• Biz masum sevdaların
    Utangaç çocuklarıydık
    İpten merdivenlerimizle
    Gökyüzüne uzanıp
    Yıldızları sayardık.
    Sonra en parlak yıldıza oturup
    Mavi düşler kurardık.
    Bizimdi sevgilerin
    En masumu,en temizi
    Öyle ki kimi zaman yıldızlar bile
    Kıskanırdı ikimizi...
    ....
    Not:("Bir Mavi Düştü Siir " 2018 siirkitaplari dalinda Altinkalem Ödülü alan kitabim)internette kitap satış sitelerinde mevcut.Ilgilenenlerin bilgisine...
    Serpil Özkan
    Sayfa 63 - Cinius Yayinlari
  • Bu sabah gök güzel, mavi, tertemiz;
    İçimden geçiyor aydınlık bir iz.
    Öyle bir saadet ince belirsiz,
    İnandım ki artık ben gülüyorum.

    Bu sabah sütünü emdim sevincin;
    Düştü kabuk gibi haset, fitne, kin;
    Umut kirmeninde eğrilmek için
    İpek gibi tel tel sökülüyorum.

    Kovdum yüreğimde yatan garibi;
    Bu sabah şu ufkun benim sahibi.
    Bir ışık içinde akan su gibi
    İçimden içime dökülüyorum.
    Yaşar Kemal
    Yapı Kredi Yayınları
  • Herkes gitmiş
    Bir ben kalmışım.
    Aylardan eylül.
    Ne dalından koparılacak bir çiçek
    Ne gökte mavi bir düş kalmış.
  • ŞİİR

    Kadın kendini gösterdi usulcana

    Çekingenlikle koşulu beyaz usulcana

    Gittiler gözleri aşka yaşamaya yangın

    Gidip gelenler oldu gitti geldiler.

     



    Kadın saçlarını getirmedi uzakta tuttu

    Umutsuzlukla dolu soyunuk uzakta

    Düştüler karanlıkta aralık aralık

    Düşüp ölenler oldu düştü öldüler.

     



