Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 32
Yazar: Umut S. Balcı
Hikaye Adı : Çardaktaki Kadın
Link: #29764363

Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin sabahında yağmurlu bir güne uyandı. Yağmur, evinin bulunduğu sokakta adeta senfoni orkestrası edasıyla konser veriyor, bu konserden büyük bir hoşnutluk duyan Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin yorgunluğunu bir nebze olsun unutuyordu. Yağmurdan duyduğu hoşnutluğu biraz daha arttırmak istiyor olacak ki yatağından kalkıp, yaklaşık yedi adım karşıya doğru yürüyerek pencereye yaklaştı. Apartmanın ikinci katından sokağı bir müddet seyrettikten sonra pencereyi açtı ve onu karşılayan mis gibi toprak kokusunu ciğerlerine doldurdu. Yağmurlu havanın meydana getirdiği toprak kokusu, ciğerlerinin yanı sıra, zihnini de son birkaç haftadır uzak kaldığı piyanosunu çalma isteğiyle doldurmuştu. Odasının en köşesinde bulunan; bir süredir kullanılmamasından dolayı tozlanmış, boyasında hafif eskimeler olan duvar piyanosunun başına oturdu ve yağmurun, sokağındaki gürül gürül konserine Beethoven’den "Fırtına Sonatı"yla katıldı. Artık, yağmurun dışarıda yağmasının yanında Kenan'ın da parmakları tuşlara yağıyordu...

------------------------------------------------
Bir müddet sonra piyanist adam kendi kendine vermekte olduğu konseri; yağmurun hızlanmasından ve bunun sonucunda yağmur damlalarının, açık bıraktığı penceresinden odasına hücum ettiğini fark etmesinden dolayı yarıda kesmek zorunda kaldı. Piyanonun başından kalktı. Biraz keyfi kaçmış bir şekilde "ne değişken bir hava böyle" diye söylenerek pencereyi kapatmaya yöneldi. Gökyüzüne baktı. "Eminim biraz sonra da güneş çıkar" diyerek pencereyi tam kapatacakken yine onu gördü. Uzun saçlı, kumral, sağ gözünün hemen altında küçük bir beni olan ve kendisine çok sevecen bir ifade katan kahverengi gözleriyle bu kadın; apartmanın bahçesinde yağmurdan korunmak adına bir çardağa sığınmış, ara sıra Kenan'ın penceresine bakarak orada bekliyordu... Kenan hemen kendini pencereden sakındı. Yatağına oturdu ve "artık eminim" dedi, düşünceli bir ifadeyle.

Gerçekten de emindi... Bu kadın, Kenan ne zaman piyano çalmaya başlasa apartmanın bahçesinde olur ve piyano sesleri kesilene kadar da oradan ayrılmazdı. Kenan başlarda bu kadının sadece piyano çalışını dinlemeye geldiğini düşünüyordu, fakat sonra sezgisi ona farklı bir şeylerin olduğunu söylemeye başladı. Bugün bu kadını tekrardan görmesi ve yağmura rağmen burada onu dinliyor olması, Kenan'ın bu kadının buraya geliş nedenin farklı olduğundan emin olmasına sebep oldu.
"Derhal bu kadınla konuşmalıyım ve asıl nedenini anlamalıyım" diye düşündü. Tekrar pencereye yaklaştı. Kadının hâlâ orada olduğunu umarak, tıpkı başını siperden dikkatlice çıkarmaya yeltenen asker edasıyla pencereden usulca baktı. Kadın hâlâ oradaydı, fakat gitmeye hazırlanıyordu. Kenan telaşa düştü. Hızlıca günlük elbiselerini giydi. Çalışma masasındaki evinin anahtarını ve cüzdanını alıp odasından çıkmaya yeltendiği sırada masadaki şiir notlarına gözü seğirdi. Nedense zihni yeni yazmaya başladığı bir şiire takılmıştı.
Şiirin bir bölümü şöyleydi;

Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
Belli, arıyordu yitirdiği umutlarını yalnızca.


"Garip" dedi Kenan ve aniden bu telaşı içinde, yazmış olduğu şiiri okuyor olmanın gereksizliğini fark ederek odadan ve de evden çıktı.

Telaşlı adam apartmanın bahçesine ulaştığında, çardaktaki kadını görmesiyle birlikte telaşı son buldu. Kadına doğru ilerledi. Henüz onu fark etmeyen kadın, şemsiyesinin bozulmuş mekaniğiyle uğraşıyordu. “Merhaba hanımefendi” dedi Kenan, sesindeki kararlılıkla. Kadın, şemsiyesiyle uğraşmaya kendisini öyle kaptırmış olacak ki, iki adım ötedeki adamı duymadı. Kenan kadına tekrar seslendi: “Merhaba hanımefendi”. Kadın en nihayetinde adamı duydu ve bakışlarını adamın mavi gözlerine çevirdi. O anda büyük bir heyecana kapılarak, üstelik ağlamaklı bakışlarıyla kadın: “Ona ne kadar da benziyorsunuz!" dedi. Adama doğru hamle yapacakken bütün vücudunun titrediğini hisseti ve olduğu yere bayıldı. Kenan şaşkınlıkla kadını yerden kaldırmaya yönelirken içinden kadına cevaben diyebildiği tek şey “kime?” oldu…

------------------------------------------------
Kadın, çardaktaki bir masada; baygınlık durumundan henüz kurtulmuş ve az önce bayılmasına sebebiyet veren surata ara ara bakarak sessizce oturuyordu.
“Beni çok korkuttunuz hanımefendi” diyerek söze girdi Kenan. Ve ekledi: “Umarım biraz daha iyisinizdir?”
“Evet, daha iyiyim şimdi. Şu sıralar biraz bitkinim de, o yüzden bayılmış olmalıyım. Sizi de korkuttuğum için özür dilerim.” dedi ve ayağa kalktı, gitmeye yöneldi. Bu esnada Kenan, kadının gitmeye yönelmesiyle birlikte zihnine sorması gereken sorular hücum etti, kadının yorgun ifadesine ilk defa dikkat ederek:
"Sizi her piyano çalışımda burada görüyor olamam bir tesadüf mü?" dedi ve ekledi: "Ayrıca bayılmadan önce de beni birine benzetmiştiniz, acaba benzettiğiniz kişinin kim olduğunu sormamda bir sakınca var mı?" biran bu soruları sorarak kabalık ettiğini düşündü...

