izlemek zorunda bırakılıyoruz. Tarihin artıklarını temizlemek için yaşar hale getiriliyoruz devletler tarafından. Dünü temizlemek için yaşıyoruz artık. Hiçbir ilgimizin bulunmadığı bir dünü, sanki doğarken bize sorulup biz de onaylamışcasına temizlemeye zorlanıyoruz. Ama bu yaptığımız da yarını kirletmekten başka bir işe yaramıyor. Yarınlara daha büyük artıklar bırakıyoruz. Hayatımız bu açıdan trajik bir teatral gösteri haline gelmeye başlıyor. Bu açıdan Dünya Düzelticisi'nin yaşayışı, çevresindeki insanlar da tıpkı bu şekilde. Çevresinde onu anlamayan insanların dolup taşmasından ibaret onun yaşamı. Biz insan toplulukları da böyle miyiz? Altıncı perde bitti. Son.
  • en iyi yayınevlerini sıralarken çeviri, fiyat, editörlük, dizgi, baskı, ulaşılabilirlik, kitap seçimi gibi faktörlerden sadece birini alıp "en iyi" sıfatını bunun üzerine kurgulamak haksızlık olur.

    benim naçizane değerlendirmelerim şu şekilde: (sayılar sıralama amacıyla değil okurken kolaylık olsun diye. yanlış anlaşılmasın)


    1- iletişim yayınları

    edebiyat çevirisi konusunda en önemli iki dilde türkiye'nin en iyi çeviri kadrosuna sahip olduklarını düşünüyorum. bunların ilki rusça. ergin altay ağırlıklı olmak üzere mehmet özgül, mazlum beyhan, leyla soykut gibi tümü başarılı çevirmenlerle çalışıyorlar. diğer dil ingilizce'den yaptıkları çevirilerde de murat belge, fatih özgüven, tomris uyar gibi yine hepsi önemli çevirmen/edebiyatçıların imzaları var. çeviri dışında editör/redaktör ekibi de oldukça başarılı, mesela dünya klasikleri serisinin editörlüğünü uzunca bir süre orhan pamuk götürmüştü. zaten yayınevinin başında murat belge gibi türkiye'nin en birikimli edebiyat tarihçilerinden (siyasi görüşünü cartını curtunu bir kenara bırakıyorum) biri var. ayrıca birçok kitabında önemli edebiyat kuramcılarının ve yazarların önsözlerini/sonsözlerini bulmak da mümkün. türk edebiyatında ise oğuz atay, ihsan oktay anar, sevgi soysal, hasan ali toptaş, yakup kadri karaosmanoğlu şeklinde muazzam bir kadroları var, şimdiki gençliğin meraklısı olduğu filinta takımı (afili filintalar) da cabası. siyasi tarih konusunda da çok başarılılılar. zaten bu iki konuda rakipleri can'ı çok geride bırakmış durumdalar.

    kitapların ulaşılabilirlik açısından da pek bir problemi yok. sadece yüksek fiyat politikaları iletişim'in kitaplarının ufak kitapçılara düşmesini biraz engelliyor. gerçekten de fiyatları oldukça yüksek olmasına karşın kitapların sayfa sayısı arttıkça rakipleriyle arasındaki fark kapanıyor, hatta 1000 sayfalık bir kitabı (mesela karamazov kardeşler) can yayınları'ndan daha ucuza sattıklarını görmek mümkün. dizgi kalitesi de son derece başarılı olan bu yayınevinin kapak kalitesi (yazı boyunca kapak kalitesi kriterinden kastım kitabın ciltleme kalitesi olacak, 'ciltli kapak' çağrışımı yapmasın diye ayırıyorum) ise en büyük eksiyi alıyor bana göre. muhteşem çeviriler tamam, muhteşem editörlük tamam ancak 2 okumada haşatı çıkacak bir kapak kalitesi kabul edilebilir gibi değil. "kitap dediğin şey evladiyelik olmalı, torunum bile aynı kitabı okumalı" diye düşünüyorsanız onca artısına rağmen iletişim yayınları size uymayacaktır. baştan söylemiş olayım. bir de stanislaw lem'i lehçe'den filan değil, ingilizce'den çeviriyorlar, gözümden kaçtığını sanmasınlar.


