• Ellerin çıktı ve göğün ortasına geldi
    Tarlada
    Bakışı gittikçe yer toprağına
    Çakılan
    Bu kadar beklerken habersizdi
    Ve hatta onlar da habersizdiler
    Sular mı anladı
    Dağlar mı sezdi
    Yoksa birdenbire bir çiçek mi
    Bir gün
    Herhangi bir an
    Ama bir çelik an
    Herşey
    Ve hepsi başlarını kaldırdılar
    Ve hemen ellerinin gölgesi düştü yüzlerine
    Karmakarışık belirsiz uzun
    Geçti ve geçti gölgesi
    Zerdüştün ayaklarından bir kartalın 

    ~Kutsal Mavi Çocuk~
  • MÂCERAM

    genç mi olunurmuş içerde a benim gülüm 
    söyledim yedi yılda bütün türkülerini ömrün 
    güz bir yandan uçuşur saçlarımda 
                                                                kış bir yandan

    ihtimâl ki ben senden tam sekiz ilkbahar büyüğüm 
    sen saçlarına ilkokul kurdelası taktığın gün 
    devadımlarla buluştu ayaklarım 
                                                                      ah ne çabuk

    kanımı pompaladı yüreğimin çelik kasları 
    kanım damarlarımda şaha kalkan atlardı 
    beyaz atkılar gibi attım boynuma bulutları 
    uçura uçura yürüdüm rüzgârında ölümün

    en güzel nakışını vururken kanatları kuşun 
    delip geçti karaciğerimi karanlık bir kurşun 
    onsekiz yaşım düştü ıslak aynasına asfaltın 
    ılık bir ıslık gibi aktı kanım 
                                                    fakat ölmedim

    bir hemşirenin mavi gülüşüne tutundum gülüm 
    anladım ki asla yenemez gülen insanı ölüm 
    dokuzuncu gün haykırdım pencereden gökyüzüne 
    heey 
    kurşunların rağmına yaşamak ne güzel şey

    ben böyle hep uslanmaz kavgacı ve her güzele aşık 
    durmuşken seksen mart akşamlarına bahar gibi şık 
    duvarlara zincirlere çıktı yolu umudumun 
    şarkılar ne bilsin sorguevlerini istanbul'un 
    gayrettepe'yi samandıra'yı... ah gülüm ne bilsin

    parmaksız bir el gibi bütün tanımları insanın 
    insan işkencede susabilen bir hayvanmış meğer 
    dur ağlama küçüğüm hiç yakışmaz yüzüne keder 
    ta kökünden tükürdüm dilsiz kalacakmışım ne gam 
    işte böyle başladı benim yıllar süren mâceram

                                                    Ekim 1985 - Haziran 1986
  • Körün Parmak Uçları | Kitap Yorumu

    Aslında şiir kitabı okumayı pek sevmem, yani elime aldığımda o kitabın sayfalarını art arda okuyamıyorsam kitaptan pek zevk almam. E haliyle şiir kitapları da sindire sindire okunması gereken kitaplar olduğu için bu tarz kitaplarla aramın iyi olduğu söylenemez. Şiir severim tabi orası başka. Final döneminde elime kitap alamadığım günler içinde bu kitap bana ilaç gibi geldi hem hızlı ilerledi (yanlış hatırlamıyorsam bir günde bitirdim) hem de okurken zevk verdi. Tabi şiir kitabı okuma kuralını çiğnemiş olabilirim ama bana mutluluk verdiği sürece kuralı çiğnemiş olmamın pek bir önemi kalmadı. Yazarın okuduğum ilk kitabı deneme kitabı olan Makyaj Yapan Ölüler'di. Tek kelimeyle bayılmıştım kitaba , Posta Kutusundaki Mızıka yerine bu kitabı sepete eklemişim yanlışlıkla ama örmüş kader ağlarını bana da okumak düştü. Şiirler gayet güzel ve doyurucuydu. Altını çizdiğim baya yer var ;

    " Ey adalet!
    Üzüm mü vişneden üstün
    Bıçak mı, pamuğa denk
    Ey adalet!
    Seni zulümle takas edelim mi
    Bileğiyle değişirken bir hırsız
    Bir bileziği "

    " Valizimi hazırlamama yardım et
    Kelimeleri sol tarafa koy
    Söylenmemiş olanları, yürünmemiş yolların yanına
    Kolların mavi gömleğimin boynuna
    Ayrı ayrı koy güneşli günlerle karlı günleri
    Karıştırma "
  • Bir karınca getiriverdi yazı 
    Sonra karpuz kabuğu düştü suya 
    Kestane  çiçekleri çıldırasıya sevdalı 
    Uzandılar maviye.

    Bir eski şarkı ve ateş böcekleri 
    Hatıralarla ürperen deniz 
    Uzak günlerin ardında 
    Aydınlık bir beniz.

    Bir bulut kenarından 
    Gülümseyiverdi  yüzün 
    Gördüm içime aktığını 
    Bir mavi yıldızın.

    Ümit yüklü rüzgârda 
    Ellerinin serinliği 
    Mevsimlerle gelişin 
    Ne iyi.