Kadın masaya tekrar oturdu. Hafif gözleri dolmuş bir şekilde söze girdi:
"Hayır, beyefendi, beni her piyano çalışınızda apartmanın bahçesinde görüyor olmanız tesadüf değil. Sizi dinliyorum, çünkü bana 6 ay önce kaybettiğim nişanlımı hatırlatıyor piyano çalışınız. Piyanonun sesleri sanki onun ruhundan kopup da bana ulaşıyormuş gibi hissediyorum ve yüreğim biran onunla yakınlaşıyor...Ve ayrıca bugün gördüm ki, piyano çalışınızın yanında yüzünüz de bana bundan sonra onu hatırlatacak!.." dedi ve kırmızı yağmurluğunu masadan aldı, hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

Kenan istemeden de olsa büyük bir yarayı deştiğinin farkına vararak özür dilemeye yeltendiyse de, kadının oradan hızlıca uzaklaşmasından dolayı bu mümkün olmadı.

------------------------------------------------
Üç gün sonra Kenan, müthiş bir iç sıkıntısıyla uyandı. (daha doğrusu bu iç sıkıntısı yüzünden doğru dürüst uyuyamamıştı) Muhakkak ki sıkıntısının kaynağı: Üç gün önce konuştuğu kadının, kalbindeki yarasına istemeden de olsa dokunmasıydı. Bu yüzden Kenan, kadını tekrardan görüp özür dilemek için erkenden onu aramaya koyulacaktı. Fakat onu arayabileceği hiçbir yerin olmadığını fark edince ne yapacağını bilemedi. Çaresizlik durumu, içindeki sıkıntıyı katbekat arttırıyordu. Yaradılışından gelen her şeyi kafasına takma huyu, her zaman olduğu gibi yine başının belası olmuştu. Bir nebze olsun kafasını rahatlatmak adına sahile gitti.

Kalabalıktı sahil, bir sürü insan vardı. “Herkes ne diye gelmiş buraya sanki” gibi bir düşünce geçti kafasından. Etrafına şöyle bir baktı; mutlu insanlar, mutsuz insanlar, düşünceli insanlar sahil boyunca seriliydi. Bir süre yürüdükten sonra yorulmuş olacak ki boş bir bank bulup oturdu. Banka oturduğunda dikkatini kırmızı yağmurluk çekti. Nedense bu yağmurluğu daha önce gördüğünü düşündü. Yağmurluğu eline aldı, o esnada yağmurluğun cebinden bir kâğıt ve nişan yüzüğü düştü. Nişan yüzüğünü biraz inceledikten sonra kâğıda baktı. Kâğıtta tek bir kelime yazılıydı: “Sonsuza kadar”. Kenan büyük bir dehşete kapıldı ve o anda, anladı yağmurluğu daha önce nerede gördüğünü. Bununla birlikte anladığı başka bir şey vardı ki o da; çardaktaki kadını bir daha göremeyecek olduğuydu…

Kenan akşama doğru evine geldi. Kendisini çok kötü hissediyordu. Odasına girdi, çalışma masasına adeta kendisini çuval gibi bıraktı. Masadaki devrilmiş çay bardağını kaldırdı. Dirseklerini masaya koydu ve başını ellerinin arasına aldı. Düşündü ve sonra yaptığı tek şey: Son günlerde aklından çıkmak bilmeyen şiirinin bir kelimesini değiştirmek oldu;

Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
Belli, arıyordu yitirdiği 'sevdiğini' yalnızca.

ÇARDAKTAKİ KADIN (Mayıs ayı hikâye yazma etkinliği için yazılmıştır)
Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin sabahında yağmurlu bir güne uyandı. Yağmur, evinin bulunduğu sokakta adeta senfoni orkestrası edasıyla konser veriyor, bu konserden büyük bir hoşnutluk duyan Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin yorgunluğunu bir nebze olsun unutuyordu. Yağmurdan duyduğu hoşnutluğu biraz daha arttırmak istiyor olacak ki yatağından kalkıp, yaklaşık yedi adım karşıya doğru yürüyerek pencereye yaklaştı. Apartmanın ikinci katından sokağı bir müddet seyrettikten sonra pencereyi açtı ve onu karşılayan mis gibi toprak kokusunu ciğerlerine doldurdu. Yağmurlu havanın meydana getirdiği toprak kokusu, ciğerlerinin yanı sıra, zihnini de son birkaç haftadır uzak kaldığı piyanosunu çalma isteğiyle doldurmuştu. Odasının en köşesinde bulunan; bir süredir kullanılmamasından dolayı tozlanmış, boyasında hafif eskimeler olan duvar piyanosunun başına oturdu ve yağmurun, sokağındaki gürül gürül konserine Beethoven’den "Fırtına Sonatı"yla katıldı. Artık, yağmurun dışarıda yağmasının yanında Kenan'ın da parmakları tuşlara yağıyordu...

------------------------------------------------
Bir müddet sonra piyanist adam kendi kendine vermekte olduğu konseri; yağmurun hızlanmasından ve bunun sonucunda yağmur damlalarının, açık bıraktığı penceresinden odasına hücum ettiğini fark etmesinden dolayı yarıda kesmek zorunda kaldı. Piyanonun başından kalktı. Biraz keyfi kaçmış bir şekilde "ne değişken bir hava böyle" diye söylenerek pencereyi kapatmaya yöneldi. Gökyüzüne baktı. "Eminim biraz sonra da güneş çıkar" diyerek pencereyi tam kapatacakken yine onu gördü. Uzun saçlı, kumral, sağ gözünün hemen altında küçük bir beni olan ve kendisine çok sevecen bir ifade katan kahverengi gözleriyle bu kadın; apartmanın bahçesinde yağmurdan korunmak adına bir çardağa sığınmış, ara sıra Kenan'ın penceresine bakarak orada bekliyordu... Kenan hemen kendini pencereden sakındı. Yatağına oturdu ve "artık eminim" dedi, düşünceli bir ifadeyle.