    2- can yayınları

    iletişim ile aşağı yukarı aynı siklette olan bu yayınevi modern dönem (1910 sonrası) ve çağdaş dönem (1960 sonrası) için iletişim'den bence bir tık önde. franz kafka, albert camus, thomas mann, george orwell, gabriel garcia marquez, jose saramago gibi yazarlarıyla yakın tarih için daha çeşitli bir seçki sunuyor gibi. bunun yanında krem renkli ve nispeten daha kalın kapaklı klasikler serisiyle dostoyevski, tolstoy, balzac, hugo, dickens, austen gibi dev isimleri de atlamamış oluyorlar. çeviri konusunda ise rusça ve ingilizce dışında yeterince zengin bir çeşitlilik sunmayan iletişim'i geçmiş durumdalar. rusça çevirilerde iletişim'in çevirmenleri dışında nihal yalaza taluy çevirileri de mevcut. ingilizce'de nihal yeğinobalı, celal üster; fransızca'da tahsin yücel, selahattin hilav; almanca çevirilerde ahmet cemal, kamuran şipal gibi dev isimlerle çalışmışlar vaktiyle. tahsin yücel'i eski türkçe kullandığı için sevmeyenler tabii var ama sen ülkece onun kadar aktif bir fransızca çevirmen çıkartamadıysan, bugün hala onun çevirilerine mahkumsan bunun sorumlusu tahsin yücel değil. bunun yanında ispanyolca, italyanca gibi dillerden de birçok önemli yapıtı başarıyla türkçe'ye çevirmişler.

    editoryal açıdan da iletişim'in pek gerisinde olmayan can yayınları sayfa sayısı az olan kitaplarda iletişim'den daha ucuz bir fiyat skalasına sahipken, sayfa sayısı arttıkça fiyatlar iletişim'i geçmeye başlıyor. fakat benzer materyali kullansalar da iletişim'e nazaran daha iyi kapak kalitesine sahip olduğunu düşünüyorum, yıpranmaya daha dayanıklı kitapları var, dolayısıyla fiyat farkı çok can sıkmıyor. klasikler serisi ise daha kalın kapaklı, ciltli olmasa da ortalamanın biraz üstünde. bir de eski düz beyaz, minimalist tasarımları güzeldi, rafta bir can yayınları kitabı olduğunu uzaktan görüp anlamak kolaydı. oturup kitabı seyretmek için değil, kitapçı rafında fark edebilmek için önemli bu. muhtemelen yeni kapaklardan sonra satışlarında belli bir düşüş olmuştur. yeni tasarımları güzel olsa dahi renkli olduğundan insanlar fark edemeyebiliyor.


    3- yapı kredi yayınları

    benim en sevdiğim yayınevlerinden biri bu. belki de yaşadığım şehirde kendi kitabevi bulunduğu ve her kitabı %20 indirimle alabildiğim içindir. can yayınları'na göre daha seçici davranıyorlar. bu yönüyle insanlarda can ve iletişim'in artıklarını yayınladıkları düşüncesi hasıl olabilir ancak roza hakmen'in çevirdiği kayıp zamanın izinde ve don quijote, nevzat erkmen'in çevirdiği ulysses, ahmet cemal'in çevirdiği niteliksiz adam gibi dev eserlere girişmek herkesin harcı değil. bunlara cesaret edip başarılı olmak bence saygı duyulacak bir iş. kazım taşkent klasikleri dışında türk edebiyatında sait faik abasıyanık, sabahattin ali, yusuf atılgan gibi öykücü/romancıların yanında şiir derlemeleriyle de (başta ikinci yeni) yabana atılamayacak işler yapıyorlar. çeviri konusunda zaten yukarıdaki örnekleri verdim, onun dışında çavdar tarlasında çocuklar'ı can yayınları'nın kötü çevirisinden kurtarmış olmaları bile takdire şayan.

    yıllarca enis batur'un etkisi altındaydılar, eb'den sonra orhan pamuk'u transfer etmiş olmaları editoryal açıdan da bir gelişim sağlayacaktır diye düşünüyorum. iletişim pamuk'u bu yönde kullandıysa, yky de geri kalmayacaktır muhtemelen. kapak kaliteleri iletişim'den de, can'dan da daha iyi çünkü daha sert bir materyal kullanıyorlar, kolay kolay zarar görmüyor kitaplar. bunun yanında kendi ayraçları da var; herhangi bir şeyi ayraç olarak kullanamayan, illa ki hususi ayraç isteyenler için güzel bir çözüm. fiyat politikaları ise bana kalırsa önceki iki yayınevine göre daha anlaşılır seviyelerde. belki indirimin de etkisi vardır bunda, bilemiyorum. ayrıca delta ismiyle çıkardıkları, ciltli kitapları da var. gerçekten çok uçuk fiyatlara satıyor olsalar da tasarımları oldukça güzel. ancak sarı ve yırtılmaya çok müsait yaprakları nedeniyle pek tercih edilesi değiller.