    Gözlerince aydınlık yıldızlar 
    Gülen kuş mesut zamanlar içinde 
    Boy attın limon çiçeğim 
    Temmuz bahçelerinde.
  • Yazar: Bayanokur
    Hikaye Adı : Boğaz'ım
    Link: #30147251

    Günlerdir hatta aylardır yazamamanın problemini yaşıyordum , içim sıkılıyor , daralıyor , hatta patlıyordum ... gel gör ki yazamıyorum artık eskisi gibi . Hiçbirşey tat , zevk vermez oldu . İlham versin diye boğaza gitmeye karar verdim . İş çıkışı eve hiç uğramadan boğazda salaş bir balıkçının tahtadan taburesine oturdum . Masada taburede nemliydi , rengi koyuya kaçmıştı ve garip bir kokusu vardı. Boğazın ve kızarmış balıkların kokusuyla karışınca daha da garip oluyordu . Bu düşünceleri birakıp kağıda "balık ekmek lütfen :) " yazıp küçük kulübeye doğru yol aldım . Balıkçı abiye kağıdı verdim , balık ekmeğimi aldım ve kalem , kağıdını bıraktığım masama doğru ilerledim . Hava biraz soğuktu , etrafsa kalabalık fakat yinede sessiz sakin ... martıların sesleri bile yoktu , gerçi martının nasıl ses çıkardığını da bilmiyordum , internette okumuştum sesleri varmış . Akşam yemeği niyetine yediğim ekmeği bitirip artık nihayet amacımı gerçekleştirmek için kağıt kalemimi önüme çekip yazmaya başladım... boğazı hep mavi gözlü , beyaz tenli , sevimli , utanınca dizginlenen , sinirlenince kabaran fakat yinede eşsiz güzellikte bir kadına benzetmişimdir sebebini bilmem ... kalemi elime alınca şu dizeler döküldü " evet karşındayım güzel kadın / biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım / ve sen ben gelmeden gelmezsin / ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ..? " yazdığımdan tatmin olmamıştım ama uzun süredir yazamadığımı düşündüğümde bu büyük bir mükâfâttı . Hafif hafif rüzgar esiyordu . Yazdıklarımı saklamak gibi bir alışkanlığım yoktu . Zaten 1 sayfam vardı yanımda , buraya gelirkende dörde katlayıp ceketimin cebine koyarak getirmiştim kalemle birlikte . Boğaza fırlatmak , o minik şiiri - şiir denebilirse eğer ! - sahibine verecektim , atacaktım boğaza . Insanlardan hep söyleyemediklerimi duysunlar isterdim ama bir tek hayatımdaki tek kadın, güzel kadın (boğaz) benim soyleyemediklerimi anlıyor , çünkü benden birşey söylememi istemiyor ... gerçi benden birşeyler söylememi kimse istemedi . Annem başka bir adam için babamı terk edip beni annesiz bırakınca 9 yaşımdan 17 yaşıma kadar babamla yaşadım , babam çok anlayışlıydı ama tek sorunumuz beraber dışarı çıkamıyor oluşumuzdu . Sabah yedide evden çıkar Akşam saat sekizde gelir arada bir de kahveye giderdi akşam yemeğinden sonra , pek vakit bulamazdık o yüzden . Ben o zamanlar yorgun olduğunu , vakti olmadığını , annesiz bir çocuk büyütmenin bir babanın omuzlarına nasıl yük olabileceğini , annemi çok ama çok özlediğini , geceleri ağladığını hiç bilmezdim ve fark da etmezdim ... benden utanıyor o yüzden pek ilgilenemiyor sanırdım . Yani o zamanlarda da beni çokça konuşturmaya çabalayan bir insan yoktu , arkadaşlarımda pek yoktu . Bi ahmet vardı bir de zeliha ... zeliha çokça yanıktı bana , pek dışarı çıkmadığımdan konuşamadığımı da bilmezdi . Birkaç kez Zelihanın bana seslendiğini yazmıştı ahmet bir kağıda ve bana vermişti , zeliha benim duyamadığımdan değil de , kendini beğenmiş bir insan olduğumdan cevap vermediğimi sanıp ulaşamadığı için daha da sevdalanmıştı ... o mahalleden taşınalı 3 sene olmuştu , babamın vefatından sonra ( 17 yaşıma bastıktan 3 ay 12 gün sonra sabah dokuz civarlarında uyandığımda babamın ceketinin hâlâ portmanto' da asılı olduğunu gördüm . Halbuki tüm 3 aylık olan izin günlerini kullanmıştı . Hasta mı acaba diye odaya girdiğimde gözleri açık ve gözyaşları hâlâ kurumamış bir şekilde elinde annemin resmiyle göçmüstü babam , dünyaya gözlerini bile kapatamamıştı ... ) taşındığım yer eski evimize çok uzaktı , babam çalıştığı paralardan arttırarak tam 18 tane büyük kumbara doldurmuştu , çoğu kağıt para . O anıların yaşandığı evden kaçmak için teminattı o paralar ... bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp uçmasın diye kağıdın üzerine koyduğum kolu çektim ve rüzgar benden önce davranıp uçurdu kağıdı . Maalesef rüzgar boğazdan balıkçıya doğru esiyordu ve kağıdı arka tarafa uçurdu . Bir hışımla ayağa kalkıp kağıdı tutmaya çalıştım ama nafile ... kağıt bir kadının yüzüne gelmişti , yüzü görünmüyordu . Kadın kağıdı yüzünden çekince beden dilini kullanarak özür dileyecektim , beden dilini herkes bilmesede beden dilindeki özür dileyişi elbet bilirlerdi . Kadın yüzünden kağıdı çekip okumaya başladı . Bense olduğum yere kilitli kaldım . Vücudumu hareket ettiremiyordum , oysa özür dileyecektim ...
    İki boğazın arasında sıkışmış kalmış gibiydim , iki meleğin , iki güzelin , iki şaheserin ... boğazın ruh bulmuş hali kağıdı okuyordu " evet karşındayım güzel kadın / biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım / ve sen ben gelmeden gelmezsin / ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ..? " ... kadın okumasını bitirip bana baktı ve gülümsedi . Ahhh... o an konuşabilmek " boğaz'ımı düğümlüyorsun kadın , ne büyük şahesersin sen , şu lâl'e neler yaptın , dile getirirdi bir busen ..." diyebilmek için neler vermezdim ... ama sadece gülümsedim , sadece ve sadece gülümsedim ... kağıdı bana uzattı , az özce boğaz sahibidir diye boğaza atmaya yeltendiğim kağıdın o adını bile bilmediğim kadında , boğazımda , boğazımı düğümleyenimde kalmasını istedim . Elimi 'dur' şeklinde gösterip kafamı selam verir gibi sallayıp masamdn kalemimi alıp gittim . İçim rahattı , kağıt sahibindeydi çünkü .