Gerçekten de emindi... Bu kadın, Kenan ne zaman piyano çalmaya başlasa apartmanın bahçesinde olur ve piyano sesleri kesilene kadar da oradan ayrılmazdı. Kenan başlarda bu kadının sadece piyano çalışını dinlemeye geldiğini düşünüyordu, fakat sonra sezgisi ona farklı bir şeylerin olduğunu söylemeye başladı. Bugün bu kadını tekrardan görmesi ve yağmura rağmen burada onu dinliyor olması, Kenan'ın bu kadının buraya geliş nedenin farklı olduğundan emin olmasına sebep oldu.
"Derhal bu kadınla konuşmalıyım ve asıl nedenini anlamalıyım" diye düşündü. Tekrar pencereye yaklaştı. Kadının hâlâ orada olduğunu umarak, tıpkı başını siperden dikkatlice çıkarmaya yeltenen asker edasıyla pencereden usulca baktı. Kadın hâlâ oradaydı, fakat gitmeye hazırlanıyordu. Kenan telaşa düştü. Hızlıca günlük elbiselerini giydi. Çalışma masasındaki evinin anahtarını ve cüzdanını alıp odasından çıkmaya yeltendiği sırada masadaki şiir notlarına gözü seğirdi. Nedense zihni yeni yazmaya başladığı bir şiire takılmıştı.
Şiirin bir bölümü şöyleydi;

Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
Belli, arıyordu yitirdiği umutlarını yalnızca.


"Garip" dedi Kenan ve aniden bu telaşı içinde, yazmış olduğu şiiri okuyor olmanın gereksizliğini fark ederek odadan ve de evden çıktı.

Telaşlı adam apartmanın bahçesine ulaştığında, çardaktaki kadını görmesiyle birlikte telaşı son buldu. Kadına doğru ilerledi. Henüz onu fark etmeyen kadın, şemsiyesinin bozulmuş mekaniğiyle uğraşıyordu. “Merhaba hanımefendi” dedi Kenan, sesindeki kararlılıkla. Kadın, şemsiyesiyle uğraşmaya kendisini öyle kaptırmış olacak ki, iki adım ötedeki adamı duymadı. Kenan kadına tekrar seslendi: “Merhaba hanımefendi”. Kadın en nihayetinde adamı duydu ve bakışlarını adamın mavi gözlerine çevirdi. O anda büyük bir heyecana kapılarak, üstelik ağlamaklı bakışlarıyla kadın: “Ona ne kadar da benziyorsunuz!" dedi. Adama doğru hamle yapacakken bütün vücudunun titrediğini hisseti ve olduğu yere bayıldı. Kenan şaşkınlıkla kadını yerden kaldırmaya yönelirken içinden kadına cevaben diyebildiği tek şey “kime?” oldu…

------------------------------------------------
Kadın, çardaktaki bir masada; baygınlık durumundan henüz kurtulmuş ve az önce bayılmasına sebebiyet veren surata ara ara bakarak sessizce oturuyordu.
“Beni çok korkuttunuz hanımefendi” diyerek söze girdi Kenan. Ve ekledi: “Umarım biraz daha iyisinizdir?”
“Evet, daha iyiyim şimdi. Şu sıralar biraz bitkinim de, o yüzden bayılmış olmalıyım. Sizi de korkuttuğum için özür dilerim.” dedi ve ayağa kalktı, gitmeye yöneldi. Bu esnada Kenan, kadının gitmeye yönelmesiyle birlikte zihnine sorması gereken sorular hücum etti, kadının yorgun ifadesine ilk defa dikkat ederek:
"Sizi her piyano çalışımda burada görüyor olamam bir tesadüf mü?" dedi ve ekledi: "Ayrıca bayılmadan önce de beni birine benzetmiştiniz, acaba benzettiğiniz kişinin kim olduğunu sormamda bir sakınca var mı?" biran bu soruları sorarak kabalık ettiğini düşündü...

Kadın masaya tekrar oturdu. Hafif gözleri dolmuş bir şekilde söze girdi:
"Hayır, beyefendi, beni her piyano çalışınızda apartmanın bahçesinde görüyor olmanız tesadüf değil. Sizi dinliyorum, çünkü bana 6 ay önce kaybettiğim nişanlımı hatırlatıyor piyano çalışınız. Piyanonun sesleri sanki onun ruhundan kopup da bana ulaşıyormuş gibi hissediyorum ve yüreğim biran onunla yakınlaşıyor...Ve ayrıca bugün gördüm ki, piyano çalışınızın yanında yüzünüz de bana bundan sonra onu hatırlatacak!.." dedi ve kırmızı yağmurluğunu masadan aldı, hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

Kenan istemeden de olsa büyük bir yarayı deştiğinin farkına vararak özür dilemeye yeltendiyse de, kadının oradan hızlıca uzaklaşmasından dolayı bu mümkün olmadı.

------------------------------------------------
Üç gün sonra Kenan, müthiş bir iç sıkıntısıyla uyandı. (daha doğrusu bu iç sıkıntısı yüzünden doğru dürüst uyuyamamıştı) Muhakkak ki sıkıntısının kaynağı: Üç gün önce konuştuğu kadının, kalbindeki yarasına istemeden de olsa dokunmasıydı. Bu yüzden Kenan, kadını tekrardan görüp özür dilemek için erkenden onu aramaya koyulacaktı. Fakat onu arayabileceği hiçbir yerin olmadığını fark edince ne yapacağını bilemedi. Çaresizlik durumu, içindeki sıkıntıyı katbekat arttırıyordu. Yaradılışından gelen her şeyi kafasına takma huyu, her zaman olduğu gibi yine başının belası olmuştu. Bir nebze olsun kafasını rahatlatmak adına sahile gitti.