    4- iş bankası yayınları

    birçoklarının en favori yayınevi. nasıl olmasın ki; hem müthiş bir klasikler koleksiyonu var, hem çeviriler güzel, hem ciltli kapak seçeneği var, hem de fiyatlar ucuz. üstelik kendi kitabevinden alırsanız daha da ucuz oluyor. hasan ali yücel klasikler serisinden çıkardıkları kitaplar gerçek anlamda klasik eserlerden oluşuyor; romanın yanında deneme, oyun, şiir klasiklerini de bünyesinde barındırıyor. fakat modern ve çağdaş edebiyat alanında rakiplerinin çok gerisinde kalmaları büyük bir dezavantaj. modern klasikler serisi henüz çok dar, pek fazla gelişecek gibi de durmuyor açıkçası. zaten gelişmesin de, iki üç yazar transfer edecekler diye fiyat politikalarının değişmesini istemeyiz, ben istemem en azından. editoryal anlamda diğer rakiplerinin "ünlüler kadrosu"na pek yanaşamamış olmaları dışında çeviri alanında da başarılı bir yayınevi olduğunu düşünüyorum.

    rusça çevirilerde iletişim ve can ile hemen hemen aynı kadro var (sadece çehov'u ataol behramoğlu'na çevirtmişler). fransızca, ingilizce çevirilerde sabahattin eyüboğlu ve vedat günyol gibi isimlerin egemenliği hakim. karton kapakları yky ile aşağı yukarı aynı, ancak ciltliler gerçekten iki-üç nesil kullanılabilecek kalitede. üstelik ciltliler internet alımlarında ya da kendi kitabevinden indirimli alımlarda can ve iletişim'in klasikleri ile aynı fiyata geliyor. yalnız kapak tasarımı/görselliği konusuna takıntılıysanız (neden olasınız, orasını bilmiyorum) iş bankası yayınları tümü aynı tasarımlarıyla sizleri tatmin etmeyecektir, söyleyeyim. kapağın görünüşüne bakarak kitap seçiyorsanız içimden "beter olun" demek geliyor ama gördüğünüz gibi demiyorum. ehe.


    5- ayrıntı yayınları

    onlarla ilgili tanımım ismiyle çağrışımlı olacak, "ayrıksı yayınevi" kendileri. gidip öyle herkesin sevebileceği kitapları basmazlar, nerede bir kült kitap var hep bunların çatısının altından çıkar. yeraltı edebiyatı, lacivert kitaplar, felsefe/sosyoloji seçkileriyle ve felsefi içerikli romanlarıyla kendine özgü, sadık okur kitlesi yaratabilen ender yayınevlerindendir. ancak, bütün bu hoşluklarına rağmen kendileriyle bir hayli sıkıntılarım da var. öncelikle en önemli işlerden birini, çeviriyi pek sallamıyorlar. orijinali ingilizce, fransızca olmayan bir kitabı kendi dilinden çevirdikleri pek görülmüş şey değil. gerçi en azından hangi çevirinin esas alındığını yazıyorlar, bunu bilip alıyorsunuz, zira onu yapmayan da var. (oda yayınları diyeyim ama benden duymuş olmayın) çevirinin bu kadar önemli bir iş olduğunu belirtmişken bu kabul edilebilir bir şey olmasa da, özgün editoryal çalışmaları, seçkileriyle türkiye yayıncılığında önemli bir boşluğu doldurduklarını düşünüyorum. kapak kalitesi nispeten iyi olan bu yayınevinin eski kitaplarında saman kağıt kullandığını görebilirsiniz. kapak görselliği, ayraç haricinde saman kağıdı kokusu fetişiniz de varsa bu yayınevi de tam size göre. yalnız fiyatları bana biraz tuzlu geliyor. bir de dizgisi bazı kitaplarda gerçekten kötü olabiliyor, bir istikrar yok o konuda.


    6- metis yayıncılık

    ayrıntı ile aşağı yukarı benzer bir yayın politikasına sahip yayınevi. felsefe/sosyoloji yayınlarında önemli eserler çıkarmış durumdalar. bunun yanında ursula k le guin'in kitaplarını, tolkien'den yüzüklerin efendisi'ni filan basıyorlar. elif şafak zamanlarında fiyatları biraz yukarı çekmişlerdi diye hatırlıyorum, şimdilerde tekrar mantıklı sulardalar. editoryal açıdan ve kitap seçimi konularında sol görüşe biraz yatkın olduklarını düşünüyorum, sel yayıncılık kadar olmasalar da. kapakları kaliteli, tasarımları da güzel.