    ---

    Buraya kaçıncı gelişim , saymadım . İşten çıkar çıkmaz gelirdim buraya yorgun olmadığım günlerde , yorgunluğu pek taktığım da söylenemez zaten haftada 4-5 kere gelirdim buraya .
    Evet yine burdayım , boğazda .
    bu sefer boğaza sırtını dönmüş oturuyordum , sebebi bilinmez.
    boğaza sırtını dönmüş bütün şehri kucaklamıştım , ya da sadece beklediğim kişinin gelip gelmediğini daha iyi kontrol etmek içindi .
    hem bugün kalem , kağıdımı da almamıştım yanıma . Dediğim gibi daha önceden de gelirdim boğaza daha dün de gelmiştim hatta Ama dün kalem kağıdımı getirmiştim . tek getirmediğim gün Bugündü, Evet . Çünkü fark ettim ki artık yazamıyorum . Sanırım İstanbul Boğazı onun yerine başka birşey düşündüğümü sezmiş ve bu yüzden ilham vermiyor ...
    İki boğazın arasında kalmak , zor . Ve ben içime akana aşığım ...
    Elimden gelen tek şey gelen gideni , Etraftaki koşuşturmayı incelemek ... Başka bir şey değil. Sahaftan erken çıkmıştım Bugün sırf buraya gelebilmek için erkenden . Saat 18'i göstermiş miydi onu bile hatırlamıyorum. Ve şu an saat 21'i gösteriyordu . Gidenler , gelenler , sessiz kahkahalar hiç durmuyor , birbirini kovalıyordu . Ve ona benzeyen birisi gelmişti . Dört masa ilerime oturdu , tanıyabilmek için ileriye gitmek , şart olmuştu . Dağınık olan neyim varsa toparladım masamdan . Evet , tam olarak içimdekileri ...
    Her şeye göğüs gererek kalktım ayağa bütün benliğimle. İleri gittikçe, yaklaştıkça ona fark ediyordum ki o , o işte ...
    Tek başınaydı önünde sadece ince belli bardakta tavşan kanı çay . belki birlerini bekliyor , belkide kafa dinlemek için gelmişti . Geç gelişinden dolayı boğaza yakın tüm masalar doluydu , kendine yakın oturamamıştı . Ne üzücü ... Masasına ulaşmama birkaç adım vardı . Tam 3 ay önce gördüğü ama tanımadığı bir insanı hatırlamazdı kimse , o da hatırlamaz diye düşündüm .
    Artık tamamen yanına gittiğimde aklımda olan tek şey ona her şeyi açıklamaktı ama konuşarak değil . Beden dili ile anlatmak isteseydim ona , onu ne kadar çok sevdiğimi ve onu gördüğümde heyecanlandığımı anlamazdı . Aklıma tek bir şey geliyordu O da cesaret istiyordu . şimdiye kadar hiç cesaret göstermemiştim herhangi bir şeye . eski evimizde yaşamaya cesaret edemeyip çok uzaklara taşındığım gibi , zelihaya bile cesaret edip anlatmaya çalışmamıştım konuşamadığımı , o da mavi gözlüydü . Deniz gibi gözleri vardı ama tabi o zamanlar ilk okul -orta okul zamanımdı , o zamanlar bile tanımazdım , sokağa oynamak için de çıkmazdım . Markette gidip gelirken görüyorsam görüyordum , sonrası yok , zaten liselerimiz de farklıydı , o fazla zekiydi Ahmetin anlattığına göre , yüksek puanlı bir liseye gitmişti , tanışma isteğindede hiç bulunmamıştım 14 yaşımdan sonrada hiç görmemiştim zaten ...
    Anlayacağınız ; şimdiye kadar gerçekten de cesaret etmeye korkmuştum .
    cesaret edesim gelmişti ilk defa . Ben masasının önüne gelince beni fark edip gülümsedi . sağ elini kafasının sağ üst köşesine avucunun içini iki kez götürüp , işaret diliyle " merhaba " demişti bana , şaşırmıştım doğrusu ...
    Ve sonrasında "şiirin çok güzeldi " dedi . işaret diliyle ... evet o yazıyı okumuş ve "lâl " olduğumu ve duyamadığımı anlamıştı ...
    Bu beni bir yandan sevindirsede , bir yandan da hüzünlendiriyordu . Anladığım kadarıyla işaret dili biliyordu , ben yinede ona işaret diliyle değil de cesaretimi toplayıp 'hissederek' yapmak istedim birşeyleri ...
    Uzattım sağ elimi , avucumun içi kararmış gökyüzüne doğru olacak şekilde . Bir elime , birde gözlerime bakıyordu . Bir boşluğuna geldi sanırım , uzattı sağ elini . Iyikide gözler her dilde aynı şeyi anlatıyormuş dedim o an ...
    Aldım elini , o incecik parmaklar ....
    Elimin titrememesi için içimden dua ederken , zaten narin olan , hayatta bunca acıya dayanmış bundan sonrasından da korkan kalbimin yerinden çıkıyormuş oluşuna alildırmadan biraz eğilip elini kalbime götürdüm . Sadece 3 saniye gibi bir sure durdurup , çekti elini . Mesaj gelmişti ona ve sanırım banada gelmişti . Cebimdeki telefonun titrediğini ve onun telefonunun ekranının birden aydınlandığını fark ettik .
    Aydınlanmaz mı hiç , aydınlanır elbette çünkü o vardı ekrandada . Bir merdivende fotoğrafı . Merdiven tanıdıktı , eski evimizin mahallesindeydi . O anın buğusundan çıkmamı onun çantasını alıp el sallaması bozmuştu .
    Bana sadece el sallamak düştü .