Kalabalıktı sahil, bir sürü insan vardı. “Herkes ne diye gelmiş buraya sanki” gibi bir düşünce geçti kafasından. Etrafına şöyle bir baktı; mutlu insanlar, mutsuz insanlar, düşünceli insanlar sahil boyunca seriliydi. Bir süre yürüdükten sonra yorulmuş olacak ki boş bir bank bulup oturdu. Banka oturduğunda dikkatini kırmızı yağmurluk çekti. Nedense bu yağmurluğu daha önce gördüğünü düşündü. Yağmurluğu eline aldı, o esnada yağmurluğun cebinden bir kâğıt ve nişan yüzüğü düştü. Nişan yüzüğünü biraz inceledikten sonra kâğıda baktı. Kâğıtta tek bir kelime yazılıydı: “Sonsuza kadar”. Kenan büyük bir dehşete kapıldı ve o anda, anladı yağmurluğu daha önce nerede gördüğünü. Bununla birlikte anladığı başka bir şey vardı ki o da; çardaktaki kadını bir daha göremeyecek olduğuydu…

Kenan akşama doğru evine geldi. Kendisini çok kötü hissediyordu. Odasına girdi, çalışma masasına adeta kendisini çuval gibi bıraktı. Masadaki devrilmiş çay bardağını kaldırdı. Dirseklerini masaya koydu ve başını ellerinin arasına aldı. Düşündü ve sonra yaptığı tek şey; son günlerde aklından çıkmak bilmeyen şiirinin bir kelimesini değiştirmek oldu;

Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
Belli, arıyordu yitirdiği 'sevdiğini' yalnızca.
...

Serpil Özkan, bir alıntı ekledi.
11 Nis 09:29 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

JURININ YORUMU
Bir Mavi Düştü Siir Kitabıma ödül jürisinin yorumu:"Samimi ve sahici duygularla yazılmış, yüreğe dokunan naif dizeler..."şeklinde olmuş...Doğrusu mutluluk verici

Bir Mavi Düştü Şiir, Serpil Özkan (Cinius yayinlari)Bir Mavi Düştü Şiir, Serpil Özkan (Cinius yayinlari)
Serpil Özkan, bir alıntı ekledi.
11 Nis 09:22 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

ALTIN KALEM ÖDÜLLERI
Yayınevim ve Book Culture Art Times Gazetesinin düzenlediği Altın Kalem Ödülüne hak kazanmam Kayseri yenihaber gazetesinde ilk sayfa haberi oldu.
http:/http://www.kayseriyenihaber.com/...-odulu-aldı/13912/

Bir Mavi Düştü Şiir, Serpil Özkan (Cinius yayinlari)Bir Mavi Düştü Şiir, Serpil Özkan (Cinius yayinlari)

Günaydın arkadaşlar.
Uluslararasi bir kultur sanat gazetesi olan "Book Culture Art Time" tarafindan ALTIN KALEM ODULLERI ne layik gorulen yazarlardan biri de ben olmusum.Ödulumu 14 mayısta alacağım.Boyle büyük bir ödüle layık görülmüş olmaktan büyük mutluluk duydum ve bunu sizlerle paylaşmak istedim.Sevgilerimle...Serpil Özkan
Kitaplarim:"Bir Mavi Düştü Siir " Tüm internet sitelerinde satışta.
Aşk Misafir Yuregimde " (İMZALI) yalnızca https://heryerdekitap.com/...k-misafir-yuregimde/

İrfan Yılmaz - On Sekiz Mart Çanakkale Destanı
Firuze iki derya kuşanır Gelibolu,
Yarımada kıbleden yaslanıyor şimale.
Toprağı Rumelidir, havası Anadolu...
Yadigâr bu vatana rengi kanayan lâle!
Cennet’i anımsatan büyülü yarımada
Sükûtuma da sebep, tüten efkârıma da...
Seddülbahir’le başlar nihayeti Bolayır,
Safir kesilmiş suya zümrüt yansıyan bayır.
Kudret kalemi ancak çizerek dört kesmini
Yeryüzüne düşürür derya fonlu resmini.
Çevir yüzünü gitsin, kibri ahkâm kesenden;
Bu El-Kaviyy mührünü sökemez beşer senden.
Efsunkâr Şimal Tacı yedi yıldızlı hale
Yalnız senin başına yakışır Çanakkale.

İlahî bir lütuftur Çanakkale Boğazı,
Mavi senin tülünde ne efsunkâr mavidir.
Sanki ipek gergefte sülüs ve celî yazı
Akışı şiir gibi... Kalemi semavîdir!
Ege’yle Marmara’nın gökyâkutlu visali
Hayallere sığmaz ki; düşte düşün misali!
Amber buğulu Asya koparken Avrupa’dan,
Suyuna misk damlatıp dökmüş altın kupadan.
Mağribi güneşlerde tüllenen Marmara’yı
Süzerken yanan gözler nasıl seçsin karayı!
İbrişim sırmalanıp atlas kuşanan beden
Göze nasıl görünür acaba gök kubbeden?
İki derya coşkusu sığmaz hiçbir risale
Cebelitarık seni kıskanır Çanakkale! ...

Beş bin yıllık tarihî antik kent Çanakkale
Savaş ve afetlerle yıkılsa da doğrulmuş.
Asırlarca ışığı sönmeyen bu meşale
İlim irfan yuvası kültür ile yoğrulmuş.
Karasi Beyliği’nden sancaksın Osmanlı’ya,
Senin yazdığın tarih bu kadar mı şanlı ya! ...
Kilitbahir karşında şeklen yoncaya benzer,
Suya aksi düşmesin gülden goncaya benzer.
Var mı Kumkale gibi düşlerin en ırağı?
Egeden meltem alan Asyanın son toprağı.
Tarihî mirasından gönüllere kayan sır
Eceabat ufkunda denize başka yansır.
Cennetin bu köşesi nasıl uğrar işgale?
Ablukaya alınmış gülistan Çanakkale!

Sömürgeci ve zalim itilaf devletleri,
Dört kıtanın ifriti yamyamıyla beraber;
İstanbul hayaline kesmişler biletleri,
Mücadeleden yılmaz aslanlardan bîhaber!
And içmişler birlikte Fransız İngiliz’i
Nâmert elle, Cennet’ten koparmaya filizi!
Avustralya, Senegal, Cezayir ve Kanada
Gözlerini karartmış güç yetilmez inada.
İngiliz’i anladık... istiladır emeli,
Peki ya şu Zenci’ye, Hindu’ya ne demeli?
Sökülmek isteniyor ki evlad-ı fatihan;
Avuç içi karaya yüklenmiş cümle cihan! .
Meleklerin yurduna yakışmayan ahvale,
Sükût ikrar dilidir kükresin Çanakkale!