    7- sel yayıncılık

    hazır adı geçti, öne çekelim bu yayınevini de. sol görüşe yatkın dedim, belki alakası bile yoktur ama genel itibariyle kitap seçkileri ve fiyat politikaları bana öyle oldukları izlenimini veriyor. küçük iskender, ah muhsin ünlü gibi şairleriyle, john steinbeck, truman capote gibi romancılarıyla, alain de botton serisiyle, ayrıntı'dan arta kalan yeraltı edebiyatı kitaplarıyla farklı dallardan ortaya karışık bir şey yapıyorlar gibi ama fiyatları gerçekten uygun olabiliyor. tek tük, arada kalmış kitapları da basarak onların da bir eksiği doldurduklarını düşünüyorum, "bunu biz daha iyi yaparız" diyerek anlamsızca boylarından büyük işlere (bkz, bir sonraki yayınevi) soyunmuyorlar.


    8- ithaki yayınları

    ben bunları yayıncılığın pegasus'u (pegasus airlines) olarak görüyorum. kitapları tek tek, içerik olarak ele aldığınızda oldukça başarısız, özensiz çalıştıklarını söylemek uygun olur. fakat o kadar hızla büyümeye çalışıyorlar, o kadar çok konuya el atıyorlar ki kayıtsız kalmak mümkün değil. bolca fantastik/bilimkurgu, distopya, edgar allan poe, biraz boris vian, biraz althusser, biraz jules verne klasikleri, biraz da kemal tahir derken abandone oluyorsunuz. arada garnitür niyetine kafka, varlık ve hiçlik, komünist manifesto da çıkartıyorlar. yani ne yapmaya çalıştıklarını anlamak mümkün değil. fakat özellikle edgar allan poe öykülerinin çevirisinden aldıkları eleştiriler, boris vian kitaplarında her yönden yarattıkları fiyasko, fantastik/bilimkurgu başta olmak üzere dizgi konusundaki rezillikler bu yayınevini benim nazarımda çöp statüsüne sokuyor. fantazi/bilimkurgu meraklılarını memnun etmeleri de benim için hiçbir şeyi değiştirmiyor. gerekirse 2 tane kitap basarsın ama yaptığın işin başarısına/özenine herkes saygı duyar. bin tane kitabı özensizce ortaya dökünce başarılı olunmuyor.


    9- cem yayınevi

    en köklü yayınevlerinden biri. zamanında klasikler denince akla ilk gelen yayınevi buymuş. hatta klasikleri ciltlere bölerek yayınlamışlar. fakat birçoğu orijinal dilinden çevrilmemiş, anlaşılır bir türkçe de pek kullanılmamış, haliyle cem'in eski basım klasikleri bugün sahaflarda oldukça düşük fiyatlara gidiyor. çok fazla haşır neşir olduğum bir yayınevi olduğunu söyleyemeyeceğim ancak kafka okunacaksa, kafka'yı türkçe'ye en iyi çevirenlerden (ahmet cemal'den daha iyi olmamakla birlikte) birinin, kamuran şipal'ın kafka çevirileri buradan çıkar. aynı zamanda rainer maria rilke'yi de çevirmiştir şipal, onun da külliyatı cem'dedir. bu ikisinin (kafka ve rilke) de bütün öykülerini güzelce ciltleyip tek birer kitapta satma şıklığını da gösterirler ayrıca. bir de siyasi ve felsefi klasikleri de hala basıyorlar, yanılmıyorsam saman kağıdına üstelik. fetişlerine duyurulur.


    10- remzi kitabevi

    kendi yayınlarını satan (bildiğim kadarıyla indirim filan yapmıyorlar) kitabevi zinciri olan bu yayınevi ecnebilerin "non-fiction" dedikleri kurgusal olmayan her tür yayında önemli bir ekole sahiptir; siyasi-felsefi-sosyolojik-deneme yayınları çevirisinden ve özellikle de editörlüğünden şüphe duymadan alınılabilir. kurgusal konularda artık fazla öne çıkan bir kitabevi olmamasından mütevellit okuyucu kitlesi de diğer yayınevlerine göre biraz farklıdır. bir tek john steinbeck'i görebildim ben romancı olarak. bir de yerlilerden ayşe kulin, zülfü livaneli filan var sanırım.