    . . .

    Evet karar vermiştim ve karar vermem 42 gün sürmüştü . Bir daha adım atmam dediğim mahalleye onun için gidecektim , en azından 'orda mı' diye kontrol edecektim . 17 yaşımdan 27 yaşıma kadar hiç gitmemiştim o mahalleye , 17 yaşıma gelene kadar da pek çıktığım söylenemezdi .
    Hazırlandım , aldım tüm yazdıklarımı . Bulacaktım sora sora evini , koyacaktım kapısının önüne tüm yazdıklarımı ...
    İster ayağıyla itsin hepsini , ister başının üzerinde yer ettirsin . Pek umrumda değildi . Tek isteğim sahibine ulaşmamış tek bir sayfa kalmasın evimde , tek bir dize kalmasın gönlümde ...
    Bütün bunları düşünerek taksi çağırıp , taksiye binmiştim .
    ...
    Etrafa bakmadan , başım yerde ilerledim o hatırladığım eve doğru . Evin kapısına geldiğimde zilde "Zeliha Akçan" yazısını gördüm ...
    Evet o ev Zelihaların eviydi . Ben bu mahalleden taşındıktan 8 say sonra Ahmet bana mesajla söylemişti Zelihanın annesinin vefaat ettiğini , zaten babası da yoktu ben bildim bileli . Tek kalmıştı evde , benim gibi ...
    Kucak dolusu defteri bıraktım kapının önüne , üstünde evdeyken yazdığım kağıtla birlikte "Ben seneler boyunca yazdım ve hepsi bir tek sana yakıştı ... " .
    Zile bastım ve bekledim .
    Çocukluktan kalma bölük pörçük tek anım olan Zeliha açtı kapıyı . Büyük bir tebessümle "Hoşgeldin Emir " dedi . Anlayabileceğim şekilde ...
    Ve evet ...
    Baştan beri biliyordu beni ,
    Benim ondan sakladığım duygular gibi ;
    Saklamıştı o da adımı , kendi içinde ...
    O an ,
    Yazdıklarımın bir hayal olduğunu
    Bir tek onun gerçek olduğunu anlamıştım .
    Ne mutlu bana ....
  • DEVAMI İLE BİRLİKTE


    BOĞAZ'IM

    Günlerdir hatta aylardır yazamamanın problemini yaşıyordum ,
    içim sıkılıyor , daralıyor , hatta patlıyordum ...