Yıl, bin dokuz yüz on beş: On sekiz mart zaferi!
Çanakkale Boğazı Sırat Köprüsü’nden dar,
Aslan kesildi o gün her Osmanlı neferi,
Kumkale tarafından Seddülbahir’e kadar!
Kilitbahir neresi, Yeni Zelanda nere? ...
Düşman boğaz sanıyor... Çelik kollu cendere!
Zırhlı gemiler gelmiş dünyanın bir ucundan.
Kartal pençeyle kaptı deryanın avucundan!
Hangi tarih yâd etmez O vefakâr Nusrat’ı
Döşediği mayınlar aratmadı Sıratı!
Yarım Dünya geçiyor, Seyit Onbaşı davran
Kaldır top mermisini tarihe yazsın Havran:
Elindeki son gülle... İmkânın yok ikmale;
Besmeleyle ateşle, gürlesin Çanakkale!

Takdir-i İlahidir meleklerin yardımı,
Komutanı Cebrail, bütün ordusu melek...
Gemiler zırhlı diye payitahta vardı mı?
Burası Çanakkale, tufan koparan felek!
Vurulan Kara Belâ yan yattı tabak gibi
Üç dakika içinde mekanı deniz dibi...
Yarım Dünya diyorsan kaderi ondan farksız,
Zırhından yara almış; dümeni kırık, çarksız.
Dokuz savaş gemisi su içinde kavruldu,
Mayın ve obüslerle kaderine savruldu.
İfritlere acımaz yol vermiyor Cebrail,
Yerden fışkıran derya göklere oldu nail.
Düşmanları boğazda kahreden bu şelale,
Nuh Nebiden sonraki tufandır Çanakkale!

Seddülbahir benzeri sarsıldı Anzak Koyu
Sanki Kıyamet sesi, Sûr üflüyor İsrafil!
Conkbayırı ve Kirte yazılmaz ömür boyu,
Yer ve gökle beraber denizi sarmış gafil.
Mermi mermiyi vurdu, süngü süngüyü yardı;
Toprak yamyam kaynıyor kesilmez oldu ardı.
Adım atacak yer yok Hindu ve Berberiden,
Anzakla Kanadalı koşturuyor geriden.
İngiliz başı çekmiş Fransızla yarışta
Toprak kızıla dönmüş gördüğün her karışta!
İnsanlığın utancı bitmez görünen bu şer
Kıyameti kopmadan sanki kurulmuş Mahşer!
Dabbetül Arz çağrısı gibi gelir Deccâle;
Mehdi ve îman sende, vur gitsin Çanakkale!

Gül kokulu diyardır şehitlerin mekânı
Şehidim, meleklerden müjdelendi hediyen.
Ecrini sunmak ister var mı bunun imkânı
Vatan, şehitlerine minnettar ebediyen!
Gök kuşağı nakşolsa makberin kemerine,
Bahreynî inci mercan işlense mermerine,
Sandukası arusek örtüsü sim işinden,
Zemini yâkut olsa kubbesi fil dişinden:
Şehadeti Tevhidle tattığı andan beri
Firdevs müjdesi alan ne yapsın ki makberi?
Şehide, Medinenin münevver bucağından
İki Cihan Güneşi yer vermiş kucağından!
Rahat uyusun diye uğramasın ihmale,
Gül-i Rana kokusu başkadır Çanakkale

Şükranla okunsa da şehitlerin destanı
Kan sızan hecelere kalem nasıl dokunsun?
Fatiha’yla duayla ruhların serbest anı
Sana ithaf edilip kaç bin kere okunsun?
Şehadete ererken duyduğun kutlu sesi
Alnına nurla yazdı meleklerin busesi!
Ey şehit, bilinir ki: Ölümsüzsün, dirisin,
Hakkın, Cennet müjdeli kullarından birisin!
Kanınla suladığın yere toprak denir mi?
Mirasın korunmadan hakkın hiç ödenir mi?
Vatanın şükranıyken utancı oldu harbin
Şehit sayısına bak: İki yüz elli üç bin!
İçli dualar ile kayıt düştü icmale
Her sayfası yakıcı bir ağıt Çanakkale!

Tarihe ebediyen vurulan altın mühür,
Sökülmeyen perçindir şüheda tılsımından.
Ey şehit, yerin Firdevs meleklerden tezahür
Tescil edilmiştir ki Cennet’in üst kısmından!
Öyle kutlu zafer ki düşündükçe vecd eden,
Melekler secde eder alnı kalkmaz secdeden!
Rengi kanayan lâlem şühedanla bakîdir,
Yazdığın eşsiz destan... Gerisi afakîdir!
İhtirasın esiri yedi düvelden düşman,
Gelibolu’ya ayak bastığına bin pişman!
Mücevheri bilmeden çakıl sanmıştır zahir;
Bastığı toprak değil, cevahirdir cevahir!
Hilâl gökte tutkuyla gülümserken Zühal’e,
Kıyamet kopana dek varılan son merhale:
Böyle destan bir daha yazılmaz Çanakkale! ...

Kübra A., Körleşme'yi inceledi.
 27 Şub 21:53 · Kitabı okudu · 72 günde · 8/10 puan

Sevgili Ayşe* Körleşme'yi okumaya başlayınca aramızda bir sohbet geçti ve çok uzak olmayan o kutlu vakte gitti geldi bu zihin. Benim incelemem de okumak isteyen arkadaşlar için ve zaten okumuş ama bir göz gezdirmek isteyenler için burada dursun.