    11- altıkırkbeş

    tümüyle ayrıksı, hatta çoğunluğa marjinal gelen metinlere ağırlık vermeleri çok hoş olsa da bunları düzgün bir çeviriyle birleştiremedikten sonra bir kıymeti kalmıyor. elimde sadece uçan spagetti canavarı'nın kutsal kitabı çevirileri var, dürüst olayım onda bir problem göremedim. fakat bunun dışında tasarımlarıyla dikkatimi çekip açıp incelememe vesile olan kitaplarında redaksiyon hatalarından, düşük cümlelerden göz gözü görmüyordu. bazı kitaplarında gerçekten ucuz fiyatlar oluyor ama bunun açıklamasının çeviriyi üç kuruşa ona buna yaptırmaları olduğunu düşününce yine bir anlamı yok. incecik bazı kitapları ise anlamsızca kırmızı ciltlere basıyorlar, parayı oradan kırmaya çalışıyorlar. bu yönüyle özgünlüğü başarıyla birleştirmekten çok uzaklar.


    12- kırmızı kedi yayınları

    aynı remzi gibi birkaç yerde kendi kitaplarını da sattıkları mağazaları var. remzi'nin aksine kendi kitapları indirimli, %20 gibi bir şey olması lazım. virginia woolf, sylvia plath, inci aral gibi feminist yazarlar ve jose saramago dışında dikkatimi çeken bir yayınları olmadı. kapaklarda kullandıkları materyal kendilerine özgü, tırtıklı karton gibi bir şey kullanıyorlar. woolf'ta iletişim gibi bir rakipleri var ancak fiyatların daha ucuz olması avantajları. yalnız iletişim'de woolf'u tomris uyar çevirirken, kırmızı kedi'de genellikle ilknur özdemir çeviriyor. cv'si güçlü ancak tartışmalı bir çevirmen. ulusalcı kanattan gazetecilerin kitaplarını da basan bir yayınevi aynı zamanda.


    bundan sonrakileri ancak birkaç kelimeyle özetleyebilirim, yoksa bitmez bu entry
    agora kitaplığı: özellikle sinema kitaplığı ve emile ajar (romain gary) kitaplarıyla saygın bir iş yapıyorlar.

    say yayınları: felsefe/sosyoloji yayınlarında öne çıkan bir yayınevi. fakat bastıkları hemen her kitabı daha iyi basan (çeviren, edite/redakte eden) başka yayınevleri var. nietzsche külliyatı düşünce itibariyle parmak ısırtsa da aynı şey onun çevirileri için de geçerli.

    oğlak yayınları: aklıma direkt rekin teksoy'u getiren yayınevi. orijinalinden ve kesip/biçilmeden çevirilen decameron, ilahi komedya gibi klasiklerin yanında marquis de sade ve birkaç fransız klasiğini de başarıyla türkçe'ye kazandırmaları takdire şayan.

    payel yayınevi: sadece elias canetti çevirileri bile yeter ama yetmemiş sigmund freud'u da çevirmiş adamlar. eli öpülecek insanlar.

    kırmızı yayınları: özellikle şiir seçkilerinde belki de en başarılı yayınevi. sadece kitaplarının ele, çantaya, rafa uymayan tasarımlarından, manasızca beyaz kağıda basmalarından ve uçuk fiyatlarından şikayetçiyim. yoksa bilirler, severiz.

    mitos boyut: tragedya diyorum, komedya diyorum, tiyatro diyorum, olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu diyorum. başka da bir şey demiyorum zaten.

    dost kitabevi yayınları: dost kitabevi'ni severim, sayarım ama hemen hiçbir kitabının baskısının bulunamamasına ne gibi bir açıklama getiriyorlar onu bilmiyorum. mesela kurt vonnegut kitaplarının telifini alıp basmamak gibi bir stratejileri var. gerçi cep boyutundaki tematik kitapları güzel, hemen şeyetmeyelim. (kurt vonnegut şu sıralar can ve april yayınları tarafından basılmakta)

    kabalcı yayınevi: en sevdiğim yayınevlerinden biri ama daha fazla çevirisini görmek istiyor insan. felsefe ve siyaset tarihi kitaplarını çok iyi çevirilerle ancak pahalı satıyorlar (çünkü yanında orijinal metni de tutuyorlar genellikle). bir de otostopçunun galaksi rehberi var tabii. kitaplarının kenarındaki k sembolünü yidiğim.