    Kadın gözlerini koydu ortaya

    Bir mavi bir gökyüzü aldı çevrelerini

    Sevdiler sonsuz bir maviyle alıngan

    Sevip yaşayanlar oldu sevdi yaşadılar.
  • Bayramda Eskişehir'deydim. Akrabalarımızla bayramlaşmak üzere eski mahalleye, Kurtuluş Mahallesi'ne gittik, çocukluğumu yaşadığım yere. 19 Mayıs Ortaokulu'ndan bir sınıf arkadaşımla karşılaştım. Birkaç öğretmeni, bazı arkadaşları ve anıları hatırladık birlikte. Sonra Gül öğretmeni hatırlattı arkadaşım, benim hiç unutmadığım Fransızca öğretmenimizi bir daha görüp görmediğimi sordu bana, hayır, görmemiştim...
    19 Mayıs Ortaokulu, 1968-1970 yılları, Fransızca sınıfı. Ortaokulun ikinci yılında yeni bir Fransızca öğretmeni gelmişti, Gazi Eğitim mezunuydu, Sivas'tan tayin olmuştu Eskişehir'e, Maarif Koleji'ne İngilizce öğretmeni olarak gelen eşi Selçuk beyle birlikte. Gençti, 23-24 yaşında olmalı. Uzun siyah saçlı, kara gözlü, o yılların solcu entelektüelleri gibi basma elbiseler giyen, heybe çantalar taşıyan, makyajı, süsü olmayan, esmer güzeli bir kadındı, büyüyünce Latin bir güzellik olarak hatırladım onu. Avşa Adası'ndandı, bize o yılların Avşa'sını bir düş adası gibi özlemle anlatırdı. Taşralıydık ama denizi özleyen çocuklardan sayılmazdık, 
    ne de olsa içinde ırmak taşıyan bir şehirde oturuyorduk. Denizden çok adayı sevmek belki o günlerden kalmıştır bana, elbet Gül öğretmenin adasından ve ona duyduğumuz sevgiden... 
    Bazı çocuklara ada kalır!
    Şahin en yakın arkadaşımdı, birlikte ders çalışır, birlikte kitap alır, değiştirerek okurduk, okulun duvar gazetesi 'Ekin'i de birlikte çıkarırdık. Gül öğretmen en çok ikimizi mi severdi bilmiyorum ama, biz onu Fransızcadan da çok severdik. Fransızca sözlülerinde de ikimiz yarışırdık, bazen Şahin 10 alırdı, ben 9, bazen de tersi olurdu. Gül öğretmen, şiire, edebiyata, Öztürkçeye düşkünlüğümü bildiğinden, beni Maarif Koleji'ndeki Türk Dil Kurumu söyleşilerine götürürdü. Evimiz okula yakındı, bazen de ders çıkışı bize gelir, Nazlı babaannemin şimdi o dumanı burnumda tüten tarhana çorbasından içer, kendini Sivas'taymış gibi hissettiğini söylerdi. Bazen de o bizi evine davet ederdi, kitaplığında kendimizden geçerdik, Şahin'le bana armağan ettiği kitapları soluk soluğa okurduk. Eşi de İngilizceden kitaplar çevirir, Türk Dili dergisinde şiirler yayımlardı.
    Sonra 'âlem değişiverdi...' Gül öğretmen ya yurtdışına ya da başka bir şehre gitti, ayrılık her zaman yabancı bir şehirdir, ortaokul bitti, Şahin İstanbul'a göç etti, babasının 'işsizlik' görevi dolayısıyla, benim de onca sevdiğim Eskişehir birden gözümden düştü, yabancı bir şehir oluverdi, liseye başladım, bir sömestr okuyabildim, 1971 karanlığıydı, Ankara'ya sürgün gittim. Şahin, İstanbul'da liseyi bitirip Şirket-i Hayriye'de işe başladığı ilk ayın sonunda, ilk maaşını aldığı bayram arifesinde bir tren kazasında öldü. Her şey yarım kaldı, Fransızca da, arkadaşlık da!
    5-6 yıl önce bir şiir yazmıştım, adı 'Yağmur ve Fransızca', o eski Eskişehir'e, Şahin'e, Gül öğretmene, Fransızcaya dair bir şiir

    eski arkadaşlıklar resimliydi
    ‘canım arkadaşıma cansız hatıra’
    fotoğraflar siyah-beyaz, hatırası derindi
    bir gözü tenhaydı şahin’in bir gözü kalabalık
    arkadaşı gibi gözü var mı insanın
    nasıl olsa dünyaya aynı gözle bakacaktık
    ben senin tenha gözün olacaktım hem
    tek başıma en kalabalık arkadaşın
    yarım bir çocuk olarak beni
    bu dünyaya erkenden bırakmasaydın


    insan arkadaşına benzer
    ve iyidir benzemesi
    arkadaşlığın da eski bir şehre
    hele usul sesliyse şehir, trenler de
    bölmemişse henüz arkadaşlığın sesini
    ben benzemenin iyi olduğu şehirlerden
    yani benzediğim ne varsa eskiden
    yavaş akan bir şehir, sakin kitaplar,
    su aziz ve biz büyüdükçe yeşil
    bir nehir, kuşları bile dalında yerli
    bir şehirden birden kanatsız uçtum
    kayıp ikizlerle dolu bir şehre düştüm
    baktım herkes benzersizin peşinde
    herkes kayıp arayan yok kendini
    anladım beyhûdeymiş benzerimi aramak
    eski arkadaşlıkların payına bir damla bile
    gözyaşının düşmediği şehirde


    biz iki çocuktuk, şimdi çok eski
    isimler gibi hatırda dursa da dile gelmeyen
    şiirler gibi kimse anlamayacaktı zaten
    bizim birbirimizden ne anladığımızı

    biz iki çocuktuk ve kelimeler
    yeniydi, dilimizi yakıyordu,
    büyüktü, çocuk ruhumuzu dağlıyordu
    sokaktan nereye kaçsak
    filmlere, kitaplara, evlere
    gözün suçu hızla ağırlaşıyordu