1)İnsan dönem dönem sıradan, normal bir hayat yaşıyormuş değil de sanki biri ensesinden kedi yavrusu gibi tutup bir kabusun ortasına bırakmış gibi hisseder. Bu kitabın sayfalarını her araladığınızda hissedeceğiniz şey bu. Karanlık, bıkkınlık, yılgınlık, güçsüzlük, ihlal edilmişlik... Bu hislerin her biri dinmeyen bir yağmur gibi yağıyor her sayfada. Yağmur şiddetli değil. Hani Çin işkencesi derler, insanları sesten yalıtılmış bir odaya koyarlar, elleri kolları bağlı, başlarının biraz üstünde sürekli damlayan bir su.. Bu su ilk önceleri rahatsız etmez, fakat zaman ilerledikçe insan artık o sese, o şıpırtıya dayanamaz ve çıldırmanın eşiğine gelir. Belki de çıldırır. İşte bu kitaptaki karakterlerin her biri dönüşümlü olarak üzerinize yağıyor. Hiç gitmeyeceklermiş gibi. Hiç bitmeyeceklermiş gibi. Hiç susmayacaklarmış gibi. Onların yokluğu artık hiç düşünülemezmiş gibi. Hayatınızın her bir kısmı farklı farklı gerizekalıpislikadimendeburaçgözlübencilgeberesiceler tarafından işgal edilmiş ve siz, yine sırf kendi aydın aptallığınız yüzünden buna hiçbir şey yapamazmışsınız gibi. Gibi değil.

O kadar uzun ve yorucuydu ki, nerden başlasam notlarıma dalsam mı yoksa sadece hatırladıklarımla mı yazsam bilmiyorum. Fakat yine azmettim ve bu uzun yolculuğu pes etmeden bitirdim. Gücüm kurudu kimi zaman. Durdum, komik şeyler okudum, başka kitaplara göz gezdirdim, diziler izledim, müzik dinledim. Sonra yeniden nefesimi tuttum ve karanlık suya daldım. Bu suyun altında binlerce düğüm vardı çözmemi bekleyen. Nefesimin yettiğince düğümleri çözdüm yüzeye çıktım. Ve tekrar tekrar bu döngü devam etti. Ta ki ben son düğüm olan son sayfayı okuyup, artık nefessiz kalmam için bir sebep kalmayana dek. Çıktım ve evet yaşıyorum Allahım. Nefes alıyorum kaygısız, ay da var güneş de var, artık aklımın bir köşesinde bu kitap yok. Bitti ya. Allahım bit-ti. B-İ-T-T-İ.

Sitede malum birçok farklı teknikten, türden hoşlanan insanlarız. İnsan her teknikten kitap okumalıdır sözüne pek katılmıyorum. Bu sadece insanın az çok nelerden hoşlanabileceğini görmesi adına yapılacak bir şey, ama bazen de vakit kaybı olabiliyor. Misal şiir hem yalın anlamda hem kapalı anlamda yazılabilir. Hiç şiir okumamış biri art arda üç tane kapalı anlatım patlatırsa ‘’Ben şiir sevmiyorum’’ der ve konuyu kapatır. Fakat o henüz diğer türdeki şiirlerle karşılaşmamış ve kapalı anlamın da gizini çözemediği için bunun kendisine hitap etmediğini düşünmüştür. Ben de bunun gibi bir azizliğe uğramamak için *bilinç akışı tekniğine kendimce şans verdim. Fakat sonsuza kadar canı cehenneme, bir daha okursam tövbeler olsun, beni bu türde yazılmış olan kitaplarla kovalayın taşlayın ne yaparsanız. Yok yani, asla bana göre değil. Bu yüzden sonsuza kadar Virginia Woolf okumayacağım. Tutunamayanlar’ı sevenlerin her türlü tepkisini de göze alıyorum ondan da nefret ederek okumuştum. Bu iki kitabı okuduğuma asla pişman değilim. Nasıl ki bir fikirden nefret etmek için ilk önce o fikri anlamak ve öğrenmek gerekir, bu da öyle bir şey. Bir insanın aklından geçen abidik gubudik fikirlerin milyonlarca sayfaya sıralanmış olması benim canım zevkime hiç hitap etmedi. Yeterince içimdeki birikmişliği kusmadım ama ara ara karakterler üzerinden çıldırmaya devam edebilirim.

Gelelim Profesör Peter Kien denen erkek müsveddesine. Kibrinden, budalalığından, gözünün önüne bakmaya tenezzül buyurmadıkları için hazretlerin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. 40’ından sonra öyyyle bir hayat yaşadı ki okuyan herkesin şaşkınlıktan ve öfkeden dudaklarında kan, ısırmaktan da can kalmadı. Kendisi bir sinolog, yani Çin uzmanı. Eski çözülemeyen yazıtlardan tutun bütün bir kültüre yazı dünyasında hakim. Bilmem kaç tane dil biliyor. Okuyor, okuyor, okuyor ve yine okuyor. Aralarda da insanlarla muhatap olmak zorunda kaldığı zaman dilimlerinde onları aşağılıyor. Kitapçılara gidip, onların sorduğu sorulara cevap vermelerine fırsat tanımadan art arda kitap listelerini sıralıyor, sonra da kibarmış gibi davranıp birkaç veda cümlesi ile oradan ayrılıyor: ‘’İyi günler beyefendi’’ gibi. İyi günler beyefendiler kovalasın seni derken kovalamadık adam kalmayacağını ilerleyen sayfalarda çıldırarak görüyoruz.

Aralıksız kitap okumak da ezikliktir. İnsan hem akli hem kalbi yönü olan bir varlık. Sadece başkalarının yaşadıklarını, onların bize miras bıraktığı bilgiyi okursak, ortaya sadece bilgiyle ilgili ürünler koyarsak, yaşamak nerde kalır? İnsan elini güneşe uzatmalı. Pastaneye gidip kepçe kepçe dondurma yemeli. Dağa bayıra pikniğe gitmeli. Pikniğini basan yeni ana olmuş ineklere ve koyunlara sevgiyle bakmalı. Hele ki bir de orda hoplaya hoplaya koşan buzağılar ve kuzular varsa Alllllahhh, bunları izlerken insan kalbinin yumuşamasına izin vermeli. İnsan dediğin arkadaşlarıyla saatlerce çekirdek çitlemeli. Ailesini bir sofrada toplayıp, her birinin varlığına şükretmeyi bilmeli. İnsan dediğin kimi zaman da üzülmeyi bilmeli. Yaşadığı ölüm acısıyla, kalbindeki diğer bütün acılar sıfırlanabilmeli. İnsan dediğin aşkın gözü karalığının ona neler yaptırtabileceğini görmeli, aşkın ızdırabıyla kavrulmanın en büyük susuzluk olduğunu tecrübe etmeli.