    tübitak yayınları: kurum olarak tübitak eleştirilse de halen bilim tarihine dair önemli kitapları basıyorlar, buna evrim kitapları da dahil. devlet destekli olmasının da etkisiyle fiyatları uygun, ciltli üretimleri bile son derece makul.

    everest yayınları: bu yayınevinde benim dikkatimi çeken üstat ile margarita çevirisi olmuştu. yeni nesil rus dili çevirmenlerinden sabri gürses'e yanılmıyorsam ödül kazandırmış bu çeviri. ayrıca muhteşem gatsby çevirileri de beklediğimden çok daha iyi çıkmıştı. görünen o ki türk edebiyatında da bayağı iddialılar, en azından işin satış boyutunda.

    doğan kitap: hala türkçe'ye çevrilememiş şeytan ayetleri'ni bile çevirip bassalar benim gözümde kıymetleri yok. o fiyatlarla olmaz çünkü.

    e yayınları: iki çevirisini okudum bu yayınevinin. ilki günlerin köpüğü'ydü, keyif aldım. diğeri boyalı kuş'tu, pek sevemedim. (çevirileri kastediyorum) kitaplarının dizgileri genel olarak kötü, bence biraz düzeltmeliler.

    altın kitaplar: eskiden klasikleri güzelce üstelik ciltli basan bir yayıneviyken bugünlerde stephen king, agatha christie, dan brown ile işi götürüyorlar gördüğüm kadarıyla. mangırların tadı tatlı geldi herhalde.

    Ekşi şeyler den alıntıdır.

    https://seyler.eksisozluk.com/...n-en-iyi-yayinevleri
  • 616 syf.
    ·6/10
    Bir yazar 'sadık okuyucu' kitlesini oluşturana kadar yazım tarzında ya da hikaye örgülerinde pek değişikliğe gitmez. Ne zaman artık oturmuş bir kitlesi olur o zaman isterse risk alır. Piyasaya sürülen ikinci kitabı için tür değiştirmek büyük cesaret.Bu tür değişikliğini bilim kurgudan yana yapmak ikinci büyük cesaret üstelik 'bestseller' dan geliyorsanız. Türk okuru bilim kurguyu çeviri okumayı tercih ediyor yani 'Anglosakson Bilim Kurgu' yu tercih ediyor. (Bunun kim bilir ne tarz sosyolijik bir açıklaması vardır) Bu alanda başarılı olmuş ama kenarda köşede kalmış bir çok isim var. ( meraklısına Selim Erdoğan,Aşkın Güngör,Özgün Özerk,Fatih Emre Öztürk)İste bu değisiklik yüzünden ayakta alkışlanır. İçeriğe gelirsek türünü değiştirse de alt metin fikri aynı minvalde devam. Fizik,biyoloji,kimya kısacası dünyayla ilgili birşeyler biliyor ve bunların ışığında dünyayı değiştirmek istiyor. Fi-Çi-Pi serisinde tekâmül felsefesini hissettiriyordu ama burda artık dillendiriyor. Doğru olduğunu bildiğiniz kendi sistemlerinizi sorgulatıyor. Bu anlamda çok çok iyi ama buraya kocaman bir AMA koymak istiyorum. Kohen potansiyeli olan bir yazar. Geçen seriye göre edebi üslubunda ilerlemeler var ama büyük adımlar yok. Fikirleri oluşturmaya çalıştığı bakış açısı çok güzel ama bunları yazım tarzı ne yazık ki çok eksik. En önemli eksikliği sadece bu zaman dilimine yazıyor olması bu da kalıcı olmanın önünde ki en büyük engel. Dilini 'gündelik hayat' jargonundan uzak tutması gerekiyor. Hikaye bilim kurgu dalında değerlendirecek olursanız( başka bir evren yaratmak,zamanın işleyişine bile müdahale edebildiğiniz ıçin hayal gücünüzün çok daha fazla kullanıldığı bir dal.)sunduğu çeşitliliği sevdim. Dünyada alıştığımız yanlisliklari ve kötülükleri olması gerekenden daha fazla normallestirdiğimizi farketmek biraz buruk bir tat bıraktı. Hayatta kalmak adına deforme olmuş insanlığımızla yüzleştiriyor. Yine ve yeniden kitaba damgasını vuran karakterden kitabın sonu dahil olarak hiç bahsedilmesi.Her şeye sebep olan karakterin annesiyle ilgili ne bjr bilgi ne de bir baglama var.Ya çok büyük eksiklik ya da kendi üslübünü bu şekilde oluşturmaya çalışıyor
  • Çeviri bir "şey" değil, insanların bir bilgiyi farklı bir dilde erişilebilir ve anlamlı kıldığı bir süreçtir. Dolaysıyla Osmanlı bağlamında "çeviri", bir metnin "kelime kelimesine" aktarılmasından fazlasına tekabül eder. Osmanlılar çok farklı çeviri stratejileri uyguladı. Bunların bazılarında metne müdahale edilmesi söz konusuydu. Çeviri çalışmalarında "kültürel dönüş" ün de gösterdiği üzere, çeviriler alıcı kültürün ihtiyaçlarından fazlasıyla etkilendi. Dolaysıyla Osmanlı Türkçesine çeviri yapmak birçok farklı anlama gelebilir. Bir yandan Osmanlıların dil üzerinden ve diller arasında iletişim kurma ihtiyacını gösterir. Diğer yandansa bir tür talanın, kültürel bağımlılığın ve aynı zamanda bağımsızlığın işaretidir.
  • 236 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Günlerdir beni içine alan bir kitaba inceleme yazmak oldukça zor. Bu zorluğun sebebi kafamın içindeki yoğun düşünceler ve karmaşa. Belirtmemde fayda var ki ufak tefek spoiler (ne tiksinç bir kelime) olabilir. İncelememi uzun olduğu için biraz iki kısma ayırdım. İlk kısım yazar ve eserleri, Solaris filmleri ile ilgiliyken ikinci kısım ise benim saçmalıklarım ve kitaptan esintiler olacak.