    Gel gör ki yazamıyorum artık eskisi gibi .
    Hiçbirşey tat , zevk vermez oldu . İlham versin diye boğaza gitmeye karar verdim . İş çıkışı eve hiç uğramadan boğazda salaş bir balıkçının tahtadan taburesine oturdum . Masada , taburede nemliydi . Rengi koyuya kaçmıştı ve garip bir kokusu vardı. Boğazın ve kızarmış balıkların kokusuyla karışınca daha da garip oluyordu .
    Bu düşünceleri bırakıp kağıda
    "balık ekmek lütfen :) "
    yazıp küçük kulübeye doğru yol aldım . Balıkçı abiye kağıdı verdim , balık ekmeğimi aldım ve kalem , kağıdımı bıraktığım masama doğru ilerledim .
    Hava biraz soğuktu , etrafsa kalabalık fakat yinede sessiz sakin ...
    Martıların sesleri bile yoktu , gerçi martının nasıl ses çıkardığını da bilmiyordum , internette okumuştum sesleri varmış .
    Akşam yemeği niyetine yediğim ekmeği bitirip artık nihayet amacımı gerçekleştirmek için kağıt kalemimi önüme çekip yazmaya başladım...
    boğazı hep mavi gözlü , beyaz tenli , sevimli , utanınca dizginlenen , sinirlenince kabaran fakat yinede eşsiz güzellikte bir kadına benzetmişimdir sebebini bilmem ...
    kalemi elime alınca şu dizeler döküldü;
    "Evet karşındayım güzel kadın
    Biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım
    Ve sen ben gelmeden gelmezsin
    Ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ..? ". Yazdığımdan tatmin olmamıştım ama uzun süredir yazamadığımı düşündüğümde bu büyük bir mükâfâttı .
    Hafif hafif rüzgar esiyordu . Yazdıklarımı saklamak gibi bir alışkanlığım yoktu . Zaten 1 sayfam vardı yanımda , buraya gelirkende dörde katlayıp ceketimin cebine koyarak getirmiştim kalemle birlikte .
    Boğaza fırlatmak , o minik şiiri
    - şiir denebilirse eğer ! - sahibine verecektim , atacaktım boğaza .
    İnsanlardan hep söyleyemediklerimi duysunlar isterdim ama bir tek hayatımdaki tek kadın, güzel kadın (boğaz) benim söyleyemediklerimi anlıyor , çünkü benden birşey söylememi istemiyor ...
    Gerçi benden birşeyler söylememi kimse istemedi . Annem başka bir adam için babamı terk edip beni annesiz bırakınca 9 yaşımdan 17 yaşıma kadar babamla yaşadım , babam çok anlayışlıydı ama tek sorunumuz beraber dışarı çıkamıyor oluşumuzdu . Sabah yedi'de evden çıkar Akşam saat sekiz'de gelir arada bir de kahveye giderdi akşam yemeğinden sonra . Pek vakit bulamazdık o yüzden . Ben o zamanlar yorgun olduğunu , vakti olmadığını , annesiz bir çocuk büyütmenin bir babanın omuzlarına nasıl yük olabileceğini , annemi çok ama çok özlediğini , geceleri ağladığını hiç bilmezdim ve fark da etmezdim ...
    Benden utanıyor o yüzden pek ilgilenemiyor sanırdım . Yani o zamanlarda da beni çokça konuşturmaya çabalayan bir insan yoktu , arkadaşlarımda pek yoktu .
    Bi ahmet vardı bir de zeliha ... zeliha çokça yanıktı bana , pek dışarı çıkmadığımdan konuşamadığımı da bilmezdi . Birkaç kez Zelihanın bana seslendiğini yazmıştı ahmet bir kağıda ve bana vermişti , zeliha benim duyamadığımdan değil de , kendini beğenmiş bir insan olduğumdan cevap vermediğimi sanıp ulaşamadığı için de daha fena sevdalanmıştı ...
    O mahalleden taşınalı 3 sene olmuştu , babamın vefatından sonra
    ( 17 yaşıma bastıktan 3 ay 12 gün sonra sabah dokuz civarlarında uyandığımda babamın ceketinin hâlâ portmanto' da asılı olduğunu gördüm . Halbuki tüm 3 aylık olan izin günlerini kullanmıştı . Hasta mı acaba diye odaya girdiğimde gözleri açık ve gözyaşları hâlâ kurumamış bir şekilde elinde annemin resmiyle göçmüştü babam , dünyaya gözlerini bile kapatamamıştı ... )
    taşındığım yer eski evimize çok uzaktı , babam çalıştığı paralardan arttırarak tam 18 tane büyük kumbara doldurmuştu , çoğu kağıt para . O anıların yaşandığı evden kaçmak için teminattı o paralar ...
    Bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp uçmasın diye kağıdın üzerine koyduğum kolumu çektim ve rüzgar benden önce davranıp uçurdu kağıdı .
    Maalesef rüzgar boğazdan balıkçıya doğru esiyordu ve kağıdı arka tarafa uçurdu . Bir hışımla ayağa kalkıp kağıdı tutmaya çalıştım ama nafile ... kağıt bir kadının yüzüne gelmişti , yüzü görünmüyordu . Kadın kağıdı yüzünden çekince beden dilini kullanarak özür dileyecektim , beden dilini herkes bilmesede beden dilindeki özür dileyişi elbet bilirlerdi . Kadın yüzünden kağıdı çekip okumaya başladı . Bense olduğum yere kilitli kaldım . Vücudumu hareket ettiremiyordum , oysa özür dileyecektim ...
    İki boğazın arasında sıkışmış kalmış gibiydim , iki meleğin , iki güzelin , iki şaheserin ... boğazın ruh bulmuş hali kağıdı okuyordu
    " Evet karşındayım güzel kadın
    Biliyorum sana kavuşmakta geç kaldım
    Ve sen ben gelmeden gelmezsin
    Ben git desem , nereye kadar gidebilirsin ?" kadın okumasını bitirip bana baktı ve gülümsedi .
    Ahhh... o an konuşabilmek
    " Boğaz'ımı düğümlüyorsun kadın ,
    Ne büyük şahesersin sen .
    Şu lâl'e dert saldın,
    Belki dile getirirdi bir busen ..."
    diyebilmek için neler vermezdim ... ama sadece gülümsedim , sadece ve sadece gülümsedim ...
    kağıdı bana uzattı , az özce boğaz sahibidir diye boğaza atmaya yeltendiğim kağıdın o adını bile bilmediğim kadında , boğaz'ımda , boğaz'ımı düğümleyenimde kalmasını istedim .
    Elimi 'dur' şeklinde gösterip kafamı selam verir gibi sallayıp masamdan kalemimi alıp gittim . İçim rahattı ,
    kağıt sahibindeydi çünkü .
    . . .


    DEVAMI :)