Kalp, akıl kadar varlığını hissettirmezse; yaşamak, yaşamak olur mu hiç?

Sürprizbozan olduğunu düşündüğüm bir bilgiyi diğer incelemelerde gördüğüm için yazıcaktım fakat vazgeçtim. Bu bilgi yumağı beyefendinin evinde bir hizmetçisi var: Adı AllahınbelasıTherese. Bu kadınla maviyi hayatınızdan sonsuza kadar çıkartabilirsiniz. Sürekli aynı mavi kolalı eteği giyen bu yaratık, ömrünüzde görüp görebileceğiniz en boğulası karakter sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Henüz kızıl kafa kapıcıyla ve cüce Fisherle ile karşılaşmadınız demektir. Bu kadın 57 yaşındadır, fakat kendini 30 yaşında genç, güzel ve ‘’diri’’ zannetmektedir. Ona, yürüdüğü bütün yollarda erkekler ve kadınlar, onun o aptal mavi eteğine, bu uzun etekten dolayı ayakları gözükmediği için kayarmış gibi anormal yürüyüşüne değil güzelliğine bakmaktadır. O kadar güzeldir ki yani ancak bu kadar olur. Tanıdıkça ‘’Nerde benim boks eldivenlerim’’ dedirtecek kadar kum torbasına benzemez asla. O öyle bir insandır ancak bir çiçek gibi öpülüp tam anlamıyla ‘’koklanmalı’’dır. Sapık kadın. Allahım zaten şu bilinçakışı tekniği yüzünden düşündükleri her ne varsa yıldım, bir de bu kadının düşündükleri… Sözler kifayetsiz, sözler küskün, sözler kusmuk… Sürekli çok kibar bir hanımefendiymiş gibi rica ederim şöyle rica ederim böyle, hayır bir de gerçekten nazik bir insan olsa gam yemeyeceğim. Rica etmekten tiksinilir mi, vallahi billahi tiksindim ya. Olmaz olsun kolalımavieteklibencilşişmanpislikkadınlar. Bu kadın kadar anlayışı kıt insan az bulunur. Bir insan düşünün, onunla mecburi bir konuşma içeresindesiniz. Bu eylem karşılıklı yapılır ve herkes birbirini anlayarak ve karşısındakinin söylediklerine uygun cümlelerle yanıt verir ve konu nihayet bulur. Bu (her bu deyişimde yukarda saydırdığım bütün her şeyi içerecek şekilde bir ‘’bu’’) sadece kafasında ne varsa onu konuştu, artık öyle bir noktaya geliyorsunuz ki gırtlağına çöküp ‘’Anla, söylediğimi anla, anlasana beee!!!!!!!!’’ deyip saldırmak istiyorsunuz. Ben bu kitapla şu söze çok hak verdim: ''Ölende mi öldürende mi?''

O küçücük sadece aptal menfaatlerine çalışan beyniyle Kien’e etmediği eziyet kalmadı. Yazıklar olsun Kien’e ki böyle bir kadından dayak yedi, yataklara düştü, daha nice şeyler yaşadı. Naptı dersiniz? Dış dünyaya bu kadar kendini kapatmış ve sadece okuyan adam, eylemsizdi. Kadının yaptıklarını görmemek için sadece KÖRLEŞMEsini arttırdı. İstemezse görmüyordu. Görmeyince çözülecekmiş gibi… Bu kibrinde boğulası, önüne geleni sırf kendisi kadar bilgili değil diye aşağılayan Kien’i gören evde dayak yemiyor zanneder. Kadın bunu tam olarak eşek sudan gelene kadar kaç kere dövdü. İşin kötü yanı ben bu adama üzülmeden edemedim. Tamam kibirli bir budala olabilir, fakat kimseye zararı yoktu. Yaptığı ona buna aşağılayıcı bakmak ve kendi iç dünyasında hakir görmekti. Diliyle de kimseyi pek aşağıladığı söylenemez. Bu yüzden kadının zulmü karşında bu zavallı uzun adama üzülmemek mümkün değildi…

…Ve bir gün yolu sokaklara düştü. Karşımıza yine bir menfaatçi karakter çıkaran Cannetti tiksindirmekte asla üstüne olmadığını Fisherle karakteri ile bir kez daha gösterdi. Fisherle cüce, kambur bir Yahudi’dir. Satranç oynamak hayattaki en büyük ve en önemli meşgalesidir. En büyük hayali dünya satranç şampiyonu olmaktır. Bir gazinoda çalışır. Evlidir, karısı onu merhametle sever ve ilginç yanı bu kadın fahişedir. Adamları bu bulur çoğu zaman. Bazen yatağın altına saklanmak zorunda kalır. Bazen adamların ceplerinden parasını çalar. Mezhebi geniştir, bu konu önemli değildir, yeter ki para gelsin. Gazinoda hırsız, dilenci, kör, fahişe, bu kambur (yani kısaca tövbe estağfurullah) her türlü tip vardır. Herkes birbirinin kuyusunu kazmaya, birbirini çarpmaya çalışır.

Fisherle de Therese gibi Kien’in parasına göz dikti ve hikayeye dahil olduğundan beri atmadık takla bırakmadı. Gazinoda çalışanları örgütleyip Kien’i dolandırmaya başladılar. Burada gazinodakiler ondan para saklamasınlar diye Kien’le ilgili olmadık o kadar şey söyledi ki kitabın bu kısımlarında biraz daha rahatladım ve daha kolay okudum. Gülmek bütün zorlukları kolaylaştırır. Kien savaşta çok uzun bir zaman geçirmiş ve aklını oynatmış, kızınca insanların ayaklarına sıkıyormuş. Ama akli dengesi olmadığı için polisler bir şey yapamıyormuş, zaten vurduğu kişiler de birkaç haftaya iyileşiyormuş. Kien. KİEN. KİEN. Hani şu pısırık Kien : ) Kien’in iyi niyetini de budalalığını da bir güzel sömürdü. Bütün karakterler Kien’in parasının kendi hakları olduğunu düşündüler, buna inandılar, adamın ne mecburiyeti varsa bu pislikler resmen adama sakız gibi yapıştılar. Bu kısımlar gerçekten arada kafamı buzdolabına sokup çıkardığım kısımlar.