    1. Kısım

    Yazarın hayatından bahsetmeyip, sadece ortaya çıkardığı eserlerin ortak noktalarından hafifçe bahsedeyim:
    İnternette yapabildiğim birkaç araştırma ile birlikte genel kanı, yazarın bilim kurgu türüyle birlikte daha çok insanlık tarihinden bugüne gelen felsefi sorunları ele alması... Bu oldukça dikkat çekici geldi bana ilgimi çektiği için. Eserlerinde insanmerkezcilik düşüncesine eleştirilerini ironik ve mizahi bir biçimde yer vermiş. Bununla birlikte insanı ortaya koyup yabancı bir çevre inşaa ederek, bu çevre ile tanışmasını ve iletişimini, yaşadığı bocalamaları aktarmayı amaçlamış. Bunu da usta bir biçimde kelimelere oyunlar katarak kurgusal bir biçimde yazmış. Ancak üzgünüm ki biz bunu çok başarılı bir biçimde okuyamıyoruz. Nedeni ise eserlerin orjinal dili olan Lehçe yerine, İngilizceye çevrilmiş olan çevirilerden Türkçeye kazandırılmış olması. Normal bir çeviri bile bazen rahatsız edici olabiliyorken, çevirinin çevirisi oldukça can sıkıcı.

    Gelelim Solaris'e;
    Kitapla birlikte bize kazandırılan iki film bulunmakta. Filmlerin kitapla alakası var mı yok mu oldukça tartışılagelen bir konu. Ben de izledim ikisini de. İlk film ile başlayalım:

    Tarkovski yapımı olan ilk film oldukça uzundu ve detaylara sahipti. Bu kadar çok detaya gerek var mıydı? Ben olmadığını düşünüyorum. Hatta kitaptan film değil de filmden kitaptı sanki. Ayrıca kitapta yer alan küçük de olsa gözüme batan birçok yer yanlıştı. Bu kadar uzunluğa rağmen eksik olan noktalar da vardı. Açıkçası Tarkovski de olsa filmi pek beğendiğim söylenemez. Keza Lem de beğenmemiş. Hatta şöyle de bir sözü var:

    "Tarkovski ile ben aynı arabayı birbirine zıt yönlere çeken iki at gibiyiz."

    İkinci film ise 2002 yılında çekilmiş. Bu film ise kitaptan özet gibiydi. Ama yanlış özet. İlginç ve de saçma gelen o kadar çok şey var ki... Bir örnek vermem gerekirse karakterlerden olan Snow ölüyor ve dirilebiliyor.(kitapta böyle bir şey yok) Bu saçma gelmeyebilir çünkü kitapta insan olmayan şeyler (ad bulamadım:)) dirilebiliyor. Ancak o dirilebiliyorken en başta ölen Gibarian neden dirilmedi? Sonuçta ikisi de aynı görevde, aynı yerde ve insan. Kitapta dirilmedi ise kitaba sadık kalınacak ise Snow'u neden öldürdünüz? Her neyse...