    biz iki çocuktuk, iki arkadaş
    birbirimizden başka kahramanımız yoktu
    gözlerimiz arkadaşlıkla dolu dolu
    çıkıyorduk filmlerden, romanlardan da
    sessizce yürüyorduk birbirimize çıkan
    içimizdeki en uzun yolu

    biz iki çocuktuk gülün gözünde
    kim daha çok yağacak! nefes nefese,
    fransızca karatahtada rouge et noir, pencerede
    türkçe bir bulut öyle mavi öyle saf
    ikimizin de aklında gülden aferin almak
    aferin çocuklar, aferin sevinçli bulut
    böyle derdi gazi eğitim’den gül hoca:
    dil bir buluttur, yağdıkça şiir olur...

    bu şiiri yazarsam sanki o bulutun gözlerinden
    yaşlar boşanacak gibi mutluluk ve kederden
    sanki, sanki diye bir mevsimmiş anılar
    gibi diye bir günmüş çocuk ömrümüz
    birbirine baka baka mavi iki bulutmuşuz da biz
    çıkmazmış ikimizden mavi bir yağmur
    ve mavi bir umutsuzluktan kararırmış hayatımızdaki gül
    kararmış bir gül yağmurda heves bırakmaz
    heves yarım kalırsa mavi de yarım
    yağmur yarım kalırsa fransızca da yarım

    iki çocuktan hangi bahçeye kalsa gül yarım
    yarım gülden kalan şiir başka gülde açılmaz

    “kimsenin gözlerinde böyle bir kalp görmedim
    aradım da bir daha kimsede o kadar
    göz o kadar siyah ve öyle bordo
    bir gül ki yarısı bile kelimeleri yakar
    o kelimeler ki söylenmemiştir daha
    ve şımartmamıştır bir şiiri henüz
    çünkü ben bir buluttum öldüğümde
    yağmur olacak kadar kelime yoktu elimde
    yazda haylaz, güzde gazel, yolda avare
    değildi bize benzerdi kelimelerimiz
    aynı evdeydik sanki, kelimeler de annemiz
    dünya gurbetinden dönenler söylüyor şimdi
    arkadaşım yağmur olmuş: unutulmamak ne iyi
    ve ne güzel türkçe gibi mavi bir şiir yazmak,
    yağmurda bir gülü fransızca hatırlamak
    ıl pleu sur la rose... sur la rose... rose...

    iki bulut bir gül olduk hemen dağıldık
    bulut öldü, gül karardı, yağmuru bıraktık
    yapayalnız gurbete, bilmem bu zalimliği
    yağmura nasıl yaptık: ona kaldı yarım
    bıraktığımız her şeyden yarım hatıra,
    yarım gül, yarım şiir ve yarım arkadaşlık...”

    yağmur gibi fransızca konuşacaktık
    bulut gibi türkçe ağlayacaktık
    biz, iki çocuk kalacaktık, büyürsek
    dokunur diye gözlerimiz o güle
    konuşmadık
    ağlamadık
    dokunmadık
    biz, iki çocuk...
    kalmadık!


    keşke burada olsaydın
    keşke burada olsaydım


    Haydar Ergülen
  • OTUZÜÇ KURŞUN   

       1. 

       Bu dağ Mengene dağıdır
       Tanyeri atanda Van'da 
       Bu dağ Nemrut yavrusudur 
       Tanyeri atanda Nemruda karşı 
       Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur     
       Bir yanın seccade Acem mülküdür 
       Doruklarda buzulların salkımı
       Firari guvercinler su başlarında 
       Ve karaca sürüsü, 
       Keklik takımı...
       
       Yiğitlik inkar gelinmez 
       Tek'e - tek döğüşte yenilmediler 
       Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
       Gel haberi nerden verek 
       Turna sürüsü değil bu 
       Gökte yıldız burcu değil 
       Otuzüç kurşunlu yürek 
       Otuzuç kan pınarı 
       Akmaz, 
       Göl olmuş bu dağda... 

       2. 

       Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı 
       Sırtı alaçakır 
       Karnı sütbeyaz
       Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı 
       Yüreği ağzında öyle zavallı 
       Tövbeye getirir insanı 
       Tenhaydı, tenhaydı vakitler 
       Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı
       
       Baktı otuzüçten biri 
       Karnında açlığın ağır boşluğu 
       Saç, sakal bir karış 
       Yakasında bit, 
       Baktı kolları vurulu, 
       Cehennem yürekli bir yiğit, 
       Bir garip tavşana, 
       Bir gerilere. 

       Düştü nazlı filintası aklına, 
       Yastığı altında küsmüş, 
       Düştü, Harran ovasından getirdiği tay 
       Perçemi mavi boncuklu, 
       Alnında akıtma 
       Üç topuğu ak, 
       Eşkini hovarda, kıvrak, 
       Doru, seglavi kısrağı. 
       Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!

       Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı, 
       Böyle arkasında bir soğuk namlu 
       Bulunmayaydı, 
       Sığınabilirdi yüceltilere... 
       Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,      
       Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı, 
       Yanan cıgaranın külünü, 
       Güneşlerde çatal kıvılcımlanan 
       Engereğin dilini, 
       İlk atımda uçuran 
       Usta elleri... 

       Bu gözler, bir kere bile faka basmadı 
       Çığ bekleyen boğazların kıyametini 
       Karlı, yumuşacık hıyanetini 
       Uçurumların, 
       Önceden bilen gözleri... 
       Çaresiz
       Vurulacaktı, 
       Buyruk kesindi, 
       Gayrı gözlerini kör sürüngenler 
       Yüreğini leş kuşları yesindi...

       3. 

       Vurulmuşum 
       Dağların kuytuluk bir boğazında 
       Vakitlerden bir sabah namazında 
       Yatarım         
       Kanlı, upuzun... 

       Vurulmuşum 
       Düşüm, gecelerden kara 
       Bir hayra yoranım çıkmaz 
       Canım alırlar ecelsiz 
       Sığdıramam kitaplara 
       Şifre buyurmuş bir paşa 
       Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız 

       Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz 
       Rivayet sanılır belki 
       Gül memeler değil 
       Domdom kurşunu 
       Paramparça ağzımdaki... 


       4.

       Ölüm buyruğunu uyguladılar, 
       Mavi dağ dumanını 
       ve uyur-uyanık seher yelini 
       Kanlara buladılar. 
       Sonra oracıkta tüfek çattılar 
       Koynumuzu usul-usul yoklayıp 
       Aradılar. 
       Didik-didik ettiler 
       Kirmanşah dokuması al kuşağımı 
       Tespihimi, tabakamı alıp gittiler 
       Hepsi de armağandı Acemelinden... 

       Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız 
       Karşıyaka köyleri, obalarıyla 
       Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, 
       Komşuyuz yaka yakaya 
       Birbirine karışır tavuklarımız 
       Bilmezlikten değil, 
       Fıkaralıktan 
       Pasaporta ısınmamış içimiz 
       Budur katlimize sebep suçumuz, 
       Gayrı eşkiyaya çıkar adımız 
       Kaçakçıya 
       Soyguncuya 
       Hayına... 

       Kirvem hallarımı aynı böyle yaz 
       Rivayet sanılır belki 
       Gül memeler değil 
       Domdom kurşunu 
       Paramparça ağzımdaki... 

      
       5.
     
    Vurun ulan, 
       Vurun, 
       Ben kolay ölmem. 
       Ocakta küllenmiş közüm, 
       Karnımda sözüm var 
       Haldan bilene. 
       Babam gözlerini verdi Urfa önünde 
       Üç de kardaşını 
       Üç nazlı selvi, 
       Ömrüne doymamış üç dağ parçası. 
       Burçlardan, tepelerden, minarelerden 
       Kirve, hısım, dağların çocukları 
       Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

       Bıyıkları yeni terlemiş daha 
       Benim küçük dayım Nazif 
       Yakışıklı, 
       Hafif,    
       İyi süvari 
       Vurun kardaş demiş
       Namus günüdür 
       Ve şaha kaldırmış atını. 

       Kirvem hallarımı aynı böyle yaz 
       Rivayet sanılır belki 
       Gül memeler değil 
       Domdom kurşunu 
       Paramparça ağzımdaki...