    Buraya kaçıncı gelişim , saymadım . İşten çıkar çıkmaz gelirdim buraya yorgun olmadığım günlerde , yorgunluğu pek taktığım da söylenemez zaten haftada 4-5 kere gelirdim buraya .
    Evet yine burdayım , boğazda .
    bu sefer boğaza sırtını dönmüş oturuyordum , sebebi bilinmez.
    boğaza sırtını dönmüş bütün şehri kucaklamıştım , ya da sadece beklediğim kişinin gelip gelmediğini daha iyi kontrol etmek içindi .
    hem bugün kalem , kağıdımı da almamıştım yanıma . Dediğim gibi daha önceden de gelirdim boğaza daha dün de gelmiştim hatta Ama dün kalem kağıdımı getirmiştim . tek getirmediğim gün Bugündü, Evet . Çünkü fark ettim ki artık yazamıyorum . Sanırım İstanbul Boğazı onun yerine başka birşey düşündüğümü sezmiş ve bu yüzden ilham vermiyor ...
    İki boğazın arasında kalmak , zor . Ve ben içime akana aşığım ...
    Elimden gelen tek şey gelen gideni , Etraftaki koşuşturmayı incelemek ... Başka bir şey değil. Sahaftan erken çıkmıştım Bugün sırf buraya gelebilmek için erkenden . Saat 18'i göstermiş miydi onu bile hatırlamıyorum. Ve şu an saat 21'i gösteriyordu . Gidenler , gelenler , sessiz kahkahalar hiç durmuyor , birbirini kovalıyordu . Ve ona benzeyen birisi gelmişti . Dört masa ilerime oturdu , tanıyabilmek için ileriye gitmek , şart olmuştu . Dağınık olan neyim varsa toparladım masamdan . Evet , tam olarak içimdekileri ...
    Her şeye göğüs gererek kalktım ayağa bütün benliğimle. İleri gittikçe, yaklaştıkça ona fark ediyordum ki o , o işte ...
    Tek başınaydı önünde sadece ince belli bardakta tavşan kanı çay . belki birlerini bekliyor , belkide kafa dinlemek için gelmişti . Geç gelişinden dolayı boğaza yakın tüm masalar doluydu , kendine yakın oturamamıştı . Ne üzücü ... Masasına ulaşmama birkaç adım vardı . Tam 3 ay önce gördüğü ama tanımadığı bir insanı hatırlamazdı kimse , o da hatırlamaz diye düşündüm .
    Artık tamamen yanına gittiğimde aklımda olan tek şey ona her şeyi açıklamaktı ama konuşarak değil . Beden dili ile anlatmak isteseydim ona , onu ne kadar çok sevdiğimi ve onu gördüğümde heyecanlandığımı anlamazdı . Aklıma tek bir şey geliyordu O da cesaret istiyordu . şimdiye kadar hiç cesaret göstermemiştim herhangi bir şeye . eski evimizde yaşamaya cesaret edemeyip çok uzaklara taşındığım gibi , zelihaya bile cesaret edip anlatmaya çalışmamıştım konuşamadığımı , o da mavi gözlüydü . Deniz gibi gözleri vardı ama tabi o zamanlar ilk okul -orta okul zamanımdı , o zamanlar bile tanımazdım , sokağa oynamak için de çıkmazdım . Markette gidip gelirken görüyorsam görüyordum , sonrası yok , zaten liselerimiz de farklıydı , o fazla zekiydi Ahmetin anlattığına göre , yüksek puanlı bir liseye gitmişti , tanışma isteğindede hiç bulunmamıştım 14 yaşımdan sonrada hiç görmemiştim zaten ...
    Anlayacağınız ; şimdiye kadar gerçekten de cesaret etmeye korkmuştum .
    cesaret edesim gelmişti ilk defa . Ben masasının önüne gelince beni fark edip gülümsedi . sağ elini kafasının sağ üst köşesine avucunun içini iki kez götürüp , işaret diliyle " merhaba " demişti bana , şaşırmıştım doğrusu ...
    Ve sonrasında "şiirin çok güzeldi " dedi . işaret diliyle ... evet o yazıyı okumuş ve "lâl " olduğumu ve duyamadığımı anlamıştı ...
    Bu beni bir yandan sevindirsede , bir yandan da hüzünlendiriyordu . Anladığım kadarıyla işaret dili biliyordu , ben yinede ona işaret diliyle değil de cesaretimi toplayıp 'hissederek' yapmak istedim birşeyleri ...
    Uzattım sağ elimi , avucumun içi kararmış gökyüzüne doğru olacak şekilde . Bir elime , birde gözlerime bakıyordu . Bir boşluğuna geldi sanırım , uzattı sağ elini . Iyikide gözler her dilde aynı şeyi anlatıyormuş dedim o an ...
    Aldım elini , o incecik parmaklar ....
    Elimin titrememesi için içimden dua ederken , zaten narin olan , hayatta bunca acıya dayanmış bundan sonrasından da korkan kalbimin yerinden çıkıyormuş oluşuna alildırmadan biraz eğilip elini kalbime götürdüm . Sadece 3 saniye gibi bir sure durdurup , çekti elini . Mesaj gelmişti ona ve sanırım banada gelmişti . Cebimdeki telefonun titrediğini ve onun telefonunun ekranının birden aydınlandığını fark ettik .
    Aydınlanmaz mı hiç , aydınlanır elbette çünkü o vardı ekrandada . Bir merdivende fotoğrafı . Merdiven tanıdıktı , eski evimizin mahallesindeydi . O anın buğusundan çıkmamı onun çantasını alıp el sallaması bozmuştu .
    Bana sadece el sallamak düştü .

    . . .