    İki filmin ortak noktası ise kitaptan verilen/alınan ana fikir ile alakasız bir sona eriş. Zaten kitabın sonu ile filmlerin sonu birbirlerinden bağımsız. Hayal dünyalarına göre şekillenmiş sonlar diye düşünüyorum.


    2. Kısım

    Sonunda kitaba geldim.
    *Sanrılar ve sancılar birbirini kovalar!
    *Aynalar ve dünyalar kafanızı paralar!

    İnsan insan! Nedir senin sorunun? Sorularla boğulmalar, birbiri ardına sıralanan beyin kemiriciler...
    Senin tek amacın kendi dünyanın dışındaki bir dünyanın varlığına inanarak saçma sapan savaşların içine girmek. Yetmiyor mu kendi dünyan? İçinde bulunduğun dünyayı kabul etmek yerine, açgözlülük ile oradan oraya saldırarak daha iyisini daha güzelini aramaya çabalamak, dahasını hep daha fazlasını istemeye ne gerekti? Aslolan kendini çözmek değil miydi?

    × Dur dur bir dakika! Çözmek mi? Neyi çözeceksin? Çözmek gerekli midir? Her şeyin bir sonucunun olması zorunlu mudur? Buna gerçekten ihtiyacımız var mıdır?

    Gerçek olan nedir ? Bunun gerçekten bir cevabı var mıdır? Ne gerçektir ne sanrıdır nereye kadar bilebilirsin? Ya her şey bu yaşadığımız her şey bir sanrıysa ya da tek gerçek bu yaşadığımız, içinde bulunduğumuz an ise...


    İnsan aslında sürekli kendini tekrarlamakta. Binlerce yıl öncesindeki felsefi sorular hala tam manası ile cevap bulamamış. Hep ortaya teoriler atılmış ama ispatlanamamış. Bazı şeylerin izahı yoktur. Çünkü kavrayışımız, algımız sınırlı. Pek de öyle mükemmel varlıklar değiliz. Her şey bakmak istediğimiz şekliyle gözümüzün önünde. Ya kafamızı çevirirsek? O zaman ne olurdu? Bunu yapabilsek varolmazdık belki de...

    Zaman sadece boşlukta! Biz boşluktayız. Nasıl mı? En basitinden uzay boşluğunda değil miyiz? İçimiz boşlukta, dışımız boşlukta... Doldurmaya çalışıyoruz sadece her şeyi. Bir taraftan doldurdukça diğer taraftan boşalıyor da biz farkına varamıyoruz. Tıpkı havuz problemlerindeki havuzlar gibi... Farkına vardığımız zaman beraberinde başka bir şeyle acı ile gözgöze geliyoruz. Sürekli birbirini tekrarlayan acılar...

    Her şeyi biz türettik. Zamana ad verdik. Her şeyi kodladık her şeyi adlandırdık. Sayılar harfler türeterek kendi hapishanemizi kendimiz inşaa ettik... Sonra bunları yıkmak istedik ama iş işten geçti...

    Devamlı vicdanımızla başbaşayız. Kafamızda canlandırmış olduğumuz sanrılar mı yoksa bizi tedirgin eden? Ya da birbirini tekrar eden biz mi? Hep aynı şeylerin acısı ile kavruluyoruz. Her şey birbirinin tekrarı her şey...

    Kitabın son sayfasındaki alıntı ile artık son olmayan bir son yapıyorum. Cevabını bilemeyeceğim sorularla başbaşa kalmaya gidiyorum...

    "Öyleyse insan, zamanın akışını ölçen, kah bozulan kah onarılan, ustası onu her çalıştırdığında düzeneği umarsızlık ve sevgi üreten bir saat olmaya rıza mı göstermeliydi? Her bir insanın, en eski acıları, yinelendikçe gülünçleşerek sürekli daha da derinleşen en eski acıları yeni baştan yaşadığı düşüncesine alışmak zorunda mıydık? İnsan varoluşu kendini yinelemek zorunda olabilirdi, buna diyecek yoktu, ama dillere pelesenk olmuş hayat bir ezgi gibi ya da sarhoşun birinin plak dolabına bastırıp durmadan çaldığı bir şarkı gibi yinelenecekse..."

    Dip not: En çok faydalanılan site http://dipnotkitap.net/ROMAN/Solaris.htm