Gelelim 3. Ruh hastası katil ruhlu karakterimize. Bu Kien’in oturduğu binanın kapıcısı. Karısını ve kızını her gün istikrarlı bir şekilde döven, bunu hakkı gören, bildiğiniz bir yaratık. Cani ruhlu, önüne gelenin ağzını burnunu bütün kemiklerini kırdı. İri yarı ve güçlüydü. Evdeki zulmü inanılmaz üzücüydü… Zaten adamın garezi sadece evdekilere değildi, binaya girmeye çalışan çok dilencinin de kolunu bacağını eline verdi psikopat. Bir de bunun Therese ile güçlerini birleştirdiğini hayal edin…

Ve gelelim son karakterimiz Georges Kien’e. Sonunda normal ve iyi bir insan kitaba girdi. Bu Peter Kien zavallısının kardeşi. Bir şekilde Fisherle’nin minik bir hareketiyle trene atlar ve 10 yıldan fazladır görmediği abisinin yanına gelir. İnsan müsveddemiz şimdiye kadar ağzını açıp da doğru düzgün konuşmayan Kien, kardeşini görünce herif olur! Hayret! Kardeşi bir kurtarıcı, bir süperkahraman bir melektir. Fakat yaşadığı tuhaf olayları doğrudan değil yine tarihteki karakterlerle anlatabilen Peter Kien, kardeşine de bir yandan giydirmektedir. Hangi hakla olduğu da bilinmez. İnsan böyle bir kardeşi başına taç yapar taç! Georges aklını ve normalliğini kullanarak 3 günde abisiyle epey yol kat eder. Bu kısımlardaki sohbetlerinde Peter kadınlara o kadar verdi veriştirdi ki. Elias Cannetti’nin çizdiği bütün karakterler kötü olduğu için onların fikirlerinin bir önemi yok. Fakat bir yerden sonra da acaba annesiyle yahut sevdiği bir kadınla ilgili kötü anıları mı vardı da böyle şeyler yazdı diye düşündürttü.

Sadece kadınların düştüğü hataları söz konusu edip, onların akılsız ya da kurnaz, zayıf ya da aciz, kötü, kötü ve yine kötü olarak nitelendirilmesi doğru değil. Bunca savaşın, silahın, tecavüzün, dayağın kaynağının erkekler olduğu açık bir gerçekken, bütün erkekler kötüdür demek ne kadar doğru? Mevzu; iyi insan, kötü insan. O kadar. Genelleme yapmak ancak bilimsel şeyler için anlamlı ve doğrudur.

10 üzerinden 8 verdiğim ve sevmediğim bu kitaptaki emeği asla göz ardı edemem. Bir şeyi sevmemek bazen sadece hitap konusudur. Ben kara mizahı da sevmiyorum. Bu aynı renkleri sevmek gibidir. Yeşilin maviden, kırmızının beyazdan, siyahın turuncudan bir üstünlüğü yoktur. Kiminin en sevdiği renk pembeyken kiminin yeşildir. Bu yüzden teknikleri birbiriyle yarıştırmak yerine bize hangisinin hitap ettiğini bulmalı ve o yoldan yürümeliyiz. Bu kadar uzun bir incelemeyi okuma sabrı gösteren herkese teşekkür ederim…




*Bu kitaptan bahsedecek isek BİLİNÇAKIŞI TEKNİĞİnden de bahsetmeliyiz. Hemen bir siteden kopyala yapıştır yapıyorum: ‘’Bilinç akışı yöntemi; roman ve hikaye yazımında kahramanın zihninden geçenleri aralıksız olarak ve seri halde, belli bir sıraya koymadan olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi anlatım tekniğidir. Cümleler genellikle uzun ve karmaşık olur. Gramer kurallarına, sekans, yapı ve çoğu zaman imlaya bile gerek duyulmaz. Özellikleri açısından iç monolog tekniği ile büyük benzerlik gösterir, ancak aynı değildir. İç monolog, mantıklı bir dizilimle yazılmış, gramer bakımından düzgün bir sessiz konuşmadır. Bilinç akışı ise yapısı gereği daha samimi düşünceleri ifade ettiğinden mantıksal örgütlenmenin dışında, bilinçsizliğe daha yakındır.’’

2)Bu da şimdiki yorumum: Kitap oldukça zor okunan ve içinde yorucu ögeler barındıran bir kitap. Altı çizilecek ve üzerinde düşünülecek birçok satır mevcut. Beni çok yorduğu için oldukça ejderha bir inceleme yazmışım ilk okumam sonrası. Şu an okuduğum için kendimi şanslı hissettiğimi söyleyebilirim. Her şeyi geçtim, üzerinde sohbet etmek için oldukça ideal bir eser. Bakın sohbet diyorum, bu da ne demek ''insan ilişkisi'' demek. Okuduklarımızı hayata geçirmek demek. Bir kısım yanlış anlamalar demeyelim de istediği şekilde yorumlayanlar olabiliyor. Olsun. Sadece kitap okumak değil, hayatta da somut bağlar kurmak gerektiği düşüncesindeyim. Bu yüzden Kien gibi sadece kendimiz için yaşar ve okumaktan kaynaklı kibre kapılırsak, bir gün bizi fanusumuzdan çıkarırlar ve üzerler. Bu yüzden hayata da karışmak gerek. Okuyacaklar sabırlı ise bence buyursunlar :)

Serpil Özkan, bir alıntı ekledi.
 21 Şub 17:45 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Toprak su ve hava yerine
Keske yüreklere düşse çemreler
Ve insanliga sevgi,saygı,
vicdan ve merhamet getirseler.

Serpil Özkan/Bir Mavi Düştü Siir

Bir Mavi Düştü Şiir, Serpil Özkan (Cinius yayinlari)Bir Mavi Düştü Şiir, Serpil Özkan (Cinius yayinlari)