    Evet karar vermiştim ve karar vermem 42 gün sürmüştü . Bir daha adım atmam dediğim mahalleye onun için gidecektim , en azından 'orda mı' diye kontrol edecektim . 17 yaşımdan 27 yaşıma kadar hiç gitmemiştim o mahalleye , 17 yaşıma gelene kadar da pek çıktığım söylenemezdi .
    Hazırlandım , aldım tüm yazdıklarımı . Bulacaktım sora sora evini , koyacaktım kapısının önüne tüm yazdıklarımı ...
    İster ayağıyla itsin hepsini , ister başının üzerinde yer ettirsin . Pek umrumda değildi . Tek isteğim sahibine ulaşmamış tek bir sayfa kalmasın evimde , tek bir dize kalmasın gönlümde ...
    Bütün bunları düşünerek taksi çağırıp , taksiye binmiştim .
    ...
    Etrafa bakmadan , başım yerde ilerledim o hatırladığım eve doğru . Evin kapısına geldiğimde zilde "Zeliha Akçan" yazısını gördüm ...
    Evet o ev Zelihaların eviydi . Ben bu mahalleden taşındıktan 8 say sonra Ahmet bana mesajla söylemişti Zelihanın annesinin vefaat ettiğini , zaten babası da yoktu ben bildim bileli . Tek kalmıştı evde , benim gibi ...
    Kucak dolusu defteri bıraktım kapının önüne , üstünde evdeyken yazdığım kağıtla birlikte "Ben seneler boyunca yazdım ve hepsi bir tek sana yakıştı ... " .
    Zile bastım ve bekledim .
    Çocukluktan kalma bölük pörçük tek anım olan Zeliha açtı kapıyı . Büyük bir tebessümle "Hoşgeldin Emir " dedi . Anlayabileceğim şekilde ...
    Ve evet ...
    Baştan beri biliyordu beni ,
    Benim ondan sakladığım duygular gibi ;
    Saklamıştı o da adımı , kendi içinde ...
    O an ,
    Yazdıklarımın bir hayal olduğunu
    Bir tek onun gerçek olduğunu anlamıştım .
    Ne mutlu bana ....



    Devamı geldi , umarım beğenirsiniz :)
    Hatam , kusurum olduysa affediniz :)
  • Yazar: Umut S. Balcı
    Hikaye Adı : Çardaktaki Kadın
    Link: #29764363

    Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin sabahında yağmurlu bir güne uyandı. Yağmur, evinin bulunduğu sokakta adeta senfoni orkestrası edasıyla konser veriyor, bu konserden büyük bir hoşnutluk duyan Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin yorgunluğunu bir nebze olsun unutuyordu. Yağmurdan duyduğu hoşnutluğu biraz daha arttırmak istiyor olacak ki yatağından kalkıp, yaklaşık yedi adım karşıya doğru yürüyerek pencereye yaklaştı. Apartmanın ikinci katından sokağı bir müddet seyrettikten sonra pencereyi açtı ve onu karşılayan mis gibi toprak kokusunu ciğerlerine doldurdu. Yağmurlu havanın meydana getirdiği toprak kokusu, ciğerlerinin yanı sıra, zihnini de son birkaç haftadır uzak kaldığı piyanosunu çalma isteğiyle doldurmuştu. Odasının en köşesinde bulunan; bir süredir kullanılmamasından dolayı tozlanmış, boyasında hafif eskimeler olan duvar piyanosunun başına oturdu ve yağmurun, sokağındaki gürül gürül konserine Beethoven’den "Fırtına Sonatı"yla katıldı. Artık, yağmurun dışarıda yağmasının yanında Kenan'ın da parmakları tuşlara yağıyordu...

    ------------------------------------------------
    Bir müddet sonra piyanist adam kendi kendine vermekte olduğu konseri; yağmurun hızlanmasından ve bunun sonucunda yağmur damlalarının, açık bıraktığı penceresinden odasına hücum ettiğini fark etmesinden dolayı yarıda kesmek zorunda kaldı. Piyanonun başından kalktı. Biraz keyfi kaçmış bir şekilde "ne değişken bir hava böyle" diye söylenerek pencereyi kapatmaya yöneldi. Gökyüzüne baktı. "Eminim biraz sonra da güneş çıkar" diyerek pencereyi tam kapatacakken yine onu gördü. Uzun saçlı, kumral, sağ gözünün hemen altında küçük bir beni olan ve kendisine çok sevecen bir ifade katan kahverengi gözleriyle bu kadın; apartmanın bahçesinde yağmurdan korunmak adına bir çardağa sığınmış, ara sıra Kenan'ın penceresine bakarak orada bekliyordu... Kenan hemen kendini pencereden sakındı. Yatağına oturdu ve "artık eminim" dedi, düşünceli bir ifadeyle.

    Gerçekten de emindi... Bu kadın, Kenan ne zaman piyano çalmaya başlasa apartmanın bahçesinde olur ve piyano sesleri kesilene kadar da oradan ayrılmazdı. Kenan başlarda bu kadının sadece piyano çalışını dinlemeye geldiğini düşünüyordu, fakat sonra sezgisi ona farklı bir şeylerin olduğunu söylemeye başladı. Bugün bu kadını tekrardan görmesi ve yağmura rağmen burada onu dinliyor olması, Kenan'ın bu kadının buraya geliş nedenin farklı olduğundan emin olmasına sebep oldu.
    "Derhal bu kadınla konuşmalıyım ve asıl nedenini anlamalıyım" diye düşündü. Tekrar pencereye yaklaştı. Kadının hâlâ orada olduğunu umarak, tıpkı başını siperden dikkatlice çıkarmaya yeltenen asker edasıyla pencereden usulca baktı. Kadın hâlâ oradaydı, fakat gitmeye hazırlanıyordu. Kenan telaşa düştü. Hızlıca günlük elbiselerini giydi. Çalışma masasındaki evinin anahtarını ve cüzdanını alıp odasından çıkmaya yeltendiği sırada masadaki şiir notlarına gözü seğirdi. Nedense zihni yeni yazmaya başladığı bir şiire takılmıştı.
    Şiirin bir bölümü şöyleydi;

    Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
    Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
    Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
    Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
    Belli, arıyordu yitirdiği umutlarını yalnızca.


    "Garip" dedi Kenan ve aniden bu telaşı içinde, yazmış olduğu şiiri okuyor olmanın gereksizliğini fark ederek odadan ve de evden çıktı.

    Telaşlı adam apartmanın bahçesine ulaştığında, çardaktaki kadını görmesiyle birlikte telaşı son buldu. Kadına doğru ilerledi. Henüz onu fark etmeyen kadın, şemsiyesinin bozulmuş mekaniğiyle uğraşıyordu. “Merhaba hanımefendi” dedi Kenan, sesindeki kararlılıkla. Kadın, şemsiyesiyle uğraşmaya kendisini öyle kaptırmış olacak ki, iki adım ötedeki adamı duymadı. Kenan kadına tekrar seslendi: “Merhaba hanımefendi”. Kadın en nihayetinde adamı duydu ve bakışlarını adamın mavi gözlerine çevirdi. O anda büyük bir heyecana kapılarak, üstelik ağlamaklı bakışlarıyla kadın: “Ona ne kadar da benziyorsunuz!" dedi. Adama doğru hamle yapacakken bütün vücudunun titrediğini hisseti ve olduğu yere bayıldı. Kenan şaşkınlıkla kadını yerden kaldırmaya yönelirken içinden kadına cevaben diyebildiği tek şey “kime?” oldu…

    ------------------------------------------------
    Kadın, çardaktaki bir masada; baygınlık durumundan henüz kurtulmuş ve az önce bayılmasına sebebiyet veren surata ara ara bakarak sessizce oturuyordu.
    “Beni çok korkuttunuz hanımefendi” diyerek söze girdi Kenan. Ve ekledi: “Umarım biraz daha iyisinizdir?”
    “Evet, daha iyiyim şimdi. Şu sıralar biraz bitkinim de, o yüzden bayılmış olmalıyım. Sizi de korkuttuğum için özür dilerim.” dedi ve ayağa kalktı, gitmeye yöneldi. Bu esnada Kenan, kadının gitmeye yönelmesiyle birlikte zihnine sorması gereken sorular hücum etti, kadının yorgun ifadesine ilk defa dikkat ederek:
    "Sizi her piyano çalışımda burada görüyor olamam bir tesadüf mü?" dedi ve ekledi: "Ayrıca bayılmadan önce de beni birine benzetmiştiniz, acaba benzettiğiniz kişinin kim olduğunu sormamda bir sakınca var mı?" biran bu soruları sorarak kabalık ettiğini düşündü...

    Kadın masaya tekrar oturdu. Hafif gözleri dolmuş bir şekilde söze girdi:
    "Hayır, beyefendi, beni her piyano çalışınızda apartmanın bahçesinde görüyor olmanız tesadüf değil. Sizi dinliyorum, çünkü bana 6 ay önce kaybettiğim nişanlımı hatırlatıyor piyano çalışınız. Piyanonun sesleri sanki onun ruhundan kopup da bana ulaşıyormuş gibi hissediyorum ve yüreğim biran onunla yakınlaşıyor...Ve ayrıca bugün gördüm ki, piyano çalışınızın yanında yüzünüz de bana bundan sonra onu hatırlatacak!.." dedi ve kırmızı yağmurluğunu masadan aldı, hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

    Kenan istemeden de olsa büyük bir yarayı deştiğinin farkına vararak özür dilemeye yeltendiyse de, kadının oradan hızlıca uzaklaşmasından dolayı bu mümkün olmadı.

    ------------------------------------------------
    Üç gün sonra Kenan, müthiş bir iç sıkıntısıyla uyandı. (daha doğrusu bu iç sıkıntısı yüzünden doğru dürüst uyuyamamıştı) Muhakkak ki sıkıntısının kaynağı: Üç gün önce konuştuğu kadının, kalbindeki yarasına istemeden de olsa dokunmasıydı. Bu yüzden Kenan, kadını tekrardan görüp özür dilemek için erkenden onu aramaya koyulacaktı. Fakat onu arayabileceği hiçbir yerin olmadığını fark edince ne yapacağını bilemedi. Çaresizlik durumu, içindeki sıkıntıyı katbekat arttırıyordu. Yaradılışından gelen her şeyi kafasına takma huyu, her zaman olduğu gibi yine başının belası olmuştu. Bir nebze olsun kafasını rahatlatmak adına sahile gitti.

    Kalabalıktı sahil, bir sürü insan vardı. “Herkes ne diye gelmiş buraya sanki” gibi bir düşünce geçti kafasından. Etrafına şöyle bir baktı; mutlu insanlar, mutsuz insanlar, düşünceli insanlar sahil boyunca seriliydi. Bir süre yürüdükten sonra yorulmuş olacak ki boş bir bank bulup oturdu. Banka oturduğunda dikkatini kırmızı yağmurluk çekti. Nedense bu yağmurluğu daha önce gördüğünü düşündü. Yağmurluğu eline aldı, o esnada yağmurluğun cebinden bir kâğıt ve nişan yüzüğü düştü. Nişan yüzüğünü biraz inceledikten sonra kâğıda baktı. Kâğıtta tek bir kelime yazılıydı: “Sonsuza kadar”. Kenan büyük bir dehşete kapıldı ve o anda, anladı yağmurluğu daha önce nerede gördüğünü. Bununla birlikte anladığı başka bir şey vardı ki o da; çardaktaki kadını bir daha göremeyecek olduğuydu…

    Kenan akşama doğru evine geldi. Kendisini çok kötü hissediyordu. Odasına girdi, çalışma masasına adeta kendisini çuval gibi bıraktı. Masadaki devrilmiş çay bardağını kaldırdı. Dirseklerini masaya koydu ve başını ellerinin arasına aldı. Düşündü ve sonra yaptığı tek şey: Son günlerde aklından çıkmak bilmeyen şiirinin bir kelimesini değiştirmek oldu;

    Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
    Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
    Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
    Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
    Belli, arıyordu yitirdiği 'sevdiğini' yalnızca.